Efsaneler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Efsaneler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2010 Salı

Fowler & Collymore


Geçen hafta Ravanelli'den bahsederken, 96/97 sezonundaki Liverpool'u da şöyle bir anımsamıştık. Şimdi oradan bir yıl öncesine gitme ve benim futbolla olan tutku dolu ilişkime en büyük katkıyı yapan forvet ikilisini hatırlama zamanı...

Robbie Fowler'dan fazla bahsetmeye gerek yok sanırım. Collymore'un da içinde bulunduğu pek çok futbolcunun "Birlikte oynadığım en iyi oyuncuydu!" dediği Fowler, biraz da hakiki bir Liverpool çocuğu olmasından ötürü fazlasıyla yakından tanıdığımız ve 90'lara dair en güzel anılarımızda yaşattığımız bir gol sanatçısıydı. Ancak Stan Collymore'in bizdeki popülerliği için aynı şeyleri söylemek biraz zor. Biraz da bu yüzden ağırlığı ona vermek gerekiyor...

"Stan the Man", pek çok kez dışarı vurduğu psikolojik sorunları, çalkantılı ilişkileri ve seks skandallarıyla o kadar meşguldu ki muhteşem yeteneğini ancak şöyle bir gösterebilmiş, sonra da orası burası derken gezgin ve sakatlık belasıyla fazla haşır neşir olmuş forvetlerden biri olarak 30 yaşında veda etmişti futbola. Ancak Fowler ile buluştukları 95/96 sezonunda, McManaman'ın 25 asistine öyle güzel cevaplar verdiler, öyle inanılmaz goller attılar ki benim için hala yeri dolmayan en güzel forvet ikililerinden biri olarak beynime kazındılar. Özellikle Collymore'un uzak mesafelerden attığı golleri ve seri çalımlarını unutmak imkansızdı. Sonradan sayısı iyice artacak olan yetenekli tamamlayıcı forvetlerin parmakla sayıldığı o dönemlerde; hem Premier Lig için hem de Avrupa futbolu için istisnai bir tekniğe sahip olan ve özel olarak takip edilmeyi hak eden bir yetenekti o.

Daha fazlasını anlatmak biraz güç, zira 15 yıl öncesinden bahsediyoruz ve o dönemleri maç maç hatırlamak her geçen sezonla beraber daha da zorlaşıyor. Ama şunu söylemek şart; Collymore saha dışında yaşadıkları yüzünden problem çocuk olmasa ve maliyeti nedeniyle -Liverpool'a Ada'da rekor olan 8,5m pound'a mal olmuş, yine rekor 7m pound'a Aston Villa'ya satılmıştı- çabuk gözden çıkarılmasaydı, şu an 20 yıl olarak bahsettiğimiz Liverpool'un şampiyonluk özlemini daha hazmedilebilir bir rakamla telaffuz ediyor olabilirdik. Neyse, kıyısından köşesinden de olsa Collymore'u hatırlatmışken şu ilginçliklere de değinerek saygı duruşunu tamamlayalım...
  • Stan Collymore, 2005 yılında çekilen Temel İçgüdü 2'nin açılış sahnesinde Kevin Franks adlı karakteri canlandırmış; izleyenlerin benimle hemfikir olacağını tahmin ettiğim üzere, geçmiş tecrübelerinden faydalanarak fazla zorlanmamıştı.
  • Rapçi Ice Cube ile bir albüm kaydetmiş ancak bu albüm piyasaya çıkmadığından bu konudaki hünerlerinden bizi mahrum bırakmıştı.
  • Karısını sık sık dövdüğü iddia edilirdi ve barda karıştığı kavga yüzünden İngiltere ile Dünya Kupası'na gitme şansını kaybetmişti.


Fotoğraf @ Mirrorfootball

1 Mayıs 2010 Cumartesi

D. Moskova'nın İngiltere Ada Gezisi


Sovyetler'de Stalin dönemi. Savaştan yeni yeni çıkılmış. Ama futbol hiç sekteye uğramamış. Stalin'in savaştan önce aldığı bir karar nedeni ile 1945'e kadar hiçbir kulüp Sovyetler Birliği'nin dışında asla futbol oynayamıyorlardı. Fakat 1945 sonbaharında Stalin, Dinamo Moskova futbol kulübünün İngiltere'ye savaştan sonra nasıl olduysa bir iyi niyet turu yapmasına izin vermişti. Fakat bunca zaman futbol kulüplerinin dışarıya çıkmasına izin vermeyen Stalin'in birdenbire neden böyle bir karar verdiği anlaşılmamıştı zaten kimse de sormaya cesaret edememişti.

İngiltere savaştan galip çıkmıştı ancak Alman bombalarının yarattığı büyük yıkıntı halen tazeydi. Uzun bir yolculuktan sonra varır Dinamo Moskova Britanya'ya. Takım önce Chelsea ile 3-3 berabere kalır. Ardından Cardiff City karşısında 10-1 galip gelir. Sonra Arsenal'i 4-3 yener, Glasgow ile 2-2 berabere kalır. Fakat oynanan Arsenal maçı hakkında bugüne kadar bir hikaye anlatılır. Hikaye mi yoksa efsane mi bilinmez ama o maçın Dünya futbol tarihinde oynanan en "sisli" maç olduğu kesindir. 

Maçtan önce program çoktan belirlenmiş. Değiştirmeye imkan yok. Zira İngiltere'den geç dönülürse takımı Sovyetler'de sinirli bir Stalin bekleyecek... Maçı yönetecek olan da takımla beraber gelen bir Rus hakem. Hava da inanılmaz bir sis var ve normal şartlarda oynanması imkansız. Fakat Rus hakem tüm çabalara ve itirazlara rağmen maçı başlatır. Maç, Highbury II. Dünya savaşında büyük zarar gördüğü için W. Hart Lane'de oynanmış. Arsenal; Stanley Matthews, Stan Mortensen ve Joe Bacuzi ile beraber sahadaki yerini almıştı. Maçın öncesinde görmeyi az engelleyen sis, maç oynandığı sırada artık tamamen görüş açısını kapatmıştı. Maçın ortalarında Arsenal kalecisinin önünün göremeyip kale direğine çarptıktan sonra oyunu terk etmesi sisin boyutu hakkında bilgi veriyor.

Ruslar oyunda önce öne geçerler, Arsenal beraberliği yakalar ve sonra öne geçer. Maçın ikinci yarısında çok ilginç şeyler yaşanır ama kimse farkına varmaz. Maç sırasında yedek kulübelerinin bulunduğu tarafta yan hakem olmayışından ve sisten yararlanan rus antrenör, yedek kulübesinden çaktırmadan oyuncu sokmaya başlar. Maç bir ara 15’e 11 oynanır anlatılanlara göre. O dönemde oyuncuların sırtlarında forma numarası olmadığından ve görüşü engelleyen sis yüzünden hakemler durumun farkına varamaz. Ruslar bir şekilde maçtan 4-3'lük bir galibiyet ile ayrılırlar. Adadan mağlubiyet almadan Stalin'in makamına geri dönerler.

Arsenal-Dinamo Moskova maçı hakkında anlatılanlar gerçek mi yoksa bir efsane mi anlaşılamadı halen. Bu turne hakkında yazılan kitapta böyle bir hikayeden bahsedilmese de sis olayı birkaç yerde anlatılıyor. Birçok görüşe göre ise o yıllar 'Futbolu biz bulduk, Dünya Kupası'nada katılmayız' diyen İngilizlerin yenilgiye buldukları bir kılıf olarak anlatılıyor. Fakat hikaye çok yaygın ve gerçek olma ihtimalide söz konusu...

Glasgow Rangers 2-2 D. Moskova


Fotoğraf @ Gettyİmages. Ekim 1945, Chelsea maçı öncesi Ruslar.

29 Nisan 2010 Perşembe

Lille OSC || 1945 - 1955




Takım kırklı yılların ortalarından, ellili yılların ortalarına kadar yaklaşık 10 senelik bir zaman zarfı içinde Fransa'yı kasıp kavuran takımlardan biriydi. Bu süre zarfı içinde 2 şampiyonluk, 4 ikincilik alırken, 4 kez de Fransa Kupası'nı almışlar. Az buz değil yani.

1945-46 sezonunda takım Saint-Etienne ile amansız bir yarışa girdi ve 1 puan farkla ligi lider bitirerek ilk şampiyonluğuna ulaştı. Rene Bihel'in golleri takım için hayati önem taşıyordu. Oyuncu sezonu gol kralı tamamlayarak bu başarısını taçlandırmıştı da. Aynı sezon Fransa Kupası finalinde Red Star'ı 3-0 yenerek çifte kupayı almışlardı.

1946-47 sezonda favori olarak gösterilen Lille, Bihel'in Le Havre'a transferi sonrasında güç kaybına uğramıştı ama bu sefer de Baratte 28 gol kaydetmeyi becermişti. Buna rağmen Lille sezonu ancak beşinci sırada bitirebildi. Fakat kupa finalinde Strasbourg'u 2-0 yenerek Fransa Kupası'nı ikinci kez üst üste kaldırdı.

1947-48 sezonu Lille için daha başarılı geçti ve takım Marsilya ile amansız bir şampiyonluk yarışına girdi. Ancak lig sonunda 1 puan geride kaldı ve ikinci oldu. Kupayı da üçüncü kez üst üste alan takım bu kez finalde ezeli rakibi Lens'i 3-2 yenmişti. Baratte 31 golle Gol Kralı oldu. 23 gol atan Tempowski de takımın başarısında pay sahibiydi.

1948-49 sezonunda takım yine ikinci oldu. Bu sefer de Reims'in 1 puan gerisinde ikinci oldular. Bu 1 puanla şampiyonluğu kaçırdıkları ikinci sezon oldu. Baratte 26 golle Gol Kralı oldu. Strappe'nin 20, Marius Walter'ın 17 golü de takımın bu konuma gelmesinde büyük etkendi. Fransa Kupası'nda ise bu sefer RC Paris'e 5-2 yenildiler.

1949-50 sezonunda takım ikinci olmasına rağmen bu sefer şampiyonluk yarışından erken koptu. Bordeaux 6 puan farkla (2 puanlı sistemde) şampiyonluğunu ilan etti. Barrate ve Strappe yine takımın en büyük kozlarıydı.

1950-51 sezonuna geldiğimizde ise Lille tarihinin kritik sezonlarından biri yaşanıyordu. Nice ile şampiyonluk yarışına giren Lille, sadece averajla ikinci sırada kalarak şampiyonluktan oldu. Gol yollarındaki sıkıntı bu sezon yüz göstermiş, Baratte sadece 17 golde kalmıştı. Ondan başka 10 gol barajını geçen de yoktu. Takım üst üste dördüncü kez ikinci oluyordu.

1951-52 yılında yine iyi mücadele ettiler. Nice tekrar şampiyon olurken, Bordeaux da ikinci olmuştu. Liderin sadece iki puan gerisindeki Lille ise üçüncülükle yetinmişti. Sakatlıkla boğuşan Baratte başarılı olamamıştı fakat Strappe ve Danimarkalı Kuld Jensen takımı taşımışlardı.

1952-53 yılında ise takım ligi ancak dördüncü sırada bitirebildi ve 1946'dan beri en kötü lig pozisyonunu elde etti. Takımın en golcü oyuncusu 13 gol kaydeden Lefebvre'ydi ki, bu da Lille'in giderek daha defansif oynamaya başladığını gösteriyordu. Ligi liderin 8 puan gerisinde ligi noktalamalarına rağmen Fransa Kupası'nda başarılı oldular. Finalde Nancy'yi 2-1 yenerek kupaya ulaştılar.

1953-54 sezonunda ise Lille'in ikinci ve şu ana kadar son olan şampiyonluğu geldi. Takım 34 maçta sadece 49 gol atıp 22 gol yiyerek, Reims ve Bordeaux'un 1 puan önünde şampiyonluğa ulaştı. Giderek defansifleşen Lille bu sezon şampiyonluğa ulaştı ama değiştirdiği stil onun sonu oldu. Strappe 13 golle takımın en skoreriydi ve de küme düşen Montpellier, Lille'den daha fazla gol atmıştı. Buna rağmen Lille tarihinin en iyi defansif rekoru elde edildi.

Bu gidişattan sonra takım 1954-55 sezonunda ligi 16'ıncı sırada bitirdi ama kupayı aldı. Bu da takımın 2005 yılında elde ettiği ikinciliğe kadar son başarısıydı. 55'ten itibaren Lille'in gaflet uykusu başladı. 10 sene içinde tüm futbol yaşamı boyuncaki en büyük mutlulukları bu dönemde yaşadı Lille taraftarı. 1955-56 sezonunda 17'inci olup küme düştüler. Daha sonra sayısız kere düşüp çıktılar. 2000-01 sezonunda yükseldikleri Birinci Lig'den şu ana kadar düşmediler. Avrupa'da ise herhangi bir başarıları bulunmuyor. Çeyrek finalden ötesini göremediler.

Taktik:

1946 yılında takımın başına getirilen Andre Cheuva Lille tarihinin en önemli antrenörü şüphesiz. 10 sene içinde Lille'in kazandığı tüm başarıların mimarı, ama aynı zamanda kendi sisteminin de yıkıcısı. İlk yedi sezonunda 4-2-4 gibi ofansif bir sistemle başarılı olan Cheuva, son üç sezonunda takımı yavaş yavaş defansifleştirdi. Önce 4-4-2'ye geçti, sonra ise 4-3-1-2'ye. Bu defansifleşme sonucunda takımda düşüş boy gösterdi ve takımın kümeye düşmesine kadar uzanan olaylar zinciri başladı. Chueva'nın en büyük arayışının kaleciler olması dikkat çekti. Hemen hemen her sezona yeni bir kaleciyle başlayan teknik adam bir dahaki sezonda kalecileri gönderiyor, yenisini deniyordu. Lille'den ayrılana kadar istediği kaleciyi de bulamadı. Defansta da büyük rotasyonlar oluyordu. İlk senelerde Jadrejak ve François Bourbotte bankolardı. Jadrejak uzun süre yerini de korudu fakat Bourbotte orta sahaya alındı ve ardından da takımdan kesildi. Orta sahada Vandooren ve Carre devamlı oynama şansı buldular. Forvette ise Baratte ve Strappe on senelik dilim boyunca bankoydular. İlk yıllarda Tempowksi ve Lechantre, son yıllarda ise Vincent ve Lefebvre onlara eşlik ettiler.

Takımın Yıldızı: Jean Baratte


Jean Baratte takımın değişmeyen ender oyuncularından birisi. Strappe ile beraber yıllarca Lille'e hizmet vermişler. Baratte iki kez gol kralı olarak golcü kimliğini göstermiş bir isim. Strappe ile yakaladığı uyum elbette başarısının önemli anahtarlarından birisi. Sadece Lille formasıyla 167 gol kaydetmeyi becermiş bir isim. İkinci dünya savaşı yıllarında şöhretlenmiş bir yıldız olarak "Kaptan Cesur" lâkabını almış. Hırslı ve girgin futbol anlayışı, kuvvetli bacaklarıyla iyi top saklayan bir oyuncu profili çizmekle kalmamış, düz ve sert şutlarıyla o yıllarda ün yapmış. 46-50 yılları arası ise özellikle iyi olduğu ve 20 golün altına inmediği dönemler. Fransa milli takımı ile de 32 maçta 19 golü var. Lille'in sembol isimlerinden en önemlisi.



Başarıları

2 kez Fransa 1. Ligi Şampiyonluğu (1945-46, 1953-54)

5 kez Fransa Kupası (1945-46, 1946-47, 1947-48, 1952-53, 1954-55)

4 kez Fransa 1. Ligi İkinciliği (1947-48, 1948-49, 1949-50, 1950-51)

2 kez Fransa Kupası Finali (1944-45, 1948-49)

Kaleciler:


Georges Hatz,
Robert Germain,
Felix Witkovski,
Jean-Charles Van Gool,
Cesar Ruminski.

Defans:


Joseph Jadrejak,
Marceau Sommerlynck,
François Bourbotte,
Jean-Marrie Prevost,
Antoine Pazur, Robert Lemaitre,
Roland Clauws,
Guillaume Bieganski,
Albert Dubreucq,
Justo Nuevo, Pierre Fuye,
Cort Van der Hart.

Ortasaha:


Jules Bigot, Jean Poitevin
Marius Walter, Kuld Jensen,
Gerard Bourbotte, Angel,
Roger Carre, Roger Vandooren,
Yvon Douis, Thierry Van Cappelen,
Jean-Paul Desrousseau,
Jacques Grimonpon.

Forvet:


Rene Bihel, Jean Baratte,
Boleslav Tempowski,
Andre Strappe,
Jean Lechantre,
Bernard Lefebvre,
Jean Vincent.

F.Kaan Kavuşan

27 Nisan 2010 Salı

Fabrizio Ravanelli



Ayaklarını konuşturmasına gerek kalmadan dikkat çekenlerdendi İtalyan golcü! Öyle ya; erkenden beyazlamış saçları, formasını kafasına geçirerek yaşadığı gol sevinçleri ve inatçılığıyla diğerlerinden ayrılmaması imkansızdı. Ancak onu sadece İtalyanlar için değil İngilizler için de unutulmaz kılan bir gün vardı ki anılarda tazeliğini korumakta...

17 Ağustos 1996… Roy Evans yönetimindeki Liverpool; Barnes, Redknapp, McManaman, Collymore ve Fowler gibi yıldızlarıyla rahat bir deplasman galibiyeti alıp sezona ümitvar bir giriş yapmayı planlıyor. Middlesbrough taraftarları ise Premier Lig tarihine geçecek unutulmaz bir maç izleyeceklerinden bihaber Riverside’ı doldurmuş durumdalar…
Maç başlıyor ve henüz 4. dakikada Liverpool’un golü geliyor. Norveçli Bjornebye'nin yaptığı bu açılış her şeyi daha da kolay gösteriyor. Ancak 20 dakika sonra, maç boyunca doğaçlama yapacak ve senaryoyu yakıp yıkacak olan o meşhur kır saçlı adamın ilk sözünü duyuyoruz. Şaşırıyor muyuz, tabii ki hayır! Nasıl şaşıralım ki! Fiziksel olarak oğlunun arkadaşlarıyla pazar liginde oynayan futbolsever bir babayı andırsa da mütevazı Teesside kulübüne 7 milyon pound’a mal olmuş ve henüz 3 ay öncesinde Avrupa’nın en büyük kupasını kaldırıp gelmiş birini izliyoruz sonuçta. Penaltıyı gole çevirmesini abartacak değiliz. Ama belli ki o abartılacak bir şeyler göstermek istiyor ve sonrasında Barnes ve Fowler ile gelecek 2 Liverpool golüne de ayrı ayrı cevap verip, İtalyan rüzgarının henüz çok da sert esmediği Ada futboluna hat-trick’le merhaba diyor…

Ada havasını soluduğu ilk maça böyle damga vuran Ravanelli, bir yıl süren ancak her manada unutulmaz olan Boro macerasında 50 maça çıkıp 32 gol atmıştı. Üstelik o tarih itibariyle bizdeki İstanbulspor'u andıran kulübe, tarihinin ilk kupa finallerini (hem FA Cup hem Lig Kupası) yaşatan kadronun da önemli bir parçası olmuştu ancak sezon sona erdiğinde tablo oldukça garipti. Zira "Beyaz Tilki" ne kupa kaldıracak ne de küme düşmeye engel olabilecekti ama Boro taraftarlarının bir tesellisi vardı, düştükleri sezonda bir fenomen kazanmışlardı...

20 Nisan 2010 Salı

Milinko Pantic


Atletico Madrid'i bizim yaş grubu için sempatik kılan 95/96 sezonudur sanırım. 92-95 arası mütevazı Oviedo ile epeyce sükse yapan Radomir Antic'in başında olduğu o Atletico takımı, az ve öz izleyebildiğimiz İspanya Ligi maçlarında hep keyif vermiş ve bir adamın varlığıyla benim için unutulmaz olmuştur; Milinko Pantic...

Garip ve geç bir şekilde dünya futboluna etki eden, sonra sessiz sedasız Yunanistan'daki düşük profil yaşantısına geri dönen Sırp oyuncu; özellikle o meşhur sezonda öyle etkileyici işler yapmıştı ki kendisini tanımayan kalmamıştı. Şampiyonluk yolunda 41 maça 10 gol ve çok sayıda asist sığdırmış olması pek çok şey anlatıyor ancak onu anarken, istatistiklerden bağımsız olarak stiline ve duran top ustalığına vurgu yapmak daha doğru olacaktır kanımca...

Öyle ki; bugün gelmiş geçmiş en iyi frikikçilere dair bir liste yapılsa mutlaka yerini alacaklardan biriydi o ve kulübün duble yaptığı sezonda Penev'e verdiği muhteşem paslarla da maç özetlerini tek başına dolduracak kadar etkili oluyordu. Gerçekten de "surprise package"" deyiminin hakkını vermişti, hem de sonuna kadar. Düşünsenize, 29 yaşındasınız ve Panionios gibi küçük bir takımdan gelmişsiniz. Üstelik 1 kez dahi milli olmamış bir oyuncu olarak! Tabii ki Antic'le daha önce Partizan'da çalışmış olmaları büyük bir avantaj olarak değerlendirilebilir ancak neresinden bakarsanız bakın, müthiş bir özgüven ve patlama öyküsüdur Pantic'inki ve daha uzunca süre unutulmaz kalacaktır...

Son olarak, Pantic'in Atletico'da yaşadıkları ve yaşattıklarını, kısmen Sasa Ilic-Galatasaray ilişkisine benzettiğimi belirterek bir başka Partizan aşığını da anıyor ve sözü, yaşça benden büyük olup Pantic'i ve o muhteşem frikikleri çok daha iyi hatırlayacaklara bırakmak istiyorum...

13 Nisan 2010 Salı

El Piojo


Men Behind Ball'da efsaneler Shankly ve Metin Oktay'ın aşağısında, kalbiminse en derinlerinde yeri olan adamdır Claudio Lopez. Nasıl olmasın ki!

El Piojo, sırtında 7 nolu Valencia formasıyla öyle olmaz açılardan öyle goller atardı ki 90'ların sonunda sol ayaklı forvet fetişini bünyeme gark eden yegane adam olmuştu. Güzel oyun daha daha da güzelleşsin diye didinmesine rağmen uzun süre underrated kalmış olmasıysa asla onun suçu değildi. Gerçi bu oyunu ilginç kılan unsurlar onu teğet geçmeyecek ve hakkının fazlasıyla verildiği, 35 milyon euro'luk değerle Lazio'ya geçtiği zaman da işler ters gidecek; fiyat-performans eğrisinde overrated bir izlenim yaratacaktı Arjantinli. Zaten bugün özlemle yazılan bu satırların mütesebbibi de o malum sürecin ta kendisidir...

Claudio, hayal kırıklığı yaratan o Lazio günlerinden sonra öyle zamansız göçüp gitti ki; nice yıldızların doğduğu 2000'lerin 2.yarısında, onun gelişine vurduğu volelerin tadını başka sol ayaklarda bulamadım ben. Hızıyla ve zekasıyla her daim farklı olan, golün her türlüsünü atan bu adam gerçekten çok farklıydı. Her şey bir yana, enerjisini çılgınca hırsından alışı ve kolay marke edilemeyişi ile o dönemler için bambaşka bir profil çiziyordu. Uzun süre tercih edilen pivot santrfor ve gezgin forvet ikililerinin en güzellerinin içinde hep yer almıştı ve gezgin forvet kalıbına, sol ayağının ona bahşettiği donanımın yardımıyla duran top kabiliyetini de eklemişti Arjantinli. Bütün bu meziyetlerin ona, ne Valencia'da ne de Lazio'da büyük kupaları getirememiş olmasıysa ayrı bir üzüntü kaynağıdır ama belliydi ki o kupaların değil estetiğin peşindeydi...

Ancak üzüntülerin en büyüğü 2003'e kadar giymeye devam ettiği Arjantin formasıyla 58 maç, 10 gollük performansının içine Dünya Kupası sıkıştıramamış olmasıydı. Yapacak fazla bir şeyi de yoktu ama. Sadece onun değil, 96 Olimpiyatlarında beraber final oynadığı ve sonradan her biri daha da yıldızlaşan takım arkadaşlarının ortak kaderiydi bu. Özellikle de 98 Dünya Kupası'nda Bergkamp'ın Ayala'yı markete yolladığı golle hatırlanacak o meşhur çeyrek finalde, muhteşem oyunu ve golüne rağmen ülkesinin makus talihine yenik düşmüştü Claudio. Ama üstte de belirttiğim gibi aslolan kupalar değildi sanki; onun topa hükmedişi, topla yakaladığı uyumdu gönüllere renk katan. Kim bilir belki de hep Valencia'da kalmalı ve bugün Villa'nın yanında Valencia'nın Raul'u konumunda olmalıydı ama şartlar, bugün onu ilk defa dinlenen ancak yarım kalan mükemmel bir şarkı gibi hatırlamamıza yol açtı işte...


Peki hiç mi falsosu yoktu bu adamın dersek vardı tabii. Crespo'yla beraber, "Asereje" şarkısını gol sevinçlerine meze yapmış olmasıyla başımı öne eğmişti bu yaşayan efsane. Göçüp gittiği 2004'ten bugüne sırasıyla America(MEX), Racing -ki ilk parladığı yerdir-, Kansas City ve şu anki takımı olan Colorado Rapids forması giydi, yani bolca Amerika havası almak suretiyle futbola devam etti. Ne olursa olsun bu kıta ona doyamadı, sanırım o da bu kıtaya ama El Piojo artık 35 yaşında ve veda yaklaşıyor. 7 numaraya stil ve karizma katan bu adamı, erken terk ettiği aşıklarından yalnızca biri olsam da her daim gülen gözlerle hatırlayacağım. Umarım bu yazı da bana eşlik edecek birilerini bulur...

24 Şubat 2010 Çarşamba

Futbolun Sadece Futbol Olmadığının Örneği; Estadio Nacional...


yıl 1973
ve 11 eylül persembe
saat 13'de trt'de
sili'de askeri darbe.
yu es ey, si ay ey, ay ti ti sab lorenz...
arandı tarandı bulundu Pinose
Pinose'nin bıyığı daglıs briyantinliydi saçları. çarpısıyordu son resminde Salvatore Allende


Jhon Lennon'un 'well well well' adlı şarkısına uyarlanan 'Şili'ye özgürlük'te böyle diyordu Bulutsuzluk Özlemi.

***

11 Eylül 1973 tarihi diktatör Pinochet'in sosyalist Şili Başkanı Allende'yi 'askeri' darbe ile devirdiği ve tüm hükümeti katlettiği yıl... Allende herşeye rağmen, hükümet binasında 'kahramanca' kalmış ve ölümü beklemişti... İktiadırını ilan eden Diktatör Pinochet'in öldürülmesini sağladığı tek Şili'li Allende değildi...

Pinochet'in hükümeti ele geçirdikten sonra sözde 'mahkum'ları kapattığı yer Estadio Nacional'di... Bu stadtan şimdilerde nefret edilmesinin nedeni bu... Pinochet'e karşı çıkan herkes bu stadda çeşitli işkencelerle yıldırıldı ve katledildi... Belkide tarihin bir cilvesiydi burası. 1936'da Hitler'in ilk olarak gövde gösterisini başlattığı yer olan Berlin Olimpiyat Stadı ile aynı yapıya sahipti. 1973'te bu stadın koridorlari işkence mekanları, soyunma odaları nezarethaneler, havuzları kan havuzu olmuştur. Tutuklanıp işkence edilenlerin arasında bulunan Şili'li müzisyen Victor Jara, stadın bu koridorlarında kırık elleri ile 'Özgürlük' için gitarını çalmış ve elleri kesildikten sonra yine bu koridorlarda katledilmiştir... Şimdilerde soyunma odalarında birçok yetenekli futbolcunun bulunduğu bu stadı bir tutuklu şöyle anlatıyor : ''Estadio Nacional'un veledromunun soyunma odasında üç kez sorgulandım ve işkence gördüm. Gözlerimi bağladılar, bütün vücuduma vurdular ve bana karımla çocuklarımı bir daha görmeyeceğimi, onlara karşı şiddet uyguladıklarını söylediler. En küçük çocuğum 3 yaşındaydı. Ayaktaydım, bana vuruyorlardı...''

21 Kasım 1973 Estadio Nacional için en önemli tarihlerden biri... O kadar insanın katledildiği Estadio Nacional'de Pinochet tekrar bir futbol maçının oynanmasını ister... Fakat Sovyetler Birliği yanlış seçimdir. Sovyetler sahaya çıkmaz...

***

“Şili’de faşist bir ayaklanma sonucunda yasal hükümetin devrilmiş olduğu ve ülkede kanlı bir terör ve baskı rejiminin hüküm sürdüğü herkesçe bilinmektedir. Santiago Stadyumu futbol müsabakası oynanabilecek bir mekan olmaktan çıkartılmış, Şili’li yurtseverlerin işkence gördüğü bir toplama kampına dönüştürülmüştür. Sovyet sporcuları Şili’li yurtseverlerin kanıyla bezenen bir stadyumda spor karşılaşmasına çıkmayı reddeder.”

***

Sovyetlerin sahada olmadığı, sadece Şili'li futbolculardan oluşan takım(lar) sahaya çıkarlar, Şili bir iki pas yapıp topu 'boş' Sovyet ağlarına gönderir ve maç 1-0 'biter'... Şili takımında bir kahraman
 sahaya çıkmayı önce redderer, sonra ikna edilip çıksa da saha da kılını kıpırdatmadan durur. Bu isim Caszely'den başkası değildir... Caszely bu hareketi ile bir kahraman olur, fakat Pinochet o kadar insanı katletmesine rağmen Caszely'ye dokunamaz, dokunamaz...

***
Şimdiler de CF Universidad de Chile'nin maçlarını oynadığı Estadio Nacional futbolun sadece futbol olmadığının yaşayan bir kanıtı olarak hala bizleri Şili'de selamlıyor...

2 Aralık 2009 Çarşamba

Valery Lobanovsky


Futbol bir sanattır... Tıpkı Sinema ve Tiyatro gibi. Hatta bazen felsefedirde. Zamanın birinde bir 'dahi' çıkar ve bir düşünce ile kalıcı olur. Lobanovski'de aynen böyleydi. Futbola yeni bir düşünce getirmişti ve oyuna biraz daha farklı bakmayı başarabilmişti. 

***

Peki Lobanovski'nin 'yaratıcı' fikri neydi? Onu farklı kılan şey?... Geometri. Evet, geometri. Lobanovski geometri ile futbolu aynı başlık altında yazmayı başarmıştı. O, futbol sahasını kafasında 'üçgen' lere bölüyor ve futbolcularına da bunu yanstırarak başarıyı yakalıyordu. Hiç şüphe yok ki Lobanovski bu düşünceleri ile adeta futbolun bir dahisi olduğunu da kanıtlıyordu. Bugün A. Wenger, Lucescu ve Mourinho gibi hocaların uyguladığı 'çalışma disiplininin' de yaratıcısının Lobanovski olduğunu söylemek yanlış olmaz. Onun yarattığı Dinamo Kiev oyuncuları bu 'çalışma disiplini' sayesinde 90 dk boyunca yorulmazlardı ve aynı gün başka bir maç daha oynaya bilecek güçte olurlardı.

***

Lobanovski futbolun içinde olduğu dönemlerde 'Sovyet disiplininin' bir temsilcisi olarak görünse de, Avrupa'nın en 'batılı' takımları bile onun açtığı yoldan gittiler yıllarca. Bahsettiğim şey takım futbolu... Çalışmaya dayalı olan, bol 'çalımdan' uzak, yardımlaşmayı ve 'takım olmayı' sağlayan oyunun yaratıcısıdır Lobanovski. Artık ismi ile özdeşleştiği Dinamo Kiev ile bu 'takım oyunu' sayesinde 1975 ve 1986'da Kupa Galipleri Kupası'nı almayı başardı. Aynı mantaliteyi uygulayarak başarıyı yakaldığı tek takım Dinamo değil. 1988'deki unutulmayan Sovyet takımı yine Lobanovski'nin bir eseridir. Ayrıca hayata gözlerini yummadan önce o zamanlar 'çırpı' bacaklı bir genç olan Shevchenko'yuda Avrupa futboluna hediye etmiştir Valery...

***

Peki O 2002'de gittikten sonra ne oldu? Yıllarca 'düşük bütçeyle' beraber oynayan ve birbirlerini tanıyan Dinamo Kiev takımı kayıplara karıştı. Esasında Rusya'da 'kenetlenme' yok olmaya yüz tuttu. Şimdi durum nedir? Abramovich tarzında zengin iş adamları sadece parayla futbolu yönetmeye çalışıyorlar ve Lobanovski'nin yarattığı 'takım ruhu' ortadan yavaş yavaş kayboluyor. Rus futbolu artık kısa yoldan kısa vadeli başarıların peşinde. Hiddink örneğinde olduğu gibi... Biz Türkler ise asla ve asla Lobanovski gibi futbol adamlarını destekleyemedik hiçbir zaman. Bizim ülkemizde hiç mi olmadı Valery gibi adamlar?  Lobanovski gibi bir dahinin hayatı acilen bizim coğrafyamızda mercek altına alınmalı ve incelenmeli... Yoksa Rus futbolunun şuanki durumunda olduğu gibi, kısa yoldan kısa vadeli 'yabancı' hocalara 'bol' paralar ödeyerek başarı beklemek zorunda kalırız...

12 Kasım 2009 Perşembe

Arsenal 1970-1971

1970-1971 sezonu Arsenal'in çifte kupa alarak kapattığı, o yıllara tanıklık etmiş, şuan hayatta olan Gunners taraftarlarının da hasretle andığı bir sezon... Alttaki fotoğraflarda sırası ile; C. George 8 mayıs 1971'de Wambley'de Fa Cup finalinde... Liverpool'u 2-1 yenen Arsenal'in başarısının en büyük mimarlarından biri olarak ellerini havaya ilk o kaldırıyor... Yine bir alttaki fotoğrafta C. George, P. Rice ve arkadaşları ellerinde FA Cup ile Wambley turunda. Ve son olarak şu anda Arsenal'in yardımcı antrenörü olan Ray Kennedy ve arkadaşları W. H. Lane'de Tottenham'ı 1-0 yendikten sonra gelen İngiltere Ligi şampiyonluğunu soyunma odasında kutluyorlar...

                                                           

1970-1971 İngiltere Futbol Ligi puan durumu


6 Kasım 2009 Cuma

Bükreş'in Düşüşü...

Romanya orta ve doğu Avrupa'nın en geniş memleketi. Drakulanın (Kazıklı Voyvoda) evi tabi unutmadan. Köstence'de fazlası ile Türk var. Ayrıca dillerinde de birçok Türkçe kelime mevcut. Herkes 'Romanya'ya gitsen hiç zorluk çekmezsin' der sürekli olarak. Bir de bu ülke de su yerine maden suyu içilirmiş çoğunlukta. Hatunları ise bizim 'kızıl' dediğimiz saç rengine doğuştan sahip olurlarmış çoğunlukla... Bir Rumene 'Türküm' dediğinde ağzından şu isimlerin çıkması da kuvvetle muhtemel: Hagi, Popescu... Çavuşesku'dan hiç bahsetmeyeceğim... Fakat Romanya futbolunun onun döneminde daha iyi ve başarılı olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. Zaten biliyorduk eski Romanya'nın ve Bükreş takımlarının olmadığını.   Ancak Fenerbahçe ve Galatasaray'ın gruplarına düştüklerinde yine de Dinamo Bükreş Dinamo'ydu, Steaua Bükreş'te Steaua Bükreş'ti... Geçmişleri ile nam salan bu Bükreş takımlarını çok az seyretme fırsatımız olduğundan 'temkinli' konuşuyorduk. Fakat Bükreş takımlarının İstanbul takımları ile oynadıkları maçlarda gördük ki deyim yerinde ise 'o eski hallerinden' eser kalmamış. 

Özellikle Dinamo Bükreş 1989'da Kupa Galipleri Kupası'nda yarı final oynayan takımı mumla arıyor. Şimdiki takımda defansın ortasında oynayan Kone, Dinamo'da 1966-1983 yılları arasında 453 maçta oynayan ve şimdi teknik direktörlüğünü yapan Cornel Dinu gibi olamıyor. Ya da forvette medet umdukları Niculescu, 1973-1983 arasındaki Dinamo forvetleri gibi değil... Şuanki Dinamo yönetimi 'bir kulüp nasıl kötü yönetilir' üzerinde çalışıyor. Stadyumları bakımsız ve hala Soğuk Savaş dönemindeki hali gibi. Başkan Borca Romanya'nın en zengin iş adamları listesinde liderliği kimseye bırakmıyor. Buna zıt bir şekilde bu kadar zengin bir başkanı olmasına rağmen Dinamo Romanya'da en çok borcu olan kulüpler sıralamasında üst sıralarda yer alıyor. Tabi bu durumlardan en çok zarar gören geçmişteki başarılar ile yetinmek zorunda kalan, Galatasaray maçından önce bilerek olay çıkartıp takımın bu rezilliğine şahid olmak istemediğini düşündüğüm, Dinamo'yu karşılıksız seven ve 'ateşli balkan seyircisi' sıfatını en iyi gösteren taraftar oluyor...

Steaua Bükreş'in durumu ezeli rakibi Dinamo'ya göre biraz daha iyi olsa da bu kulübün taraftarı da tıpkı Dinamolular gibi geçmişteki başarıları ve güzel günleri mum ile arıyorlar. Özellikle 1985-1986'daki Mayıs ayını. O ayın 7 sinde oynanan ve Steaua'nın efsane kalecisi Ducadam'ın 'tüm sağ ayaklı ispanyollar sağa vurur' diyerek penaltıları kurtardığı Barcelona maçını unutmalarına imkan yok. Şimdi ki kalecileri Zapata bana göre fena sayılmayacak bir kaleci olsa da tabi ki bir Ducadam değil... Zapata iyi iş çıkardığı maçlarda bile takım arkadaşlarının kötü oyunları nedeni ile mağlubiyete boyun eğebiliyor. Tıpkı Dün geceki Fenerbahçe maçı gibi. Şuan Steaua'nın defansında görev yapan kaptan Sorin Ghionea 80'lerdeki S. Bükreş ruhunu taşımaya aday olan en yakın isim. 1984-1992 yılları arasında Steaua defansının adeta geçilmezi olan Bumbescu'nun mirasını belki de Ghionea yaşatabilir. Fakat 1985-1991 yılları arasında S. Bükreş'in sağ kanadının lokomotifi olan Dan Petrescu'nun yaptıklarını Szekely'den beklemek biraz zor oluyor. 'Petrescu sağ kanattan penetre edip gelirdi ve rakibi felç ederdi' diyor Bumbescu. Szekely bu iş için biraz altta kalıyor doğal olarak.  1983–1989'da Steaua'nın en büyük golcüsü olan ve 175 maçta 138 gol atan Piturca'nın yaptıklarını yapabilecek bir golcüyü yıllardır arıyor S. Bükreş. Piturca'nın zamanında attığı güzel gollerin ve oynadığı oyunun mirasçısı ve bu işi zamanla başarabilecek oyuncu benim gözümde 2007'de Unirea Urziceni takımından gelen 22 yaşındaki Bogdan Stancu'dur... Tabi unutulmaması gereken şey efsane golcü Piturca'nın aralıksız 6 yıl forma giydiğidir. Eğer Bogdan Stancu günümüzün sanayileşmiş endüstriyel futboluna yenik düşmeden Bükreş'te yaşamaya devam ederse ancak bunu başarabilir.

Steaua Bükreş'in Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonluğunun ardından takıma katılan ve 1989'da sezonunda yine aynı kupada final oynanmasında büyük pay sahibi olan Hagi'yi unutmamak gerek. Hagi S. Bükreş'te oynadığı 3 yıl içerisinde 97 maçta 76 gol atmıştı ve Piturca'ya 1989'da yaptığı sayısız asist ile finalin baş mimarlarından olmuştu. Türkiye'ye transfer olduktan sonra Galatasaray'ın herşeyi olan Hagi, 1989'da da S. Bükreş'in herşeyiydi. 

Peki Bükreş takımları düştükleri bu durumdan nasıl tekrar eski günlerine dönebilirler? Hemen söylemeliyim Dinamo'nın başkanı 'Borca' gibi adamlardan kurtularak... Ve üzülerek söylüyorum ki iki takımında önlerindeki en büyük engel 'Endüstriyel Futbol'... Dinamo ve Steaua'nın başarılı oldukları 80'li yıllarda bu 'Endüstriyel' denen illete rastlamak mümkün olmuyordu. Sevgi ve kenetlenme en büyük silahtı. Peki ya kurtuluş ? Belki de Dinamo-Galatasaray maçında hazır bulunan Hagi gibi isimlerin Romanya futboluna lider olması, bilemiyorum...

4 Kasım 2009 Çarşamba

José Iglesias Fernández

Dün gece Şampiyonlar Ligi'nde 1-1 biten Milan-Real Madrid maçında Karim Benzema Real Madrid adına 53 yıl sonra San Siro'da gol atan ilk futbolcu oldu. Peki 53 yıl önce bu golü atan kimdi? Başlıkta da yazan ve fotoğrafta gördüğünüz José Iglesias Fernández... Kendisi Josieto olarakta bilinir ve sağ bekte oynardı. Avrupa'da fırtınalar estiren Di Stefano'lu Real Madrid'in önemli bir parçasıydı. Onun adı Real Madrid'in sitesinde efsane oyuncular listesinde de yer almış durumda. (Buradan) . 1955-1956 Şampiyon Kulüpler Kupası yarı final maçlarında Real Madrid Santiago Barnebeu'da Milan'ı 4-2 yendikten sonra rövanş için San Siro'daydı. Bu maçı 2-1 kaybeden Real Madrid'in tek golü José Iglesias Fernández'den gelmişti ve turu getirmişti. Ayırca José Iglesias ilk maçta Barnebeu'da da bir gol atmayı başarmıştı. Nereden, nereye...

26 Ekim 2009 Pazartesi

Messi-Maradona, Arda-Metin Oktay


Maradona bizzat kendisi açıklamıştı kendisinden sonra Messi'nin geleceğini... Şimdi Messi ne yaptıysa Maradona'nın izinden doğru bir şekilde gittiği ve bunu başarabileceği söyleniyor. Herkesi çalımlayıp gol atıyor, eliyle de bir gol yazıyor vs... Messi'nin Maradona'nın veliahtı olmanın ağırlığını ve sorumluluğunu kaldırabildiği söyleniyor. Arda'ya yüklenen 'Yeni Metin Oktay' sıfatının ise Arda'ya ağır geldiği yazılıyor, çiziliyor. Arda'nın Messi gibi benzetildiği kişinin izinden gidemediğini söylemek ve bunun nedeni olarakta mental zayıflığının olduğunu belirtmek yanlıştır. Ancak unutulmaması gereken bir nokta var. Messi için Maradona olmak büyük bir sorumluluk ve ağırlık getirmiyor. Messi'de yetenek zaten mevcut, tek yapması gereken herkesi çalımlamak Maradona gibi. Maradona her zaman içinden geldiği gibi oynadı, içinden geldiği gibi hayatını şekillendirdi. Arda Galatasaray'ın 10 numarasını alıp kaptanlığa sahip olsa da hala genç bir oyuncu. Ve Metin Oktay genç bir oyuncunun kaldıramayacağı bir yapıya sahip. Arda Turan'dan forma aşkı ve hırsı dışında Metin Oktay gibi rakip takıma saygı duymasını, parayı ikinci plana atmasını ve alçak gönüllü olmasını (henüz) beklemek bana göre biraz erkendir. Bütün bunlar genç bir oyuncuya ağır bir yük vermek anlamına gelir. Metin Oktay demek sadece iyi bir oyuncu olmak demek değildir. Arda ile Messi'nin yükleri farklıdır. Messi eli ile gol atarsa Tanrı'nın eli yine iş başında denir, Arda eli ile gol atarsa bunun Metin Oktay'ın veliahtına yakışmadığı söylenir... Demem o ki Arda Turan biraz rahat bırakılmalı. Onun üzerindeki yükten ve beklentilerden dolayı rahat olmadığı çıktığı her maçtan sonra kendisini arttırarak hissettiriyor çünkü...


22 Ekim 2009 Perşembe

Hiç Bir Golcü Senin Kadar Keyif Vermedi

Blogda Raul'u kaç kez yazdım bilmiyorum. Yine yazıyorum çünkü Raul dün gece Milan'a attığı gol sonrası Gerd Müller'ide geçerek Şampiyonlar Ligi tarihinin en golcü futbolcusu oldu. Oynadığı maç sayısında Maldini'yi yakalamasına ramak kaldı, Real Madrid tarihinin en golcüsü zaten o, İspanya milli takımında da yaptıkları aşikar, Madrid derbilerinde en çok gol atan yine o... Başka bir şey kaldı mı?

Raul bütün Real camiasının futbolu bıraktıktan sonra da bir şeyler beklediği bir isim haline geldi... 2005 yılında Real kötü giderken , '' Eğer takım düzelecekse ayrılırım '' diyecek kadar seviyor Real'i... Zidane bile '' 2 pozisyonda 3 gol atar '' deme nezaketinde bulundu Raul için...

O kendisini süratiyle, topla yaptığı cambazlıklarla değil, forması için döktüğü ter ile, bütün takım yürürken koşmasıyla, tilki lakabını almasını sağlayan oyun zekası, efsane aşırtmaları, bitirişleri ve takımı defalarca ipten alışıyla kanıtladu yıllarca. Bu sebepten Figo'lar Ronaldo'lar bohçasını toplayıp gittikten sonra hep kalan Raul oldu...

Benim için ister formda ister formsuz olsun dünyanın en özel futbolcusu... Sanki abim, sanki çok yakın bir arkadaşım, hiç tanımasam da hep iyiliğini istediğim...İnanılmaz bir mental güc, oyun görüşü, saygı uyandıran bir karakter ve futbolcu kimliği ile tevazu, beceri ve liderlik vasfı, tüm Real taraftarı için paranın satın alamayacağı tek şey... Sınıfta arka sırada oturan ve sessiz sakin dersini çalışan bir öğrenci oldu hep Raul. Bitti denilen maçların son dakikalarinda bile vazgeçmedi, gemisini kurtardı... Bu yüzden benim gözümde hep 1 numara Raul... Hep 32 yaşında kal...

13 Eylül 2009 Pazar

Bu Fotoğrafın Hikayesi #2

Tarih 2 Haziran 2002. Japonya'da İbaraki stadı. Arjantin ilk maçında Nijerya ile karşılaşıyor. Efsane Gabriel Batistuta'nın bu maçla ilgili ve turnuva ile ilgili hedefleri vardı. Bu ilk maça gol ile başlamak istiyordu ve turnuva boyunca Alman Gerd Müller'in 14 golünü geçmeyi hedefliyordu. Bu maçta Nijerya ağlarına 63. dakika'da bıraktığı golle hedefine bir adım daha yaklaşmıştı. Nijerya'da Kanu, ikinci yarının üçüncü dakikasında sakatlanıp oyundan alındığında Nijerya'nın tüm maç boyunca sahip olduğu umudundan da bir parça gitmişti. Tüm maç boyunca Nijerya'nın en çok mücadele edenlerinden biri de ilginç saçlarıyla kupaya giriş yapan Taribo West oldmuştu. Ancak onun çabaları en azından alınacak 1 puana dahi yetmedi.

Tarih 7 Haziran 2002. Japonya'da Kobe stadı. Nijerya bu kez İsveç ile mücadele ediyor. Tüm Nijeryalılar Arjantin karşısındaki şanssızlıkarın olmamasını diliyor. İşin açığı Nijerya baskı altındaydı. 27. dakika da Aghahowa bir gol atıp Nijerya'yı öne geçirdi. Umutlar tazelenmişti adeta. Fakat Nijerya'nın biraz da olsa olan umutlarını bitiren Larsson olmuştu. Dakika 35'te durumu 1-1 yapmıştı. Nijerya beraberlikten sonra direnmeye devam etti ancak maçın yine en istekli ve hırslı adamı Taribo West ceza sahası yakınlarında bir faul yaptı. Pozisyonun devamında Larsson golü yapmayı başardı ve Nijerya'nın tüm umutları son buldu. West faul pozisyonundan önce sarı kart görmüştü. Yaptığı faulden sonra İsveç'in golünün gelmesi onu yıkmıştı adeta ve maç sonunda hırsından ötürü olsa gerek ki göz yaşlarını tutamamıştı. Aslında bu gözyaşı önce Arjantin maçında çok savaşmasına rağmen gelen yenilgi ve 5 gün sonrasında umutları bitiren İsveç yenilgisinin getirdiği bir patlama anı olmuştu. Ve geriye işte yukarıdaki bu fotoğrafın hikayesinin baş kahramanı olmak kalmıştı ona...

9 Eylül 2009 Çarşamba

Bu Fotoğrafın Hikayesi

Bu Fotoğrafı bilirsiniz... Maradona ve Caniggia'nın golden sonraki meşhur anları. Bu Fotoğrafında bir hikayesi var aslında. Bir Geçmişi var yani. Bu Fotoğraf bir geçmişin patlama anı. Bu geçmişi beraber yaşayalım şimdi tekrardan...


           Tarih 24 Haziran 1990. Torino'da Gruplardan sonraki aşamada Arjantin-Brezilya karşı karşıya geliyor. 1990 yılındaki Brezilya çok kötü bir performans sergiliyor ve son yılların en kötü Brezilya'sı. Arjantin'de Maradona sakat aslında ama iğneyle sahada. Ve Maradona'nın 'Caniggia'sı yanında... Bir an oluyor maçın son 10 dakikasında. Tanrı adeta Arjantin kazansın istiyor. Maradona en kötü haliyle topu ayağına alıyor ve kötü Brezilya defansını karşısına alıyor. Tüm Brezilya defansı Maradona'nın üstüne çullanırken, Caniggia süratli bir şekilde koşmaya başlıyor. Kendini bazen unutturuyor fakat sol kanattan yine beliriveriyor. Maradona'da zaten Caniggia'sını arıyor gözleriyle ve top Caniggia'nın sol ayağına doğru geliyor. Brezilya defansı geç uyanıyor. Uyandıklarında Caniggia çoktan uçup gitmiş. Taffarel gibi bir kaleciyi de geçip golü yapmış ve Brezilya elenmiş. Bu harika golde bir Maradona bir de Caniggia var başka kimse yok.
          Tarih 3 Temmuz 1990. Yer Maradona'nın diğer bir evi Napoli. Arjantin'in rakibi yarı finalde İtalya. Tribünlerde sırf Maradona var diye Arjantin'i destekleyen Napoli'li İtalyanlarda var. Top yine Maradona ile buluşuyor bir pozisyonda. İtalyanlar tekmeleri ile yine Maradona'nın peşindeler. Maradona'nın Caniggia'sı içerde pas bekliyor ve beklenen orta geliyor. Caniggia'nın sırtı kaleye dönük. Kalede aylardır gol yemeyen Zenga var. Caniggia İtalyan savunmacıların arasında kısa kalmış durumda. Yükseliyor, topa vurmadan önce kafasını hafif çeviriyor. Top bu sayede falso alıyor, Zenga çaresiz, top ağlarda. Arjantin finalde. Başrol yine Maradona ve Caniggia'nın ellerinde.
           Caniggia Avrupa defterini kapattıktan sonra yeniden doğdu. 1995 yılında Boca Juniors'a transfer oldu. Maradona'sı da yanındaydı. 1995-1998 yılları arasında Maradona ve Caniggia arasındaki bağ tam anlamıyla pekişmişti. Bir gün yine bir maçta 1990 Dünya Kupası'nda beraber attıkları mucizevi gollerden birininin benzerini atıverdiler. İşte o golden sonra bir anda Mardona Caniggia'nın dudaklarından öpüverdi. Bu, geçmişte Arjantin forması ile yaratılan mucizelerin ve o anki güzel golün yarattığı bir coşku anıydı sadece. Ve 'O an' bizlere bu hikayeleri anlatmak için tarihe kazındı adeta...


8 Eylül 2009 Salı

Laurie Cunningham

Kendisi İngiltere adına sahaya çıkan ilk siyahi futbolcudur. Şimdi bazıları Viv Anderson diyecekler fakat Viv Anderson ilk kez İngiltere A illi takım forması ile sahaya çıkmadan önce, Laurie İngiltere B Milli takımı ile sahaya çıkarak bir ilki gerçekleştirmişti. Kariyeri Leyton Oirent'te başladı, adını ise harika işler çıkarttığı WBA'da duyurdu Avrupa'ya. Orada 83 maçta 21 gol attı. WBA ile Uefa Kupası'nda Valencia ile oynanan bir maçta mükemmel bir oyun sergileyince Real Madrid'in Cunningham'ı alması kaçınılmaz oldu elbette ki. Real Madrid'de kariyerine güzel başladı. Madrid'de 4 yıl kaldı. Sempatik bir havası vardı ve Real Madrid taraftarları tarafından da sevilen bir oyuncu olmuştu. Yaşadığı bazı sakatlıklar onun Real Madrid'den ayrılması için zemin hazırladı zamanla. Madrid'de 44 maçta 13 gol attı. 4 yıla göre az maça çıkmasının nedeni sakatlıklarıydı. Madrid'de 1980 Lig şampiyonluğunu ve 1981 Copa D. Rey şampiyonluğunu yaşadı. Real Madrid'den sonra geçirdiği kariyeri ise çok takımlı olarak devam etti. ManU, Sporting Gijon, Marsilya, L. City, Rayo, sadece 1 maç yaptığı Cherleroi, Fa Cup kazandığı Wimbledon ve son olarak tekrar Rayo Vallecano. Rayo'da oynadığı yıllarda bir trafik kazasında hayata veda etmesi büyük bir üzüntü yarattı. En çok üzülenlerden biri de Ron Atkinson'du. Ona göre G. Best döneminden sonra ortaya çıkan en yetenekli İngiliz futbolculardan birisiydi Laurie. Akıllarda çok kulüp değiştirmesi ve buna paralel olarak gezgin olması ile kaldı...

4 Eylül 2009 Cuma

Novantanove Numero (99 Numara)

Gündemin sıcak konusu hiç şüphesiz oynanacak olan Adana Demirspor-Livorno maçı. Bende bu maça kayıtsız kalmak istemedim. Fakat maçtan daha çok Livorno'nun bayrağı hakkında birşeyler karalamak istedim. Bashettiğim kişi tabii ki Lucarelli.
1975 yılında bir Liman İşçisinin oğlu olarak doğdu. Çocukluk yaşlarında yaşadığı kesimin zorluklarını görüp bunu tadınca daha sonradan 'ben doğuştan komünistim' demekten kendini alamamıştı. Siyasi düşüncelerinin merkezi olarak çocukluk yıllarında yaşadığı noksanlıkları gösterdi Lucarelli. Gençlik yıllarında siyasi görüşlerinin yanında içinde bambaşka bir aşk doğar Lucarelli'nin. Mahalle arkadaşları ile birlikte gittiği maçlarda tribünden Livorno'ya hayran olur. Fakat bu işe seyrici kalmak ona göre değildir. Daha çok gençken kendisini futbol sahalarında hayal etmeye başlamıştır bile. Hiç zaman kaybetmez, meşin yuvarlak ile birlikte hayallerinin peşinden koşmaya başlar. Bir yandan Livorno tribünlerinde tezahüratlarına devam ederken bir yandan da futbol oynamaya devam eder. Birkaç yıl altyapıların farklı yaş gruplarında oynadıktan sonra 17 yaşında profosyonel yaşamına başlar. Ardından ilk transferi olan Perugia, Serie B'ye yükselirken sadece 7 maça çıkar. İçindeki futbol oynama aşkı nedeni ile daha çok forma şansı bulmak için yine Serie B takımlarından Cosenza'ya geçer. Burada arzuladığı ortamı fazlasıyla bulur ve 32 maça çıkıp 15 gol atmayı başarır. Ertesi sezonu Padova'da geçirir ve orada da Cosenza'dakine benzer bir performans ile 34 maçta 18 gol atar. Bu iki sezonluk güzel Serie B performansı hemen Serie A takımlarının dikkatini çeker. Daha Serie B'de oynadığı yıllarda milli takımda oynamaya başlar. 1996 yılında oynadığı bir milli maçtan attığı golden sonra formasının altından 'Che' resmi çıkınca milli takım kariyeri de son bulur. Fakat daha sonra 'Benim milli takımım Livorno'dur' diyerek doğduğu şehre olan aşkını bir kez daha duyurur cümle aleme.
Serie A kariyeri ise Atalanta ile başlar. 26 maça çıkıp 5 gol atar. Avrupa'dan teklifler almaya başlar. Birçok teklifin içinden tercihini Valencia'dan yana kullanarak yarasa olur Lucarelli. Aradığı ortamı ve başarıyı burada bulamaz. Valencia'da sadece 1 gol atabilir. Artık tek istediği evine dönebilmek ve gollerine devam etmektir. 1999 yılında İtalya'dan Lecce, ona kapılarını açan kulüp olur. Burada 2 sezon kalır ve 59 maçta 27 gol atmayı başarır. 2001-2003 yılları arasında da Torino da oynar. Bu yıllarda aklında çocukluk aşkı olan Livorno vardır. Lecce ve Torino'da oynadığı yıllarda cezalı veya sakat olduğu dönemlerde Livorno tribünlerinde yerini alır. 2003-2004 sezonunda yeniden Torino ile kontrat yenilemek üzereyken büyük aşkı Livorno ona bir transfer teklifinde bulunur. Bu teklif Torino'nun ona önerdiğinden daha az bir tekliftir ancak Lucarelli hiç düşünmeden kabul eder. Bu davranışı Livorno taraftarları tarafından bir numaralı isim olarak görülmesini sağlar. Lucarelli Livorno'ya transferini şöyle anlatır: '' Bazı oyuncular kazandıkları paralar ile kendilerine Ferrari ya da yat alabilirler. Ben ise gidip kendime Livorno forması aldım hepsi bu''. Lucarelli artık takımı için tribünde değil, çocukluktan beri hayalini kurduğu gibi sahada mücadele edecektir. Forma numarası olarak tribün gruplarından 'Otonom' ların kuruluş yılı olan (99) numarayı tercih ederek tribünlere bağlılığını bir kez daha gösterir. Takımı arkadaşları ile beraber Serie A'ya taşırken 29 gol atar. Serie A'da ilk yılında gol kralı olur ve golcülüğünü yine kanıtlar. Livorno artık kaptanını bulmuştu ve tribünler onun adını ağızlarından düşürmüyorlardı. Kaptan Lucarelli o yıllar sadece oynadığı futbol ile alkış almaz. Okullardaki panellere katılıp Futboldaki ırkçılığı anlatır. Oynadığı gerilimli bir maçta sol yumruğu ile verdiği komünist selamı federasyondan ceza almasına neden olur. Hem de faşist selamı veren Di Canio'dan daha fazla. Acak bu durum onun siyasi görüşünü hiçbir zaman değiştirmez. Kariyerinde attığı gollerin yarısını Livorno'da atan Lucarelli, Kadife forma ile çıktığı her maçta taraftarın kızıl gücünü kalbinde hissedip oynadı. Kulübü ile özdeşleşti. Herkesin futbolu Livorno forması altında bırakacağını düşündüğü bir anda Lucescu'lu Shakhtar'da tarnsfer oldu. Taraftarlar öksüz kalsa da ona olan sevgilerini hiçbir zaman kaybetmediler ve kaptanlarının birgün döneceklerini biliyorlardı. Ukrayna'da sadece 12 maça çıkıp 4 gol attı ve İtalya'ya, Parma'ya döndü. Burada 43 maçta 16 gol attı ve 2009'da evine, yani Livorno'ya döndü. Belki şimdi ona sorsanız keşke hiç Ukrayna'ya gitmeseydim diyecektir. Fakat Livorno'nun bayrağı Lucarelli, sahada dalgalanmaya devam ediyor...

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Kaptanlar

Bugüne kadar izleyebildiğim en iyi kaptanlar. Kişisel olarak sıralama değişebilir tabii ki...*

#10 Joseba Etxeberria

Bilbao efsanesi. 1995-96 sezonu öncesi Real Sociedad'dan geldi ve o günden beri takımını harika sahipleniyor. Taraftarın daha yıllar öncesinden sevgilisi haline geldi ve büyük saygı duyuluyor. Joseba Sociedad'la pek hatırlanmadı. Onu bugüne kadar hep iki forma ile gördük, biri Bilbao, biri de İspanya milli takım forması. 08-09 sezonunda neredeyse hiç para kazanmadı Bilbao'dan. Bu vefakarlağın en yücesi. Bu sezon ise Bilbao'da 15.sezonunu doldurup emekli olacak...

#9 Alan Shearer

1996-97sezonunda Newcastle'a geldikten sonra bu takım için çok şey başarmıştı. Onun döneminde kulüp hiç iyi yönetilmedi ve birçok oyuncu çantasını toplayıp giderken o gemiyi asla terk etmedi. Helen kulübün en çok saygı duyduğu futbolcu.

#8 Tony Adams

Arsenal'in unutulmaz kaptanı... 18 yaşında Arsenal ile profosyonel oldu. Daha 21 yaşına girdiğinde kaptanlık bandını takmıştı koluna. Arsenal taraftarının taptığı isimdi. alkol sorunu bile onun liderlik vasıflarını etkileyemedi. Tek rakibi kendisiydi. Belki onu birgün Arsenal'in başında görürüz kim bilir?

#7 Roy Keane

Alex Fergusonun çeyrek asır içinde en güvendiği oyuncusu. Oynadığı sezonlarda Manu oyuncularının hangi standartı sergilemesi gerektiğini iyi biliyordu ve bunun için elinden geleni yapıyordu. Onun sert futbolunu rakipleri pek sevmezdi fakat Ferguson bundan zevk alırdı ve bunu hırs olarak yorumlardı.

#6 Del Piero

Vefakar futolcular kervanından. Çok birşey yazmaya gerek yok aslında. 1993'ten beri Torino'da. Juve şike skandalı ile Serie B'ye düştüğünde bile takımını yalnız bırakmadı, Serie B'de gol kralı oldu ve Juve'yi tekrar olması gereken yere taşıdı. 2011'e kadar Juve'de...

#5 Steven Gerrard

Hyypia'dan kaptanlığı devraldıktan sonra bir daha bırakmadı ve vefakarlık mertebesini gitgide yükseltiyor. Maç esnasında en büyük sorumlulukları almaktan kaçınmıyor. Ayrıca genç takımdan beri Liverpool'da olması onun için her zaman bir avantaj oldu. Takımına çok bağlı. Oradan futbolu bırakana kadar ayrılmayacağı kesin gibi.

#4 Francesco Totti

Totti, takım arkadaşlarını ateşlemeyi ve onlardan daha fazla performans alabilmeyi çok iyi biliyor. O sahada ise liderlik yönünden takımda hiçbir problem olmuyor. Del Piero Juve için ne ise, Totti'de Roma için odur.

#3 Carles Puyol

Katalan kimiği Barcelona için çok önemli. Buda Puyol'da son damlasına kadar mevcut. Buraya Guardiola'yıda yazabilrdim ancak ellerim Puyol'a gitti. Aslında şöyle demek daha doğru olur. Puyol'un kaptanlık performansı, Alexanco, Koeman ve Pep'ten görülen Barca geleneğini sürdürüyor.

#2 Oliver Kahn

Takım en arkadan nasıl yönlendirilir, bunun bir örneği Oliver Kahn. Gerd Müller'in 'bizim dönemimizde sadece Kahn oynayabilirdi' demesi bie başlı başına onu anlatmaya yeterlidir bence.

#1 Raul

Raul'un benim listemde bie numara olmasının birsürü nedeni var. Bunlardan ikisi takımın altyapısından yetişmiş olması ve hem saha içinde, hem de saha dışında örnek bir oyuncu olması. Geçmişte Real'de birçok yıldız oynadı ve halen oynuyor. Bu büyük isimlerin kaptanlıklarını yapmak ise he futbolcunun harcı değil. Zidane, Beckham ve Figo... Şimdi ise Ronaldo, Kaka gibi oyuncuların kaptanı. Olağanüstü liderlik özellikleri ile kaptanlık bukadar yıldızın içinde yine onda.


* Maldini için kusura bakmayın. Entry bugün biraz hızlı bir şekilde yazıldığı için böyle bir hata oldu.

9 Ağustos 2009 Pazar

Cennetin takımı...

Böyle bir entry girmek istemezdim ama bir futbolcunun yaşamının sona erdiğinin yeni bir haberini aldık... Espanyol'un kaptanı Jarque, takımın otel yaptığı kampta ailesi ile telefonda görüşme yaparken aniden kalp spazmı geçirerek hayata gözlerini yumdu. Çok üzücü bir durum. Daha önce Foe, Emmenuel Petit'in ağabeyi Olivier Petit, Antonio Puerta, Miklos Feher, Paulo Sergio, Phil O'donnell, Cristiano Junior, Nedzad Botonjic ve bizden Gökmen Yıldıran'ı kaybetmiştik. Artık onlar cennetin takımını oluşturuyorlar... Umarım ki bir daha bu tip bir haberle karşılaşmayız. Futbol Dünyasında bu tür haberler şok etkisi yaratıyor benim üzerimde...

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Sir Bobby Robson (1933-2009)

Yaşayan bir efsaneydi, şimdi onunla sanırım cennet daha güzel olacak. Hocaların babası artık aramızda değil. Alan Shearer artık öksüz kaldı sanırım... Jose Mourinho'nun bu günlerde olmasını sağlayan baş aktörlerden biri. Guardiola'nın taktik zekasını yıllar önce farkedip ''Guardiola'nın oyun hakkında kendi fikirleri vardı. bu şekilde oynamamalıyız veya bunu yapmamalıyız derdi, her şey hakkında mutlaka bir fikri vardı." diyerek bugünleri görmüştür. Bilimum başarısı, üstün kariyeri, keşfettiği isimler ve futbola bakış açısı yanında, her daim gülümseyen adam olarak hatırlanacak futbol efsanesi...

"Eğer taraftarlar sizin aleyhinize tezahurat yapıyorlarsa bunu çok dert etmemek gerekir. Ancak taraftarlar yönetim aleyhine tezahürat yapıyorlarsa bavulunuzu toplama zamanınız gelmiştir"

Bobby Rabson...

Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan