Blog Söyleşileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Blog Söyleşileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2011 Cuma

Blog Söyleşileri #16 | Okay Karacan

- Öncelikle sizin gibi değerli bir spor adamı ile röportaj yapmaktan dolayı, mutluluk duyuyoruz ve teşekkür ederiz.

-Ben teşekkür ederim..

- Biyografi, özgeçmiş gibi klasik röportaj başlangıcı yapmak istemiyorum. İlk olarak spor hayatına nasıl başladığınızıanlatır mısınız?

1982 Dünya Kupası ile bu oyuna aşık olduğumusöylemeliyim, o zaman judo öğrenmeye başlamıştım. Judonun verdiği esneklik vedüzenli antrenman sayesinde mahalledeki maçlarda sıradışı işler çıkarırdım. Futbolcuolma hayali kurduğum günler 1982 Dünya kupasına denk gelir; ancak ne gariptir ki, futbol anlatıcılığına öykünmeye de o dönemde başladım. :) Sans ikincisinde güldüve 1992'de, hayalimden 10 yıl sonra futbol sahasının bir tarafından tutunmayı başarmıştım.

- Spikerlik sizin için ne demek? Aslında sadece spiker olduğunuzu söylemek yanlış olur. Siz tam anlamıyla her türlü şeyi yapabilen bir kişisiniz spor medyası içerisinde. Ancak bizi sizi daha çok spikerolarak spor ekranlarında gördüğümüz için, sanırız en çok spikerlik yönünüzüanlatmanız daha doğru olacaktır...

Küçüklüğümde hep okurdum, okumak banakonuşmak için cesaret kazandırdı. Konuştukça, ezbercilikten doğaçlama anlatıcılığaterfi ettiğimi hissettim. Spikerlik benim için ne demek biliyor musunuz? Zamanında çok okumanın bir ödülü...

- Sizin için hayattaki en önemli şey spor mu, ya da futbol mu? Sporsuz yaşayabileceğinizi, en azından sporla iş olarak uğraşmadanhayatınızı devam ettirebileceğinizi düşünüyor musunuz?

Hayattaki en önemli şey tabii ki futboldeğil! Ama futbolsuz yaşamam da pek mümkün görünmüyor. Şöyle diyelim: Biryerlerde futbol topu yuvarlanır, birileri yüksek sesle homurdanırken bir köşeyeçekilip dünyanın öteki meseleleri ile ilgilenmenin, hayatımın en önemlisenaryosu olduğunu düşünmüyorum.

- Bu tür sorularla röportajımızı doldurmak istemem, ancak sizi seven çok sayıda sporseverin sizi tanıması için bu soruları yöneltiyorum. Yıllardır bu işi yapıyorsunuz ve elbettebirilerini örnek aldınız, birilerinden etkilendiniz. Sizi bu yola iten kişilerkimler? Bu yolda ilerlerken örnek aldığınız duayen isimler var mı?

Halit Kıvanç'ı Ali Sami Yen stadı çıkışıMecidiyeköy'de; elleri cebinde, kendinden emin ve barışık bir şekilde yürürken görmüştüm. Belliki yaptığı işten huzur duyuyordu. 8 yaşındaolmalıyım. Onun futbol spikeri olduğunu biliyor, büyüklerimin yeteneklerikonusunda konuştuğunu sık sık duyuyordum. Sanıyorum o gün bu meslekle sözlenmiştim.Halit Ağabey dışında Tansu Polatkan, Ümit Aktan. Abidin Aydoğdu, Öztürk Pekindöneminin büyük etkisi var. O dönemde de bu meslekle nişanlandım. Levent Özçelik,Ercan Taner, Hüseyin Başaran döneminde evlilik gerçekleşti. Özetle yaşantımıntüm evrelerinde birilerinin anlattıklarından ilhamlar alarak ilerledim.

- Her genç gibi siz de küçüklüğünüzde futbolcu veya basketbolcu veya tenisçi olmak istediniz mi? Yoksa amatör olarak, çocukken bunları yaptıktan sonra sadece sporun medya bölümüne mi ilgi duydunuz?

Sanıyorum bu sorunun cevabını yukarıda verdim ama burası boş kalmasın. Nottingham Forest forması giyen bir futbolcuolmanın hayaliyle en az beş yıl yaşamışımdır herhalde. :) Sonrası hayatın gerçekleri..

- Sanırız sizin özel hayatınız olarak tanımlayabileceğimizsorular için bu kadar kâfi diyebiliriz. Biraz da futbola dönelim! Futbolla sonyıllarda aranız nasıl, özellikle Türk futbolunun şu anki halini ve geleceğininasıl görüyorsunuz?

Aktif futbol anlatıcılığını bıraktıktansonra, bir parça vatanını özleyen bir gurbetçi gibi hissettim kendimi ama şimdisanırım kendime geldim. :) O dönem dahaçok İspanya ve İngiltere maçları anlatıp, batı futboluna odaklandığım içinTürkiye liglerini izlerken seçici davranıyordum. Şimdi ise film tersine döndü! :) Nevar ki her türlü olumsuzluğa rağmen ligimizin halâ izlenmeye değer bir kalitesiolduğuna inanıyorum. Böyle bir üç büyükler geleneği, bir onlara başkaldırmıştakımın bulunduğu, ülkenin her tarafında İstanbul takımlarının tutulduğu örnekyok ve biz hep bardağın boş tarafını görüyoruz.

- Türk futbolu son zamanlarda ciddi bir kaos ortamından geçiyor ve bunun altından kalkmak da biraz zaman alacak gibi.Sizce futbolu yönetenler, oynayanlar, futboldan para kazanan her türlü kişiler(medyamensubu, yönetici, oyuncu...), futbolu izleyenler ne tür şekilde davranmalı vehareket etmeli bu zamanlarda?

Sağduyulu davranmak sadece sözde kaldığındanbu cümleyi kullanmayı tercih etmiyorum. Sadece futbol üzerine çalışan her birkişi ya da kurumun oyunun üzerine çıkma halinden ciddi ciddi kurtulmasıgerekiyor. Hiçbir yorumcu, köşe yazarı, futbolcu, teknik direktör, başkanfutbol oyununun kendisinden önde olmamalı.

- Türk futbolunun içine indirgeyelim biraz. Tek tek baktığımızda, son zamanlarda kulüplerimizi ve kulüplerimizin Avrupa'daki durumlarını nasıl değerlendirirsiniz? Sizce son yıllardaki en iyitakım kim? Yıldızı parlayan isimler kim, kimleri beğeniyorsunuz? Hangi hocalarıiyi buluyorsunuz? Bunları öğrenebilir miyiz?

Avrupa'daki hâlimizin Türkiye'deki enerjive kaliteyi yansıttığı bir çok maç olsa da devamlılık sorunu var. Hem Avrupahem Türkiye ritmini tutturmak esas mesele ve bu konuda maalesef başarısız birülkeyiz. Belirgin bir iyi takım vurgusu yapmak istemiyorum ama Fenerbahçe'ninbüyüme modeli sıradışı. Abdullah Avcı, Şenol Güneş, Aykut Kocaman kendilerinehas stillerle öne çıkıyorlar, Ertuğrul Sağlam'ın ise ayrı bir aurası var..

- Avrupa'ya da dönelim biraz. Siz futbolun sadece oyun yönünden çok, onun güzellikleri ve bilinmeyen yönleriyle de ilgilenen birisisiniz gerek yaptığınız programlarınızla, gerek konuşurken bile sözcüklerinize yansızyan etkileyicilikle. Sizce Avrupa futbolu ne yöndeilerliyor? Türk futboluna göre daha mı zevk alıyorsunuz onları izlerken, onlarla ilgili bir konuyu okurken? Onların yaşam ve futbol felsefesi bizdendaha mı farklı? Onlar futbolu bizden daha mı zevkli hale getirmeye çalışıyorlar? Düşünceleriniz nelerdir?

Avrupa futbolunda son yıllarda ofansifkarakterin yerli yerine oturduğunu, Barcelona örneğini kopyalama isteğinin ağırlığınıhissettirdiğini düşünüyorum. Dikkat edilirse İtalya hariç birçok Avrupaliginde gollü maçların sayısı artıyor. Ayrıca atılan gollerin kalitesinin altınıçizmek isterim! İngiltere liglerini samimi ve rekabetçi yönü, Alman liglerini gösteriştenuzak, tutkulu seyircisi nedeniyle ve İspanyol futbolunu da Barcelona-Real Madridekseninden sıradışı buluyor ve onları izlemekten keyif alıyorum. Şüphe yok kiTürkiye liglerini izlemenin heyecanı bambaşka. :)

- Avrupa demişken, Avrupa'da oynayan oyuncularımızı sormamak olmaz! Arda Turan'ın Atletico Madrid kariyerini nasıl değerlendiriyorsunuz. Real Madrid'in Nuri Şahin ve Hamit Altıntop transferlerini yaparak ne amaçladığını düşünüyorsunuz? Sizce oraya uyum sağlayabilirlermi?

Arda'yı çok seviyorum. Oynadığı tüm oyunlardan keyif aldım ve almaya devam ediyorum. Cesurca bir kararla İspanya'yagitti ve kendini çabucak ispatladı. Dahaiyi yerlere gelmesi, aklını Türkiye'den uzak tutmasına ve Nihat örneğinde olduğugibi yaşadığı yerle barışmasına bağlı. Nuri gelecekte hepimizi şaşırtacak birperformans gösterecek, başka bir aklı var Nuri'nin... Hamit ise, aslında Türkiye'de oynayıp bilgeliğinden mahrum etmemeli bizleri. Real Madrid içinbir parça geç oldu diye düşünüyorum...

- Peki Avrupa'da bazı zincirler kırılabilirmi bu seneden itibaren? İngiltere'de Manchester hegomanyası, İspanya'da Barcelona hegomanyası... Rakiplerinin bu direnci kırabileceklerini düşünüyormusunuz?

Kısa vadede kırılabilir. Her takım gibibu iki takımın başarıları da taklit edilebilir ama uzun vadede onları altedebilmek için sağlam ve kalıcı temelller atmak gerekiyor. Bu da aslında öylekolay bir iş değil. Arsenal en güçlüadaydır bence...

- Güzel geçen röportajımızı sonlandırmadan önce futbol ile ilgili son bir şey soralım. Milli takımı nasıl buluyorsunuz?Son yıllardaki performansı nasıl sizce? Özellikle EURO 2012 elemelerindeki hocave oyuncu performansları ne durumda, tercihler doğru mu? Sizce turnuvayagidebilir miyiz?

Euro 2012 elemeleri takımın limitlerininçok altında kaldığını gösterdi bize. Bir F1 otomobili gibi; lastikler, şasi,motor ve pilot dörtlüsünün uyumu çok önemliydi. Sanırım biz pilot ve lastiklerkonusunda hep sıkıntı yaşadık. Yani pilot, lastik seçimlerinde zaman zamandramatik yanlışlıklar yaptı.

- Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Gitmeden önce, sizin yaptığınız mesleği yapmak isteyen gençlere neler önerirsiniz? Tavsiyeleriniz nelerdir?

Ben teşekkür ederim. Röportajı uzun süre boyunca beklettiğim için kusura bakmayın. :) Çok okumak, mütevazı olmak önemli iki anahtar. Yine de yukarıdaki örneği vermeliyim: Motor, lastik, şasi ve pilot dengesini korumak. Aşırı gitmemek ve haddini zorlamamak tavsiyemdir...

- Çok teşekkür ederiz. Mutlu ve spor dolu günler dileğiyle...

Ben teşekkür ediyor, hayatta herşeyin gönlünüzce olmasını diliyorum...

10 Ağustos 2010 Salı

Blog Söyleşileri #15 | Ege Görgün


Ege Görgün sıradaki konuğum. Onu Goal dergisi editörü diye tanımlayabiliriz ancak bu yetmiyor.  Sevgili Ege Görgün Sinema ve müzik yazarlığı yapıyor, çizgi romanlarla ve kitap editörlüğü ile ilgileniyor... "Zengin olabilirsiniz, genel müdür olabilirsiniz, köşe yazarı olabilirsiniz, hatta başbakan bile olabilirsiniz... Ama adam olmak o kadar kolay değildir... Benim nezdimde adam olmadıktan sonra, yukarıdakilerin hepsini birden olmuşsunuz, vız gelir tırıs gider..." diyor kendisi. Doğru da diyor. Ege Görgün de adamlardan, ama adam olmak zor gerçekten...  Söyleşinin içinde daha ayrıntılı olarak okuyacaksınız zaten. Az sorduk ama öz sorduk kendisine. Buyrun;

1) Şimdilerde Goal dergisinde editörlük yapan Ege Görgün buraya nerelerden geldi? İlerisi için hedefleri nelerdir?

 İzmit, Şirintepe'den geldim diyebilirim. 1995 sonlarında girdim ilk medya plazamın kapısından. Ne Babıali kalmıştı, ne de yazısını daktiloyla yazan yazarlar. Gazete ve dergi sayfaları bilgisayarlarda tasarlanıyordu artık. Medyanın modern zamanlarıydı anlayacağın. Tekniklerle birlikte anlayşların, prensplerin de değiştiğini zamanla anlayacaktım. Kimsenin adamı değildim, torpilim yoktu ama işimde hep yükseldim. Beş sene içinde hem yazar hem de yayın yönetmeni olacaktım. Hedeflerimin çoğunu gerçekleştirdim. Artık tek hedefim her ne olursa olsun işimi iyi yapmak ama bunu yanlışa yanlış doğruya doğru diyebilecek kadar özgür bir şekilde yapmak. En önemlisi de davranışlarım ve duruşumla arkamda hakkımda kötü sözler sarf edecek insanlar bırakmamak, belki bir iki cahil ruha yazılarımlı ışk tutabilmek.

2) Futbol dışında çizgi romanlarla ve kitap editörlüğü ile ilgileniyorsunuz. Hangisi sizin için daha önemli? Hepsini dengeleyebiliyor musunuz?

Sinema yazarlığını unutmuşsun. Ve müzik yazarlığını... Açıkçası futbol sonradan dahil oldu iş hayatıma. Bu saydığım işlere hala devam ediyorum. Tersninja.com oldukça takpçisi olan bir blog. Konular arasında çok ayrım yapmıyorum. Sinema, kitaplar, müzik, çizgi romanlar ya da futbol. Benim için aslolan yayıncılık, dergicilik. Yani hangi konuda yayıncılık yaparsam ona daha çok eğiliyorum mecburen. Dengelemek zor, oranlarla oynuyorum yalnızca. Mesela bu aralar Goal dergisi var, Goal.com var onun için futbola çok zaman ayırıyorum. Ama Tersnija.com ve Esquire dergisi de kültür sanatla bağımın bir şekilde canlı olmasını gerektiriyor. Ayın belli günleri belli konulara ağırlık veriyorum mecburen.

3) Goal iyi yolda mı? Derginin geleceği nedir? Beklentiler karşılanıyor mu?

Türkiye'de hehangi bir derginin iyi yolda olduğunu söylemek pek mümkün değil. Dergi okuma kültürü yok ülkemizde. Bu da her derginin her an kapanabileceği anlamına geliyor ne yazık ki.

4) Gelelim Futbola. Bu sezon genel olarak TSL'den beklentileriniz ne yönde? Bursaspor'un başlattığı devrim sizce devam edecek mi yoksa yine alıştığımız şampiyonlardan birini mi göreceğiz?

 Artık her şey olabilir. Bursaspor ikinci kez şampiyon olabilir mesela. Yanlış, fuzuli ya da israfa kaçan transferler yapmaya dalıp futbolu unutan büyük kulüplerin hak ettiği bir cezadır bu. 

5) Sizce TSL'de yapılan en önemli transfer hangisi? Sezon başında yapılan bu önemli transferler sezon içinde beklentileri karşılayabilecek mi?

Tartışmasiz Şota Arvaladze. Büyük paralar harcanan transferleri söylememi bekleme. Konyaspor'un Bursaspor'dan aldığı Veli Acar. Fener'in Caner'i transferi isabetli transferler. Keza Galatasaray'ın aldığı Çağlar da öyle. Ama bu sene en çok Nihat, Necip ve Arda'yı konuşacağız gibi geliyor bana. Büyük paralara gelen yabancı futbolcuların yine hayalkırıklığı olacağına inanıyorum. Ama bu o futbolculardan çok, onları taraftarın önüne mucize yaratacak adamlar olarak atan yöneticilerin suçu.

6) Sizce TSL'de takımının başından ayrılan ilk teknik adam kim olacak?

Aykut Kocaman'dan şüpheleniyorum.

7) "40 yıldır Türk futbolunu bilfiil takip ediyorum. Türk takımlarının hiçbir zaman hazır olduğunu görmedim. Ne sezon öncesinde, ne sezon ortasında, ne de sezon sonunda. Sanki rakipleri 6 aydır maç yapıyorlar" sözü Ahmet Çakır'a ait. Sizce bunun nedeni nedir? Buna katılıyor musunuz?

Katılırım. Böyle olmasının sebebi de saha içinde ve dışında, altyapıda ve üstyapılarda profesyonelliğin gereklerini yerine getirebilcek bir metalitemiz ve milli karakterimiz olmaması.

8) Kazım Kazım adam olur mu?

Olur ama heralde ben görmem. Şaka bir yana, belki gerçekten yıllar sonra. Ben sana sorayım, Yattara adam oldu mu mesela?

8) Dünya Kupası sizin beklentilerinizi karşıladı mı? Ben herşeye rağmen kupanın başında hayalimin finali dediğim Hollanda - İspanya karşılaşmasına şahit olduğum için kupayı mutlu tamamladım. Size de yıllar sonra 2010 sorulduğunda aklınıza ne gelecek?

Bir iki maç dışında karşılamadı. Ama milletlerarası futboldan artık daha fazlasını beklememek lazım. Bence Dünya Kupası'ndaki gurup maçları de tek maç eleme usülü yapılmalı. Takım sayısını çoğaltsınlar. Kuzey Kore'nin Brezlya'ya direnişi. David Villa'nın golleri. Almanya. Önliberolar.

9) Oynanan Dünya Kupası'ndan sonra sizden bir 'Ege Görgün FC' istesek ?

Almanya. Çünkü melezler güzeldir.

10) Kimleri destekliyorsunuz? Siz de benim gibi futbola romantik yaklaşanlardan mısnız ?

İbrahin Altınsay gibi futbol düşünürlerini, Radikal spor sayfasını, yorumcu Rıdvan Dilmen'i, Danimarka Dinamitleri'ni, üç kuruşa büyük takımların formasını terleten büyük yetenekleri, ve tabi evelallah Kocaelispporlu olsam da tüm Anadolu takımlarını.

 11) "Bazi insanlar futbolun bir olum kalim meselesi olduguna inanirlar. Sizi temin ederim ki ondan cok cok daha onemlidir" Sözü size ne ifade ediyor? Sizce bu doğru bir yaklaşım mı?

Değil elbette. Kendini kaybetmeden de futboldan keyif alınabilir. Bunu yapamayanlar futboldan değil, ait olma dürtüsüyle hareket eden, kendini başka şekillerde ifade edemeyen tipler. Şiddet hepimizin içinde var ama yeteringe eğitimli, kültürlü ve uygar olup, birey olmayı becerebildiniz mi bu şiddeti bastırabilir ya da daha sağlıklı bir yolla boşaltabilirsiniz..

12) Sizde mutlaka mahalle arasında ya da toprak bir sahada futbol oynamışsınızdır. Çocukluk yaşlarında herkes kendi yaşadığı nesile göre ya Maradona olurdu, ya Rıdvan olurdu, ya da Zidane olurdu. Sizin de top ayağınızdayken ağzınıza aldığınız bir isim var mıydı?

Elbette. Ya Tanju Çolak olurdum ya Buschman ya da Preben Elkjaer Larsen. 

13) Tribünde ilk izlediğiniz maç hangisiydi? Bizimle paylaşır mısınız?
Kocaelispor'un Diyarbakırspor'u 4-0 yendiği 30 Mayıs 1982 tarihli bir maç.

14) Futbol Blogları hakkındaki düşünceleriniz neler? Bu blogların alternatif spor medyası olduğu görüşüne katılıyor musunuz? Sizce Blogger'lık bir meslek mi?

Para kazanmıyorsanız meslek değil, hobidir daha çok. Bloglar çok önem veriyorum çünkü onların sayesinde spor basınının pecmürdeliği ortaya çıktı. Son yıllarda spor basını kendini geliştirdiyse bu bloglar sayesinde gerçekleşti..  

15) Dünya'nın en güzel kadını?

Tartışmasız Monica Belluci. Ama yaşlandı artık biraz. Yeni bir aday belirlemenin zamanı geldi sanırım. hatta belirledim bile, Asuman Krause.

15) Tek Tek sorularla bitirelim. Real Madrid mi, Barcelona mı?, Pele mi, Maradona mı?, 1974 ve 1978'in Hollanda'sı mı, 1982'nin Brezilya'sı mı?, Dünya Kupası'mı, Şampiyonlar Ligi mi?, PES mi FIFA mı?

Real Madrid değil kesinlikle, o zaman geriye Barcelona kalıyor. Cruyf desem olmaz mı? Ama Maradona Pele'den daha iyi futbolcuydu. Kesinlikle Hollanda. Futbol daha kötü evet ama yine de Dünya Kupası. O işlere hiç girmedim özellikle ama PES ağzımı sulandırmıyor desm yalan olur. .

 16) Çok Teşekkürler söyleşi için. Son olarak Blog için tavsiyeniz ya da düşünceleriniz varsa dinlemeye hazırım.

İşinizi ciddiye alın ki sizi de ciddiye alsınlar. Ve Türkçe'ye daima özen gösterin. Benim yanıtlarımı elden geçirerek başlayabilirsiniz işe...

25 Ocak 2010 Pazartesi

Blog Söyleşileri #12, HBBA


Sırada 'Her Boku Bilen Adam' var. Bu kez biraz farklı bir söyleşi olmasını istediğim için onun blugunu tercih ettim. Gerçekten de farklı oldu. Kadınlardan, Ne zaman 'milli' olduğundan, Sakarya'dan, Kocaeli'den, Yemekteyiz'den, Fethullah Gülen'den, House dizisinden, Nihat Doğan'dan ve hatta Fil Bokundan bile konuştuk kendisiyle. Fakat halen kendisinin ne ismini biliyoruz, ne de yaşını... Verdiği söyleşiye rağmen gizemini koruyor yani HBBA. Kendisine vakit ayırdığı için teşekkür edelim ve sorulara geçelim. Bu arada söyleşi serisinin 'cevapları' en uzunu HBBA ile olan söyleşimiz oldu, şimdilik...
1- Önceden uyarıyı verdin. Adımı, yaşımı, boyumu posumu söylemeyeceğim diye. O zaman şöyle soralım. HBBA ne yapar blog dışında? Ne yer, ne içer, ne izler, ne dinler?
Bak direk tuzak soru ile başlamış. İnce eleyip sık dokuyarak cevap vermeye çalışayım. Blog dışında çok ilginç bir hayatım var ama kişisel bilgi vermek istemediğim için bunları yazamıyorum. Yoksa inanın sadece bir günümü yazsam bile şu anki yazılarımdan çok daha fazla okunur eminim bundan. Bazen parçalar da yerleştiriyorum yazılarda ama çok da belli etmemeye çalışıyorum. Sorunun diğer şıklarına gelince de yemek konusundan başlayayım,

Efendim ben çocukken obezdim. Hani "şişman" değil bildiğin obezdim. Michelin maskotuydum yahu. Bunun da sebebi anneannemle beraber yaşamamdan ileri geliyordu. Gecenin bi yarısı sırf canım istedi diye börek açtığını bilirim. Öyle de olunca daha çocukluktan "yemek seçmek" diye bi bela bulaşıyor hayatınıza. Çok çabuk kilo alıp verebilen bir bünyeye sahibim. 2 ayda 20 kilo verdiğim dönemler de oldu 1 haftada 5 kilo aldığım dönemler de. O yüzden bu "yemek seçme" denen saçmalığı formda kalma çabasına dönüştürdüm. Hiç sağlıklı değil ama çok yemek yememeye çalışıyorum. Sigara ve içki de kullanmıyorum.Şaşanlar olabilir buna şimdi. Ama "zararlı" olduğu için değil bu kulanmama durumu. Bi tat alamıyorum ben sigaradan içkiden. ama asıl belam çok fazla abur cubur tüketmem ki bence sigaradan bile daha tehlikeli. Geceyarısı açık tekel bayisi arayıp ağır ağbilerin yanında çikolata,gofret alıp çıkabilen bir insanım.

Ne izler sorusundan kasıt tv ise; nerede bi absürtlük var onu izlerim. Evde isem mutlaka İzdivaç programları, Yemekteyiz, Flash Tv ve benzeri tipte kanallar arasında gezerim. Canlı canlı youtube videosu izlemek gibi bir şey onları izlemek. Eskiden cnbc-e, E2 tayfasındandım ama televizyondaki sansürler, reklamlar, alttan üstten çıkan saçmasapan şeyler yüzünden televizyondan dizi, film hayatta izlemez oldum. "Ayhan Sicimoğlu"nun resmen hastasıyım. Kaçırmam programını. Ayrıca Wipeout izlemediğim bir haftayı yaşıyorum saymam. Orhan Ayhan'a oldum olası hayrandım zaten. Wipeout ile de bu doruğa çıktı. NTV Spor'un Burcu Esmersoy, Sergen Yalçın, Hakan Ünsal üçlüsünün olmadığı her programını izliyorum. Diğer futbol programlarından da en sevdiğim Total Futbol.

Hayatımda izlediğim en iyi dizi Six feet Under’dır. Üzerine tanımam. OZ gelir sonra. Yine eskilerden Seinfeld ve Friends’i severim. Şu an devam edenlerden de en sevdiklerim Dexter, Breaking Bad, House, ve Weeds. Lost’u da unutmayalım tabi ki. Sinema için de izlediğim film sayısını inanın bilmiyorum. Ama tahminim 1000’e yakındır. Yönetmen önemlidir benim için önce. Şimdi tek tek saymayayım. Ama son dönemde en çok Uzakdoğu ve İspanyol sinemasından çok iyi işlerin çıktığını söyleyeyim. Zaten haberin vardır yakında son 20 yılı kapsayan bir yazı dizisine başlayacağım. 

Ne dinlerim ? Bu da klişe olacak ama bence güzel müziğin türü olmaz. Güzel müzik hangi türde olursa olsun güzel müziktir. Dolayısıyla belirli bir müzik türüne saplantım yok. "Bırak tatavayı isim ver isim" dersen illa, o zaman da upuzun bi liste verir, zaten uzun cevapladığım soruların iyice suyunu çıkarırım. Zaten haftada bir "Haftanın Şarkısı" diye bi bölüm var blogda. Orda az çok beğendiğim şarkı tipleri ve isimler belli olur. Barış Manço, Zeki Müren, Orhan Gencebay, Sezen Aksu isimleri kalıptır zaten. Son dönemlerde daha önceleri orda burda laf soktuğum ama tükürdüğümü bana fena yalatan Sagopa Kajmer'e taktım kafayı. Gece gündüz onu dinliyorum. Ecnebilerden de Cranberries'e ve Dolores'e özel bir hayranlığım var. Onun dışında etnik grupları severim. Bu aralar ecnebilerden de Calexico’ya takıldım. Ama yine başa dönersem güzel müzik güzel müziktir.
2- Blogun isim hikayesi nedir? Nereden geldi aklına? 
Blogun isim hikayesi benim kişiliğimle alakalı tahmin edebileceğiniz gibi. Kendimi bildim bileli herkes bana sorar, benden fikir alır, bana danışır. Hani derler ya "bin çeşit arkadaşım var" diye; işte benim ailemden ve çocukluğumdan başlıyor o çeşitlilik. Bu çeşitlilik de bana çok şey kattı. İlkokula başlamadan 1.5 sene önce okumayı söktüm ve bi şeyleri okumak, araştırmak; yeri geldiğinde bunları dile dökmek hep haz verdi bana. Sonra o haz yerini rutine bırakır oldu, canımı sıktı yeri gelince, bildiğim halde susar oldum bazen. Dediğim gibi adınız çıkınca herkes size danışır, size sorar. Bende de öyle oldu. Bu bilgiçlik bazen de sinirini bozar karşıdaki insanın. Yani "ulan bunu da bilme be yuh" laflarını çok duydum. Ama her şeyi bilirken kendi söküğümü dikemez bi hale de geldim. Benim her şeyin doğrusunu bildiğimi düşünenler de "o yapıyorsa vardır bi bildiği" diye düşündüler ve her şeyi bilmenin hiç bi işe yaramadığını gördüm. Blogu açarken de hem her konuda iddialı olduğumu belirtmek, hem de bu "bilmek" denen şeyin pek de işe yaramadığını göstermek için seçtim bu ismi. Beni tanıyanlar da "hakkaten tam seni tanımlıyor" dediler. "Her Şeyi Bilen Adam" demiyorum kendime ben. Her BOKU Bilen Adam diyerek bi nevi kendimle dalga geçiyorum. Ama insanlar sanki bu çok harika bir ünvanmış gibi davranır oldu ona şaşıyorum. Feyklerim falan çıktı. Benzer isimlerle hesaplar açanlar oldu falan... Kendine "Her Boku Bilen" diyen birine gelip "sen her boku bildiğini iddia ediyon ama bi insan her boku bilemez..." diye laf yetiştirir oldular. Zaten bu bilginin aşağılanıp cehaletin yüceltildiği bir toplumda yaşadığımız için şaşmıyorum bunlara. “Ben anlamam la şundan bundan” diye yüksek sesle söyler bizde insanlar ama “ben şunu iyi bilirim” diyince sana kötü bakarlar. Ama çoğunluk da çok sevdi. Bi de kısalttılar HBBA oldum kaldım işte böyle.
3- Ne amaçla açmıştın blogunu? Hedeflerin nelerdi, ulaştın mı? Gelecek için neler planlıyorsun?
Blogu açma kararı aldığım dönemden önce iyi bir blog okuyucusuydum. Ama yorum falan bırakmazdım bloglara. Okuduğum bloglar da genelde spor temalı olanlardı. Daha sonra her konuda, orda burda konuştuklarımı kayda almak, bir nevi yazma alışkanlığı kazanmak istedim. Ayrıca okuduğum gazetelere, bazı kitaplara "ben bundan daha iyi yazarım lan bu mu şimdi yazı diye sundukları" dediğim oldu ve bunu da test etmek istedim.

O vesile ile açtım blogu. Başta amacım daha çok sinema ve spor üzerine yazmaktı. Ama isimden mütevellit her konu hakkında yazma hakkımı da saklı tuttum. Sonra yazmaya başladım o an ne yazmak istediysem. Yazarken de "beni şu kadar insan okusun" diye bir kaygım olmadı ki yazılarımda hiç kimseye yaranma çabası içinde olmadım. Ama şunu da itiraf etmek gerekir ki ne kadar çok insan okursa o kadar haz alıyoruz bu işten. "Ben bu işi sadece aklımdakileri dökmek için yapıyorum" diyen adam yalan söyler. "Git o zaman harita metot defterine dök içini" derler adama. Ama blogun büyümesini ya da doğru bir ifade ile bu kadar zamanda bu kadar büyümesini kestirememiştim açıkçası. Sonuçta ben sadece 1 yıldır blog yazıyorum ve hatırı sayılır bir kitle okur oldu cidden. İnsanın bundan memnun olmaması imkansız. Ben de bu memnuniyeti yaşıyorum. Her şeyden önce kimsenin kimseyi dinleme cüretini göstermediği bir toplumda ve çağda yaşıyoruz. Böyle bir ortamda insanların sizin fikirlerinizi kaale alması büyük lütuf. Gelecek için şu an bir telaş içindeyim açıkçası. "Blogger'dan taşın, düzgün bir domaine geç artık, bir yerlerde yaz artık burda harcanma.... " gibi herkes bir şeyler söylüyor. Şu an için biraz daha bu şekilde gitmek istiyorum. Zaten başka bir yönde somut bir şey de çıkmadı şimdiye kadar.

4- Blogun takipçileri hiç şüphe yok ki 1000leri bulacak gibi. Bunun olacağını düşünüyor muydun?
Dediğim gibi sadece 1 yılı biraz aşkın bir süredir yazıyorum ben. Bu kadar zaman sonunda da bu sayıda izleyici kitlesine ulaşmayı cidden beklemiyordum. Ama Yılmaz Özdil gibi bir adamın her yazısını milyonların paylaştığı bir ortamda da "az bile" diyorum. Buna da bazıları ukalalık, burnu büyüklük, götü kalkıklık diyorlar. Mütevazılık bence sadece insanların daha fazla övülmek için kurdukları bir tuzak. O yüzden insan, "ne olduğunu" ve "ne olmadığını" bilmeli. Abartana "dur orda o kadar da değil", aşağılayana da haddini bildirme cesaretini göstermeli. Bende de o var. Ama inanın bu KİBİR değil. Bakın ben kendimi eleştiriyorum çoğu yerde. "Hakkaten ha saçmalamışım" diye yorumladığım bir sürü yazım var. Ama gidip silmem o yazıyı ya da gidip düzeltmem bi tarafını. O an aklımda onlar geçmiştir çünkü. Kibir sahibi biri yapmaz bunu. Kimseye yalakalık da yapmıyorum. Ben blog başladığından beri en sevdiğim bloglar da dahil hiç bi yere girip " ağbi süpersiniz ben de şunu yazdım okusanabeağbi.blogspot.com " diye bir şey yapmadım. Ben yazdım keşfedenler geldi okudu, Cem Yılmaz'ın dediği gibi de "çevreleri genişmiş demek ki" olaylar bu noktaya geldi. Şimdi ben böyle yazdım ya " nereye geldi lan olaylar ne sanıyon kendini" diyen de çıkar da valla sen sordun ben cevapladım. 
5- Ne gibi tepkiler alıyorsun? Bazen bırakıp gidesin oluyor mu? 
Çok okunan yazılarım genelde gündem ve siyasetle alakalı olanlar. E siyasetle alakalı olunca da, o siyasi gündemi yaratan insanları o konuma getirenler de bizler olduğumuz için gelen tepkiler de o kalitede ve absürtlükte oluyor. Bi kere karşı fikirde olsun olmasın en çok istediğim şey ne dediğimin anlaşılması. Ama öyle yorumlar oluyor ki 10 paragraflık yazıda tek bir cümleyi alıp bambaşka bi yere çekip yazıda anlatmak istediğim bütünün tamamen dışına çıkarıyorlar. Böyle olunca da zaten yazıda yeterince anlatmaya çalıştığın düşünceni tekrar tekrar anlatmaya çabalıyorsun; hem de anlamak istemeyen insanlara. Daha doğrusu eskiden böyleydi bu durum. Baktım ben havanda su dövüyoru,m bu tip yorum yapanlara derdimi anlatmayı bıraktım ve artık yorumlara cevap vermez oldum. Ben yazıyorum gerçekten ne demek istediğimi anlayanlar geliyor "katılıyorum" ya da "katılmıyorum bence böyle" diyor. Diğerleri de zırvalamaya devam ediyor. Şimdiye kadar beni GAY, PKK'lı, AKP'li, Fethullahçı, Kemalist, Burjuva, Kadın, Yobaz vs. vs. zanneden oldu. Yani var artık sen düşün gelen tepkilerin çeşitliliğini ve insanların bakış açılarını. Aynı yazıya biri gelip "sen ırkçısın"; diğeri "hümanistsin" diyor. Ya bloga Adsız olarak girip "Delikanlıysan önce adını açıkla" diyen adam var yani daha ne diyeyim. Bak en son bi takipçi yolladı. adamın biri Twitter’da “Her Boku Bilen Adam diye biri var. Söylediklerini çoğu saçma ama RT eden edene.güzel bir nickin olsun tamam ya bi tek sen doğrusun..” yazmış. Ama 3 gün sonra benim yazdığım iki şeyi RT yapıp bi de beni destekler yorumlar yazmış. Pireye kızıp yorgan yakmak istemedim. Çok sinirlendiğim ya da senin tabirinle çekip gitmek istediğim zaman girmiyorum bir süre. Yazmıyorum. Sonra gelip kaldığım yerden devam ediyorum.
6- Futbolla ne kadar alakalısın? 
Her Boku Bilen bi adamın futbolla alakası olmaması mümkün mü sence. Ama sadece futbol değildir sporla ilgim. Hentbol dışından neredeyse tüm spor branşlarını takip etmeye çalışırım. (Hentbol bence dünyanın en gereksiz sporu) Futbolla da haddinden fazla alakalıyım. Haftada en az 2-3 canlı olmak üzere neredeyse tüm üst düzey liglerin maçlarını takip ederim. Ama "çok maç izlerim" düzeyinde değildir sadece ilgi düzeyim. Çocukluğumdan beri "futbolun sadece futbol olmadığı" bilinci ile yetişmiş biriyim. O doğrultuda da bir birikime sahibim diyebilirim. Bi kere her şeyden önce başta Dünya Kupaları olmak üzere çok geniş bir bilgi dağarcığım vardır futbolla ilgili. Bu konuda da iddialıyım anlayacağın. Hatta çok yakın bir arkadaşım "ya futbol da yaz ya da ayrı bir blog açıp sadece spor ve futbol yaz artık" diye yoğun bir baskı yapıyor üzerimde. İstiyorum da ama gerçekten halihazırda okuyucu olmak yetiyor şu an için bana. Zaten özellikle futbol blogları bu açığı fazlasıyla kapatıyor. Ama belli olmaz belki kendi blogumda belki de yeni bir blogda spor da yazabilirim.

Fenerbahçeliyim bu arada onu da belirteyim yeri gelmişken. Ama bu sene daha çok Fenerbahçe Acıbademli'yim. Zira Aziz Yıldırım'ın en az müdahele ettiği kulvar olarak harika işler çıkarıyor bizim kızlar.

Bu arada Winning Eleven'da(Bak PES demedim o derece eskiyim bu konuda/Jon Kabira forever) dünyanın en iyi oyuncusu olduğumu söyleyecek en az 30 kişi bulabilirim işin içine Feysbuk'u hiç bulaştırmadan. Halısahada da Tackling'im ve Heading'im 20'dir. Akıllı olun.
7- Senin bir yazının kaynak gösterilmeden yayınlandığına şahit oldun mu?
Yazımın yayınlanmasını görmedim de benim kullandığım bir yazı kalıbını aynı şekilde kullanıp başka bir yazıya uyarlayan birini gördüm ve üzüldüm cidden. Onun dışında da benden izinsiz bu ismi başka amaçlarla kullananlara da şahit oldum ne yazık ki.
8- Birgün bir gazeteden teklif gelirse ne düşünürsün?
Şaka yapıyorlar diye düşünürüm. Zira Türkiye'de bir gazetenin benim yazılarımı bana sansür uygulamadan yayınlayabileceğini düşünmüyorum. Sansür olunca da ben olmam zaten. Beni ben yapan kendime sansür koymamam. Sansürden kastımı da insanlar "küfür, kötü söz" olarak algılamasın. Fikirlere koyulan sansürdür kastım. Zaten bu sansürlere de şaşmamak lazım aslında. Bakın iki yazı yazıyoruz takma isimlerle. Ona bile ana avrat düz giden tonla insan var memlekette. Yolda görse çekip vurabilir aynı adam bizi ciddi ciddi. E böyle bir ortamda da "özgürlük, sansüre hayır" demek de abes. Sonra da sana "klavye delikanlısı" derler. E bana fikrimi özgürce söylediğim zaman can güvenliği sağlayabiliyor mu bu memleket ? Bu dediğimi tırsaklık olarak da algılarlar şimdi ama biraz üzerinde düşünün. Bizi geçin de bu memlekette daha önce fikrini açık açık belli eden insanların başlarına neler geldiğini düşünün. Sadece kendilerinin değil etraflarındaki insanların neler çektiğini düşünün. E böyle bir ortam içinde susup oturmaktansa "sahte isimlerin arkasına saklanıp" fikirleri açık açık belli edip "klavye delikanlısı" olmaktan başka çare var mıdır ki ? Bu arada ona da bi açıklık getireyim ki ben gerçek hayatta ne söylüyorsam HBBA olarak da onu söylüyorum. Hani fikirlerim başka bir kimliğin fikirleri olmuyor.

10-Ergenlik döneminde hepimiz birer Nihat Doğan'mıydık?
"Ergenlik dönemi hepimiz bir Nihat Doğan'dık" dedim evet. Ama bi sor niye dedim ? Hepimiz birden göğüsleri çıkmış kızlar tarafından birer "sakat sineğe", taş gibi öğretmenler yüzünden ders boyunca "Avrupa'daki benzerlerinden farklı bakan koyunlara", gıcık müdür yardımcılarını dövebileceğini sanan ama "sahte okeye" dönüşmekten öteye gidemeyen ergenler değildik de neydik sen söyle ? 
11-Hugh Laurie ve House diyerek sözü sana bırakıyorum...
Şimdi bu da durmadan önüme gelen bir soru. Bunu burdan da açıklayayım. Öncelikle Hugh Laurie'ye özel bir hayranlığım yok. 

House hikayesi de şudur,

Bir kaç sene önce bir kaza geçirdim (trafik kazası falan değil düştüm bi yerden) ve ayağımda bir sorun yaşadım. Yaklaşık 2 ay hiç yürüyemedim sakatlığın kronikleşme riski yüzünden. 2 ay sonunda da bir süre ayağımda özel bir bandajla hafif topallayarak yürüyebildim ancak. O yürüyemediğim dönem de sıkıntıdan o dizi senin bu dizi benim giderken House'u izlemeye başladım. Ve adamın tavrının, hareketlerinin, ukalalığının, hazırcevaplılığının benimkine çok benzediğini gördüm ki bunu bana bir kaç kişi daha söylemişti ben diziyi izlemeden önce. Bir de topallık olunca o dönem. E bi de her boku bilen bir adam... House resmi kullanmaya başladım internette. Blogger hesabımda da kullanıyordum aynı şekilde. Ama arada başka resimler de kullanıyordum. Blog ve twitter, friendfeed gibi hesaplarımda ne zaman House resmini değiştirsem ciddi ciddi House'u geri koymam gerektiğini söyledi herkes. Yani bu şekilde yapıştı üzerime bu da. Yapıştı derken şikayet etmiyorum bundan. Benim formata ve isme de uyan bir karakter çünkü House. Ama sinir olduğum "House'a kafayı takmışın" gibi saçma eleştiriler.
12-Yemekteyiz'e katılıp yemekten sonra striptizci çıkartmayı düşünüyor musun?
Yemekteyiz her seferinde lanet okuduğum ama bi şekilde izlediğim gerizekalı bir yarışma. O sürpriz denen olay da en büyük kolpalarından biri malum. Yemek boyu ota boka laf söyleyip on dakika sonra da beraber göbek atıyor insanlar. Ben katılırsam bir striptizci getiririm sürpriz diye. hatta erkek striptizci getiririm kıllığına. Salarım zenci itfaiyeciyi yemeğimi yiyip laf eden Hilmi'ye, Nazan'a artık kim katıldıysa. “Alın size sürpriz Şaziye Hanım” derim bi de yüzüne baka baka. Bu arada Terkos Hasan'ı da saygıyla anıyorum burdan. Arz ederim.
13- Hangi Blogları takip ediyorsun?
Pek çok blogu takip ediyorum. Hatta MİM denen saçmalığa karşılık olarak "Ayın Yazıları" diye bir bölüm yapıyorum blogda. O ayın en iyi blog yazılarından seçtiklerimi tanıtıyorum. Ama saymak gerekirse de kategorilendirerek benim için öne çıkanları sıralayayım.

Her şeyden önce Flying Dutchman derim. Benim blog yazmaya başlama şevkimi artıran etkenlerden biri pek çok bloggerın aksine Aceto Balsamico değil Flying Duthcman'dir. Bence spor ve futbol kategorisi yaparsak önce FD ve ekibi gelir. Hatta Duthcman’in bana “Bu blog internetteki en iyi 5 blogdan biri” demesini aldığım en büyük övgü olarak kabul ediyorum. Sağolsun Daçmeeen Başgaaaaaaaaaaaaaaaaan!!! Aceto Balsamico'yu da atlamak olmaz tabi. Blog dünyası için çok önemli bir blog BT'nin blogu. 

Fenerbahçeli olarak en çok No Pain No Gain ve Lambuja'yı seviyorum. Galatasaraylılar'dan Chao Grey var beğendiğim. Borges, Taç Çizgisi ve sizin blog da takip ettiğim diğer futbol blogları. Basketboldan da Salsa Basket ve Konyalı Portlandlılar var. Diğer branşlara gelirsek de önce Pucca'yı söylerim. Pucca bence bir bloggerdan çok bir fenomen artık. Onun hakkında her yerde söylediğim bir şey var ki o da şudur; Pucca'yı "belaltı, cinsel içerik" diye eleştirilip sığlaştırılmaya çalışanların göremediği bir derinliği var Pucca'nın. Bence o üslubu da derinliğini gizlemek için kamufle amacıyla kullanıyor. Ben açık söylüyorum şu an Türkiye'de bırakın Blogu, Pucca gibi "kadın yazar" yok. Kızlardan devam edersek bu ara pek sık yazmayan ama yazdığı zaman da edebi bir eser tadı veren "Eksensiz"i severim, son bir kaç aydır büyük ilerleme kaydeden ve her yazısı ayrı tattaki "Hepimizin Aynı Mahallenin Çocuklarıyız" da bu aralar bayağı tuttuğum bloglardan. Ayrıca Hastalıklı Dünya, Boş Muhabbet, Malın Gözü, Piç Güveysinden Hallice, Sigara Yanıkları, Masada Boş Bardaklar, Sinematik, Sineofrenik ve daha pek çok blog var fırsat buldukça takip etmeye çalıştığım.

Blog yazanların hepsinde büyük saygı duyuyorum genel olarak. Pek çoğunun herhangi bir çıkarı olmadan (tartışılır gerçi bu ama) değme gazeteden, mizah dergisinden kaliteli yazılar yazması takdir edilecek bir durum.
14- Yeni bir blogger a ne gibi tavsiyeleriniz ya da önerileriniz var?
Aslında biraz anlattığımı düşünüyorum ama yine de bir toparlayayım. Öncelikle kendi üslupları olmalı. Başlarda biraz taklit yapacaklardır ordan burdan ama; eğer doğru yola girerlerse eninde sonunda kendi üsluplarını yakalayacaklardır. Kesinlikle birilerine yaranma çabası ile yazı yazmamalılar. Basın bunu zaten yapıyor. Blogların açtığı ufku ben sinemadaki "yeni gerçekçilik"e benzetiyorum. Göz boyayan birbirinin aynı filmler yerine Yeni Gerçekçiler ile nasıl sinemada masallar değil hayatın tüm gerçekleri anlatıldıysa bloglar sayesinde de basının, kendine yazar diyen boş adamların, dünyadan bihaber entellerin foyasını meydana çıkardı bloglar. İşte bu yüzden blog yazanların basını taklit etmesi değil kendi içlerindeki kişiliği yazılarına yansıtması gerekiyor. Yazmak için yazmasınlar ayrıca. O an yazmak gelmiyorsa içlerinden illa yazayım diye bir şeyleri çıkarırlarsa bu işi rutine dökerler ve bayağılaşır onlar için. Gerekirse 1 ay bile ara verebilirler önemli değil. Ve hepsinden önemlisi bence okumayı bilmeyen biri yazmayı da beceremez. O yüzden önce okumalılar.
HBBA'ya Gelen Sorulara Geçelim.
Schumy : Kendisinin siyasi görüşünü merak ediyorum ben, sonuçta HBBA ile söyleşi yapma olayına girdiysen böyle ciddi soruları göze almış olan gerekir :)
Bu yine çok sorulan bir soru. “Herkese atıp tutuyorsun da sen ne ayaksın, hangi tarafsın onu de bakayım” diyorlar. Ben size siyasi görüşüm şudur diyemem. Çünkü hiçbir siyasi oluşuma kendimi tam anlamıyla ait hissetmiyorum. Hele mevzubahis bizim ülkedeki siyasi oluşumlarsa hepsine en uzakta olmayı tercih ederim. Çünkü hiç biri savunduğu görüşe tam haiz değil. Haizliği de geçtim, benim hayatıma yön verdiğim bir mottom vardır ki o da şudur: neyi savunuyorsan, hangi taraftaysan önce karşı görüşe, karşı tarafı da anlama cüretini de göster. Yani bana göre solcu olmak için önce sağ eğilimin tam anlamıyla neyi ifade ettiğini kavrayabilmek gerekiyor ki neye karşı olduğunu iyice kavra. Böylece Faşist Solcu’lara dönüşme bizim memleketteki gibi. Bu her alan için geçerli. Ben bir Fenerbahçeliyim ama Metin Oktay’ın ezeli rakibim için ne ifade ettiğini bilmem gerekir. Metin Oktay’ın takımına seven bi adama anlayış gösterebilirim böylece. Ondan da Lefter’in, Can Bartu’nun formasını giyen adamlara saygı göstermesini bekleyebilirim böylece.
Juvenil: Kaç yaşında?
Şöyle cevap vereyim şu soruya. Özellikle internette bu “ASL” mevzusuna takılmayı anlamıyorum. Juve beni yanlış anlamasın, sever ve okurum da kendisini. Onun bu amaçla sormadığını da biliyorum. Bahsetmek istediğim çok beğendikleri yazıyı yazan insanlara hemen “gerçek adın, yaşın, nerelisin ?” sorusunu yöneltmeleri. Ya ne önemi var allahaşkına ? Beğendiysen beğendin, karşı ya da benzer fikrini de gel söyle ama gerçek adını sanını öğrenmek sana ne katacak ki ? Ben sokakta midye satan 30 yaşında Mardinli olsam düşüncelerime bakışın mı değişecek ?
birfincankahveiçinbirpenny : bende sabavari bir soru sorayım, "ilk ne zaman milli olmuş" :)
Saba çok iyi televizyon, ama çekilmez televizyon yıldızı.. hahahahahaahhaha
ligeia : hbba mahlasıyla yayınlamayı kabul eden bir yayınevi bulursa kitap yazmayı düşündüğünü yazmıştı. nasıl bir kitap beklemeliyiz hbba'dan? roman? öyküler?
Evet istiyorum böyle bir şeyi. Ne yazacağıma gelince de şu an bilmiyorum. Ama mutlaka bir şeyler yazacağım birileri yayınlamasa bile. Roman olma ihtimali daha yüksek. İçerik olarak da mutlaka pek çok türü de barındıracak. Yan hikayeler, karakterler, eleştiriler olacak. Birkaç tane de kısa film hikayem var. Onları senaryolaştırmak istiyorum ilk etapta. Ama ben çekmeyeceğim.
ozhi: bir kadinin aklini nasil okuyabilir söylesin bakayim
Mel Gibson ve Helen Hunt’ın bir filmi vardı hani. Mel Gibson’ın kadınların aklını okuyabildiği. İnsanlar o filmdeki gibi bir hayat süreceklerini sanıyorlar kadınların aklını okudukları zaman. Bir kadının aklını okumak hiç de zor bir şey değil aslında. Ama erkeklerin anlamadığı şey bir kadının aklını okumanın hiçbir işe yaramayacağı. Bir kadını tüm sırlarıyla çözseniz, ona dair elinizde her detayı içeren bir harita bile olsa, söylediklerini daha beynindeyken okusanız bile bu sizin o kadını çözmenize yetmez. Erkeklerin anlamadığı da bu işte. Kadın öyle “şunu yapayım, bunu doğru yapmalıyım” diyebileceğiniz bir varlık değil. Kibar olmaya çalışırsan senden kabalıklar bekleyebilir. O kabalıklara “öküzsün” diye de yaklaşabilir, Kendini savunsan çekip gider, peşinden gitmesen “niye peşimden gelmiyorsun”; gitsen “artık çok geç”, derdini anlatmaya çalışsan “benim kendi dertlerim bana yetiyor asıl senin benimle ilgilenmen gerekiyor”, anlatmasan “bana hiçbir şeyini anlatmıyorsun” diye trip yapar. “Beni anlayan erkek isterim” diyip onu bulduğu zaman da “hayatımız çok monoton, heyecan yok” der. Sürprizler yapmaya çalışsan “sevgi pıtırcığısın iki Dakka rahat bırak” der… vesaire vesaire… İşte bu yüzden elinde tüm çözüm yolları olsa dahi kadının zekasını çözmeye yetmez bir erkek beyni.  Erkek kadını çözmemeli bu yüzden. Kadına bırakmalı kendisini. Zaten kadın ne isterse onu yaşar erkek.
mgntwmn: kadınlarla ilgili en merak ettiği şeyi soralım.haa bir de işi gücü yok mu?ben kafası çalışan bir mirasyedi olarak kudum kafamda.var ise böyle herşeylere yetişirken hayatı kaçırmıyor mu?ya da onun günleri 24saatten fazla mı?
Kadınlarla ilgili merak ettiğim tek bir şey kalmıştı onu da geçen sene öğrendim. Bir kadının adet döneminde nasıl bu kadar sapıtabildiğini anlamak istiyordum. Talihsiz bir tesadüf sonucu bunu öğrendim maalesef. Bahar alerjisini çok kötü bir şekilde yaşarım ve yıllardır denemediğim ilaç da kalmadı. Geçen sene denediğim bir ilaç da “kadınların adet sancısına benzer” bir etki yapıyormuş. Tabi ben bunu ilacı aldıktan ve içimde garip bir şeyler olunca öğrendim. Bu konunun detaylarıyla ilgili de “Adet’a İşkence” diye bir yazı yazmıştım. İşim gücüm var mı ? yine tuzak soru. Geçelim bunu ama mirasyedi değilim emin olun. İnternette herkesten çok zaman geçirmiyorum buna da emin olun. Sadece fazla şey yapıyorum nette. Bir de hızlı okurum hızlı yazarım ben. Ondan göze batıyor olabilir bu tempo.
ne ben olabildim ne de başkası: blog serüvenine nasıl başlamış? bi de geçen blogunda yazdığı adamın tekinin "ben gazete okumuorum bloglar var hatta her boku bilen adam var onu okuyorum" demesine nasıl kayıtsız kalmış o benim işte o benim lan diye nasıl bağırmamış:)) şaka bi yana ünlü olmak nasıl hissettirmiş onu soralım:))
Başlama hikayemi az çok anlattım yukarıda. O olayda da inanın “Bahsi geçen benim diyebileceğim bir ortamda değildim. O yüzden de ses çıkarmayıp “Değerli” gibi gülmeyi yeğledim.
Adsız: Her Boku Bilen Adam ,fil boku nasıldır? onuda biliyomu acaba?
Blogu açtığımdan ve sosyal ağları kullanmaya başladığımdan beri “koala, fil, geyik… bokları nasıldır” diye soran her 100. Sivrizeka’ya ABD green kart verseydi şu an Obama “nüfus planlamasına gitmeliyiz” diye açıklamalar yapardı.
turkleader: HBBA ya Ergenekon davasındaki hukuksuzluklarla ilgili ne düşündüğünü sorarsanız sevinirim. zira bununla ilgili bir yazısına rastlayamadım.
Hükümet yanlısı da yaparlar şimdi beni. Şunu söyleyeyim sadece şimdilik : Anlamını bilmeden doğruyu söyleyen/yapan doğruyu söylemiş/yapmış sayılmaz.

Hand Solo: kendisi neden her yazısında sosyal bir mesaj verme kaygısı taşıyor? amacı yeni neslin Levent Kırca'sı olmak mı?

Çok açık söylüyorum blogu açtığımdan beri küfüre bile varan yorumlar aldım ama hiç biri benim canımı bu kadar acıtmadı. Aklımdakileri yazıyorum o an ne çıkıyorsa. Yazıların sonunda ya da özünde de dümdüz bir mesaj vermeye çalışmıyorum ortalama bir Levent Kırca skeci gibi.
Adsız: Fantazilerini anlatsın. Bir de bir mekanda hiç tanımadığı bi kızla nasıl tanışır ? Ne der gidipte? Ters tepki alırsa ne yapar?

“Argadaşlarımın ısrarı ile girdiğim “trendi” diye dabir edilen o enteresan mekana girişimden itibaren edeleli gollarım tüm çıtırların bir anda yanındaki edelesizlere tokat atıp gözlerini bana dikmesine vesile olmuş idi. Derken daha sonra adının Feriştah olduğunu öğrendiğim, yüzünün sol tarafını tamamen kaplayan ve kendisine ekstra bir erotiklik katan diri vicıtlı gadına doğru istemdışı bir şekilde yöneldiğimi fark ettim…..” Ya biri ile tanışmanın belli bir yolu mu olur allahaşkına. Bin çeşit insan var. Barney Stinson bile herkese farklı bir yöntem uygularken “şunu yap” demek abes.

vedat gencoglu: Hiç çizgi roman kültürü varmı,en sevdiği çizerler kimler diye bende bölesine sormuş olmak için sordum.Ama inanın ne kadar da kötü olsa yav bu adam doğma büyüme İzmirlimi yoksa soradan mı onu merak ettim:)))))

Çizgi roman kültürüm olmaz olur mu ya. 5 yaşında okumayı öğrenince gidip Dostoyesvki’ye kafayı takmıyorsunuz. Red Kit, Tommiks, Asterix ‘den başladım sonra geldi arkası. Mizah dergilerini de takip ederim kendimi bildim bileli. Elimde de çok sağlam bir arşiv vardır. Onların arasından daşuan en sevdiğim isimler Kenan Yarar, Galip Tekin, Sönmez Karakurt Umut Sarıkaya, Serkan Yılmaz, Barış Atar. Doğma büyüme İzmirliyim. Severim de İzmir’i ama bence İzmir insanı İzmir’in hakkını yeterince veremiyor. Sadece mini etekle gezen birini taciz etmemeyi çağdaşlık sanıyor İzmir insanı. Belki çok sığ bir açıklama olabilir bu ama İzmir’in gençlerine bi bakarsanız ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Kısaca İzmir’i çok seviyorum ama İzmir artık benim için Truman Show’un içinde yaşamak gibi bir şey.

aysen: her boku biliyor da takım tutmuyor mu bu arkadaş?

Fenerliyim dedim. Sinyor Bartu , Lefter, Schumacher, Rıdvan-Aykut-Oğuz, Uche, Rapaiç, PVH, Alex seven bir Fenerliyim. Volkan, Emre, Selçuk, Topuz sevmeyen taraftayım. Anlayın artk ne demek istediğimi. Ayrıca Tanjevic İstifa !!! Bi de Gamova Gamova Gamova…

Adsız: Ne olacak bu Sakarya ile Kocaelispor'un hali? Bu iki takımın eski günlerine dönmesi için ona göre ne yapması gerek? Soruyorum her boku bilen adama.
Kocaeli ile çok alakam yok ama Sakaryaspor’un fahri taraftarı sayılırım. Çok yakın iki dostum sayesinde oldu bu da. Hatta birisi bildiğin Tatangadır. Zaten Oğuz, Aykut vesilesi ile de bi yakınlığımız vardı. Kocaeli bi şekilde toparlar ama Sakarya’nın durumuna çok üzülüyorum. TSL’de yer alması gereken takımların başında geliyor Sakarya. Bu tip takımların dönmeleri için istediğimiz kadar altyapıi genç oyuncular falan diyelim her şeyden önce maalesef para geliyor. Parayı bulunca da çar çur etmek yerine kalıcı olabilmek için Kayserispor örneğini incelemesi lazım her takımın.

Son Soru Klasik sorumuz: Barbarossa ile ilgili görüşlerin neler?

Barbarossa severek takip ettiğim futbol bloglarından biri. Sadece gündem değil yazı dizileri hazırlamanız özellikle beni bu blogu izlemeye iten sebeplerin başında geliyor. Özellikle Blog Söyleşileri gerçekten okutuyor.

Bi de çok kişili bloglar her zaman daha güzel bir tat bırakıyor özellikle spor bloglarında. 

Hem Barbarossa’yı hem de diğer futbol bloglarını Türkiye’deki pek çok futbol bilen adama ve gazeteye tercih ederim.

İyi gidiyorsunuz. Tek beğenmediğim blogun teması. Yazı alanının dar olduğu blog temalarını sevmiyorum. Ama tabi da sizin tercihiniz.

Röportaj için de teşekkür ederim. Zevk aldım. Biliyorum çok konuştum ama “Her boku” bilip de susmak kolay değil.

Sevgiler, saygılar.

20 Ocak 2010 Çarşamba

HBBA'ya Ne Sorsak ?


Blog Söyleşilerinde 12. ayakta biraz değişiklik olsun istedim. Bu yüzden futbol bloglarının dışına çıkıyoruz... Sıradaki her 'boku' bildiğini iddia eden bir blog olan HBBA, yani 'Her Boku Bilen Adam'... Şimdi sizden ciddi anlamda yardım istiyorum. Futboldan Sinemaya, Güncelden kadınlara kadar herşeyi soralım her 'Boku' bilen adama. Dediğim gibi, söyleşilerde bir kereye mahsus değişiklik yapayım istedim. Eğlenceli olur umarım...
Not: Soruları 23 ocakta gönderiyorum...

17 Ocak 2010 Pazar

Blog Söyleşileri #11, Dar Alanda Uzun Paslar.


11. Konuğum aynı zamanda burada da karalayan Dar Alanda Uzun Paslar blogunun yazarı Göksel Sert. Onunla çok önceden söyleşi yapmak istediğimi belirtmiştim. Nihayet bunu da gerçekleştirdik. Fazla uzatmadan soru cevaplara geçelim. 12. konuğumuzunda varsa tahminlerini ya da tavsiyelerini sizden alalım...

1- Hemen soralım. Göksel Sert kimdir, neler yapar?

İnsanın kendini anlatması kadar zor şey yok herhalde. Şimdi futbolcu olsam, şurada şurada oynadım der kurtulurum ama öyle bir şey de yok! Doğduğumdan beri demeyeyim hadi ama kendimi bildiğimden beri bağımlı bir futbol izleyicisiyim. NTV’nin cumartesi-pazar futbol kuşağıyla büyüdüm. “Avrupa’dan Futbol’u” izlemek en büyük keyfimdi. 14-15 yaşıma kadar ciddi anlamda fanatik olduğumu söyleyebilirim. Lise dönemimden sonra futbola ilgim azalmadı ama işin neden-sonuç kısmına girdim biraz daha. Futbol dışında beni tanımak isteyenler için şöyle özetleyebilirim kendimi; 23 yaşındayım ve Bursa’da Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde, son sınıfta okuyorum.

2- Ne zaman karar verdin bir futbol blogu yazmaya?

Blogu açmaya 2008 haziranında karar verdim. Başladığım zaman, 3-4 post yazmış ve bırakmıştım. Sonra-öyle zannediyorum ki temmuz sonu gibiydi- yeniden ve bırakmamak üzere başladım blog yazmaya. Şimdi dönüp baktığımda iyi ki başlamışım diyorum.

3- Sana ilham kaynağı olan bir blog ya da bir kişi var mıydı?

Benim, blog anlamında olmasa da futbol kültürü işlerine girişim, verkac.org zamanlarında başladı. Bu siteyi çok büyük bir şevkle ve keyif alarak okuyordum. Hatta, yazarlık için birkaç kez başvurdum fakat geri dönülmedi :). Güncel anlamda blog olarak ise elbette Aceto Balsamico’dan etkilendim ve onun verdiği ilhamla blogu açtım.

4- Ne gibi hedefler koymuştun blogu açmadan önce? Bu hedeflere ulaştın mı?

Blog açarken hedefim elbette okunmaktı. Hatta tek hedefim buydu. Kar tanelerinin yavaş yavaş çoğalması gibi okur kitlesi de büyüdü. Elbette çığ haline gelmedi ama beni son derece mutlu eden bir “nitelik” değerine ulaştı. Şu an, blogun gidişatından çok memnunum. Böyle devam etmesi, tek temennim. Okuyucu sayımız biraz daha artarsa hayır demem tabii!

5- Blogun isim hikayesi nedir?

İlginç, ilgi çekici bir isim bulmak istemiştim. Baya bir düşündüm fakat aklıma hiçbir şey gelmedi. En sonunda “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminden esinlenerek “Dar Alanda Uzun Paslar” adını koydum. Git gide Uzun Paslar olarak kısaldı bu isim. Fakat hala, kısaltması olan DAUP’u kullanıyorum.

6- Dar alanda uzun bir pas nasıl atılır :)?

 Atılmaz herhalde! Ya da şöyle iyi şandelleyen birini bulmak lazım. Hani eskiden “minareci” derlerdi ya, o ekolden! Sabri, becerebilir bu işi :).

7- Bloga yazmayı bırakmak istediğin anlar oldu mu? Ya da tam tersi, seni daha da yazmaya teşvik eden ?

Bırakayım diye hiç düşünmedim. Bırakmamı gerektirecek hiçbir şeyle de karşılaşmadım çok şükür. Ama ilginç bir ruh haline sahibim. Yazı yazarken dahi canım sıkılıyor zaman zaman. Bir taraftan keyif alıyorum, bir taraftan canım sıkılıyor. Bu sadece yazı yazarken değil, tüm aktivitelerimde böyle. Galiba, bir sorunum var :). Fakat, şunu söyleyebilirim ki bloga gelen her yorum, e-postama gelen her mail, beni yazmak için biraz daha teşvik ediyor. Hayatımda ciddi anlamda büyük bir yer kaplıyor blog. Bazen tüm günü blog karşısında geçirdiğim olmuyor değil. Sabah başlamışsam bilgisayardan kalkınca bir bakıyorum her yer karanlık.

8- Bu işi karşılıksız yapıyorsun. Seni tatmin eden ne oluyor?

Hiç tanımadığım kadar insanı tanıdım blog sayesinde. Kimi yorum bıraktı, kimi mail attı. Kimi de şöyle bir bakıp geçti. Fazla sosyal biri olmadığımdan burası, sokağa açılan bir pencere gibi. Yazdıklarım karşılığında maddi yönden bir şeyler alırsam elbette çok güzel olur ama yeni insanlarla tanışıp onlarla bir, iki kelime de olsa sohbet etmek bana yetiyor. Blogçuluk biraz da böyle bir şey sanırım.

9- Blogla ilgili komik veya yol gösterici eleştiriler aldın mı?

Komik olarak hatırlamıyorum ama blogu ilk açtığım günlerde mail yolladığım bloglardan birçok eleştiri almıştım. Onlar sayesinde bir yol tutturduğuma inanıyorum. Tabii Ege Görgün’ü anmamazlık edemem. Blog yolculuğunda bana ciddi katkıları dokunmuştur. Şimdi isimlerini tam olarak hatırlayamıyorum ama yaşı DAUP’dan büyük her bloga bir teşekkür borçluyum.

10-Sık sık hangi blogları takip ediyorsun?

Senin blogu elbette, zaten kendim de yazıyorum :). Bunun dışında Blog İdman Yurdu ve Futbloglar’dan karşılaştığım her ilginç yazıyı okuyorum. Aslına bakarsan devamlı takip ettiğim birçok blog var ama şimdi isim verip unuttuklarımı kırmak istemem.

11-Bir yazıyı yazdıktan sonra 'olmadı bu' diyip sildiğin oluyor mu? 

 Başlarda pek olmamıştı ama şimdi şimdi olmaya başladı. Bir keresinde sonuna kadar getirdiğim epey uzun bir yazıyı sildim. Ki abuk bir şey de yazmamıştım. Konuya girişim ve anlatışım hiç içime sinmemişti. O anki durumuma göre “olmadı bu” dediğim yazılar artmıyor değil.

12-Yazdığın bir yazının başka bir yerde senin blogunu kaynak göstermeden yayınlandığına şahit oldun mu?

İsimsiz olarak şahsen hiç rastlamadım. İsim verildikten sonra izin istemeye gerek yok bence, sonuna kaynak olarak blogun adını yazıp adresini koysunlar benim için yeterli. Ki kendi yazım, başka sitelerde yer alınca çok mutlu oluyorum. Hele taraftar forumlarına girdi mi, tamamdır! Tek derdim, çoğu taraftar forumunun davetiyeyle çalışmaya başlaması. Google’da görüyorum ama yazıya yapılan yorumlara ulaşamıyorum. Yalnız şu olmuştu, birkaç post girilip bırakılan bir blogun yazarı “uzunpaslar” takma adını kullanıyordu. Galiba benden esinlenmiş yoksa böyle saçma bir ismi nereden bulacak :). Bu olaya da kızmadım doğrusu, okunduğunu, ilham kaynağı olduğunu bilmek bana yeter!

13-Maç değerlendirmeleri yapıyorsun. Bu ne kadar vaktini alıyor?

 Bazen çok, bazen az. Kimi maçları izlerken öyle doluyorum ki pata küte yazıya girişiyorum. Bazense aklıma yazacak hiçbir şey gelmiyor. Lafı eveleyip geveliyorum. Şansıma bu tür maçlar çok az oluyor. Yazıyı yazmaktan ziyade onu kontrol etmek beni çok yoruyor. Okuduğum bölümden midir bilmiyorum ama düzeltmen gibi defalarca okumadan rahat edemiyorum. Tam emin olduğum an, yazımı en az 3 defa okumuş oluyorum.

14-İleride bu işten para kazanmayı düşündün mü hiç?

Böyle bir şey olursa, hayatımın en sağlam sürprizlerinden olur! Şu an okuduğum için iş anlamında hiç düşünmedim ama okulu bitirince dergilere, gazetelere başvurmayı düşünmüyor değilim İlgilenenler bana ulaşabilir :).

15-FM 2010'da Bozüyükspor üzerindeki emeklerinden bahseder misin?

Bu işe Sinan(extensor) ön ayak oldu aslında. O bana önerdi ve ben de hemen atladım. Bozüyükspor’un mümkün olduğunca her maçını takip etmeye çalışıyorum. Bu sebepten oyuncuları değerlendirmek benim için sadece bir hobi oluyor. Hem keyif alıyorum hem de sevdiğim bir oyunda ismim geçiyor. Ne diyeyim, Sinan’a bir kez daha teşekkür edeyim en iyisi! Bu arada, Ahmet İlhan’ı birkaç yıl sonra TSL’de görürsek beni hatırlayın :).

16-Kısa TSL soruları ile devam edelim... Şampiyonluk ve gol kralı adayın? 

Şampiyonluk adayım, Fenerbahçe açıkçası. Çünkü Daum, TSL’yi çok iyi biliyor ve hiç macera aramıyor. Şampiyon olamasalar dahi son haftaya kadar iddialarını sürdüreceklerine eminim. Galatasaray da şampiyonluğa ulaşabilir fakat Fenerbahçe’ye oranla şansları az. Çünkü daha kırılgan bir yapıları var. Yeni transfer Neill’in Galatasaray’a katacakları, şampiyonluk şanslarını belirleyecek aslında. Beşiktaş kötü gidiyor ama düzeleceklerini düşünüyorum. En azından yarıştan erken kopmayacaklardır. Bu üç takımı yüzdelemek gerekirse; Fenerbahçe %45, Galatasaray %35, Beşiktaş %20. Kayserispor’un 25. haftadan sonra düşüşe geçebileceğini düşünüyorum. Keza Bursaspor’un da. Anadolu takımları biraz daha dirençsiz oldukları için üst üste gelebilecek 2 mağlubiyet onları hedeften uzaklaştırabilir. Bursaspor ve Kayserispor’dan asıl beklentim gelecek sezona dair. Bu sezon istikrarlı bir yapı oluşturabilirlerse 3 yıl içerisinde şampiyonluk görebilirler. Bu şampiyonluğu, gerçekten de çok istiyorum. Açıkçası, en fazla 10 yıl içerisinde Anadolu bir şampiyon çıkartacak. Buna eminim. Belki o gün hala blog yazıyor olurum. Trabzonspor için bu sezon TSL’yi üçüncü bitirmek, büyük bir başarı olur. Gelecek sezona hazırlanmalılar bana kalırsa. Artık rica ediyorum, mevcut yapıyla fazla uğraşmasınlar. Makukula, kral olarak ligi bitirecektir.

17-Peki ilk yarının en iyi 11'ini isteyelim senden...

Kalede Ivankov, savunmada Koray Arslan-Ferrari-Ömer Erdoğan-İbrahim Üzülmez, orta sahada Keita-Ernst-Colman-Arda, ileri uçta Makukula-Cenk İşler. Yabancı ağırlıklı bir kadro oldu ama idare edelim artık!

18-Kazım Kazım adam olur mu sence?

 Kazım çok iyi bir oyuncu. Diklemesine oynayabilen ender kanat oyuncularından ve yerli statüsünde bulunuyor. Malum olayları ve “cıvık” tavırları olmasa Galatasaray veya Beşiktaş, dakika geçirmeden transferi bitirsin derdim. Kazım toparlanmak zorunda. Yaptığı kendine. Kendisine yazık ediyor, tıpkı Batuhan Karadeniz gibi.

19-Peki Linderoth artık iyileşti mi? Galatasaray'a ne gibi faydaları olabilir?

Linderoth’tan bundan sonra hayır geleceğini düşünmüyorum açıkçası. Bir kere ara soğudu mu, toparlanabilmesi çok zor. Linderoth kötü bir oyuncu mu peki? Elbette değil! Fakat artık iş yapabilmesi mucize gibi bir şey. Galatasaray, Linderoth’u yarım sezonluğuna Anadolu’ya kiralamayı düşünmez mi acaba?

20-İbrahim Üzülmez mi Giggs mi diye sorarak seni senden almak niyetindeyim...

İbrahim Üzülmez, aldığı eleştirilerin pek çoğunu hak etmeyen bir futbolcu. Muhteşem bir profesyonel ve gittiği yere kadar futbola devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Şimdi 35 yaşında ama bunu hiç belli etmiyor. 40’a kadar oynayabilir bence. Günah keçisi ekolünden gelen bir futbolcunun yerine çok daha iyi bir oyuncunun alındığını şu ana kadar hiç görmedim. Roberto Carlos dahi Ümit Özat’ı aratmadı mı? Hüseyin Çimşir’i unutturacağı söylenen Tjikuzu, şimdi Diyarbakırspor’da. Bu arada, Giggs’le karşılaştırıp okuyanları da kendinden geçirmeyelim :).

21-Ne izler, ne okur, ne dinlersin? Sosyal hayatın okul dışında nasıl gidiyor?

İflah olmaz bir Yeditepe İstanbul dizisi hayranıyımdır. Çok severim, cd’leri hala arşivimde durur. Arşiv dedim de büyük bir şey sanmayın, notebook çantamın ön gözü :). Son zamanlarda FlashForward’ı izliyorum. Haftada bir ya da en az iki haftada bir sinemaya giderim. Vavien’i izledim en son, çok sağlam bir filmdi. Herkese tavsiye ederim. Okuma kısmına geçersek şu sıralar daha çok okulla alakalı kitaplar okuyabiliyorum. Fakat, kendim için okuduğum zamanlarda en son Esir Şehrin İnsanları serisini bitirdim. Onu da tavsiye edebilirim. Nehir romanlar okuyup kahramanların hayatlarını 20 yaşından 70 yaşa dek izlemek, edebiyat anlamındaki en büyük zevklerimden. Müzik dinlerim elbette ama çok belirgin bir tercihim olmadı bugüne dek.

22-Senin de karaladığın ve şimdi de söyleşi yaptığın Mutlak Gol Pozisyonu ile ilgili düşüncelerini de alıp bitirelim...

Mutlak Gol Pozisyonu, sürekli takip ettiğim bloglardan biri. Ben de elimden geldiğince haftanın yıldızı bölümünü devam ettirmeye çalışıyorum. Çok yazarlı bir blog olduğu için herkes farklı renkler katıyor bloga. Tabii, bu durumda senin katkılarını görmezden gelemeyiz. Yazar sayısını ve dolayısıyla renk sayısını biraz daha arttırmanı bekliyorum!

23-Teşekkürler vakit ayırdığın için.

Asıl ben teşekkür ederim. Kendimi mühim biriymiş gibi sanmam dahi vakit ayırmaya değer :).

27 Aralık 2009 Pazar

Blog Söyleşileri #10, King Santillana Blog


2009'un son söyleşisi King Santillana. 26 soru sorduk, çok güzel cevaplar aldık. Bizim gibi Real Madrid sevdalısını da bulunca bol bol Real'ide konuştuk... Alper'e tekrar teşekkürler. Şimdi 11. konuğumuzu düşünmeye başlayabiliriz.
1- Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?
38 yaşındayım. Evliyim, bir kızım var. Finans sektöründe çalışıyorum.
İnternetin henüz icad edilmediği çok küçük yaşlarımdan beri Futbol kültürü, 
kulüp tarihçeleri, derbi istatistikleri, taraftar yapıları gibi 
futbolun saha içi yansımasından ziyade, saha dışı kültürüyle kafayı yemiş biriyim. 
80'li yıllarda ve 90'lı yılların başlarında harçlıklarımı Guerin Sportivo'ya, Onze'a,
Shoot'a, Match'e yatırırdım. Taksimde bu dergileri gecikmeli de olsa
getiren yerler vardı. Şimdiki gibi bir tuşa bastığınız anda karşınızda
göremiyordunuz o dönemlerde futbolla ilgili herşeyi. Futbol kültürüyle çok küçük
yaşlarımda başlayan bu haşır neşirlik, yabancı kulüplerle mektuplaşmalarımla
devam etti. İlk olarak 80'li yılların sonlarına doğru Real Madrid Kulübüne
İngilizce bir mektup yazdım. Kulübün açık adresini bilmediğim için, 
ve internete girip görebilmek gibi bir lüksümüz olmadığı için
"Real Madrid Football Club, Madrid-Espana" adresine gönderdim. İçine
yazdığım mektupla birlikte küçük bir üçgen Fenerbahçe flaması ve bir adet
Fenerbahçe kartpostalı koydum. Yazdığım mektupta da Real Madrid materyalleri
istedim ve adresimi verdim. Cevap geleceğine dair elbette umudum yoktu ama yaklaşık 1 ay sonra
posta kutusunda bulduğum Real Madrid kulübü antetli büyük beyaz zarfı
görünce deliye döndüm. Ve bu şekilde kulüplerle yazışmaya başladım.
İnternet icad edilene ve kulüplerin online store'ları kurulana kadar
Real Madrid, Barcelona, İnternazionale, Milan, Everton, Liverpool,
Celtic, Tottenham Hotspur, Manchester City gibi birçok kulüple yazışarak, bizzat
kulüplerden gelen materyalleri biriktirmeye başladım. Ve bu şekilde 
hiç farkında olmadan koleksiyonerlik yapmaya başladım. Bugün yabancı
kulüp flamaları ve yabancı kulüp rozetlerinden oluşan koleksiyonlarım 
var. Benim için rozet daha mühim ama. Günlük hayatımda da kullanabiliyorum
çünkü onları. Yazışma yoluyla topladıklarımla birlikte,
bizzat yurt dışından aldığım, eşe dosta aldırdığım, internetin 
icadıyla store'lardan sipariş ettiğim materyallerle koleksiyon genişledi.
Ancak şunu söylemeliyim ki, bu koleksiyon içerisinde benim için en 
kıymetlileri yazışma yoluyla edindiklerim.. Onların yeri bambaşka.
Velhasıl işte böyle bir adamım. Futbol kültürüyle sevdalığı bitmeyen biri..  


2- King Santillana'yı yazmaya ne zaman karar verdin? Tetikleyen bir olay var mıydı?

King Santillana Blogu yazmaya 2007 yılının sonlarında karar verdim. 2008'in
başında da yazmaya başladım. Tetikleyen olay olarak şunu söyleyebilirim;
Çalıştığım kurumda 2007 yılının ortalarında İstanbul'dan başka bir kente atandım. 
İstanbuldan uzaklaşınca sosyal çevremizi İstanbulda bıraktığımız için
yalnızlığın verdiği bir dürtüyle yazmaya başladım. Yazmaya başladım derken
blog yazmayı kast ediyorum Yoksa yazmak hayatımızın her evresinde hep vardı
karınca kararınca. Bazen düşünüyorum da, İstanbuldan ayrılmasaydım, belki de
blog yazma işine hiç zaman ayıramazdım.

3- Blogu açarken aklına gelen diğer isimler neydi?

Aslında iki isim arasında gittim geldim. Bizi okuyanlar bilirler, Real Madrid
ve Everton kulüplerinin yeri ayrıdır bizde. Dolayısıyla isim olarak da Real Madrid
efsanesi Santillana ile Everton efsanesi Dixie Dean isimleri arasında düşündüm.
Sonunda Santillana'da karar kıldım.


4- Hemen Santillana'ya geçelim. Ve onun hakkında sözü sana bırakalım...

Santillana benim için bir idoldür hakikaten. Çocukken mahalle arasında top
oynardık. Herkes bir topçunun ismini seçerdi kendine. Benim seçimim hep Santillana
olurdu. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızın ilk maçları farklı skorlarla kaybeden
Real Madrid takımının, rövanşta mucizeleri gerçekleştirdiği efsane dönemlerinin
efsane adamlarındandır Santillana. Mesela bir Monchengladbach maçı vardı.
TRT'nin o tek kanal olduğu dönemde, evdeki siyah beyaz televizyonun 
o puslu ekranından seyrederken havalara uçmuştum. 1985-86 sezonu Uefa Kupası 3.tur 
eşleşmesiydi. İlk maçı dışarıda 5-1 kaybetmişti Madrid. 15 gün sonraki rövanşta 
3-0 öndeydi içeride. Maçın sonları yaklaşıyordu. Oyuna sonradan girmişti Santillana. 
Derken o son dakika golü gelmişti. Çakmıştı Santillana, 4-0 olmuştu. 
Madrid mucizeyi gerçekleştirmişti, turu geçmişti. Yine aynı sezon yarı finalde İnter'i 
İtalya'da 3-1 yenildiği maçtan sonra Madrid'de 5-1 yenip finale çıkmış, 
finalde de Köln'ü yine 5-1 yenerek Uefa Kupasını da kazanmıştı Madrid. Ne müthiş takımdı..
İşte Santillana o Real Madrid'in tek kelimeyle bayrak adamıdır. 1970-71 sezonunda Racing
Santander'de 1 yıl oynadıktan sonra Real Madrid'e gelmiş ve tam 17 sene aralıksız
Real Madrid forması giymiş bir adamdır. Real Madrid'li gelip, Real Madrid'li giden 
bir topçudur yeşil sahalardan. Ayrıca şahsi fikrimdir; telaffuzu en güzel futbolcu
isimlerinden biri hata belki de birincisidir Santillana ismi. Kaldı ki gerçek adı da
değildir aslında. Santillana Del Mar'da doğduğu için, doğduğu yerden hareketle 
taraftarların taktığı bir lakaptır Santillana ismi. Gerçek adı ise
Carlos Alonso Gonzales'tir.. Velhasıl büyük adamdır Santillana.. 


5- Santillana'nın yanında Real Madrid'ide seviyorsun. Neden Real Madrid?

Hiç kimse tuttuğu, yada sempati duyduğu takımı oturup da rasyonel sebepleri irdeleyerek
seçmez. Küçük yaşlarda o takımla ilgili yaşadığı hadiseler belirler bu durumu.
Four Four Two Dergisi için geçtiğimiz aylarda "Madridista olmanın 10 sportif sebebi"
başlıklı bir yazı yazmıştım. Her ne kadar orada rasyonel düşünülmüş 10 adet sebep
yazdıysam da, gerçekte bu sebeplerden sadece biri beni Madridista yapan sebepti. O da 
"imkansız turları atlama" idi. Bir önceki soruda da bahsettiğim gibi bizim çocukluk ve
ilk gençlik dönemlerimizin bu anlamda efsane takımıydı Real Madrid. Farklı kaybedilen 
ilk maçlardan sonra, kimsenin beklemediği bir şekilde rövanşları kazanıp tur atlardı. 
1984'de Rijeka maçları (1-3, 3-0), Anderlecht maçları (0-3, 6-1), 1985'de İnter maçları (0-2, 3-0), 
Monchengladbach maçları (1-5, 4-0), 1986'de yine İnter maçları (1-3, 5-1), 1987'de 
Kızılyıldız maçları (2-4, 2-0) gibi.. Ayrıca babam da iflah olmaz bir Madridista'dır.
Onun da küçük yaşlarda bizi işlediğini inkar edemeyiz. Evet biz de Barca'lı Şimşek Santrfor'u
çok okuduk zamanında ama yine de Madridista olmaktan kendimizi alamadık :) 


6- Real Madrid Barnebeu'da bu yıl Şampiyonlar Ligi'ni almayı başarabilecek mi?

Kalbimizden geçen elbette bu ama hiç de kolay değil. Neler olabileceğini bugünden
bilebilmek elbette mümkün değil. Ancak şunu söyleyebiliriz, Real Madrid'in
Bernabeu'da oynanacak bir Şampiyonlar Ligi finalinde olmamasından daha kötü olan
bir şey varsa o da o finalde Barcelona'nın olmasıdır. Bundan da kötüsü o stadta
o kupayı Barcelona'nın kaldırmasıdır ki, bunu tasavvur etmek bile istemiyorum..


7- Los Galacticos'un ilk dönemiyle bu sezon başlayan ikinci dönemini nasıl değerlendiriyorsun?

Her iki dönemi de çok fazla hazettiğimi söyleyemem. Bu kadar çok yıldızın aynı takımda olmasını 
pek seven biri olamamışımdır hiç. Ne bileyim, o takımın gerçek ruhunu götürüyor sanki bu tür 
transferler.. Birinci Los Galacticos döneminde de bu duyguları taşırdım. Şimdi de böyle 
düşünmekteyim. Ha yararlı olmazlar mı, ortalığı dağıtmazlar mı, falan mı filan mı, bunlar ayrı dava.. 
5 tane Ronaldo ile 5 tane Kaka'yı, bir Raul ruhuna, bir Camacho ruhuna, bir Santillana ruhuna 
değişmem gibi geliyor bana.. Bilmiyorum, belki de bu kafayı değiştirmem lazım artık benim..


8- Florentino Perez Real Madrid tarihinin en iyi başkanı mı yoksa sen farklı mı düşünüyorsun?

Valla en iyi başkanı mı bilemem ama benim için en büyük başkan olmadığı kesin. Benim için 
en büyük Real Madrid Başkanı Ramon Mendoza'dır. Çünkü İstanbul'dan mektup yazan sıradan bir
Real Madrid sevdalısının tüm mektuplarına kulüp antetli kağıtlara yazılmış, ve matbu olmadığı
her mektubu birbirinden farklı konular içerdiği için ayan beyan ortada olan cevaplar yazan,
bu yazıları ıslak imzasıyla imzalayan, bu İstanbul'lu Madrid sevdalısının tüm taleplerini
karşılayarak flama, albüm, dergi, poster gibi materyalleri kendisine göndermekten imtina
etmeyen, koca Real Madrid'in başkanıyken İstanbul'dan mektup yazan bir genç adama zaman 
ayıracak kadar gönlü geniş olan bir başkandır Ramon Mendoza :) Onun arkasından da Lorenzo Sanz
gelir O da zaman zaman ceketimizin yakasını süsleyen Real Madrid rozetinin yollayıcısıdr :)


9- Barcelona hakkında ne düşünüyorsun? Gerçekten de son 100 yılın en iyi takımı onlar mı?

Son 100 yılın en iyi takımı diyebilmem için son 100 yıldaki en iyi takım adaylarının hepsini
izlemiş olmam lazım ki karar verebileyim. Ben 38 yaşındayım, son 30 sene için yorum yapabilirim.
Ve evet, gerçekten başka bir futbol oynadılar özellikle geçtiğimiz sene. Kabul etmek lazım ki
geçen sene yaptıkları futbolu domine etmekten daha öte bir şeydi. Bütün kazanılan kupaların
yanı sıra, Bernabeu'da 6 hadisesini bu Madridista gözlerimizle görmemize yol açtılar. Uzun yıllar
bunların nemasını kullanacaktır elbette bütün Barca'lılar..


10-Bugüne dek Real Madrid'de oynamış olan ve halen oynayanlardan efsane bir 11 yapmanı istesek?

Çok zor bir şey bu. Fazla düşünmeden ilk aklıma gelenlerle bir 11 yapayım. Ama muhakkak 
koymayı unuttuğum futbolcular olacaktır: 
Casillas, Chendo, Sergio Ramos, Sanchis, Camacho, Kopa, Michel, Butragueno, Di Stefano, Raul, Santillana.


11-BİY ve Futbloglar hakkındaki düşüncelerin neler?

Ben çok fazla takip edemiyorum ancak futbol üzerine internet ortamında edilen kelamları toplayarak 
önümüze getiren organizasyonlar olduğu için oldukça yararlı oluşumlar olduklarını düşünüyorum.


12-Blogda yazma hevesini kıran ya da tam tersi daha çok yazmalıyım dedirten şeyler oldu mu?

Yazma hevesimi kıran demeyelim de, moralimi bozan hadiseler elbette oldu. Bunları iki grupta
topluyorum. Birincisi blogda yazdığım yazıların izinsiz ve habersiz olarak başka mecralarda
kullanılması ve kullanan kişilerin bu yazıları sanki kendileri yazmış gibi kullanmaları. Bu çok
sinir edici bir hadise gerçekten. Emek veriyorsun, araştırıyorsun, zaman harcıyorsun, bir de
bakıyorsun ki başka bir yerde karşına çıkıyor. Bunu engelleyebilmenin bir yolu olsa keşke.
İkinci grup ise gelen küfürlü yorumlar. Mümkün mertebe kimsenin bam teline basmadan yazmaya
çalışsam da, insanlar küfür etmek için yine de bir sebep bulabiliyorlar. Bazen Fenerbahçe
ağırlıklı yazdığım için de eleştirildim mesela. Ya kardeşim, biz bu blogu tarafsız bir blog
diye hiç sunmadık ki. Öyle bir iddiamız hiç olmadı. Biz Fenerbahçeliyiz. Hem de en hastasından.
Futbol üzerine kelam ederken, Fenerbahçe'ye Standard Liege muamelesi yapmamız beklenemez herhalde
değil mi ?


13-Hedeflerin neler? Tüm istediklerini gerçekleştirdin mi?

Kendi mesleğim ve hayatım için hedeflerimin tamamını henüz gerçekleştirmedim elbette. Daha çok
hedef var önümde. Blog yazarı olarak ise zaten herhangi bir hedefle başlamamıştım bu meşgaleye.
Amatörce ve beklentisiz kelam ifşa ettiğim için hedef diye bir sorunum yok blog yazarı olarak..


14-Sıklıkla hangi blogları takip ediyorsun?

Aceto Balsamico, Ariel Ortega, Flying Dutchman, Almaty'de Bir Fenerbahçeli, Ali Ece (Total Futbol),
Pennearabiata, Çizgisiz Defter, Trofolo.. Ve elbette Mutlak Gol Pozisyonu :)

15-Blog hakkında aldığınız bir tavsiye var mıydı?

Hayır. Blogdaki tüm görsellik, kullanılan renk, yerleşim şekli, yazılan yazılar, işlenen konular,
yaptığım seriler (Armaların Anlamları, Hınca Hınç Tribünler, Merak Edilen Taraftar Psikolojileri vb.)
tamamıyla kendi özgün düşüncelerim oldu. Zaman zaman arkadaşlarım daha sık yaz, şu şu şu konulara da
değin deseler de, ben hep bildiğim yolda gittim. Çünkü o kadar sık yazmaya ve her konu hakkında
kelam etmeye hem zamanım yok, hem de bu blogun naçizane misyonu da bu değil. Biz futbolun güncelinden
ziyade kültürüne dair fikir ifşa etmeye çalışıyoruz. Futbol dünyasının akış hızıyla eş zamanlı bir
blogu biz okuyucularımıza sunamayız. Daha çok kültürel bilgileri sunabiliriz. Zaten bunu çözen ve 
anlayan kemik bir okuyucu kitlemiz de artık oluştu.. 


16-Sürekli okuduğun spor yazarları kimler?

Her gün düzenli ve sürekli okuduğum spor yazarı aslında yok. Bloglar oluştuğundan beri düzenli
okuduğum bloglar var. Yine de Tamer Bağlan, Mehmet Demirkol, Ercan Güven, Kanat Atkaya ve tarzı
oldukça değişik olsa da Bilgin Gökberk fırsat buldukça okuduğum yazarlandandır. 

17-Sosyal yaşamın nasıl geçiyor? Blog dışında nelerle uğraşıyorsun?

Mesleğim dolayısıyla oldukça yoğun çalışıyorum. Bolca iş seyahati yapıyorum, ofisde olduğum
zamanlarım da gerçekten yoğun geçiyor. Çalışma hayatı haricinde ise İstanbul'da iken kesintisiz
iştirak ettiğimiz, İstanbul dışına çıktıktan sonra da mümkün mertebe iştirak etmeye çalıştığımız
Fenerbahçe maçları var. Futbol, basketbol, voleybol fark etmez.. Fenerbahçe sosyal hayatımızın 
yadsınamaz bir parçası olmuştur yaşamımızın her döneminde. Bunlar dışında ailemle ve kızımla 
zaman geçirmeyi, arkadaş çevremde bizim kısa pas dediğimiz akşam demlenmelerini, kış aylarında 
sessiz sakin Cunda'da rakı-balığı severim. Aslında en çok da yalnızlığı severim. Beni müthiş dinlendirir. 
Her ne kadar bu yoğun tempoda yalnız kalmaya fırsatım olmasa da..  


18-King Santillana ne izler? Ne dinler?

Yıllardır Türk dizisi izlememiştim. Ta ki Ezel'e kadar Tuncel Kurtiz'in Ramiz Dayı karakteri o diziye
bağladı bizi. "Emri vereyim mi kardeşş" mottosu arkadaş çevremde dilimize pelesenk oldu bu aralar :)
Bunun dışında cnbc-e dizilerini izlerim fırsat buldukça. Without a Trace, CSI NY gibi. Bir de
bizim birader Flash Forward'ı tavsiye etti geçenlerde. Ona takılıyorum zaman bulabilirsem. Ayrıca Ntv, Cnn Türk, Haber Türk gibi kanallar da vazgeçilmezlerimdendir. Cranberries, Evanescence, Manga, Cem Karaca, Metallica dinlediklerim arasında ilk aklıma gelenler. Ama klişe bir cevap olarak, hoşlandığım her türlü müziği de dinlerim diyebilirim. Genel olarak sert müzikten hoşlansam da
zaman zaman kendimi Lara Fabian yada Celine Dion dinlerken de bulabiliyorum  


19-Twitter'da sanırım halen yoksun. ? :)

Evet yokum.. Külfet geliyor bana, üşeniyorum :)

20-Madrid'e gitmeyi sanırım çok istersin?

Elbette.. Madrid yanında Liverpool, Buenos Aires ve Glasgow'u da görmeyi çok isterim..

21-Türkiye'nin en güzel kadını?

Eşim :) Cansu Dere de fena değil :)

22-Sence 2009'un en iyi futbolcusu ve takımı hangisiydi?

Tabii ki Messi ve Barcelona..

23- ... olsun 10.000 lira borcun olsun?

Noktalı yerlere koyabileceğim seçenek çok. Ama blog adımıza da uyması babında şöyle doldurayım;
Bernabeu ve Goodison Park'da locam olsun, 10.000 lira borcum olsun :)


24-Mutlak Gol Pozisyonu hakkındaki düşüncelerini de alıp bu güzel söyleşiyi bitirelim.

İyi iş çıkarıyorsunuz. Takdir ederek izliyorum. Özgün yazılarınızın yanında bu blog söyleşileri de
gerçekten marka bir seri oldu. Başarılarınızın devamını dilerim. 


25-Vakit ayırdığın için teşekkürler...

Ben teşekkür ederim.. Benim için zevkti...

Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan