Honduras etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Honduras etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2010 Cumartesi

Tortilla ve Futbol...


Muz Cumhuriyeri’ denir Honduras için. Belki de ‘Maya toprakları’ da uygun olur…

Honduras’ta, Copan şehrinde Maya harabeleri arasında bilinen bir Aşk Tanrısı bulunur… Halk bu Tanrı’dan iyi bir gelecek ister her daim. Şimdilerde Honduras halkının bu Tanrı’dan istedikleri ‘Futbol Aşkı’ doğrultusunda iyi bir gelecek…

Yolsuzluk, kaçakçılık, fakirlik, askeri darbe… Tüm bu olumsuzlukları Honduras halkına unutturan iki şey var;

Tortilla ve Futbol…

Ellerde lezzetli Tortilla sahada Honduras milli takımı… Futbol bütünleştirici bir rol oyunuyor. 1921′de Guetamala maçı ile başlayan serüven devam ediyor…

Aslında Honduras için herşeyin başı 1969 yılı… 1970 Dünya Kupası’na katılabilmek için tek engel El Salvador’du. Honduras El Salvador’u ilk maçta 1-0 yendi ve umutları yeşertti. El Salvador’lu genç bir kız ülkesine o kadar bağlıydı ki her alanda çekişme içinde oldukları Honduras’a son dakika golü ile yenilmeyi kaldıramadı ve intihar etti… Diğer maçta El Salvador Honduras’ın Meksika hayalleri 3-0 ile yıkmıştı… El Salvador’lu taraftarların ellerinde intihar eden genç kızın posterleri vardı…

‘Muz Cumhuriyeti’ halkının düşlerine ulaşmaları için 1981′in son aylarının gelmesi gerekti. Nihayet Honduras 1982 İspanya Dünya Kupası eleme gruplarında lider olmuş ve bileti kapmıştı. Ona eşlik eden de yıllar önce 100 saatlik bir ‘futbol savaşı’ yaşadığı El Salvador’du… Aşk Tanrısı halkın dileğini duymuştu. Katılmak bir zirveydi Honduras için, 1982 yazında Zaragoza ve Valencia şehirlerinde İspanya, Kuzey İrlanda ve Yugoslavya karşısında alınan 2 puan da artık bir rüya başarıydı… Üstelik ezeli rakip El Salvador 0 puanda kalmıştı… Honduras ülkeye döndüğünde kutlamalar büyüktü… Kupada gol atan Zelaya ve Laing omuzlardaydı… Boyunlarında çiçek demetleriyle beraber…


Honduras’ın 1982′den sonra yeniden Rüya alemine geçmesi yıllar aldı… Arada Copa America’da ya da UNCAF Kupası’nda kazanılan başarıların tatmin ediciliği pek azdı. 1982′de ulaşılan rüya seviye üst hedefti ve 2010 Dünya Kupası elemelerine bu hedefle başlandı…

14 Ekim 2009′da ezeli rakip El Salvador’un sahasında Carlos Pavon‘la gelen 1-0′lık galibiyet Güney Afrika kapısını ardına kadar açmıştı Honduras için… Estadio Cuscatlán‘da tribünlerde bulunan 3000 Honduras’lı o ana şahitlik ediyordu. David Suazo tüm halkı temsil edermişçesine orta alana çökmüş Tanrı’ya şükrediyordu. Aynı yılda yaşanan darbe girişimlerini ve yaşanan tüm karışıklıkları unutturan yine futboldu…

2010'da Honduras başında Kolombiyalı Reinaldo Rueda ile beraber Güney Afrika’ya gitti
. 1982′deki takımın ruhunu da yanlarına alarak… İspanya, İsviçre ve Şili’nin olduğu grupta hayallerinin peşinden koşmaya devam ettiler ancak sadece İsviçre ile berabere kalarak Dünya Kupası'nı 1 puanla kapattlılar. Zaman zaman sempatik bir takım havasına bürünseler de gol atamadan kupaya veda ettiler ancak Honduras için orada olmak bile başlı başına bir başarıydı. Şimdi yeni umutlar ve beklentilerle yeni yollar arıyorlar...


-Tekrar Gösterim-

21 Haziran 2010 Pazartesi

' Fils de Pute ' Raymond, Son Şampiyonun Durumu, İngilizlerin 'Easy' si ve Brezilya...



Hemen Fransa'dan başlayalım. İşler karışık bildiğiniz gibi. Nicolas Anelka R. Domanech'e milyonlarca Fransızın söylemek istediği şeyi Meksika maçının devre arasında 'Fils de Pute' diyerek söyleyivermiş, bir patlama anı yaşamıştı... Evra'nın yardımcı antrenör ile kavga etmesi, Futbolcuların otobüsün perdelerini çekerek idmana çıkmayı reddetmesi ve bu konudaki basın açıklamasının yine Raymond tarafından okunması, akabinde Sportif direktörlerinin 'kepazelik' diyerek istifa etmesi işin Fransızlar için 'özeti'... Çok klasik tabii, herkes söyledi yazdı... "İrlanda'nın ahı tuttu"... Tribünlerde Platini ve Zidane'ın bakışları altında yaşanan tüm bu rezillikler İrlanda maçından sonra kalenin önüne diz çöküp ağlayan S. Given'ın duygularının ve 'ahının' evrende 'geri yansımadır'... Açık konuşmak gerekirse bu durumdan rahatsızlık duyduğumu söyleyemem. İçimin yağları dahi eriyor. Bugünkü antrenmanlarında da hiçbir futbolcu Raymond'u takmadan ondan uzak bir yerde kendi kendine çalışmış bunu da hatırlatalım... Bu karışıklık esnasında Bafana Bafanalarında arada ilk galibiyetlerini Fransa'dan gol yemeden alması halinde işler daha da güzel bir hale dönüşecek benim için... Son olarak R. Domanech'e garezi olan varsa buradan kaleye zincirlenmiş halde kendisini şut yağmuruna tutabilirler... http://www.lafauteadomenech.com/

"Fransız idmanında Evra yaşadığı kavga sonrası 'örgütü' topluyor..."


Almanya'nın Avustralya maçındaki oyunundan sonra Sırbistan'a kaybetmesi kötü oldu. Maçın kasap hakemi bir yana maç boyunca Almanların çok şanssız oluşları skora en büyük etkiyi yaptı kesinlikle. Aslında Sırbistan için Almanya galibiyeti çok büyük bir sürpriz olarak gösterilmemeli. Eleme gruplarındaki performanlarını hatırlayınca bunu rahatlıkla görmek mümkün oluyor. Hatta bu potansiyellerinin dahi altında kesinlikle. Bu arada Podolski Sırbistan karşısında penaltıyı kaçırdı ancak bu durum Sırpların penaltı şanssızlığının önüne geçmiyor. Gana maçında ceza alanında topa eliyle müdahele edip penaltıya sebebiyet veren Kuzmanovic'in pozisyonu ile Almanya maçında penaltıya sebebiyet veren N. Vidic'in pozisyonları neredeyse aynı. Radomir Antiç bu konu ile ilgili gerekli uyarıları son Avustralya maçından önce yapar herhalde... Hakem otoriteyi biraz tuhaf sağladı tabii. Oyuncularda hakemin çok kolay sarı kart çıkardıklarını gördüklerinde sert müdahelelerden fazlasıyla kaçınmaları da ilginçti. Bir pozisyonda hakemin görüş açısının önünde rakibine sert giren Mertesacker'in koşar adımlarla hakemin yanından uzaklaşması gözlerden kaçmayan bir ayrıntıydı. Sevgili L. Podolski'nin Sırbistan karşısında penaltı vuruşu Almanya'nın 1974'ten bu yana kaçırdığı ilk penaltı vuruşu olmuş bu. İlginç bir not. bu arada Alman tribünlerinde açılan Bosna bayrağı da gözümden kaçmadı. Fazla derinlere de inmeden selam olsun onlara da...

"Podolski tarihe geçiyor..."


Bana göre Sırpların Almanlara yaptığı çok büyük bir süpriz değil ancak Yeni Zelanda'nın Dünya Kupası'nın son şampiyonu İtalya karşısında öne geçip maçın da 1-1 tamamlanması başlı başına bir sürprizdir. İtalyanlarla ilgili çok güzel bir yorum vardı. " Takımı Juventus'tan kurarsan olacağı bu' diye. Ne kadar doğru bir yorum bilmiyorum ancak komple tüm takımın yaratıcılık fakiri bir hal aldıkları kesin. Benim zaten Pepe dışında gözüme çarpan bir oyuncu da yok. Bana kızmayın ama klasik tabir ile 'orta alan ile forvet arasındaki köprüyü' kuracak bir oyuncu yok İtalyanlarda. Herkesin sayıkladığı ve 'büyük eksik' dediği bu eksik ise tabii ki A. Pirlo'dan başkası değil. İtalya ihtiyacı duyduğu bu yaratıcılıktan o kadar uzaktı ki bu yaşında Del Piero ya da Totti olsa maç çoktan kopup giderdi bana. Hatta Laquinta gibi bir adam dahi(!) gol atabilirdi... Yeni Zelanda-İtalya maçı zaman zaman öyle bir hal aldı ki, Yeni Zelanda İtalyanların özellikle ikinci yarıdaki durumunu farkedip, kapanmadan kademe kademe ataklar geliştirse berbaerlik değil galibiyet dahi alabilirdi. Bu anlarda çekilen bir şutun kale direğini yalayıp auta çıkması da bunun bir kanıtı. O anda dakika 80'i gösteriyordu. Bunun farkına varamadılar ve kapanmayı tercih ettiler. Tabi Yeni Zelanda yine de 'haddini bildi'. Lippi için kötü şeyler söylemekten çekiyorum kendimi. Büyük bir taktisyen ancak maalesef Juventus sevgisi de takıma zarar veriyor zaman zaman. Yeni Zelanda karşısında da belki de takımın en mücadeleci en diri adamı Pepe'yi oyundan alıp, (Laquinta dururken) Camoranesi'yi oyuna alması belki de bunun başka bir kanıtıdır bilemiyorum... Tabii herşey bir kenara profosyonel bir ligi olmayan, tek profosyonel takımı da Avustralya liginde oynayan Yeni Zelanda (Attığı gol ofsayt olmasına rağmen) turnuvanın büyük sürprizlerinden birini gerçekleştirmiştir. Tabi bunlara Yeni Zelanda takımında oynayan bankacıların ve öğretmenlerinde olduğunu eklemek gerek...

"Yeni Zelanda'lı Smeltz Azzuriler karşısında gelen erken golü kutluyor. Kaleci Marchetti şokta..."


Cezayir turnuvanın en vasat ama benim fanı olduğum bir takım. İngilizlerin 'easy' dediği bu grup için benim temennilerin o kadar karışıktı ki, şimdi tam olarak neydi ben bile unuttum. Sonucunda Slovenya, Cezayir ve ABD'nin hepsinin İngilizlere okkalı bir tokat şaplatmasını istediğimi hatırlıyorum ama...  Ya da şöyle bir şeydi; "Cezayir ABD'yi yensin, ABD İngiltere'yi yensin, sonra herkes İngiltere'yi yensin..." ABD'nin Robert Green'inde yardımı ile bunu bir şekilde başarmasından sonra Cezayir sempatizanı olmama rağmen İngiltere'nin beklenen patlamayı Cezayir karşısında yaşayacağını istemeden de olsa düşünüyordum ama gel gör ki Slovenya'nın dahi savunmasını açmakta zorlanmadığı bizim Cezayir karşısında İngiltere çok aciz bir durumu düştü... Turnuva öncesinde İngiliz basının özellikle 'The Sun' gazetesinin yaratıcılığını konuşturarak attığı başlık olan 'Easy' yani England-Algeria-Slovenia-Yankees olan başlığı turnuvanın son maçı olan Slovenya karşılaşmasından önce 'Hard' olmuş durumda. Yıllardır bas bas bağırıyor İngiliz medyası 'bu takım otoriteden yoksun' diye... Bu bahsettikleri ororiteyi Capello sağlayamazsa eğer geriye başka bir alternatif kalmıyor... Fransa kadar karışık olmasa da özellikle medya aşırı yükleniyor milli takımlarına. Daily Mirror İngiliz tribünlerinde devre arasında kız arkadaşıyla öpüşüp koklaşan cengaverin maçın tek 'golünü' attığı servis etti okuyucularına, güzel tespit... 0-0 Biten bu maçta Cezayir milli takımında yer alan onbirde tam on oyuncu Fransa doğumlu ve birçoğu da Fransa genç takımlarında oynamış oyuncular. A takım seviyesinde Cezayir'i tercih eden cengaverlere helal olsun... İngilizlerin durumunu anlatan en güzel söz Bülent Timurlenk'ten geldi. " Bu İngiltere takımı kendi liginde ilk beşe giremez..."

"Rooney Cezayir maçının ardından iyi dileklerini yolluyor..."


Tarafsız bir şekillde ve Keita ile Elano'nun rakip takımlarda olması nedeniyle de meraklı bakışlarla izledim Brezilya-Fildişi Sahili maçını. Kimilerinin Brezilya'nın Saffet Sancaklı'sı dediği Fabiano'nun iki güzel gol attığı maçta bunun da önüne geçen (en azından bizim için) iki olay vardı halihazırda. Biri tabii Elano'nun sakatlığı. Ancak durumu iyiymiş ve Portekiz maçında oynayabilirmiş. Diğeri de tabii yarısı bizzat yine bizi ilgilendiren Keita'nın alışılmış 'sahtekarlığı'. Artık bu durum herkes tarafından kabul edilmiş durumda. Çünkü nereden bakılırsa bakılsın ve kim yaparsa yapsın saha içinde hiçbirşey yapmadan yürüyen Kaka'ya kasten çarpıp bir de yüzünü tutup yerde kıvranmak 'sahtekarlık'tan başka birşey değildir. Artık bu saatten sonra Keita gol kralı olmuş, TSL'de harika bir performans sergilemiş, benim için hiçbir önemi yok... Yabancı spikerler olaya tarafsız baktıklarından Keita'yi yerden yere vurmuşlar, bizse hala 'Bakalım yüzüne bir darbe var biraz' diyebiliyoruz. Aynı şeyi Rivaldo yaptığında işler değişmişti 2002'de... Gözümde bitik bir oyuncudur kendisi, Allah Rahmet eylesin... Fabiano'nun attığı ikinci golden sonra hakemle girdiği diyalogda ilginçti. Ömer Üründül'ün dudak okuma yeteneğini aradık tabii o anda ama yine de belli oluyordu. Hakem Fabiano'ya 'elinde aldın sanki...' demiş olabilir bilemiyorum... Yapılan Eyyamcı yorumları da boş değil o yüzden. Afrika takımlarına da ayrıca bir değinmek gerek aslında ama biz umutlanmışız fazlasıyla... Afrika futbolu Puma'nın reklamlarından ibaretmiş meğer. 

"Fildişi Sahili kalecisinin göremediği top.."


Fever Pitch ile taktiksel yayın;

İngiltere 0-0 Cezayir

" ... İngiltere kulübesinde sıklıkla yaşanan akıl tutulmasının son temsilcisi Fabio Capello. Yapmaya çalıştığım analizlerde hocaların tercihleri üzerinden gitmeyi tercih etmem ama, İngiltere halkının bile sorguladığı Heskey seçimini kabullendik, ancak 70 dakika tahammül etmek zorunda bırakılmayı kabul etmiyorum. Oyun şablonunu direk olarak uzun toplara dönen bir takım haline geldi İngiltere; işin komik tarafı bunu da oynayamaması. Uzun topun mantığında ikinci topların süpürülmesi vardır. Öte yandan Gerrard, Lampard ve Barry'nin yine hiçbir şey yapmaması şok edici cinsten. Gol yememeye o kadar konsantre ki İngiltere, ceza sahasının içine gömülüyorlar ve çıkışlarda inanılmaz zorlanıyorlar. Bugünün ilk maçı doğrulayan verilerinden biri de, basan her takımın İngiltere'yi kolaylıkla bozabileceği. Barry ve Lampard'ın döküldüğü, Rooney'in onlardan geride kalmadığı, Lennon'ın çizgide hakemin koşularına eşlik ettiği, geri kalanı da top kabızı adamlar olan takımda işin Gerrard'a kalması kadar normal bir şey olamaz. Bu durumu çok basit değişikliklerle çevirebilecek olan Capello'nun, önce Lennon-Philipps, sonra 86'da Crouch değişikliği yapması ise fiyaskodur. Defoe sonrası biraz yalpalayan Cezayir'in ikinci yarı bu kadar sinmesi de komik. Bu kadar rezil bir İngiltere az bulunur zira... "

Gecenin Bonusu; "Vuvuzelayı susturan kahraman Cezayirli"...


" Cristiano Ronaldo 7 golun keyfini çıkarıyor..." (Portekiz 7-0 K. Kore)



" F*ck...!"



İspanya Honduras maçından önce... (İspanya 2-0 Honduras)

16 Haziran 2010 Çarşamba

Bilinmeyen Ülkeden, Doğusu Batısı Olmayan Ülkeye...


Kore'nin bilinmeyen yakası Kuzeyi... Brezilya ile oynadıkları grup maçında onlara karşı sempati beslemek kadar doğal birşey yok. Fakat herşeyden bağımsız. Ne liderleri Kim Jong-II'yi, nede halkı açlıktan kıvranırken füzelere, silahlara para veren hükümetini düşünerek. Maçtan önce açılan pankart herşeyi özetliyor esasında: " Forget politics for 90 mins" . Sadece 90 dakika. Maç boyunca herşeyi bir kenara bırakıp futbola odaklanalım istiyorlar hepsi bu... Fakat futbolu hayata her daim fazlası ile bağdaştıran ben maç seramonisinde kendi milli marşı çalarken Kuzey Kore'li oyuncu Jong Tae Se'yi ağlarken görüyorum ve başlıyorum düşünmeye...

Jong Tae neden ağlıyordu? Tribünlerde az önce bahsettiğimiz pankartı gördüğü için mi? Yoksa en kaba tabirle ülkesinin kaderine mi ağlıyordu? Ya da tıpkı Türk milli takımının 2002'de yaptığı gibi yıllar sonra Dünya Kupası'na katıldıkları için mi? Belki de kendi insanı için ağlamıştır... Çünkü onlar Brezilya karışısında mücadele ederlerken sahada ter döktüğü ülkesinin halkı onları izleyemeyecekler. Liderleri olan Kim Jong sadece takımın galibiyetlerinde ülkeye yayın yapacak. O da sansürlü... Evet, nereden bakılırsa bakılsın bir ağlama nedeni bu... 

Maçtan önce bakıyorsun, dediğim gibi bu futbolcuların ülkesini yöneten adamları bir kenara bırakıyorsun ve bakıyorsun... Aynı tip kesilmiş saçları, Brezilya, Arjantin ya da İngiltere kadar havalı bir markaya yaptırılmamış formaları ile sahadaydılar... Sadece birkaç oyuncusu yurt dışına çıkabilmiş (Yurt dışından kasıt Japonya ve Rusya) bu takım İlk dakikalarda Brezilya karşısında, belki de iki üç yıl öncesine kadar sadece televizyondan (o bile zor olabilir) görebileceklerini düşündükleri oyunculara karşı afalladılar... Her Faulden sonra kesintisiz ellerini uzatıp yerdeki meslektaşını ayağa kaldıran bir Kuzey Kore'ydi sahadaki.  Kısıtlı imkanlarına rağmen, acemiliklerine rağmen Brezilya'ya karşı hücum yaptıklarında bir anda etkili de olabiliyorlardı zaman zaman. Ancak onların ayakları Güney'deki komşuları kadar yetenekli değildi... 

Uzakdoğu'nun en uzak köşesinde, içinde 23 milyon kişinin yaşadığı koskoca bir ev. Evin sahibi Kim Jong. Bütün perdeleri kapattı; kendisi herkese yetecek kadar parlaktı ona göre. Diğer devletlere, halkalara popüler hiçbirşeye gerek yoktu onun için... Fakat biz onlara rağmen sevdik Kuzey Kore'yi... 

Güzel attı Maicon... Peki o pozisyonda Daniel Alves olsaydı?


Şili ve Honduras'a da teşekkür etmek gerek. Belki çok fazla gol sesi çıkmadı ama kupa boyunca en zevkli mücadeleyi izlettiler bizlere. Gol atmasına rağmen skora yatmayı aklından bile geçirmeyen Şili, o kadar baskıya rağmen kendini ezdirmeyen bir Honduras... Şili hakkında da pek birşey bilmiyorduk aslında. Alexis Sanchez çalımları bir bir atarken ve yüreğimize girerken bizlerde neredeyse ona oturduğumuz yerden İnti İllimani nameleri ile eşlik edecektik. Alexis Sanhez'in karşısında ciddi bir rakip yoktu geyiğine girmeye hiç gerek yok. Onu ve arkadaşlarını izlerken aldığım zevkin yarısını Arjantin-Nijerya maçında alamadım ne yazık ki... Hiç bir şeye girmeden, fazla derinlere dalmadan izlediğim takımın beni şaşırtmasına ve ekrana bağlamasına izin verdim sadece... Bana bugün heyecan vermeyen ama galibiyet alan uyuz İsviçre değil, heyecanlı Şili gibi takımlar gerek turnuva boyunca. Tabii ki aldığın sonuç güzel oyundan daha önemli. Fakat ikisi bir araya gelince inanılmaz bir tutku çıkıyor ortaya, biz de izliyoruz... Son olarak Şili'nin bize bir artısı da taraftarlarının tıpkı diğer Güney Amerikalılar Arjantin taraftarı gibi sesleri ile vuvuzelayı bastırmaları oldu... Şimdi Şili'den istekler İspanya'nın bir türlü açmayı başaramadığı İsviçre savunmasının kilidini açması yönünde. 

Teşekkürler Doğusu ve Batısı olmayan ülke; Şili...


Taktiksel Bakış;

Fildişi Sahili 0-0 Portekiz

" Mart ayında teknik adam değişimine gidip turnuvaya Sven Goran Eriksonn ile gelen Fildişi Sahili'nin ne oynayacağını merak ediyordum. Eriksonn'un fazlasıyla kontrollü ve defansif sonuç oyunu ile öldürdüğü İngiltere'yi dikkatli seyretmiş biri olarak, geçen turnuvanın sempatik, basan, ısıran takımına neler yapabilir diye düşünüyordum. Açıkçası geçen turnuvada tecrübenin, kontrolsüzlüğün ve heyecanın cezasını çeken Fildişi Sahili çok daha olgun gözüktü. Atletik ve sert yapılarını biraz kontrol altına alan Eriksonn 4-3-3 biçiminde dizdi sahaya takımını. Kenarlarda Demel ve Tiene ile klasik savunma sertliğini sağlarken, dinamik orta 3'lüde göbeğe Yaya Toure'yi koyarak takımın hem futbol aklını, hem sertliğini arttırdı. Yanında Romaric yerine Eboue tercihi tartışılabilir ama, Eboue'nin sırıtmadığını söyleyebiliriz. Dindane-Gervinho-Kalou üçlüsünün sık yer değiştirmesi oyunun, 4-4-1-1 gibi de okunmasına neden oldu. Defansını orta sahaya kadar iten ve Portekiz'in topla oynamasına izin vermeyen yapıları rakibi maçın tamamına yakın bir bölümünde pasifize etti ama final paslarındaki beceriksizlikler nedeniyle sonuca gidemediler. "

Portekiz 0-0 Fildişi Sahilleri. " Drogba? O kol nasıl kaynadı bir haftada ?... "


Güney Afrika 0-3 Uruguay... Forlan'ın golü, Boliç'in ManU'ya 1999'da attığı golün yeşili...



Ve Gecenin Bonusu...


İspanya'nın İsviçre'ye yenildiği maça ayrıca değineceğiz...



Son olarak Tavsiye; Gizli Ülke Kuzey Kore.

24 Mart 2010 Çarşamba

Tortilla ve Futbol || Honduras


‘Muz Cumhuriyeri’ denir Honduras için. Belki de ‘Maya toprakları’ da uygun olur…

Honduras’ta, Copan şehrinde Maya harabeleri arasında bilinen bir Aşk Tanrısı bulunur… Halk bu Tanrı’dan iyi bir gelecek ister her daim. Şimdilerde Honduras halkının bu Tanrı’dan istedikleri ‘Futbol Aşkı’ doğrultusunda iyi bir gelecek…


Yolsuzluk, kaçakçılık, fakirlik, askeri darbe… Tüm bu olumsuzlukları Honduras halkına unutturan iki şey var;

Tortilla ve Futbol…

Ellerde lezzetli Tortilla sahada Honduras milli takımı… Futbol bütünleştirici bir rol oyunuyor. 1921′de Guetamala maçı ile başlayan serüven devam ediyor…

Aslında Honduras için herşeyin başı 1969 yılı… 1970 Dünya Kupası’na katılabilmek için tek engel El Salvador’du. Honduras El Salvador’u ilk maçta 1-0 yendi ve umutları yeşertti. El Salvador’lu genç bir kız ülkesine o kadar bağlıydı ki her alanda çekişme içinde oldukları Honduras’a son dakika golü ile yenilmeyi kaldıramadı ve intihar etti… Diğer maçta El Salvador Honduras’ın Meksika hayalleri 3-0 ile yıkmıştı… El Salvador’lu taraftarların ellerinde intihar eden genç kızın posterleri vardı…

‘Muz Cumhuriyeti’ halkının düşlerine ulaşmaları için 1981′in son aylarının gelmesi gerekti. Nihayet Honduras 1982 İspanya Dünya Kupası eleme gruplarında lider olmuş ve bileti kapmıştı. Ona eşlik eden de yıllar önce 100 saatlik bir ‘futbol savaşı’ yaşadığı El Salvador’du… Aşk Tanrısı halkın dileğini duymuştu. Katılmak bir zirveydi Honduras için, 1982 yazında Zaragoza ve Valencia şehirlerinde İspanya, Kuzey İrlanda ve Yugoslavya karşısında alınan 2 puan da artık bir rüya başarıydı… Üstelik ezeli rakip El Salvador 0 puanda kalmıştı… Honduras ülkeye döndüğünde kutlamalar büyüktü… Kupada gol atan Zelaya ve Laing omuzlardaydı… Boyunlarında çiçek demetleriyle beraber…


Honduras’ın 1982′den sonra yeniden Rüya alemine geçmesi yıllar aldı… Arada Copa America’da ya da UNCAF Kupası’nda kazanılan başarıların tatmin ediciliği pek azdı. 1982′de ulaşılan rüya seviye üst hedefti ve 2010 Dünya Kupası elemelerine bu hedefle başlandı…

14 Ekim 2009′da ezeli rakip El Salvador’un sahasında Carlos Pavon‘la gelen 1-0′lık galibiyet Güney Afrika kapısını ardına kadar açmıştı Honduras için… Estadio Cuscatlán‘da tribünlerde bulunan 3000 Honduras’lı o ana şahitlik ediyordu. David Suazo tüm halkı temsil edermişçesine orta alana çökmüş Tanrı’ya şükrediyordu. Aynı yılda yaşanan darbe girişimlerini ve yaşanan tüm karışıklıkları unutturan yine futboldu…

Şimdi Honduras başında Kolombiyalı Reinaldo Rueda ile beraber Güney Afrika’ya gidiyor. 1982′deki takımın ruhunu da yanlarına alarak… İspanya, İsviçre ve Şili’nin olduğu grupta hayallerinin peşinden koşmaya devam edecek ‘Muz Cumhuriyeti’…



Fotoğraflar: Honduras Devlet Arması @ Wikipedia, Yugoslavya - Honduras @ G.I

+

Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan