Konuk Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konuk Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2010 Perşembe

Rangers 1-0 Bursaspor | Bursaspor'un kapasitesi gerçekten bu kadar mı?



İkide sıfır. Tecrübe fakiri olarak Şampiyonlar Ligi'ne katılmanın ciddi dezavantajları bir yana, Ertuğrul Sağlam'ın iki maçtır sınıfta kalan tercihleri beni asıl düşündüren. Bursaspor'un geride bıraktığı 2 maçta pozisyona dahi girememesi berbat bir görüntü. Herkesin takımın kapasitesinden fazlasını beklediği bir ortamda, kapasitesinin yarısı kadar bile oynayamıyor mu Bursa, yoksa kapasitesi bu kadar mı? İyi irdelemek, iyi analiz etmek gerek bu durumu.

Girişi son kısımdan yapalım; ligde şampiyon olan Bursa'nın son anlara kadar rakibi olan 2 takım Fenerbahçe ve Galatasaray Eylül ayını göremeden İstanbul'a döndü. Ligin artık kepazeleşen futbolunun ivmelenen tek kısmı istikrar. İçi boşalmış bir istikrar durumu dışında görünen hiçbir şey yok. Oyun ortalamanın üzerine bile çıkmıyor maalesef. Hal böyle olunca, savunması sağlam takımlar araya bir tane sıkıştırıp şampiyonluk kovalıyor. Evet, Bursalı arkadaşlar muhakkak kızacaklar ama durumun onlarla ilgisi yok; Daum bile ligdeki denklemi çözdüğü anda Fenerbahçe seri yaptı, dibe vurdular denirken şampiyonluğu son hafta verdiler. Sivas 2 sene savunma oyunu ile zirvede yer buldu kendine. Ülke futbolunun yaşadığı kimliksiz futbol bunalımının üzerine, altyapısı olmayan, fundamental olarak berbat olmuş oyuncularla kurduğunuz savunmalar da, futbol oynamasını iyi kötü öğrenmişler tarafından darmadağın ediliyor. Ve gariptir, insanlar savunma yapmanın daha kolay olduğunu düşünürler; tersine hücum etmek çok daha kolaydır. Savunma, ciddi çalışma, zeka ve tecrübe isteyen bir iştir.

Bursaspor'un oyun tertibinden ziyade, Rangers'ın garip 5-3-2'sini konuşmalı. Ev sahibi takım, Bursa'yı beklemeyi tercih edince takımın yaşadığı bocalama, bunu beklemediklerini gösteriyor. Sağlam'a buradan bir eksi verelim; belli ki dersine iyi çalışmamış. Gömülü savunmanın içine Batalla ve Sercan ile sızma çalışmaları haliyle daha ilk dakikadan sonuç vermedi. İlk maçta açık oynayan Valencia'ya karşı Sercan'ı kenarda başlatan Sağlam'ın, gömülü takıma Sercan ile başlaması... Sağlam'a ikinci eksiyi de buradan verelim. Oyunun bu görüntüsü rakip golü bulamadıkça değişecekti pek tabii ama, ilk planda Bursaspor'un kolay top çevirmesi deplasman için ciddi bir avantajdı. Bu noktada tecrübesizlik kelimesinin altını iyice karalamalı; Volkan'ın ve Sercan'ın gereksiz toplu dalışları deplasman için doğru değil. Topu en son ana kadar gevelemeli. Rakibi bozacak olan budur. İç-dış, ileri-geri, yana-öne sürekli topu dolandırabilecek bir rakip ile oynarken, topu anlamsız bir biçimde kaybetmenin, saçma kontralar yemenin anlamını arıyorum yıllardır. Bu eksikliğin Bursa açısından zararı, patlamaya hazır Ivankov'un hürmetini esirgemeden hediye ettiği gol oldu.

Lucescu'nun Avrupa'da oynanan maçlar için altın kuralı oldukça basit: Gol yemeyeceksin! Bu seviyedeki takımlar geri dönüşlere izin vermiyor kolay kolay. Daha o dakikadan başlayan debelenmenin maç boyu hiçbir şey getirmemesi asıl düşündürücü kısım. Insua'nın 20 metre dribling yapmadan ayağından çıkaramadığı toplar, Batalla'nın fiziki yetersizliği, Ozan'ın tek pas özrü, oyunun içinde olmayışı takımı tamamen Volkan Şen'in eline bıraktı. Üzerine Ertuğrul Sağlam'ın inatla ceza sahasına müdahale etmeyişi, takımı cepheden oynamaya zorlaması zaten üretemeyen takımı, top geveleyen bir takım haline getirdi. Yapılan son 2 hamlede Batalla ve Sercan'ın kenara gelip Nunez ve Turgay'ın girmesi ile top da rakibe teslim edildi. Batalla'nın oyunda o kadar kalması(bana göre başlaması ciddi hata idi) bir yana, Ozan İpek sahada ruh gibi gezinirken Sercan'ın kenara gelişi bana göre Sağlam'ın eksi hanesine yazılacaklar arasında.

O kadar ziyan bir maçtı ki, ben üzülüyorum böyle olunca. 5 ye ama böyle oynama şu maçlarda. Kimliksiz, anlamsız bir futbol, zarar ziyan bir 90 dakika. Ertuğrul Sağlam 3.kez Avrupa macerasında dökülüyor. Gayet normal; Avrupa'da son 10 dakikada stoperini ileri yollarsan ikinciyi atıyorlar sana. Kaosun bir futbol kimliği olmadığını sabah akşam tartışan adamların, bunu müthiş taktiksel bir hamle olarak görmesi de içine düştükleri bir yaman çelişki. Kısacası Bursa yolun başında ama izlediği yol bana pek doğru gibi gelmiyor. Gol yemek, yenilmek bir tarafa, tecrübesizlik, heyecan bir tarafa bir takım 2 90 dakikada bir net gol pozisyonuna dahi giremiyorsa iyi düşünmeli. Bu anlamı olmayan futbol ancak Süper Lig'de işe yarar; oranın da nasıl olduğunu söylemeye gerek yok; zira Mecidiyeköy, Kadıköy ve Trabzon'da Perşembeler sakin artık...


28 Eylül 2010 Salı

Haftanın Teknik Direktörü: Tolunay Kafkas


Yazılara bir süredir mola vermiştik. Bu hafta Tolunay Kafkas ile devam ediyoruz. İlk adresim uzunpaslar.com'da haftanın teknik direktörü olarak Tolunay Kafkas'ı seçmiştim. Size bu yazıda Gaziantepspor'un teknik direktörünü tanıtmaya çalışacağım.

Haftanın teknik direktörünü nasıl seçiyorsun diyenler olabilir. Hatta neden Tolunay da Aykut değil diyen de. Haftanın teknik direktörünü seçerken ilk olarak söz konusu maçın zorluğuna bakıyorum. Bu hafta Galatasaray ile Fenerbahçe ses getiren galibiyetler aldı ama Gaziantepspor'un galibiyeti daha önemli ve daha zordu. İşte bu yüzden Tolunay Kafkas haftanın teknik direktörü oldu.

Ekşi Sözlük'e Tolunay Kafkas yazıp arattığınız zaman karşınıza çıkan ilk şey, Tolunay Kafkas'ın kültür seviyesi yüksek futbolcular ekolünden olduğudur. Bir Kafka okuru olan Kafkas 31 Mart 1968'de Ankara'da doğdu. Futbola 1987'de PTT'de başladı. Ardından Trabzonspor'la tanışana dek Keçiörengücü, Diyarbakırspor, Erzurumspor ve Konyaspor'da oynadı. 1993'de geldiği Trabzonspor ise kariyerini değiştiren kulüp oldu. 4 sezon geçirdiği Karadeniz ekibinde milli takıma yükselen Kafkas, 100'den hayli fazla Trabzonspor forması giydi.

Trabzonspor'da oynarken EURO 96 kadrosuna seçilen ve İngiltere'de Ay Yıldızlı formayı giyen Tolunay, 1997'de milli takımdan antrenörü Fatih Terim tarafından Galatasaray'a transfer edildi. Galatasaray'da umulan başarıyı sağlayamadı, bir dönem Bursaspor'a kiralandı, 2000'de valizini toplayıp Denizli'ye gitti. Denizlispor'da takım arkadaşıyla kavga ederek kırmızı kart gören ve bu özelliğiyle tarihe geçen Tolunay, 2 yıl süren Denizli macerasının ardından Avusturya'ya açıldı. 2 sezon Pasching'de, kısa sürelerle LASK Linz ve Admira Wacker'de oynadı ardından futbolu bıraktı.

Teknik adamlık kariyeri de Avusturya'da başladı. Pasching kulübünde kısa bir süre yardımcı antrenörlük yaptı. Avusturya'dan yurda dönüşü Genç milli takım teknik direktörlüğüyle oldu ve ardından Kayserispor'da tam randımanla teknik adamlığa başladı.

Kayserispor'da 1 Türkiye Kupası kazandı. O zamanki ismiyle UEFA Kupası'nda oynadı ve talihsiz bir biçimde PSG'ye elendi. 3 sezon Kayserispor'un başında 121 maça çıktı. 51 galibiyet, 37 beraberlik, 33 mağlubiyet aldı ve 2009-2010 sezonuyla görevinden ayrıldı.

Fazla beklemeden yeni bir heyecana yelken açtı. Bülent Uygun'la imzadan dönen Gaziantepspor, teknik direktörlüğe Kafkas'ı getirdi. Gaziantepspor'da şu ana dek 5,5 maça çıktı. 1 kez kazandı, 3 kez berabere kaldı, 1,5 kez de yenildi. Buçukların akibetini birkaç gün sonra öğreneceğiz. Tolunay Kafkas büyük transferlerle girdiği sezona iyi başlayamadı ama Eskişehirspor galibiyetiyle negatif görüntüyü durağana çevirmeyi bildi.

10 Eylül 2010 Cuma

Haftanın Teknik Direktörü; Abdullah Avcı


Lig arasına girmenin verdiği rahatlıkla Haftanın Teknik Direktörü'nü seçmede biraz geciktik. Gerçi uzunpaslar.com'daki 3. Haftanın Ardından yazısında Abdullah Avcı'yı seçmiştik ama buradaki yazı biraz gecikti. Kusuruma bakmayın.

Abdullah Mucip Avcı 31 Temmuz 1963 doğumlu. TFF Bilgi Bankası onun futbolculuk kariyerini şöyle özetliyor; 1990-1991 Kasımpaşa, 1991-1995 İstanbulspor, 1995-1995 Küçükçekmecespor, 1995-1996 Nişantaşıspor, 1996-1997 Küçükçekmecespor, 1998-1999 Vefaspor. Bu takımların dışında Vefa, Fatih Karagümrük, Bakırköy gibi takımların formalarını da profesyonellik öncesi dönemde sırtlamış.

Futbol hayatını noktaladıktan sonra Abdullah Avcı da çoğu meslektaşı gibi antrenörlüğü tercih etmiş. Ağustos 1999'dan mayıs 2002'ye kadar İstanbulspor'da yardımcı antrenörlük yapan Avcı, 2002-2003 sezonunda bugünkü adı A2 takımı olan İstanbulspor PAF takımı teknik direktörlüğünü yapmış. 2003-2004'te İstanbulspor genç takım sorumluluğuna getirilen Avcı, 2004 ocağından 2005 mayısına dek aynı görevi Galatasaray'da sürdürmüş.

Galatasaray'da çalışırken TFF'nin Sarı Kırmızılılardan aldığı özel izinle Cem Pamiroğlu'nun yerine U-17 Milli takımının başına getirilen Avcı, 87 jenerasyonundan kurduğu takımını önce Avrupa Şampiyonu ardından 4-3'lük tarihi Brezilya maçıyla hatırladığımız Dünya Şampiyonası'nda 4. yaptı. Takım belki dördüncü oldu ama Abdullah Avcı'nın öğrencileri otoriteler tarafından en iyi takım olarak gösteriliyordu.

Bu başarılardan sonra federasyondan beklediği ilgiyi göremeyince sürpriz bir karar alarak bugünün Bank Asya 1. Lig'indeki İBB'yle anlaştı. İlk sezonunda takımı Süper Lig'e taşıdı ardından sırasıyla 12., 9. ve 6. oldu. Bu sezon İBB'deki 5. yılını geçiren Abdullah Avcı, ligin ilk 3 haftasında 1 galibiyet, 1 beraberlik, 1 de mağlubiyet aldı.

İşte Abdullah Avcı'nın teknik direktörlük hikayesi böyle. Ziya Doğan'ın teşvikiyle başladığı bu kariyer, ligimize ters bir istikrarla devam ediyor. Abdullah Avcı şu an ligimizin en uzun süreli çalışan teknik direktörü ve İBB'de öyle bir rahatı var ki bir 5 yıl daha devam edeceğe benzer.

Fotoğraf: Ege Görgün

26 Ağustos 2010 Perşembe

Haftanın Teknik Direktörü; Şenol Güneş


2. haftanın teknik direktörü Şenol Güneş oldu. Şenol Güneş kadar yeterliliğini ispatlamak zorunda bırakılan teknik direktör var mı acaba? Trabzonspor'u şampiyonluğa taşımak üzereydi, şanssızlıkla kaybetti, tüm suç onun omuzlarına yüklendi. Türkiye'yi yıllar sonra Dünya Kupası'na taşıdı, bu da yetmedi 3. yaptı, adı karizma yoksununa çıktı. Derken Trabzonspor'la yolları ayrıldı, tü kaka denerek G. Kore'ye gitti. Alex Ferguson'la basın toplantısı yapana dek ne yaptığını hiçbirimiz merak etmedik. Sonra Asya'dan -iş olsun diye bahsedilen- başarıları geldi. Ve nihayet Trabzonspor bu kez itibarlı bir şekilde ustayı ait olduğu yere geri getirdi.

Genel bir kanıdır, kalecilerden teknik direktör çıkmaz derler hatta kaleciyi bir futbol oyuncusu olarak dahi görmezler. Fakat o bunların hepsini yıkmayı başardı ve ülkenin 3 önemli teknik adam figüründen biri olmayı başardı. Üçlünün diğer halkaları Mustafa Denizli ve Fatih Terim'den tek farkı -teknik direktör olarak- henüz lig şampiyonluğu yaşayamamış olması. Belki de onu 58 yaşında bu kadar dinç tutan şey, bu gerçeğin kendisi.

Şenol Güneş'in hayat felsefesini en iyi anlatan şey tabii ki kendi sözleri;


"Benim için hayatın her döneminde merdivenler vardır. Bunun sonunda bir zirve vardır. Her basamak önemlidir. Basamağın ilkine basmadan o zirveye çıkamazsınız. Eğer zirveyi hedefleyen bir insansanız her basamağı tek tek basmalısınız. Atlayarak gittiğiniz de olabilir ama basamağı sindirerek gitmek daha yararlıdır."


O belki de kaderin cilveleri nedeniyle her basamağı haddinden fazla sindirerek çıktı. Hatta öyle çok sindirdi ki mücadelecilik kanına karıştı. Hiç yaşanmaması gereken şeyler yaşadı, hak etmediği eleştiriler işitti ama hep ayakta kalmayı bildi. Şimdiki görevi yine çok zor. Futbolun adeta bir din olduğu Trabzon'da, Trabzonspor'un hasretine son vermek için uğraşıyor. En son 1983-1984 sezonunda duyduğu mutluluğu Selçuk İnan'a, Yattara'ya, Onur Kıvrak'a da tattırmak için mesaisini harcıyor.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Haftanın Teknik Direktörü || Yücel İldiz


Bugün, bir ikinci lig efsanesinden bahsedeceğiz. Tabii o ligin adı artık ikinci lig değil, orası başka mesele. 4 Haziran 1953 doğumlu Yücel İldiz'i uzunpaslar.com Haftanın Panoraması'nda 1. haftanın teknik direktörü olarak belirledik. Şimdi sizlere "Yücel Hoca"yı olabildiğince tanıtmaya çalışacağım.

Yücel İldiz güneyli, İskenderunlu bir teknik adam. Futbol hayatı çok kısa sürmüş ve talihsiz bir sakatlıkla sona ermiş. Derken yardımcı antrenör olarak İskenderunspor'da göreve başlamış. Sonrası da gelmiş. Birkaç yıl yardımcı antrenörlük yaptıktan sonra alt liglerde iki elin parmağını geçecek sayıda takım çalıştırmış.

Kardemir Demir Çelik Karabükspor onun 13. takımı. Karabük'ten önce Orduspor ve Malatyaspor ile büyük başarılar yakalamış. 2004-2005 sezonunda Orduspor'u 11 puan geriden alarak ve ligdeki son 17 maçını art arda kazanarak(bu bir rekor) bugünkü Bank Asya 1. Lig'e çıkartmış. Belki de o dönemi olaylı Eskişehirspor maçından hatırlayabilirsiniz. Malatyaspor'daki başarısıysa çok daha spektaküler. 2000-2001 sezonunda bugünkü gibi Süper Lig'in altında 3 lig yoktu, sadece 2 lig vardı. 2. lig ve 3. lig. 2. lig klasman ve yükselme grupları olarak ikiye ayrılmıştı. İşte Yücel İldiz'in çalıştırdığı o Malatyaspor, klasman grubundan yükselerek play-off'lara kaldı ve finalde Sakaryaspor'u geçerek Süper Lig'e çıktı. Bu başarıyı menajerlik oyunu türevi bir zafer öyküsü olarak niteleyebiliriz.

Uzun bir aradan sonra Süper Lig'e dönen Kardemir DÇ Karabükspor, üstün bir oyun sonucunda Manisaspor'u 2-1'le geçti. Ve Manisaspor maçı gösterdi ki Karabükspor bu ligde epey iş yapacak. Yücel İldiz tecrübesi ve başarılarıyla Süper Lig'de takım çalıştırmaya layık bir teknik adam. Gecikmiş olsa da hak ettiği yere nihayet ulaşması "romantik futbol severler" adına sevindirici bir gelişme.

- Her Hafta maçlarından sonra uzunpaslar.com'da yapılan panaromanın ardından öne çıkan isimleri 'Haftanın Teknik Direktörü' ve 'Haftanın Yıldızı' olarak yazmak niyetindeyiz sevgili  Göksel ile beraber. Bu haftanın teknik direktörü de Yücel İldiz olmuş oldu. Buradan da Panaromaya ulaşabilirsiniz 


6 Haziran 2010 Pazar

Capello'nun Kaptanları

Ferdinand'ın idmanda Heskey ile girdiği mücadeleden sonra sakatlanması, 12 Haziran günü Rustenburg'daki Royal Bakofeng Stadium'da A.B.D'ye karşı kaptanlık pazunbandını Liverpoollu Steven Gerrard takması anlamına geliyor. Eski kaptan Terrry'nin tüm dünyada yankı bulan skandalından sonra kaptanlık Ferdinand'a verilmiş ve sular nispeten durulmuştu. Ancak, Ferdinand'ın kadroda yer alamayacak olması kaptanlık konusundaki bir dizi tartışmayı da beraberinde getirdi.

Öncelikle, yaygın görüş takımdaki gizli kaptanlığın hala Terry'nin elinde olduğu, Capello'nun kamuoyunun baskısından çekindiği ve "kontrol bende" mesajını vermek istediği için Chelsea'nin kaptanından pazubandı aldığı inancında. Zira, Chelsea'nin patronu, bir diğer İtalyan Ancelotti de aynı ikilemde kalmış yine de Terry'e sözüm ona sahip çıkmış, pazubandına dokunmamıştı. Ne var ki, Milli takım patronu olmak demek çok daha geniş ve deyim yerindeyse kucaklayıcı olmanız demektir. Dolayısıyla, Capello'nun Terry'nin pazubandına çokta istemeden, tüm topluma ve kurumlara hoş görünmek amacıyla el koyduğunu söyleyebiliriz. Şu da bir gerçek ki İtalyan hoca taktiksel olarak olmasa da disiplinel anlamda otoriter ve despot bir anlayışa sahip. Yani, aslında Capello yönettiği her takımın aynı zamanda kaptanıdır da. Kızacaksa kızar, motive edecekse motive eder. Dolayısıyla, Capelo için bir kaptan, olsa olsa duygu ve düşüncelerini sahaya çabukça yansıtması için atanmış bir elçi konumundadır.


Son bir yıllık süreçteki ikinci kaptan Ferdinand'ın kaybı ise kaptan olamayacak olması açısından değil, sahada yer alamayacak olması açısından önemli. İngilizlerin 2010'a ve G.Afrika'ya ne tür değerler atfettiğini hepimiz biliyoruz. Böyle bir durumda defansın gerçek liderinin sahada olmaması İngililerin canını en çok sıkan detay olacaktır. Zira mevcut kadroda Terry başta olmak üzere, ne King ne Upson ne de kadroya yeniden çağrılan Dawson, Ferdinand kadar soğukkanlı, ayağına hakim ve topu oyuna sokabilen isimler. Yani, İngilizler 11 Temmuz'da kupaya uzanamazlarsa rakiplerinden ve saha içi detaylardan çok Ferdinand'ı sakatlayan Heskey'i anabilirler.



Gelelim Gerrard konusuna. Fikrimi en başından söyleyeyim: Gerrard yalnızca Liverpool'un kaptanı olabilir. Çünkü çağdaş futbol anlayışına rağmen, davranışları ve saha içindeki tutumlarıyla Gerrard son derece yerel bir futbolcu imajı çiziyor. Bunu, 30 yaşındaki futbolcunun şu ana kadar ülkesi adına katıldığı turnuvaların hiçbirinde akılda kalacak bir performans dahi göstermemesiyle destekleyebiliriz sanırım. Yani, Gerrard İngiliz milli takımını harekete geçirecek, gerektiğinde tempoyu yükseltip gerektiğinde alçaltacak kadar dirayetli gözükmüyor. Tabii pratikte görene kadar laflarımız havada kalacaktır. G.Afrika'nın, bu anlamda Gerrard'ın rüştünü ispatlaması açısından bir sınav niteliğinde olduğunu da belirtelim. Stevie G. gelmiş geçmiş en karizmatik futbol karakterlerinden birisidir gözümde, dileyelim laflarımızı boşa çıkarsın.

Capello'nun başlı başına bir kaptan olduğu ve İngiltere'nin saha içinde ağırlığı hissedilen bir kaptana ihtiyaç duymadığı fikrini paylaşıyorum. Ne var ki, kulübeden hissedilemeyecek ve müdahil olunamayacak durumlarda, saha içindeki motivasyonu, takım içi dengelerin takım lehine değişmesi konusundaki katalizör görevini, kaptan Gerrard değil Guardian'dan Paul Hayward'ın da belirttiği gibi yenilgiyi kabul etmeyen, hırslı yapısıyla tanınan Wayne Rooney ve eski kaptan John Terry üstleneceklerdir. Onun dışında, Gerrard, seramonilerde en ön sırada yer alacak, ağır ve "cool" tavırlarıyla İngiltere'nin vitrinini temsil edecektir ki böylesi bir görev dağılımı belki de İngiltere için en sağlıklısı olacaktır.

Benitez, Dalglish ve Hodgson


Altı yıllık Liverpool döneminde Rafa tüm Liverpoollu'lar için bir umut olmuştur. Sırf bu sebep bile Rafa'nın arkasında durmaya yeter. Yalnız, geçtiğimiz sezon, baş sorumlusu Amerikalılar olsa dahi, Rafa en aciz, en basiretsiz dönemini geçirmiştir. Aslında bu çöküş, mali yanı dışında tesadüfi de olmamıştır. İlk yıllarında 25-26 oyuncuya dayanan geniş kadrosunun bir sonucu olarak, her maçı farklı düşünen ve bir sonraki maç için en yüksek verim alabileceği 11 kişiyi seçebilen bir Liverpool söz konusu idi. Fakat yıllar ilerledikçe, Rafa'nın -nasılsa- bu avantajını yitirdiğini gözlemledik. Gerçek; Liverpool'un, United, Chelsea veya Arsenal kadar transfer bütçesi olmadığıdır. Ancak, bir diğer gerçek ise, mevcut fonun Rafa tarafından 5-6 oyuncuya deyim yerindeyse çar-çur edildiğidir. Dolayısıyla, kısa süre sonra, artık Benitez'in elinde sürekli optimuma ulaşabilecek bir kadro derinliği ve yapısı kalmamıştı. Crouch kendi isteğiyle ayrılmış olabilir, Keane'nin gönderilişi Mascherano'nun bonservisinin alınışına yorulabilir, Aqua'nın hala zamana ihtiyacı olduğu ya da Riera'nın disiplinsiz tavırlarıyla kendi başını yediği de söylenebilir ama en önemlisi bunların her birinde biraz da Rafa'nın suçlu olduğu gerçeğidir. Rafa hakkındaki satırları tamamlarken, kendince bir Liverpool taraftarı olan bana, yaşadığım en mutlu futbol anı'nı bahşettiği için minnettar olduğumu söyleyebilirim, bir anlamda elin Amerikalısı sayılabilecek insanlara karşı onu savunmak da boynumun borcudur fakat iş kriz yönetmek ve uzun soluklu bir maratonu göğüslemekse doğru adres Rafa değildir.

Kırmızılıların efsanevi kalecisi Grobbelaar "şu an bu iş için en uygun kişi Dalglish'dir." diye buyurmuş ve kulübün yeniden stabil hale gelmesinin, eski günlere dönmesinin ancak Dalglish'in ipleri eline almasıyla mümkün olduğunu eklemiş. Grobbelaar'ın bu açıklamalarının kaleciliğinden daha soğukkanlı ve güvenilir olduğunu belirtmeliyim. Bu görüşlere katılıyorum ve sanıyorum Dalglish'in kulübün başına geçmesine itiraz edecek Liverpoollu sayısı çok azdır. Halihazırda kulübün içinde görev alan (sportif direktörden daha çok danışman gibi bir makamda, aynı zamanda Liverpool Youth Academy'nin başında görev alıyor) efsanenin takımın başına geçmesi Gerrard başta olmak üzere çoğu futbolcunun kaybettiği heyecanın yeniden yeşermesine sebep olacaktır. Ancak, Dalglish'in bu süreçteki en büyük handikapı neredeyse 10 senedir kulübenin başına geçmemiş olması olarak göze çarpıyor. Benim hatırladığım, İskoç efsane en son 2000 yılında 3 aylık kısa bir Celtic macerası yaşamıştı. Yine de, Dalglish'in teknik adamlığı da en az oyunculuğu kadar ışıltılıdır; Liverpool'a son lig şampiyonluklarını ve daha da önemlisi Blackburn Rovers'a Premier Lig şampiyonluğu yaşatmıştır.

Benitez'in gidişinin ardından adı kulüple anılan bir çok hoca var fakat bu isimler arasında benim en çok önemsediğim bir diğer isim Roy Hodgson. Fulham'la başardıklarını buraya sıkça not ettik. Dalglish'ten sonra en güçlü adaylardan biri ki Hodgson'un Liverpool'un başına geçmesi, Premier Lig'de henüz "büyük takım" yönetememiş bir Hodgson'un böyle bir şansı yakalamış olması açısından önemli gözüküyor. Hodgson son iki yılda alabileceği en önemli eğitimi aldı, olgunlaştı, hatta bilgeleşti; şimdiki yeri -bence- kesinlikle Liverpool olmalıdır. Hodgson'un Kırmızılılarla buluşma imkanının sandığımızdan daha çok olduğunu, hatta bu konuda Hodgson'un Liverpool'lu eşini bir ikna aracı olarak kullanılmakta olduğunu da belirtelim.

Dileyelim, Dalglish, Hodgson, O'Neill veya sözü geçen kimi Hollandalılar'dan hangisi gelirse gelsin, işler bir süreliğine Liverpool lehine gitsin. Zira bundan sonra, her şeyden çok şansa ihtiyaçları olacak.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Sezonun Yıldızı; Ömer Erdoğan


Galatasaray'da 1 sezon oynayıp fazla iz bırakamadan ayrılmak zorunda kalan Ömer Erdoğan, 33 yaşında Bursaspor'da oynarken 2009-2010 sezonunun yıldızı oldu. ZTK de dahil 33 maçta Yeşil Beyazlı formayı giyen Ömer, stoper olmasına rağmen toplam 6 TSL golüne imza attı. Zaten takımın en golcü futbolcusu 8 golle sol açık Ozan İpek'ti. Hani şampiyon olacak takıma ekstra işler görecek futbolcu gerekir derler ya, Bursaspor'un ekstrası hiç şüphesiz Ömer Erdoğan'dı.

Almanya'ya göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak 1977'de Kassel'de dünyaya gelen Ömer, değişik kulüplerin altyapılarında oynadıktan sonra Hamburg'un efsanevi takımı St. Pauli'ye transfer olur. Bir sezon St. Pauli'de oynadıktan sonra Bursaspor'un da taliplisi olduğu bir transfer döneminde Hikmet Karaman'ın çalıştırdığı Erzurumspor'la anlaşır.

Erzurumspor'un ardından Güneydoğu'ya geçer ve Diyarbakırspor'a transfer olur. Şenol Karagöl'lü, Hasan Yiğit'li, Deniz Kolgu'lu ve Murat Hacıoğlu'lu Diyarbakır, 4 büyüklerin korkulu rüyası olurken Ömer Erdoğan'ın piyasası gittikçe artar ve 2 yıllık Diyarbakır macerasının ardından soluğu 2. Terim dönemini yaşayan Galatasaray'da alır.

Çalkantılarla geçen Galatasaray macerasında önce Bülent Korkmaz - F. De Boer ikilisinin ardında kalır. Kadro dışı vakalarının ardından forma şansı bulsa da Fatih Terim takımdan ayrılıp göreve Gheorghe Hagi getirilince yedek kulübesi çilesi yeniden başlar. Biri Fenerbahçe, biri de Elazığspor filelerine giden iki golüyle Galatasaray macerasına nokta koyar. Yeni durağı Malatyaspor olacaktır.

Ömer Erdoğan Malatyaspor'da 2 sezon geçirir. Aykut Kocaman vasıtasıyla transfer olduğu Malatya'da ilk sezonu güllük gülistanlık devam ederken ciddi bir sakatlık geçirir ve uzun müddet sahalardan uzak kalır. 2. sezonu ise tam bir felakettir. Özellikle Ziya Doğan döneminde hatrı sayılır başarılara imza atan, UEFA Kupası'na katılan Malatyaspor 2006'da Turkcell Super Lig'e veda eder. Ömer Erdoğan da o kadronun içerisindedir.

Malatyaspor'daki son maçlarında üst üste goller bulunca transfer döneminin paylaşılamayan futbolcularından biri olur. O ise tercihini lige yeni yükselen Bursaspor'dan yana kullanır. Bursaspor ona, o Bursaspor'a öyle uyum sağlar ki kaptanlığa dek yükselir. Ertuğrul Sağlam göreve getirilene dek inişli çıkışlı bir performans sergileyen Bursaspor, Sağlam'la birlikte adeta şahlanır ve bu şahlanışın en mühim parçalarından biri 30'unu geçmiş Ömer Erdoğan olur.

Ömer'in en önemli özelliği gol yollarındaki başarısı. Bu değirmenin suyu, Ömer'in Almanya'da santrfor olarak oynamasından kaynaklanıyor. Futbola santrfor olarak başlayan Ömer, bir defalığına stopere çekilir ve çekiliş, işte o çekiliş. O günden bugüne stoper olarak ülke futboluna nam salar.

Ligin açık ara en profesyonel ve en beyefendi futbolcularından olan Ömer, evli ve -bildiğim kadarıyla- 1 çocuk babası. Bilgi yanlışlığı varsa kendisinden özür dilerim :). Ömer'in favori takımı Bayern Münih, en beğendiği futbolcu Cristiano Ronaldo. Kendisi 2007'de Tam Saha dergisi için verdiği röportajda bugüne dek forma giydiği futbolculardan şöyle bir 11 oluşturmuş; "Kalecim Mondragon. Savunmanın sağına Emrah Eren'i soluna Celaleddin'i, defansın ortasına ise Egemen'le kendimi yerleştiriyorum. Orta alanın sağı için favorim Sabri Sarıoğlu. Solda Murat Erdoğan'ı çok beğenirim. Göbek için seçtiğim oyuncular Ayman ve Ergin Yücetaş. Forvet ikilim ise Sinan Kaloğlu ve Ümit Karan'dan oluşuyor."

Haftanın Yıldızı serisini Sezonun Yıldızı ile bitirdik. Son olarak 2009-2010 Turkcell Super Lig'de 24 Kasım 2009'dan beri seçtiğimiz 'Haftanın Yıldızları' Listesi.





15 Mayıs 2010 Cumartesi

1978 || "El Tarık" Efsanesi



Bir Tunuslu'ya gelmiş geçmiş en iyi futbolcunuz kim diye sorsanız, büyük ihtimalle Tarık Diab (Avrupalı kaynaklara göre Tarek Dhiab) diyecektir. 1977'de "Afrika'da yılın futbolcusu" ödülünü almış olan bu adam, Dünya'nın diğer kıtalarında hak ettiği üne kavuşamasa da, Afrika için önemlidir.

1978 Dünya Kupası'nda Tunus'un da içinde olduğu grupta Rummenigge'li, Hansi Müller'li Batı Almanya, o yılların müthiş oyuncuları Lato'lu, Tomaschewski'li, Szarmach'lı Polonya ve Hugo Sanchez'li Meksika vardı. Tunus'ta ise kimseyi sayamıyordu Avrupalı ve Amerikalı futbol severler. Ama Afrikalı izleyeciler biliyordu; 23 yaşındaki oyun kurucu Tarık Diab vardı. Bu adam Tunus'un 10 eleme maçında 7 gol atmıştı.

Hem sağ hem sol ayağını kullanan bir "10 numara" Tarık için Tunuslu otoriteler "120 dakikalık nefesi var" diyordu, "dünyayı sallayacak" diyordu. Tarık ise ilk maçında Meksika karşısında harikalar yaratıyordu. Yatıra kaldıra attığı çalımlar ve müthiş paslar sayesinde Meksika 3-1 yenilmiş, Tarık da takımının son golünü atmıştı. Bu galibiyet bir Afrika takımının Dünya Kupası'nda elde ettiği ilk galibiyet olmuştu. Maçı anlatan Arjantinli spikerin iki lafından biri "El Tarık" olmuştu. Tribünler inliyordu: "El Tarık! El Tarık!" Tarık Diab'ı tanımayan Avrupalı taraftar ise şaşkındı, kimdi bu adam?

İkinci maçta El Tarık ve arkadaşları Polonya'ya 1-0 ile teslim oldular. Üçüncü maç ise Tarık'ın iyi oynadığı maçlardan biriydi fakat ne yazık ki, 0-0 berabere kalınmıştı dünya devi Batı Almanya ile. Tunus beklenmeyeni yaptı, 3 puanla (Bir galibiyet, bir beraberlik, bir yenilgi: 2+1+0) üçüncü oldu grupta ve bir üst tura yükselemedi ama herkesin beğenisini kazandı.

El Tarık bundan sonra, Avrupa hayalini gerçekleştiremedi ve ülkesinde futbol oynamaya devam etti. Tunus milli takımı ise 1998'e kadar Dünya Kupası yüzü görmedi, Afrika Uluslar Kupası'nda başarılı olamadı. El Tarık; Tunus'ta "İmparator", Avrupa'da ise "Tunus'un Netzer"i lâkabını aldı . Bir dönem Suudi liginde de oynadı. 1990 yılındaki İngiltere maçıyla kariyerine son verdi. 2006 yılında BBC tarafından Tunus'un Dünya Kupası efsanesi seçildi. Tunus'un gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu ve en iyi oyun kurucusu olduğu görüşü hâlâ hakimdir, şu an Tunus'ta yorumculuk yapıyor.


2 Haziran 1978 Tunus 3 - 1 Meksika




13 Mayıs 2010 Perşembe

Haftanın Yıldızı; Mehmet Topuz


Transferi çok konuşulmuştu Mehmet Topuz'un. Hatta, hala daha konuşulmaya devam ediyor. Beşiktaş mı, Fenerbahçe mi derken bir son dakika operasyonuyla Aziz Yıldırım uçağına atladı, Kayseri'ye gitti ve transferi bitirdi. Fakat bu transferden kârlı çıkan taraf Fenerbahçe olmadı. Kaptanından 9 milyon Avro kazanan Kayserispor, kulüp tarihi boyunca unutulmayacak bir transfer kazancına sahip oldu.

Sezonun ilk maçlarında yedek kulübesine mahkum kaldı Topuz. Hatta, Christoph Daum onun için futbolu bilmiyor dedi. Sağ kanatta Kazım'ın, göbekteyse Emre ve Baroni'nin gerisinde kaldı. Gökhan Gönül'ün olmadığı zamanlarda idareten sağ bek bile oynadı. Sonra malum skandallar baş gösterdi. Kazım sürgüne gitti, Mehmet Topuz sağ açığa yerleşti.

Önceleri, etkili olamadığı gerekçesiyle epey eleştirildi. Oyunu diklemesine oynayamıyor, sürekli içeriye kaçıyordu. Kazım'ın bindirmelerine alışkın Fenerbahçe taraftarı, kenarı kırk yılda bir kullanan Mehmet Topuz'a kolay kolay alışamadı. Hele "kara şubat" döneminde diğer tüm futbolcular gibi eleştirildikçe eleştirildi.

Kara şubat bitip Fenerbahçe toparlanınca Topuz da toparlandı. Yavaş yavaş hem yeni mevkisine hem de galibiyetlere alıştı. Performansı gitgide yükseliyordu. Ve nihayet, şampiyonluk yolunda hayati önem taşıyan Ankaragücü maçında zirve yaptı. Önce Fenerbahçe forması altındaki ilk lig golünü attı, sonra performansıyla Ankaragücü orta sahasını kilitleyen dinamiklerden biri oldu. Mehmet Topuz'un şu anki performansı 9 milyon Avro'luk bonservis bedelini mümkünü yok karşılamaz fakat iyi bir transfer ve takım oyuncusu olduğunu söylemek zorundayız.

Atletico Madrid 2-1 Fulham & Avrupa Ligi Atletico Madrid'in


Avrupa Ligi ya da eski adı ile UEFA kupası sürprizleriyle seyir zevkini, merakı daha fazla arttıran bir kupadır gözümde. Özellikle son yıllarda bu kupayı hiç almamış takımlar çıktılar finallere ve o kupaya bu kadar yaklaşmış olmanın verdiği heyecanla terlerinin son damlasına kadar, müthiş bir konsantrasyola oynuyorlar. Her zaman adil olmuyor futbol, güzel bitmiyor oyunun sonu. Atletico Madrid'in final yolculuğu başlı başına enteresan bir hikaye; öte yandan Fulham'ın her anı heyecan dolu, oldukça zorlu final yolu daha çok dikkat çeken bir hikaye. Yakın tarihte bir daha görebilirler mi burayı? Yapısı itibari ile bunun için önünde daha fazla yol olan takım onlardı ve bundandır taraf olmamız. Oyundan biri çıktığında yedek kulübesinden ne geleceğini bilmediğimizdendir. Oyunun adaleti tartışılır her zaman ama, tabelada yazan nihaidir...

Oyunun kontrollü başlaması ve genelinde böyle seyretmesi beklenendi. Fulham'ın final telaşı ile topu rakibine vermesi, belirgin bir Atletico dominasyonuna yol açsada, Hodgson'ın takımı 18'in çevresinde arkasında boş alan bırakmadan sıkı bir alan savunması yaparak pozisyon imkanı vermedi. Yavaş yavaş konsantrasyonları da artıyordu ama o sırada golü yediler. Ne kadar tecrübesiz olursanız olun, oynadığınız maçın "final" oluşu, maçtan kopmanızı engeller. Nitekim sallanmadan, çabucak reaksiyon göstermeyi başardı Fulham. Attıkları golden sonra da, ikinci yarının ortasına kadar müthiş bir oyun dominasyonu gösterdiler. Sonuç? Final maçı işte. Onlar ne kadar temkinli ise rakipleri de o kadar temkinliydi. İki ceza sahası arasında geçen maçta, top zaman zaman Atletico kalesine fazla yakın oldu, zaman zaman Fulham kalesine. Mücadelesi bol ama kötü futbol oynanan -tedirginlikten kaynaklı- bir maç seyrettik.

Atletico'da Flores sonrası en belirgin değişim oynadıkları alan oyunu. Topsuz oyunda sıkı ve rakibi geriye doğru iten bir alan savunması uyguluyorlar. Top kullanmakta beceriksiz ve yavaşsanız, yaptıkları pas aralarıyla Forlan-Agüero ikilisini çabucak pozisyona sokuyorlar. Galatasaray'a karşı Sami Yen'de ciddi üstünlük kurdular bu yapı ile. Ancak bu akşam gole kadar kurdukları üstünlükten sonra, maçın büyük bir bölümünde Fulham'ın oldukça sakin oynadığı iç-dış oyunu etkinliklerini azalttı ve onları ceza sahasının önüne kadar itti. İspanyolların geneli alan oyunu oynamakta rakiplerinden çok daha başarılılar, altını çizmek lazım. Saha içi hareketleri, oyunun boyunu, takım arkadaşları ile aralarındaki mesafeyi kontrol etmekte son derece iyiler. Nitekim önce Liverpool, sonra Fulham'ın 90 dakika sonunda fizik olarak bu kadar dökülmesi, geçen yılki finalde Manchester United'ın rakibinden topu dahi alamıyışı ve son dakikalarda isyan dahi edemeyişi bahsettiğimiz nedenden ötürü. Yine de rakibine karşı fiziken diri olmanın bir getirisi olmadı Atletico tarafında. Bunun en büyük sebebi de Flores'in oldukça tutucu oyun yapısı. Gerçek bir klasikçi Flores; her bölgenin oyuncusunu, aslolan rolleri ile oynatıyor. Bek bindiriyor, kanat içeri giriyor. Savunması sağlam, gezen forvetlerle oynanan bir 4-4-2. Simao ve Reyes'den ziyade, Forlan ve Agüero'nun bile, bilinen rolleri dışında başka rollerinin olmayışı, hücum gücü bu kadar yüksek, pas bağlantısı kuvvetli bir takımı, kabız bir takım haline getiriyor.

Hodgson harika bir teknik adam. Futbol dünyasının en underrated adamlarından bir tanesi. Elindeki malzeme ile yaptığı işler takdire şayan. Bu tarz turnuvalarda, özellikle Fulham gibi takımlar için kırılma anları vardır. Size hiç şans verilmez, sizin de kendinize o derece güveniniz yoktur. Ama nasıl olursa olur ve yapabileceğinizi görürsünüz. Hodgson'ın takımı Juventus'u elediği gün çıkmıştı bu finale. Evet, çok enteresan maçlar oynadılar sonrasında ama, onlar için kırılma anı burası. Maçın genelinde yüksek konsantrasyonla oynadılar ve ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştılar. Zamora'nın sakatlık sıkıntısı elbette etkiledi onları ama, asıl sıkıntı kulübede idi. Dempsey'in nispeten etkili oyununa karşın, sonradan oyuna giren bir başka isim Newland'in hemen hiçbir şey yapmaması, Etuhu'nun sakin oyununun yanında fazla yavaş kalışı, sürekli set oynamaya itti takımı. Oysa Gera ve Dempsey'in kenarlara koşular yaptığı bölümlerde orta sahadan bir oyuncuyu sokabilselerdi değişik olabilirdi her şey. Sokamadılar. İmkansızdı neredeyse. Gol yememenin artık altın kural haline geldiği dünya futbolunda, rakibin 100 metrecileri varsa (Agüero-Forlan) ve siz bunları ağır savunma göbeği ile durdurmaya çalışıyorsanız, ister istemez o oyunun boyu uzayacak, oyunun başlangıç çizgisi de arkada kaldıkça, alan bırakmadan çıkayım derken hep yerleşik rakibe hücum edeceksiniz. Duff-Newland değişikliğinin sonuçları, Hodgson'a keşke dedirtmiştir muhakkak ama futbol bu; evdeki hesap çarşıya uymuyor.

Uzatma dakikalarında yorgun Fulham ileride top tutmayı başaramayınca etkisiz bir Atletico baskısı yedi. Forlan'ın altıpas çizgisi üzerinde bitişi ve yenen oldukça klişe bir gol. Kasların beynin söylediklerini yapmadığı dakikalarda, kaybedilen konsantrasyonun etkisi ile böyle goller yeniyor maalesef; Forlan'ı kaçıran Hangeland'dan ziyade, pozisyonun başlangıcında Agüero'yu bozmamak golün temel sebebi. Orta yapmasına izin vermek, sonrasında Forlan'a vurdurtmak. Oluyor işte. Anlık kararların, hareketlerin oyunu futbol ve seçimlerin ortaya çıkardığı sonuçlar nedeniyle fena halde benziyor hayata.

5.hakemin hemen gözü önünde topu elle çıkaran Perea, maç heyecanı ile yaptığı bu hareketin onları finale getireceğini tahmin edebilir miydi? Böyle şeyler oyunun doğasında mevcut maalesef. Futbol şansı denilen bir şey gerçekten var ve istesenizde önüne geçemiyorsunuz bunun. Fulham bu kupayı birçoğu insanın kalbinde kazandı; zaten en kötüsü böyle takımlara karşı kazanılan zaferlerdir, dünya size karşı olur kupayı nasıl alırsanız alın. Roy Hodgson'da Zoltan Gera'ya, birçok isim için buruk bitti ve eminim hayatlarının geri kalan kısmında her gece olmasa bile, yılda birkaç gece bu maçı oynayacaklar uyku öncesi. Atletico Madrid kupayı aldı ve tebrik etmek boynumuzun borcu. Gelecek yıl da Avrupa Ligi'nde olacaklar ve yarım kalmış bir hesabımız var onlarla. Dublin yolcusu kalmasın!


9 Mayıs 2010 Pazar

The Footy Babe Kick # 7- Sen O Maçı İzlerken Annen Hep Mutfakta..


İçine susar maç saatlerinde, ve sen bilmiyorsun. İşi yoksa da iş üretti fazladan mutfakta kendine. Fedakarlıktan bıkmadı asla.
Ya saçını ya yüreğini süpürge etti. Hayır evlat, bu bir deyim değil, bundan şüphen olmasın.

"Gooool!!", diye haykırdığında içeri uzandı yorgun cılız sesiyle,
-"gol mu oldu çocuğum?"
Futboldan anlasın ya da anlamasın, sana, senin sevincine verdiği destekti bu, sen anladın ya da anlamadın...

Sen maç izlerken, annen duasıyla yüreğini verdi sırf senin aşık olduğun renkler kazansın diye.
Evladı tebessümle uykuya dalsın diye.
Bilmezsin...
Artık o renkler bir anne için daha gerçekti, daha dünyevi.
Senin annene vereceğin bir gülücük , annene kaç sağlıklı yaşam hücresi katıyor...bence bunu da düşün.


Sen takımına aşıktın elbet, bir anne ise evladına...
Bir kadın.. Bir anne,
senin tuttuğun takıma senden daha sadıktır
..ve daha yakın.
çünkü annen senin mutluluğunu senden daha çok istedi her zaman.

Belki, dedi, belki o takım kazanır, çocuğum mutlu olur, ve biraz daha erken yatar yatağına, huzurlu uyur.

Maçta iyi giden birşey yok mu... o zaman annen geldi mutfaktan tekrar, elinde mutlaka bir tabak ya da bir bardak, ,ye-iç diye..

" belki aklı dağılır, harap etmez kendini" , dedi.Annen senin takımına senden daha yakındı hep.Görmesen de.

Annesinin kuzusu.

Ve, senin annenin hayatındaki "futbol"un tanımı tek kelimeyle, 'evlat' tır.

Hayattaki ve cennetteki, hepinizin melek yüzlü annesinin ellerinden öpüyorum.

Tüm annelerin anneler gününü kutluyorum!


p.s: annesini üzenin içine hitler'in bıyığı polemiği kaçsın

6 Mayıs 2010 Perşembe

Haftanın Yıldızı; Roger Lemerre


Bu haftanın yıldızı Ömer Çatkıç'ı daha önce yazdığımızdan "Haftanın Antrenörü" olan Roger Lemerre'ye eğilmek istedim. 69 yaşındaki Fransız teknik adam, Ankaragücü'nün başına getirildiğinde hepimiz çok şaşırmıştık. Birçoğumuzun hatta abartalım hiç birimizin aklından antrenör adaylarından biri olarak geçmiyordu. Fakat Ahmet Gökçek sürpriz yaparak portfolyösünde 1 Askeri Dünya Kupası, 1 Avrupa Futbol Şampiyonluğu, 1 Konfederasyon Kupası ve 1 de Afrika Uluslar Kupası bulunan Bricquebec'li Lemerre'yi Ankara'ya getirdi.

Fransız'ın TSL'deki ilk maçları beraberlik serisiyle geçti. Fakat bu beraberliklerden ziyade yapılan transferler konuşuluyordu. Bir Ankara efsanesi Geremi, Çek Rajnoch, oyun kurucu Sapara, santrfor Vittek ve sol açık Rothen beraberliklerin üstünü örtüyordu. Kolay değil, arka arkaya 3 maç berabere kaldılar. Ardından ezeli rakipleri Gençlerbirliği'ni deplasmanda yenmeyi başardılar.

30. haftadaki Eskişehirspor karşılaşmasının ilk yarısında makineleşmiş bir takım seyretmiştim. Defans, orta saha ve forvet görevlerini biliyor, sahayı parselliyor ve Eskişehirspor'a oynayacak alan bırakmıyorlardı. Nitekim daha yarım saatte 3-0 öne geçtiler. İkinci 45 dakikayı da rölantide geçirdiler.

Bu galibiyetten sonra deplasmanda alınan Denizlispor beraberliği geldi. Ankaragücü sallanıyor mu derken "Kupa Beyi" Trabzonspor'la karşılaştılar ve Trabzonspor'a pozisyon dahi vermeden maçı tamamladılar. Görünen o ki, Roger Lemerre arzuladığı sistemi yavaş yavaş hayata geçiriyor. Şimdi Ankaragücü yönetimine onunla devam etmek düşüyor.

Roger Lemerre ayrılır, yerine -örneğin- Bülent Uygun getirilirse Ankaragücü yine başarılı olabilir fakat bir sistem takımı olmaz. Ama Lemerre en az bir sezon daha devam ederse belki takımı şampiyonluğa oynatmaz ama gelecek sezonlarda şampiyonluklara oynayacak bir takım bırakır arkasında. İşte bu sebepten, Ankaragücü en az 1 yıl daha Lemerre ile devam etmeli. Hazır Fransız'ın da bu işte gönlü varken Ankaragücü yönetimi, eline geçen tarihi fırsatı elinin tersiyle itmemeli.

29 Nisan 2010 Perşembe

Haftanın Yıldızı; Necati Ateş

2008-2009 sezonunu İspanya'da, Türk futbolcuların mülteci kampı Real Sociedad'ta geçirmişti Necati Ateş. Gerçi, pek hoş anılarla ayrılmadı, oynadığı 1451 dakikada ancak 1 gol bulabildi ama olsun.

Derken, sıkıntılı bir transfer dönemi yaşadı. Fenerbahçe'yle adı anıldı, sonra bir baktık yalnızca anılmakla kaldı. Galatasaray'a dönebilir mi derken, o kapı da kapandı. Transferin son günlerinde beklenmedik bir gelişme yaşandı ve Mehmet Özdilek, Necati'yi Antalyaspor'un futbolcusu yaptı.

Açık konuşmalıyım, sezon başında bu kadar oynayabileceğini, takımına böyle katkı sağlayabileceğini pek düşünmemiştim. Ne de olsa, oldukça kötü sayılabilecek bir İspanya tecrübesinin ardından memlekete dönmüştü. Antalyaspor'da Serge, Veysel, Ali Zitouni hatta Balili'nin yedeğinde bile kalabilirdi. Fakat o, geri dönüşü başardı.

Sezonun gol startını, forma şansı bulduğu ilk maçta Ankaragücü'ne karşı verdi. Ardından Diyarbakırspor ve Manisaspor filelerini sarstı. 17 maçlık devreyi(transferi 5. haftada gerçekleşti) 3 golle noktalamıştı. Şu anda ikinci devreden 14 haftayı geride bırakmış durumdayız. Bu 14 maçtaki gol sayısı 6.

Necati'nin sözleşmesi sezon sonunda sona erecek. Söylentilere göre yeni sezonda büyüklerden birinin formasını sırtlayacak. Akla ilk gelen takım Trabzonspor. Fakat, favorim Bursaspor. Hele, Sercan da satılırsa tencere yuvarlanır, kapağına nokta atış yapar. Transfer demişken, askerlik durumunu da göz önüne almak zorundayız elbette. Necati, kısa dönem askerlik yapmak amacıyla yurt dışı transferine de yönelebilir. Sociedad'ta kötü bir dönem geçirmiş olmasa dönmeyi düşünmüyordu zaten. Kısacası, Necati'nin gelecek sezon nerede olacağını bilmek için ya menajer ya da kâhin olmak gerekiyor. Neyse, biz bunları geçelim İzmirli santrforun futboluna odaklanalım!

Barcelona 1-0 Inter & 25 Metrede Dans


Sahaya çıkan 11'leri okuyarak başlamak lazım işe. Ev sahibi Barcelona'da en çok eleştiri konusu olacağını tahmin ettiğim Milito seçiminin arkasında, ilk maçta Inter'in o kanadı otobana çevirmiş olması yatıyor bana göre. Yine naçizane görüşüm, Guardiola'nın beklentilerinin yanlış olduğu yönünde. Dünya üzerinde hiçbir takım Nou Camp'a oyun dominasyonunu, golü düşünerek çıkmaz. Barcelona'nın son 2 senede dünya üzerinde yarattığı psikoloji bu. Nitekim Hikmet Karaman, maç boyunca yaptığı ender doğru tespitlerinden birini yaparak, Mourinho'yu deşifre etti; Çanakkale geçilmezi oynayacaktı Portekizli. Bir golün bile peşinde değildi ve bu daha maçın ilk 5 dakikasında anlaşılmıştı.

Henüz 3'de Pedro ile başlayan Barcelona atakları maçın hiçbir anında tehlikeli boyutlara ulaşamadı. İlk yarı özelinde, Inter'in harika alan savunmasını geçebilecek aksiyomların hiçbirini üretemedi Barcelona. Bunların nedenleri bana göre şunlar; ilk olarak daha dün yazdığımız oyun genişliği geyiklerinin üzerine mükemmel bir uygulama izledik bugün. Bütün maç 25 metre civarı bir mesafede oynandı. Barcelona dünyanın en koordine takımı ve 90 dakikanın hemen tamamını bu 25 metrede açık aramakla geçirdi. Bu sadece bir mahkumiyet değil, aynı zamanda bir mecburiyet Inter tarafında. Sadece Mourinho değil; son 2 senedir Barcelona'yı takip eden herkes, onlara ciddi sıkıntı veren tek takımın Chelsea olduğunun farkındadır sanırım. Bu oyun onlar için bir tercih değil mecburiyetti. Bir alan kullanma dahisidir Mourinho ve sistemleri ile ilgili her konuşmasında alanları kullanmaktan bahseder. Barcelona'yı bu 25 metrelik mesafede müthiş kitledi.

İki numaralı sebep Milito. Değişiklik için 45'i beklemek ciddi bir hataydı Guardiola için. Takım rakibini bariz bir şekilde açamıyordu ve defans dengesini bozamıyordu. Bunun en büyük nedeni oyunun tek kanatlı oluşuydu. Maxwell girdikten sonra hücumda 68 metrelik genişliğin tamamını kullanmaya başladılar. Yine de dengesi bozulmadı Inter'in.

Ve 3 numaralı problem, bana göre Barça'nın maç boyuncaki problemiydi.Tempo. Tempo hiç bir şekilde artamadı. Keita'nın oyun kalitesi nerelerde olursa olsun Iniesta olamayışı ciddi sorundu Barcelona için. Temposuzluk Inter'in işine yaradı. Kulağa garip gelebilir ama böyle maçlarda işe yarıyacak şeylerden biri topu rakibe vermektir. Rakip yerleşmek için oyunu genişletir ve size alan açar. Presle, pas arası ile kapacağınız topların etkinliğini arttırırsınız bu şekilde.

Motta'nın atılmasından sonra da bu temponun artmayışı, Guardiola'nın oyuna geç müdahale edişi bir yana, hakem De Bleecker'in inatla Barcelona'nın pas yollarında durması ilk yarı beni en çok rahatsız eden durumdu sanırım. Messi'nin şutu dışında kayda değer tek pozisyon, 20.dakikada Xavi'nin tribündeki Cruyff'a selamı niteliğinde, en güzel gol boş kaleye olandır zorlaması ile vurmak yerine pası tercih ettiği pozisyondu.

%77-%23 gibi bu seviye için süpersonik topla oynama oranı ile bitirilen devrenin ardından ilk hamle Maxwell ile geldi. İkinci yarının tamamı, Inter'in eksik olmasının da getirisi olarak, deniz tarafındaki kalenin(!) önünde oynandı. Ibrahimovic'in etkisizliği bir yana, Inter'in savunma kurgusu kesinlikle harikaydı. Bana göre Inter'i açacak şey goldü ama bunun için 85 dakika bekledi Barcelona. Tempo yapamadı. Açamadı rakibini. Inter sadece alanı değil, çizgileri de müthiş kapattı. Barcelona'nın kenar oyuncularının sıfıra inmesine kesinlikle izin vermediler. Zaten İbo çıktıktan sonra, iyiden iyiye boy avantajı olan takım, havadan gelen topları rahatça karşıladı. Xavi'nin şutu, Bojan'ın kaçan pozisyonu ve sayılmayan net gol. Barcelona'nın koca ikinci yarı üretebildikleri de bundan ibaret oldu. Asıl ilgimi çeken, iki maçtır İbrahimovic'in yapması gerekenleri Pique'nin yapması. Rakibin ortasına her girişinde karıştırdı oraları. Mourinho, Guardiola'nın hamlelerine sıkı karşılık verdi ve zaten kendi ceza sahasının önünde oynanan oyunu, o bölgenin oyuncuları ile oynadı son dakikalarda.

72.dakika itibari ile 455-59'luk pas istatistiği üzerine konuşulabilecek bir şey değil sanırım. Mourinho, Guardiola'dan teknik açıdan üstün bir hoca mı? Söylemesi zor ama bu iki maç krediyi ona vermemiz gerektiğini gösteriyor. Finaldeler ve son derece ilginç olacak final; eski hocası Van Gaal ile karşı karşıya gelecek Mourinho. Dünyanın en iyi takımını elediler bana göre. Barcelona hala dünyanın en iyi takımı ve üzerine fazla tartışmamak gerek bana göre. Hakem De Bleecker, yan topların tamamında, hemen her temasta faul çalarak televizyon başında saç baş yoldurdu. Saymadığı gol çok konuşulur ama, ilk maçta verilmeyen net penaltılar ve verile ucuz kartlar da, geçen yılki Chelsea maçının diyeti diyelim. Biz futbolu sevenler için Dünya Kupası öncesi son büyük futbol keyfini Cumartesi'ye koyan UEFA'ya da bir teşekkür. Maçı anlatan ilker Yasin ve Hikmet Karaman ise Türk futbolunun neden bu durumda olduğunun canlı kanıtları. Allah sizi B planı yapsın!

23 Nisan 2010 Cuma

90'lı Yıllardan Günümüze Kıymeti Bilinmeyen 20 Yabancı Oyuncu

KIYMETİ BİLİNMEYEN 20 YABANCI OYUNCU
(90'LI YILLARDAN GÜNÜMÜZE)


Yabancı futbolcular günümüzde takımlarımız içinde çok önemli işlevlere sahipler. 90 ve sonrasında 2 yabancı oyuncu kontejanının arttırılmasıyla ülkemize bir çok yabancı oyuncu geldi. 90'lar ve 2000'ler boyunca birçok iyi oyuncuyu da, ya biz anlayamadık, ya sabretmedik yada zorla kaçırttık...

Öncesinde listeye giremeyenlerden bazılarını yazayım, bunlar kötü oyuncular değildiler ama ya uyum sağlayamadılar ya da haklı sayılabilecek sebeplerle gönderildiler:

Fenerbahçe: Washington, Nicola Lazetic (yan resimde), Sergio, Fabiano Lima, Robert Enke, Fabio Luciano, Ivalio Petkov

Galatasaray: Sebastian Perez, Robert Spehar, Christian, Sergio Almaguer, Barry Venison, Brad Friedel, Roman Kosecki, Ulrich Van Gobbel, Cesar Prates


Beşiktaş: Marcus Münch, Amaral, Florin Maldrasanu, Jamel Sellami, Juanfran Garcia, Oliver Schafer, Miroslav Karhan, Pascal Nouma, Jaroslaw Bako, Stefan Kuntz

Trabzonspor: Runnar Lange, Karel Rada, Victor, Archil Arveladze


Diğer Kulüpler: Zelenka (Vestel Manisa), İbrahim Ba (Çaykur Rize), Mirza Varesanoviç (Bursaspor)


Ribery'yi klasman dışı tutuyorum. Taraftar da, kulüp de onun kıymetini bilmişti ama yöneticilerin acemiliği yüzünden elden uçtu. İstanbulspor'lu Salenko'yu sakatlık bitirdi, Alman kaleci Aumann ise geldiği sezonun sonunda futbolu bıraktı. Bunlar da klasman dışı. Bir başka klasman dışı tuttuğum isim ise Letchkov. Profesyonelliğie ayrıkırı hareketleri yüzünden uyarılınca tası tarağı toplayıp ülkesine kaçmıştı. Bunlar kıymeti bilinen ama çeşitli sebeplerden giden oyuncular.

Hakan Yakın ve Murat Yakın'ı ise (ikisinin de değeri bilinmemiştir) İsviçre milli takımında oynamalarına rağmen Türk asıllı oldukları için listeye dahil etmedim.

Bunlar ise maalesef değerini bilemediğimiz, hak etmediği halde gönderilen, haksızca eleştirilen ve Türkiye Lig'lerinde çok daha uzun süre oynamasını dileyebileceğimiz 20 iyi yabancı futbolcu...



20. Peter Van Vossen (İstanbulspor)
95-96 sezonunda Cem Uzan İstanbulspor'u satın aldığında kesenin ağzını açmış, bir çok iyi oyuncuyu takıma katmıştı. Oğuz, Aykut, Gökhan Keskin, Ömeroviç derken, Hollanda'dan da Van der Brom ve Van Vossen'i getirmişti. Peter Van Vossen, Beveren ve Anderlecht'te parlamış daha sonra Ajax'a transfer olmuştu. Düzenli olarak forma giymiyordu ama kumaşı belliydi. Hollanda Milli Takımı'nın 1994 Dünya Kupası kadrosundaydı. İstanbulspor'a geldiğinde sadece 16 maç oynadı. Ve bu 16 maçta da gayet iyi oynadı. 5 gol kaydetti, asistler yaptı, rakip defansı yıprattı. O zamanlar forvet ille de 25 gol atmalı diye bir düşünce tarzı olduğundan İstanbulspor'dan gönderildi. Tekniği makul, dayanıklılığı üst düzeyde bir oyuncuydu ve her Hollandalı gibi istikrarlıydı. İstanbulspor'dan gittikten sonra Rangers ve Feyenoord gibi iyi takımlarda uzun süre oynadı. Hollanda milli takımının 2000 Avrupa Kupası kadrosunda yer aldı. 31 kez milli olup 9 gol atan Van Vossen kesinlikle gönderilmemeliydi. Ligin iyi yabancılarından biriydi. Özellikle kaliteli yabancıların akın etmediği o günlerde...

19. Zlatko Yankov (Beşiktaş)
Yankov Bulgar futbolunun "Altın takımı"nın bir parçasıydı. 1994'te Dünya dördüncüsü olan takımın ortasahasında defansif meziyetleriyle önemli yer tutuyordu. Beşiktaş'a ilk geldiğinde pek çok yazar tarafından beğenilse de, daha sonraları nedense gözden düştü. Ayakları düzgün, tek pası iyi bilen, yerinde müdaheleler yapan bir ön-liberoydu. İkinci sezonundan sonra Beşiktaş'tan gönderildi ve Cem Uzan destekli Adanaspor onu kaptı. Yankov burada fazla dayanamadı ve ülkesine döndü. Yine Türkiye dönüp Gençlerbirliği ve Vanspor'da iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda maç oynadı. İkinci Türkiye seferini saymıyorum elbette ama Beşiktaş dönemlerinde gerçekten iyi oynuyordu. Neden gönderildi hiç de anlamadım ben. Nitekim gittikten sonra o bölgeye kimi aldılarsa tutmadı, taa Giunti'ye kadar hem de...



18. Zoran Mirkoviç (Fenerbahçe)
Zoran Mirkoviç, Atalanta'da yıldızı parlamış, daha sonra da Juventus'a transfer olmuş bir oyuncuydu. 2 sene formasını giydiği Juventus'ta genelde yedek kalmış ve sadece 27 maça çıkmıştı. Fenerbahçe'ye geldiğinde, Türkiye liglerinde en iyi markaj yapan adam olarak anılmaya başladı. Hırslı futbolu ve topa girmeye korkmayan mentalitesiyle Fenerbahçe'nin şampiyonluk kazanmasına yardımcı oldu. Yugoslavya takımında banko forma giymeye başlamıştı. İki sezon başarılı geçti ama üçüncü sezon takım halinde başarısız geçince, oyuncu kıyımı yaşandı. Pekçok iyi oyuncuyla beraber o da haksız bir şekilde kapı dışarı edildi. Partizan'a geçti ve futbolu burada bıraktı. Şu an mücadele eden oyuncu arayan Fenerbahçeliler için faydalı bir oyuncuydu. Türk Ligi'nde daha uzun süre forma giyebilecek performansı göstermişti açıkçası.





17. Alvaro Del Solar (Beşiktaş)
Perulu futbolcu Del Solar, Beşiktaş'a geldiğinde ilk maçlarda oldukça beğenilmişti. Ben de beğenmiştim ama takım kötü gidiyordu. Takım kötü gittikçe futbol bilgisinden şüphe ettiğim bazı adamlar Del Solar'ı da eleştirmeye başladılar. Del Solar ahım şahım bir futbolcu değildi ama tam bir görev adamıydı. Çok koşuyor, az top kaptırıyordu. Bölgesinin kilit özelliklerinden biri de bu. Defansif orta saha oynayan adam bunu yapmalı. Ama bazıları ondan 40-50 metrelik paslar atmasını bekledi demek ki. Del Solar da bu koşullarda takımda sadece bir sezon kaldı ve ertesi sezon gönderildi. Ofansif orta saha da oynayabilen, kaliteli bir oyuncu daha böylece harcanıyordu Beşiktaş'ta...




16. Falko Götz (Galatasaray)
Falko Götz, Galatasaray'a Köln'den gelmişti. Derwall'in yardımlarıyla Galatasaray kaliteli bir defans oyuncusuna kavuşmuştu. Yıl ise 1992'ydi. Doğu Almanya'nın Yugoslavya ile yaptığı maçta bilerek kırmızı kart yiyip, Batı Almanya'ya iltica ettiği için Dünya futbolunda tanınıyordu. Libero mevkinde oynayan Falko geldiği andan itibaren Galatasaray'da oldukça iyi oynamaya ve herkesin takdir ettiği bir defans oyuncusu olmaya başlamıştı. İleri çıkıp attığı goller de ayrı bir artısıydı. İki sene Galatasaray'da kaldı ve 1993-94'te şampiyonluk yaşadı. Kontratının bitimine 4 ay kala yeni kontrat isteyince, yönetim buna yanaşmadı. Bu yüzden Götz ile Galatasaray arasında gerilim başladı. Yöneticiler onur meselesi yapıp geri adım atmayınca, Bundesliga'ya geri dönmüştür. 3 sene daha aktif futbol oynamıştır. Yöneticiler yüzünden Türkiye'den erken kopmuştur.



15. Mattias Asper (Beşiktaş)
Asper, Daum'un isteğiyle Beşiktaş'a getirilmişti. Ama o dönem Beşiktaş iki yabancı kaleciye sahipti. Diğer kaleci kariyeri daha iyi görünen Thomas Mhyre'ydi. Daum'un tercihi Mhyre'den yana oldu. Ama bu karar kesinlikle yanlış karardı bana göre. Asper sonradan oyuna girdiği her maçta 2-3 önemli kurtarış yapıyordu. Mhyre ise adeta hatıraları ile oynuyor ve "kumbara" goller yiyordu. Daha sonra 2008 Avrupa Kupası elemelerinde bize hediye ettiği bir de gol var, onun için teşekkür ederiz. Ama Matthias Asper gibi, çok daha iyi bir kaleciyi harcattığı için teşekkür edemeyeceğim. Daum kaleci tercihini her zamanki gibi yanlış yaptı ve sonucunda Beşiktaş o sene ligde başarısız oldu ve Daum da başka bir takıma geçti. Asper de sezon sonunda Beşiktaş'tan ayrıldı. Sonra Daum gittiği Austria Wien takımında kimi transfer etmek istese beğenirsiniz? Mhyre'yi değil tabi, Asper'i. Madem Asper'i tercih ediyordun da niye oynatmadın yahu? Bunu hiç anlayamadım bugüne kadar. Beşiktaş kalesi son yıllarda takıma gelmiş en iyi kaleciyi kaybetti. Asper günümüz Rüştü'sünden, Hakan'ınından, geçmiş senelerde yer alan Runje'lerden falan çok daha iyi bir kaleciydi...




14. Sergiy Rebrov (Fenerbahçe)
Sergiy Rebrov Dinamo Kiev'in altın çocuğuydu. Shevchenko ile birlikte iyi bir eküri olan Sergiy, büyük transfer ücretleriyle Tottenham'a geçmişti. Burada 60 maçta 10 gol atması yeterli bulunmamış ve yıldız oyuncu ikinci sezonunun devre arasında Fenerbahçe'nin yolunu tutmuştu. Fener'in çalkantılı dönemlerinden birine denk gelen Rebrov ilk sene çok ahım şahım oynamasa da katkıda bulunmuştu. İkinci sene ise forvetten çok 10 numara'da, yani forvet arkası gibi oynatılmıştı, zaten Dinamo Kiev'de de böyle onardı. Araya bir sakatlık girdi. Sezon sonlarına doğru ise altın yedek oldu. Sonradan oyuna girdiği maçlarda oyunun gidişatını değiştirecek hareketler yaptı. Önemli goller kaydetti. Sezon sonunda gönderilmesi gündeme geldiğinde, Daum kalmasını isterim aslında ama yabancı kontejanı yüzünden gönderiyoruz gibi bir açıklama yapmıştı. O an için uygun karar gibi görünse de bir sezon daha kalsa, Dinamo Kiev'deki Rebrov'u görebilirdik gerçekten. Fener'den sonra West Ham ve Dinamo Kiev'de oynadı. Bir ön-eleme turunda Fenerbahçe'yi eleyen Dinamo Kiev'in ilk 11'inde taraftarlara çok çektirdi. İki maçta da iyi performans gösterdi. En son Rus Ligi'nde şampiyon olan Rubin Kazan kadrosunda yer alıyordu.


13. Ronny Johnsen (Beşiktaş)
Gönderilmesine en kızdığım adamlardan biridir Johnsen. 95-96 sezonunda Beşiktaş'a geldiğinde birçok "bilgili!" spor yazarı "bu adam topçu mu yahu" diye görüş belirtiyorlardı. Gösteriş ve istikrarlı oynamanın takdir görmediği bir ülkede futbol izliyoruz maalesef. Adam mücadelesini eder, topunu kapıp yanındakine atarsa, o kötü futbolcudur! İlle de 60 metre pas çıkaracak, rövaşata ile defanstan uzaklaştıracak. Aynı zamanda da kale içinden her maç beş tane gol çıkaracak! Bunları yapan buluyorsanız, o adam ya atlara verilen doping maddelerinden aldı, ya da dünya dışından geldi. Bunları yapamadığı için Johnsen takımdan gönderildi. Peki Johnsen kendine hangi takımı buldu? Manchester United'ı. Futbol dahisi kurt teknik adam Alex Ferguson onu kadrosuna kattı ve sıkça da şans verdi. 1996-2002 yılları arasında takıma kaptanlık bile yapan Ronny, daha sonra Aston Villa'da da başarılı oldu. Daha sonra iyice yaşlandığında Newcastle'a geçti. Orada bile başarısız olmadı. Defalarca Norveç milli takımı forması giydi. İşte bizim toptan anlayan o yazarlarımız da Ronny Johnsen'in gidişine kına yakmadılar maalesef. Hâlâ iddia edip dururlar bazıları "o adam nasıl Manchester'da oynadı anlamıyorum" diye. Anlamazsın tabi...


12. Kevin Campbell (Trabzonspor)
Kevin Campbell'ın Trabzon hikayesi de bana hüzün verir ve üzülürüm. Yıllarca Arsenal ve Nottingham Forest forması giyerek kendini kanıtlamış bir isimdi. Belki bir macera, belki de daha kuvvetli bir geri dönüş için Türkiye'ye geldi. Yırtıcı santrafor prototiplerinden birisiydi. Güçlü, hızlı ve seriydi. Gol vuruşları mükemmel değildi ama üç maçta bir gol atardı. Trabzon'a geldiği ilk sene vasat bir oyun çıkardı ama Trabzon onun için sabretti. Premier Lig'deki maçlarını takip ediyorduk daha önceden zaten. Sene sonunda tam açılmış ve goller de bulmaya başlamıştı ki, kulüp başkanı Mehmet Ali Yılmaz'ın densiz açıklamaları ile kulüpten soğudu. Mehmet Ali Yılmaz "Biz bunu Gol Makinesi diye aldık, çamaşır makinesi çıktı" ve "Bizim rengi bozuk bir yamyam oyuncumuz" var diye son derece yersiz ve sevimlilikten uzak açıklamalarından usandı (bunları söylerken espri yapıyorum sanıyor ve sırıtıyordu TV'lerde) ve İngiltere'ye geri döndü. Everton formasıyla iyi maçlar çıkardı. Türkiye'nin de hanesine yazılan bu ırkçı yakıştırmalar ise iyi bir oyuncuyu ligimizden kopardı. Yazık da oldu...


11. Mario Jardel (Galatasaray)
Mario Jardel Galatasaray'a Avrupa Gol Kralı ünvanıyla gelmişti. Porto formasıyla 125 maçta 130 gol atmıştı. 2000-01 sezonunda Türkiye'ye son UEFA Şampiyonu Galatasaray'a geldiğinde herkes büyük transferi konuşuyordu. Bonservisin bir kısmını Telsim ve Cem Uzan karşılamıştı. Galatasaray formasıyla Süper Kupa finaline çıktı, golünü de attı. Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynayan takımın forvetiydi. 24 maçta 22 gol atarak çok iyi bir performans gösterdi. Avrupa Kupaları ile birlikte 34 gole ulaşmıştır. Fakat yavaş olması ve oyunun büyük bölümünde kaybolması nedeniyle eleştirildi. Karısının eski bir porno yıldızı olması da Türkiye'de başını ağrıtan bir etken oldu. Takım adına istatistiksel olarak iyi işler yaptı ama günümüz futboluna uyulmayacağı düşünülüyordu. Benim görüşüm de bu yönde aslında. Jardel gibi durarak oynayan bir oyuncuysan, markajın kolay olur ve uzun vadede başarılı olamazsın. Yine de bunca yıl, bunca gol atan bir oyuncu gördermek de üzücü. O yüzden Galatsaray taraftarının taktığı lâkapla "Süper Mario Jardel"i listede orta sıralara koyuyorum. Galatasaray bu oyuncunun stilini biliyordu yada ününe kandı. Ya hiç almayacaktı, yada alıp kadrosunda tutacaktı. 35 gol attığı bir sezonun ardından takımdan uzaklaştırılmak haksızlık olsa gerek... Bu arada Jardel daha sonra gittiği Sporting'de 49 maçta 53 gol attı ama sonra sakatlanınca Ancona, Bolton, Newell's, Alaves, Goias, Beira-Mar ve Anorthosis gibi takımlarda hiç başarılı olamadı. Şu an Avustralya liginde top koşturuyor ve 31 maçta sadece 1 golü var...


10. Manuel Dimas (Fenerbahçe)
Yine çok kızdığım gönderiş hikayelerinden biri. Fenerbahçe'ye geldiği andan itibaren iyi futbol sergiledi Dimas. Portekiz milli takımının da sol bekiydi. Fuleli adımları ve iyi tekniğiyle işe yarıyordu. Ayrıca Juventus gibi bir dünya devinden transfer edilmişti. Ama o sene Fener yöneticileri Türk milli takımının iskeletini Fenerbahçe oluştursun hevesine girip, Ogün ve Abdullah'ı transfer ettiler, Dimas'a yol verdiler. Aynı mevkide oynayan Abdullah Ercan elbet iyi oyuncuydu. 3 sezon Fenerbahçe'de kaldı ve sadece son sezonunda iyi oynadı. O sezon da onu yolladılar. Dimas ise Standart Liege'ye gitti ve kariyerine orada devam etti. Portekiz milli takımının sol beki olmaya da devam etti. Standart Liege antrenörünün dediğini hatırlıyorum; "Fenerbahçe o kadar iyi bir takım mı ki, Dimas'ı istememiş" diyordu. Evet, o zaman Fener'i Avrupa'da pek tanıyan yoktu. Dimas ise gelmiş iyi yabancılardan biriydi. Haksız bir şekilde gönderildi.


9. Kennet Andersson (Fenerbahçe)
Kennet Andersson yıllardır Türk futbolseverin takip ettiği bir futbolcuydu. Dünya'da üç beş tane olan pivot santrafor modelindeydi. Hava toplarında etkili, fizik olarak kuvvetli. Fenerbahçe'nin Hakan Şükür'ü olmaya gelmişti. İlk sezonun ilk yarısında 10 gol kaydetti ve çok da iyi oynadı. Fenerbahçe taraftarı da onu sevmişti. Sonra ayağı kırıldı ve sezonu kapattı. İkinci sezon ise "eski Andersson değil, kötü oynuyor, gönderilsin" homurdanmaları mevcuttu. Aslında kötü falan oynamıyordu Andersson. Yine her hava topunu indiriyor ve mücadele ediyordu. Ama bizim basınımız ikinci sezonunda adama emekli muamelesi yapmaya başladı ki, çok da boğuşuyordu rakip defansla. Gitsin, gitsin dendi ve gitti. Şimdi ise hakkında "bir kısım sadece iyiydi" derken, bir kısım "yok yahu oynamadı hiç" diyor. Halbuki Andersson hep iyiydi. 73 maçta 19 gol atması yeterliydi onun için. Çünkü asistik forvetti ve defansı yoruyordu. Hava toplarında da etkiliydi. Millet istatistiğe takıldı. 34 yaşında gönderilmesi haklıydı belki ama yapılan eleştiriler haksızdı...






8. Tijiani Babangida (Gençlerbirliği)
Sen ki Gençlerbirliği'sin ve Babangida gibi bir adamı kadrona kiralamayı beceriyorsun. Babangida Şampiyonlar Ligi'ni alan Ajax takımının banko adamıydı ve fırtına gibi kanattan inerdi. Sağ kanatta daha iyi bir ofansif oynuncu düşünemezdiniz o senelerde. Gençlerbirliği'ne zaten Ajax'tan kiralandı. Belki de kendini bulması için. Babangida oynadığı maçlarda dört büyüklerde dahil herkesi dağıttı. Çok hızlı oluşunun yanı sıra, tekniği de fena değildi. Sezon sonunda Alex ile asist krallığını paylaşmıştı. Ama kiralık anlaşması bitince, Gençlerbirliği oyuncunun peşine düşmemeyi kararlaştırdı. Belki de İlhan Cavcav'ın esnaf zihniyetiyle "daha sonra para etmez bu" denmişti ve kulübe kazandırılmamıştı. 2001-02 sezonunda geldiği Türkiye'den sezon bitince ayrıldı. 2002 Dünya Kupası'nda Nijerya kadrosunda yer aldı. Gençlerbirliği onun kıymetini bilemedi. 29 yaşında oluşuna alandı. Ben onu daha fazla izlemek isterdim açıkçası...



7. Marijan Mrmic (Beşiktaş)
Mrmic, Aumann ve Fevzi fiyaskolarının ardından Beşiktaş'a gelmişti. Hırvat milli takımının ikinci kalecisi konumundaydı ama bence birinci kaleci Ladiç'ten daha iyiydi. Beşiktaş'a geldiğinde gerçekten çok iyi maçlar çıkardı. İki sezon boyunca 51 maça çıktı ve Beşiktaş kalesi döneminin en rahat sezonlarını yaşadı. İyi bir fiziği, kendinden emin bir duruşu vardı. Yeri gelince köşe kapatır, yeri gelince uçardı. Ama bazılarına çok da sempatik gelmedi, çünkü kaleci dediğin direkten direğe uçmalı, "artist" olmalıydı onlara göre. Mrmiç'i hiç anlamadılar, iyi kaleci olduğunu da anlamadılar ki, sadece iki sezon geçtikten sonra hiçbir hatası yokken Beşiktaş'tan uzaklaştırdılar. Toshack yabancı hakkını kaleye kullanmak istemiyormuş! Garip, adam son 10-15 yılda Türkiye Ligi'ne gelmiş en iyi kalecilerden biriydi aslında.




6. Emil Kostadinov (Fenerbahçe)
Kostadinov Fener'e geldiğinde büyük yıldızdı. Kariyerinde Bayern Münih, Deportivo ve Porto gibi zamanın kuvvetli takımlarının ismi vardı. Ayrıca 1994'te Dünya Kupası'nda dördüncü olan takımın forvetiydi. Bazen forvetin tam ortasında, bazen de sağ kanada yakın oynardı. Süratliydi, iyi çalım atardı ve de gol vuruşları da kötü değildi. Fenerbahçe'ye geldiğinde en büyük problem 3+1 yabancı kontejanıydı. Uche ve Högh'ü bozma riskini alamıyordu antrenör. Okocha zaten takımın yıldızıydı. Kabak burada Kostadinov'a patladı. Fenerbaçhe'deki zamanının çoğunu yedek kulübesinde geçirdi. 4-0 mağlupken ikinci yarıda oyuna girdiği ve hat-trick yaparak skoru 4-3'e getirdiği ama Fenerbahçe'nin kazanamadığı Trabzon maçı en akılda kalıcı maçıdır. Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi maçlarında ise direk oynadı. Hatta şu efsanevi Manchester United galibiyetinde oynuyordu. Ertesi sene yabancı kontejanı 4 olarak belirlenmesine rağmen, Kostadinov yollandı. 28 lig maçında 8 gol atabilmişti ama kalitesini oynadığı her maçta gösteriyordu. İlk 11'de düzenli oynasa daha iyisini becerebilirdi. Sezon sonunda Fener onu Meksika'ya yolladı maalesef. Sadece taraftarına yeni transfer sunabilmek uğruna.


5. Brian Steen Nielsen (Fenerbahçe)
İşte hiç anlamadığım bir gönderiliş hikayesi de budur. Gerçi kendi istedi ama Brian Steen Nielsen kendine gerekli değerin verilmediğini düşüyordu. Danimarka milli takımında defansif orta saha görevinde bulunan bir oyuncuydu. Fenerbahçe'de ise o mevkide başarılı oyuncular vardı. O yüzden sol açık ve ender olarak da sol bek olarak görev aldı. Eksiksiz olarak oynadığı her maçta başarılı oldu. Rüzgar gibi kanada iner, sonra da geriye yerden bıraktığı paslarla çok iyi asistler yapardı. Sert de şutlar vururdu. Yine istikrar bizimkilere yaramadı. Satmaya karar verdiler nedense. Danimarka milli takımı daha bir sene önce Avrupa şampiyonu olmuştu. 1993'te Nielsen bize gelmişti. O takımın bir sene sonraki ilk 11'inde oynuyordu. Kalitesi Danimarka'da kabul edilmişti. Zaten Fenerbahçe'den dönünce yıllarca Danimarka milli takımında oynadı. 2002 Dünya Kupası kadrosunda bile yer aldı. Çok yaşlanıncaya kadar oynadı. Sol kanatı müthiş kullanan sarı fırtına Nielsen'in değerini bilemedik, küstürüp kaçırdık.




4. Federico Giunti (Beşiktaş)
Feederico Giunti çok önemli bir oyuncuydu. Milan'da yıllarca yedek bekledikten sonra Beşiktaş'ın yolunu tutmuştu. Başta ben de dudak bükmüştüm ama daha sonra izledikçe adamın kalitesini anladım. Ön-libero'da oynayan Giunti toplara, hem de ilk toplara sağlam basar, mümkün olduğunda mücadele ederdi. Pası, şutu da vasatın üzerindeydi. Ama en önemlisi bu adamın oyunu okuyuşu önemliydi. Zago-Ronaldo ve Giunti tandemi Beşiktaş'ın o sene şampiyon olmasını sağlamıştı. Nedense ikinci sezonunun sonunda o da gözden çıkarılmıştı. Süper bir adamdı bana göre. Ortasahaya bir defansif orta saha arıyorsanız, Giunti'den iyisi yoktu o dönem. Sebebini bilemediğim bir şekilde Brescia'nın yolunu tuttu. Belki de ikinci sezon kaçan şampiyonluğun etkisiyle yönetim bir değişim havası estirmek istemişti. Ama bu değişme kurban edilecek son adam Giunti olmalıydı. Beşiktaş Giunti'yi satarak kendi kuyusunu kazdı. O günden beri bir Ernst geldi ama o da Giunti değil.



3. Vioriel Moldovan (Fenerbahçe)
İşte bu adamın gönderilişini hiç anlamamışımdır. Viorel Moldovan Fenerbahçe'ye geldiği ilk senenin ilk yarısında sadece 1 gol atabilmişti. Ama ben iyi bir adam olduğunu anlamıştım. Çapraz koşularla defansı üstüne çekiyor, arkasından gelecek oyunculara büyük boşluklar yaratıyordu. Mücadeleci ve koşan bir oyuncuydu. Sezonun ikinci yarısında tam 18 gol atarak sezonu 19 golle tamamladı ve herkes o sezon boyunca Moldovan'ın adını konuştu. İkinci sezonunda da parlak performansını devam ettirdi. Baliç ile iyi bir forvet ikilisi oldular. 15 gol de bu sezon attı. Romanya milli takımının da banko santraforuydu. 1994 Dünya Kupası, 1996 Avrupa Kupası, 1998 Dünya Kupası, 2000 Avrupa Kupası ve 2002 Dünya Kupası boyunca da Romanya milli takımının santraforluğunu yaptı. Tüm bu başarılara rağmen nedense sezon sonunda Nantes'e satıldı ve Viorel gollerine orada da devam etti. Moldovan gol atmış diye haber gelir, Fenerbahçe'li olan ben de "ah be niye sattık şu adamı diye düşünürdüm hep". Sahi niye sattık biz bu adamı?





2. Felipe (Galatasaray)
20 kişilik listemdeki üçüncü Galatasaray'lı oyuncunun Felipe olması şaşırtıcı değil. Galatasaray Hagi, Popescu, Filipescu ile 5-6 seneyi kapadı zaten. Bu oyunculara diyecek lâf yok. Hepsi de el üstünde tutuldu. Ondan sonra gelenler ise listeye giremeyecek kadar kalitesizlerdi. Jardel'i satıp, alınan bir avuç yabancı forma giymeden gittiler. Skora değil, spora bakarsak Jardel'in gidişi haklı sayılabilir aslında. Ama Felipe öyle mi? Felipe geldiğinde kıvrak bilek hareketleriyle Galatasaray seyircisinin ilgisini çekmişti. Zaman zaman Brezilya milli takımında da oynayan oyuncu, Sergen'in Türk versiyonu olarak anılmaya başlamıştı. Ama bizim otoriter Fatih Terim ona pres yapma görevi verdi. Koşmayana yer yok felsefesini, pres yapmayana yer yok sanan Terim (ne hikmetse Colin Kazım'ı oynatıyordu milli takımda) onu harcadı bir anlamda. Çünkü bana göre Alex'ten daha iyi bir adam olabilirdi kalsaydı. Kaldığı kısa sürede iyi istatistiklere ulaşmıştı zaten. Bu adamı daha çok izleyebilirdik yani. Galatasaraylı pekçok dostum gidişine üzgün bu adamın. Kıymeti bilinmedi bence de...





1. Ariel Ortega (Fenerbahçe)
Listeyi yaparken 1 numaram banko belliydi. Fenerbahçe'li olmamla da bir alakası yok. Bu adam ki Messi piyasada yokken, Maradona'nın veliahtı kabul edilen adamdı. Üç Dünya Kupası'nda forma giymişti. 97 kez Arjantin milli olmuştu. Müthiş bir tekniği vardı. Karşı defansı hallaç pamuğu gibi silkeler, müthiş çalımlar basardı. Hızlıydı da. Belki de yerine oynayabilecek 10 tane adam varken, o Arjantin milli takımında 10 numaranın sahibiydi. O, Ortega'ydı. Benim de o dönemlerde en sevdiğim futbolcuydu. Geldiğinde havalara uçmuştum. Ama gelir gelmez, Lorant onu yedek bıraktı. Disiplinli Alman ya! Şampiyonlar Ligi ön-elemesinde Feyenoord'a karşı bile oynatmadı.Daha sonra Fener'e gelen, Feyenoord'lu Hooijdonk "anlaşılmazdı" diyor; "Biz o oynayacak, nasıl önlem alırız diye düşünürken, antrenörü onu oynatmadı." Daha sonra Ortega ligde oynadı. Her takım ona karşı iki markajcı verdi. Buna rağmen kötü oynamadı. Beklendiği kadar iyi gitmiyordu takım, o da biraz eski performansının altındaydı. Yine de kırmızı kart görmesine rağmen 1 de gol attığı 6-0'lık Galatasaray mağlubiyetinde kapıyı aralayan oyuncu olmuştu. Sürekli eleştiren basın ve biraz da kendi havai kişiliği yüzünden Ortega'yı kaybettik. Sadece 15 maç oynamış ve 5 gol atmışken, Ortega kaçtı ve geri dönmedi. Bu ne ona yaradı, ne de Fenerbahçe'ye. 1,5 yıl men cezası yedi. Bu süre içinde bocaladı ve alkolik olup tedavi gördü. Ama gidişinin en büyük sorumlusu onu sürekli yedek bırakan Werner Lorant'tı elbette. Adamı kaçırdık en sonunda. Hiçbir Fener taraftarı onu suçlamadı şimdiye kadar, suçu hep kendimizde aradık ve bunu yapmak haklıydık da. Sonuçta Ortega için yanlışlıkla (!) "Korkak Tavuk Ortega" diye pankartlar açan taraftar bizimkilerdi. Biraz daha suyuna gidilse, Hagi'nin Galatasaray için yaptıklarını Fenerbahçe için yapabilecek yeteneğe sahipti kesinlikle. Fener taraftarının içindeki en büyük yaralardan biridir Ortega.

Gözden kaçanlar olmuştur belki ama listem bu şekilde işte...

Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan