2010 Dünya Kupası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2010 Dünya Kupası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Futbol Dindi, biz de otuz gündür oruç tutuyorduk... Benim İçin En Özel '2.' Turnuva; 2010 Dünya Kupası bitti...



Kore ve Japonya'da düzenlenen 2002 Dünya Kupası'nı unutmak mümkün değil pek tabii... 2002 öncesinde ilk hatırladığım kupa 1998'di ve Brezilya'ya şu anda hiç sevmememe rağmen sempati duymuştum. 2002'de bizim üçüncülüğümüz bir yana yine Ronaldo (şimdi dişlek ve şişman olan) beni büyülemişti... Ronaldinho'nun o zamanlarını, Seamen'ın üzerinden attığı golü, hırsını hala özlerim... 2006'da Fransızların çok şanslı olmaları canımı sıksa da Angola'nın Portekiz'i yenebilmesi gibi ihtimaller beni kupaya kitlemişti. Ama ya 2010? İşte benim (şimdilik) kupam bu turnuva...

Hayalimin finali demiştim maçtan önce. Kupa başlamamıştı daha, ben aylar öncesinden 'Şampiyon Kim olsun?' sorusuna İspanya, 'Peki final ne olur?' sorusuna 'belki zor' diyordum ama hiç çekinmeden 'İspanya - Hollanda'yı istiyorum' diyordum... Aklım ve duygularım bir arada işlemeyi başarıyordu. Euro 2008'den sonra gelecek bir Dünya Şampiyonluğu ne kadar tatlı bir duygu olurdu... Bana Franco lakabını uygun görenlere rağmen desteğimi de hiç esirgemedim. Benim görmek istediğim sahada olacak olan iki ruhtu. Yılların acısını çıkartmak isteyen İspanyol ruhu ile 1974 ve 1978'de büyük acılar yaşayan Hollandalıların ruhu... Ve yeni bir şampiyona 'Merhaba' demekti tüm amacım. Futbol Dindi, biz dört yılda bir otuz gün boyunca oruç tutuyorduk ve Afirka'da en güzel finalimi yaşayacaktım... Hayalimin finali gerçekleştiğinde ne Ömer Üründül kaldı benim için, ne vuvuzela, ne de Jabulani. Turnuvanın başındaki kötü oyunu, Fransa'nın tüm Dünya'ya rezil olması ve elenmesininin, Güney Afrika'nın her golünde İrlandalı kardeşlerimin pizza yiyip tadını çıkartmalarının verdiği zevk bile uçup gitti final öncesi... Ramos'un bindirmelerine, Villa'nın yoklamalarına, Xavi'nin akıl almaz sihirbazlıklarına hazırdım... 

Çok fazla taktik analizden anlamam... Benim için futbol hayattır... Dostlarımla buluşup güzel futblu çok fazla takmadan hayalimi izlemek istedim sadece. Ne Xabi Alonso'ya tekme atanlar bozabildi moralimi ne de Total Futbolun adının Total Rezalet olması... (Evet Total futbol öleli zaten yıllar oldu biliyorum). Çok büyük bir şölen beklentisi içinde değildim. İspanya atkımı doladım boynuma ve izledim maçımı... İspanya'yı görmek istiyordum şampiyon olarak ancak Hollanda'nın sert, antipatik ve J. Cryuff'u oturduğu yerde ağlatan futboluna rağmen kazanması halinde de üzülmeyeceltim gerçek anlamda... (Uzatılan elleri geri çeviren Van Bommel'e de selam olsun...) Robben'in, değişik bir isim olan 'Köyt' ün, Sneijder'in ve arkadaşlarının gözlerinin 'evet! Hollanda artık şanssız değil!' der gibi bakmaları buruk ta olsa sevindirecekti beni... Ancak Robben'in İker'e takılması kırılma anıydı. Hollanda şampiyonluğu veriyordu böylece...


Kavga, vurdu, kırdı ile geçen ilk yarının arasında maçın uzatmaya ve penaltılara gideceğini hissetmiştim. Hollanda zaten bunu istiyordu. Fakat benim hesap etmediğim İniesta'nın Chelsea'yi yıktığı gibi Hollanda'yı da yıkacak oluşuydu... Busquets'in bir türlü oyundan çıkmamasına isyan ederken, golün gelmediğine üzülürken, tam atkımı bırakacakken İniesta çıktı sahneye ve önce attığı golü Cennetteki arkadaşına gönderdi, sonra şampiyonluk kutlamalarına ön ayak oldu... Madrid'i sokaklara döktü, benim de ülkemden yoksun izlediğim bu turnuvayı güzel bitirmemi sağladı... 

Sneijder'in gözlerindeki buğuyu görünce üzüldüm, sonra aklıma tekrar sahada bir kaç isim dışında berbat olan Hollanda milli takımı geldi ve İker'e, Puyol'a, Ramos'a odaklandım kupayı kaldırırlarken. Avrupa Şampiyonluğu'ndan sonra Casillas'ın elindeki kupa değişmişti, sevinenler aynıydı, fotoğraf kareleri aynıydı, Madrid'de sokağa dökülenler aynıydı... Saniyeler içinde bir an daha dört yıl olduğunu düşünüp üzüldüm önce, Daha turnuvanın ilk maçı olan Güney Afrika - Meksika karşılaşmasında tekme tokat girişmiştik bu kupaya. Bunlardan biri de bendim fakat kupa Casillas'ın ellerinde yükselirken üzülüyordum bir yandan. Sonra aynı duyguları 2006'da Cannavaro kupayı kaldırırken de yaşadığımı hatırladım ve teselli buldum. Zaman çabuk geçiyordu...

Kupa töreninde tek yıldızlı formalarını giyen İspanyollar şampiyon oldular, maceracı romantik bir adamım ben... Hala en güzel ikincim olan Hollanda'nın 2014'te Brezilya'da kupayı kaldırmasını çok istiyorum. İspanya kırdı şeytanın bacağını, artık sıra Hollanda'da...


Son olarak Van Bronckhorst'a, Müller'e, Özil'e, madenci Löw'e, tek sevdiğim Brezilyalı Kaka'ya,  Forlan'a, Gyan'a, Tüm Şili'ye, Maradona'ya, Ravshan İrmatov'a, Hollandalı Elia'nın 10 dakikaya sığdırdığı çalımlarına,   hatta Eskişehir Los Amigos'a, hatta kasadaki hatuna dahi (abartma!) selam olsun... Benim için İspanya'nın şampiyonluğu dışında diğer güzellikler de onlardı çünkü...

Viva laN Espana!...

 

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Boyalı Kuşlar Ülkesine Turuncu fırça darbesi, Puyol'un altın kafası ve Hayalimin finali...



Tuhaf bir futbol ülkesi aslında Uruguay. Geçmiş Dünya Kupaları'nda iki kez şampiyonluğu yakalamış olmalarına rağmen bir türlü bir Arjantin ya da Brezilya olmayı başaramamışlardır ne yazık ki. İki Dünya Şampiyonluklarına rağmen çoğu turnuvada onlardan çok bir şey beklenmedi bugüne kadar. Kupa tarihinde bu başarıyı sadece bir kez elde etmiş olan İngilizlerin, hiç elde edememiş olan İspanyolların ya da Hollandalıların her turnuva da favori olmalarının yanında Uruguay'ın isminin dahi geçmemesi biraz düşünülmesi gereken bir durum...

Uruguay kupa ilerledikçe sempatikleşen bir ülke oldu bu turnuvada. Haziran ayının başında turnuva başlamadan önce kime sorarsanız sorun ortak kanı Uruguay'ın ikinci turu, belki çok küçük bir ihtimal ile çeyrek finali göreceği yönündeydi. Fakat Oscar Tabarez ve futbolcuları 2002'nin Türkiye'sine çok benzerlik taşıyan takımlarını yarı finale getirmeyi başardılar. Kimileri bu durumu şans dese de arka planda görmek için çok çaba sarf edilmesi gerekmeyen bir takım oyunu ve kenetlenme mevcut. Uruguay'da yıllar sonra nihayet geçmişinden esintiler görme olanağına sahip olduk... Turnuvanın beğeni kazanan ve içinde Forlan gibi hayatı roman olacak bir futbolcu barındırdıkları için onlara teşekkür etmek gerek. Devlet başkanları Jose Mujica'nın tek mal varlığının 1987 model “kaplumbağa” olarak bilinen Volkswagen aracı olması ve başkan olmasına rağmen çok mütevazi bir hayat sürmesi gibi gibi onlarda yıllar önceki kupaların varlığına rağmen mütevazi olarak boy göstermeye devam edecekler. Ancak ne var ki sempatimizi kazanan bu 'Boyalı Kuşlar Ülkesi' ne 'Turuncu' renkte atılan bir fırça darbesi onları finalden etse de destekleyenlerin gözünde klasik tabir ile 'Gönüllerin şampiyonu' olmayı başardı... Eklenmesi gereken ise bu fırça darbesi yapan ülkenin de Gönüllerin takımı Hollanda oluşu...

Büyük futbolcu Forlan... Ülkesi için yapması gereken ne varsa yaptı...


Uruguay'ın yıllar önce şampiyon olan ruhu ile kupaya odaklanması ile Hollanda'nın 1974 ve 1978'deki şanssızlıkları kırma isteği maçı itekleyen iki faktördü, üstün gelen taraf Hollanda'nın 32 yıl sonra finale çıkma isteği oldu. Aslında Hollanda'nın turnuva başından beri oynadığı oyun renkleri ve taraftarları kadar sempatik gelmese de bir şekilde finale kadar gelmeyi başarmaları yarım kalan bir işin tamamlanmasından önceki son adım... En son Euro 2008'de izleme şansını bulduğumuz hızlı ve tempolu futboldan çok uzak kalsalar da onları finale kadar getiren oyun tarzları oldu, kimse beğenmese de. Burada en güzel kelimeyi sevgili Ali Ece 'Total Futbol' yerine 'Total Kontrol' olarak söyledi... Doğal olarak Hollanda'yı destekleyenlerin Euro 2008'deki güzel oyun artı elenmeyi çok güzel olmayan oyunun yerine çok güzel olmayan ama final ya da şampiyonluk getirebilecek oyunu tercih etmeleri de doğal. Hayalimin finaline giden yolda ilk adımda Hollanda bir şekilde gerekeni yaptı, İspanya'da Puyol ülkesine altın kafası ile finali getirerek 1 ay önce istediğim finali getirdi. 


Tam 60 yıl sonra...

Katalan, İspanyol, Real Madrid, Barcelona ayırt etmeden, sadece İspanya olduğu için ve tıpkı Hollanda gibi şanssızlıklarını kırmalarını için desteklediğim İspanya Puyol'un ülkesi adına attığı kafa golü ile tarihinde ilk kez finale yürüdü...

İspanya, İsviçre ile oynadığı ilk maçın ardından Euro 2008'de alıştığımız oyundan uzak bir görüntü sergilemesine rağmen toparlandı ve finale kadar geldi. Turnuvanın başında, son 16'da rezil futbol oynayan İngiltere karşısında ve kötü futbol oynayan Arjantin karşısında harikalar yaratan Almanya İspanya karşısında alınabilecek en iyi sonucu aldı aslında... İspanya'nın futbol tarzının Almanlara ters geleceği belliydi esasında. Aşırı pas trafiği Almanya'yı çok fazla yordu. Maç içinde ortaya çıkan kadro kalitesi farkından da söz edebiliriz. Turnuvanın başından bu yana futbol şansı çok fazla yanında olan Müller'in olmayışı Almanya'yı çok fazla etikiledi demek ne kadar doğru olur bilmiyorum ancak iki takım kadrolarından karma yapmaya giriştiğimiz de Almanya'dan sadece Busquets'in yerine (gereksiz adam) Bastian'ı alabileceğimizi söyleyebilirim. 




Tabii beni en çok sevindiren İspanya'nın yıllar sonra nihayet hem finale çıkması hem de kupaya bu kadar yaklaşması oldu. Maradona'dan kaynaklı Arjantin sempatizanlığının (zaman zaman benimde bulaştığım!) fazla olması, İngiltere'nin 66 ruhunun çok tartışılması arasında son Avrupa Şampiyonu favoriler arasında gösterilse de zaman zaman unutuluyordu adeta. Kupayı kaldırdıkları gün farkına varılacak bir yapıya bürünmüştü İspanya ancak 1-0 kazanılan Almanya maçından sonra farkına varmış oldu herkes. Şimdi harika bir takımın ülkenin en büyük ikinci hedefi olan Avrupa Şampiyonluğu'nun hemen ardından birinci en büyük hedefi olan Dünya Şaampiyonluğu'na doğru yürüdüğünü görüyoruz. Bunun yanında 1974 ve 1978'in yaralarını sarmak isteyen Hollanda'nın finalin diğer bir ismi olması bu Dünya Kupası'nı benim için daha anlamlı kılan etkenlerden biri oluyor. Yaşanan olumsuzluklara (vuvuzela, hakemler, Jabulani) rağmen turnuvayı hayalimin finali ile bitirecek olmanın verdiği keyif harika...




Şimdi finalden önce gereken planların ardından, önce kahin ahtapot Paul'un tahmini ile bahis yapıp ardından ilk kez Dünya Şampiyonu olmak için oynayacak iki ülkenin finalini elimde biram zevkle izleyeceğim. Hollanda için her ne kadar geçmişi nedeniyle sempatik yaklaşsam da malum nedenler benim ibremi fazlasıyla İspanya'dan yana çeviriyor. Turnuva başında desteklediğim diğer bir takım olan Cezayir'in elenmesi ve beni hayal kırıklığına uğratmasından sonra (!) bu final benim için ayrı bir güzel geçecek... Bunun yanında ilk maçlarındaki iğrenç futbolun ve gol kısırlığının ardından fazlasıyla kızdığımız bu turnuvanın güzel bitmesi ancak bitmesiyle de bizi üzmesi muhtemel... 2006'dan sonra da büründüğüm 'daha 4 yıl var...' psikolojisi beni yine alıp götürecek olsa da sayılı yıl çabuk geçer mantığı ile teselli bulmaya çalışacağım... Şimdiden final maçına bu kadar girmek olmaz. Son olarak bencil ve adi Pedro'ya selam olsun buradan... Tebrikler İspanya ve Hollanda!

Olayı özetleyen resim

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Kupa Tarihinin en antipatik Brezilya'sının, Afrika Ruhunun, Bir fantezinin vedası ve 50 Yıl Sonra İspanya'nın yürüyüşü...


Yılların geleneğini bir kenara bırakıp 'Avrupai' tarzda oyun oynama derdinde olan Brezilya'da Arjantin ile beraber elenmiş oldu çeyrek finalde. Sanıyorum Brezilya'yı en son sempatik göreli 10 yıldan fazla oluyor. 2002 Dünya Kupası gerçek Brezilya futbolundan 'ufak' belirtilerin olduğu son kupaydı. 2006'da Fransa'ya elenen Brezilya ile 2010'da Hollanda'ya elenen Brezilya arasında çok fark yok görünürde. Ancak 2010 Brezilya'sının kupa tarihinin en antipatik takımı olduğu bir gerçek. Robben'in dizine kasıtlı basan Melo'dan mı, eksi elektiriğin babası Dunga'dan mı (futbolcuğu dışında), yoksa önde oldukları anlarda sevimli olan ancak geriye düştüklerinde birden çirkinleşen ve yılların ruhuna aykırı davranan tüm oyunculardan mı bu antipatik olma durumu? (Kaka'yı kesinlikle dışarıda tutuyorum) Geçmişte çok alıştık, Romario'ya, büyük özlem duyduğumuz dişlek Ronaldo'ya, (izlediğim dönem içindekiler) şimdi ise 'Saffet Sancaklı' tarzında bir L. Fabiano'nun bile forvet hattında olması itici geliyor bana. Yine Brezilya'da futbol zekasını bünyesinde çok fazla barındırmayan oyuncuların bir araya gelmesi Hollanda karşısında alınan mağlubiyetin diğer bir faktörü oldu bana göre. 

Hollanda - Brezilya maçından önce elbette 'hepimiz portakal' dık ve sloganımız da 'Hup Hollanda Hup' tu. Turnuva başından beri hayalini kurduğum İspanya - Hollanda finali de gerçekleşmek üzere, umarım ki gerçekleşir. Çünkü Dünya Kupası başlamadan önce bu iki takımın final oynamasını istemem de iki neden vardı, Hollanda'nın şanssızlığını kırması, İspanya'nın da artık kötü sonuçlara bir dur demesi. Ayrıca bu iki takımın finalinde kazanan kim olursa olsun kupa tarihinde bir ilk yaşanacak olması da çekiyor beni fazalsıyla. 

Hollanda - Brezilya maçına   Fever Pitch   bakışı;

"Dunga'nın Brezilyası Parreira'nın Brezilyasının günümüz için geliştirilmiş versiyonu. Kontrol Brezilyası biz futbol romantiklerince kabul görmez; hele ki arşivlerden 82 takımını seyretmişseniz ve inandığınız isimler size o takımın dünyanın gördüğü en iyi takım olduğunu söylediyse. Öte yandan Michels'in Hollanda Takımı da eşdeğer örnektir; Total Futbol rüyası ile tanışan dünyayı Almanlar uyandırmıştır. Kısacası genleri ile sahada yaptıkları tamamen zıt iki takımın yarı final için çarpıştığı bir maçta, golden daha çok taktik disiplin ve mücadelenin keyif verdiğini yazmak nasıl bir ironidir?

Yılın Bidonu Felipe Melo'nun Xavi vari attığı pas sonrası gelen gol ve o dakikaya kadar Brezilya'nın Hollanda orta sahasını çabuk ve rahat geçişi, Hollanda'nın ilk yarı boyunca yokları oynaması, Brezilya'nın nispeten işini kolaylaştırmıştı. Alves'in çok içeri girerek orta sahaya üstünlük getirmesi, sağda boşalan koridorda Maicon'u fazla kullanmayışları ile pasifize oldu; burada Kuyt'un defansif etkisi göz ardı edilmemeli. Açıkçası her anlamda tıkanmış bir oyun vardı sahada Hollanda için ve eskiye göre daha yavaş oynayan takımın bunu kırması için mutlak suretle oyun temposunu arttırması gerekiyordu.

Aslında ikinci yarının başında da ortada pek bir numara yoktu Hollanda adına. İlk yarı gereksiz bir sarı kart gören Bastos'un atılmayışı ve o pozisyonda, ilk 45'te sezonun en iyi oyununu oynayan Melo'nun kalecisini bozması sonrası gelen gol. Dünya Kupalarında bu tarz dramalara çok kez şahit olduk. Tansiyonu yüksek Brezilya'nın bu dakikadan sonra dağılması olasıydı; çok geçmeden yedikleri ikinci golde Sneijder Sambacıları uçurumdan aşağı itti. Melo neden yılın bidonu olduğunu en atılmaması gereken anda Robben'e basarak kanıtladı ve sonrasında, gergin takımın rakibini itiş kakışını izledik.


Luis Fabiano'nun son derece vasat iki stoper karşısında bu kadar ezilmesi ve Dunga'nın buna uzunca bir süre sabretmesi, Bastos'un ikinci yarıya başlaması ve ilk devre takımın vites küçültmesi Dunga'nın önemli hataları. Dahası kenardaki görüntüsü takımınınkinden farksızdı ve teknik adamın moral motivasyonunun, duruşunun takımı üzerindeki etkisine bir kez daha şahit olduk. Bert Van Marwijk'in herhangi bir taktik hamle ile maçı çevirdiğini söylemek zor bana göre. Takım bildiği oyuna devam etti ve şans onlara döndü. 10 kişi yüklenmeye çalışan Brezilya'ya verilen oldukça amatörce pozisyonlar da cabası. Hollanda'nın bu tarz tehlike anlarında tempo yapması, hızlanması yeterli olacaktır; bu takım o oyunu da biliyor nitekim.

16 senelik bir hesabı kapattı Portakallar. 94'te şampiyon olan, 98'de final oynayan Brezilya'ya iyi oynayarak elenmişlerdi. Bu sefer bir şey yapmalarına gerek kalmadı; onlar yeni dünya modasına uydular, bildiklerini bir kenara bıraktılar, rakipleri fişi kendi kendine çekti..."

2002'deki Türkiye ile büyük benzerlikler taşıyan Uruguay ile Gana'nın yarı finale çıkma savaşı sanıyorum kupanın en zevkli mücadeleleri arasında zirveye oynamaya aday... Bu maç içinse karışık duygular ile izlediğimi söylemeliyim. Bir tarafta Lugano ve turnuvanın başından beri sempatimi kazanan Uruguay, diğer tarafta ise Fildişi Sahili'nden, Kamerun'dan, Nijerya'dan bekleneni yapan ve Afrika ruhunun kupadaki temsilcisi olan Gana... 

Turnuva öncesi Uruguay milli takımından umutlu olsak ta beklentiler sadece gruptan çıkacakları yönündeydi. Ancak şimdi gelinen nokta da penaltılarla olsa da Gana'yı eleyip yarı finale kalan Uruguay, Arjantin, Brezilya ve Paraguay'ında kupaya veda etmesiyle Güney Amerika'nın bayrağını taşıyan tek ülke olarak kalmış durumda. 

L. Suarez... Tanrı'nın eli artık onda mı?


Gana-Uruguay maçının kırılma anı şüphe yok ki Suarez'in topu eliyle çizgiden çıkarması ve devamında Gyan'ın penaltı vuruşunu direğe nişanlamasıydı. Şimdi bu durumu İrlanda-Fransa maçında T. Henry'nin el hareketi ile derecelendirip 'Henry'ye sahtekar diyenler Suarez'i neden savunuyor' deniliyor. Şöyle bakmak gerek bu olaya. Suarez yaptığı el hareketi sonrasında 'oyun kurallarının' en uç noktasını kullandı, sonucunda kırmızı kartı görerek oyundan ihraç edildi ve cezasını aldı. Gana'ya ise kendi kaderini kendi çizmek kaldı penaltı atışı ile. Suarez'in yaptığı elbette yanlış ancak bu yönüyle bile sahtekar Henry'den ayrılıyor. Burada futbolun üzücü ama bir o kadar da onu sevmemizi sağlayan kuralları işledi. Henry ise yaptığı hareketin cezasını almayı bir kenara bırakın koskoca bir ulusun hayallerinin yıkılmasına neden oldu.  Gana'nın son anda penaltıyı değerlendirememesinden sonra moralmen çökmesi ve penaltı atışlarında klas bir vuruş yapan Abreu'nun son atışı ile yarı finale yürüdü Uruguay... Büyük takımlar tek tek elenmişti ve Gana'yı diğer turda bekleyen nispeten daha az zorlanacağı bir Hollanda idi. Vuvuzelalar her zamankinden daha kuvvetli üflendi, büyüler de yapıldı ancak olmadı... Hollanda'dın 2000 Avrupa Şampiyonası'nda İtalya karşısında maç içinde iki penaltı kaçırıp seri penaltı atışlarında elenmesi gibi bir şok yaşadı Gana. Eğer Gyan seri penaltı atışlarında yaptığı harika plase vuruşu 120. dakika da abanmadan 'çoşturma içgüdüsünden' uzak olarak yapsaydı şimdi Gana'nın Afrika'nın öncüsü olduğunu konuşuyor olurduk. 


Uruguay'ın başarısında teknik direktör Oscar Tabarez'den de bahsetmeden geçmek kesinlikle olmaz. Tabarez yıllar sonra Nacional ve Penarol oyuncularını bir araya getirmeyi ve bunlarla birlikle yurt dışında oynayan oyuncular ile takım ruhunu oluşturması başarıyı getiren en önemli faktörlerden bir tanesi oldu. Muslera'nın harika yeteneklerini keşfeden ve onu en önemli yere monte eden de yine kendisi oldu. Gana turnuva da özel bir takım olsa da Uruguay bana daha özel bir takım olarak geliyor yukarıda ki nedenlerden dolayı. Şimdi yarı final de Uruguay - Hollanda maçını karmaşık duygularla beklesem de bir ilk yolunda ilerlenmesi için ibrem Hollanda'dan yana pek tabii...

Almanya'nın kazanma alışkanlıklarından daha önce biraz bahsetmiştim. İngiltere'den sonra Arjantin'e de 4 gol atmak nereden bakılırsa bakılsın eğer Almanya yarı finalde favorim İspanya'ya elense dahi büyük bir olay. Löw'ün 'Messi'yi ve tüm Arjantin'i sahadan sildik' açıklamaları ise herşeyi özetliyor gibi.  'Turnuvaları yıldız oyuncular kazandırmaz' önermesinin en büyük kanıtı belki de şimdiki Alman milli takımı... İhtiyaç olan sadece dengeli bir takım ve turnuva boyunca çok büyük önem taşıyan konstantre ve iyi bir atmosfer. Takımı yöneten teknik direktöründe aynı şekilde takım ruhuna ve oyununa önem veren, bireylerden çok bütüne önem veren adam olması da çok önemli bu başarıda. Daha önceki Dünya Kupaları'nda da Almanların buna fazlasyıla önem verdiğini rahatlıkla görebiliriz. Meksika 86 öncesi Beckenbauer'in takımın huzurunu ve dengesini bozduğu için Uli Stein'i takımdan yollaması geçmişten bir örnek sadece. Almanya'nın katıldığı Dünya Kupaları'nda baktığımızda zaten ortak paydanın başarı olduğunu görüyoruz. Sadece bekletiler ve tahminler değişkenlik göstermiştir Almanlar için. 2006'daki takım beklentilerin üstündeydi, yarı finale kadar geldi. 1994 ve 1998'de kimse onlardan bir şey beklemiyordu ancak yine çeyrek finale kadar gelmeyi başardılar. 1982'de çok eleştirildiler, sevilmediler ama yine alışıldığı gibi başarılı olup final oynadılar. 2002'de Uzak Doğu'da bir araya gelen ekip te 1982 ile beznerlikler gösterdi ancak yine finale kadar gitti. Sonuç olarak takım nasıl anılırsa anılsın, nasıl yazılırsa yazılsın onların her turnuvada bir şekilde bir yerlere gelmeyi başardıkları bir gerçek...

Müller çok mu şanslı yoksa her zaman olması gereken yerde mi?


G. Müller'i geçip Ronaldo'nun 15 gollük rekoruna bir adım daha yaklaşan Miroslav Klose'den de biraz bahsetmek gerek. Öncelikle ligde ve hazırlık maçlarında onun kötü performansına rağmen Löw'ün, Klose'nin Dünya Kupaları'nda büründüğü inanılmaz ateşi görmesi ve ona güvenmesi ilk söylenecek söz. Klose'nin şu anki yeri hak etmediği dahi söyleniyor. Ben olaya biraz romantik yaklaşanlardanım. Sırf Dünya Kupaları'nın en çok gol atan oyuncusu olmaya bu kadar yakın olan bir oyuncunun tabii ki destekçisiyim. Artık kim ne derse desin Klose bir Dünya Kupası efsanesidir. Dünya'nın en iyi forveti ve golcüsü hiçbir zaman olamadı belki ama bu durum böyle. Ekşi Sözlük'te biri yazmıştı. Heading + anticipation + off the ball + teamwork. Bunların hepsini topladığınızda Klose'yi elde ediyorsunuz ve bu da zaten gol demek. FM yalan söylemez!




Son olarak Arjantin ve Maradona ile ilgili okumanız için tavsiye; http://gueneslipazartesiler.blogspot.com/2010/07/hersey-mumkun-diego.html

Gelelim İspanya-Paraguay maçına. Daha önce kullandığım bir cümle vardı. 'Futbolu sevmeyen insanlara güzel maçlar izlettirin ki aşık olsunlar'. diye. İşte bu maçta içinde yaşanan hikayesi ile böyle bir maçtı benim için. Ömer Üründül'ün 'futbol enteresan' sözünün cuk oturduğu bir maç varsa Dünya Kupası'nda bu o maçtır. Cardozo'nun kaçan penaltısı, ardından Xabi'nin önce attığı, tekrarında kaçırdığı penaltı, Villa'nın galibiyet golündeki patlaması ve maç sonunda Cardozo'nun göz yaşları 'işte futbol böyle bir şey' demek için yeterli. 2004'te Yunanistan'ın sergilediği oyuna fazlasıyla benzettiğim bir oyun anlayışına sahip olan Paraguay'un bir de favorim olan İspanya karşısında kaybetmesi üzmedi beni doğal olarak. Katalan, Barca'lı, Madrid'li ayırt etmeden desteklediğim bir takımın böyle dramatik bir şekilde yarı finale yürümesi de beni çoşturdu haliyle. Yukarı da bahsettiğim Almanya karşısında İspanya'nın işi çok zor olsa da Dünya Kupası tarihinde elle tutulur, hatta abartalım gözle görülür başarısı olmayan İspanya'nın Dünya Kupası'nı Madrid hava alanına indirmesi en büyük isteğim... Villa o golü 'yeter ulan' der gibi atarken İspanya Ulusal kanalında yorumculuk yapan Jose Camacho'nun haykırışı koca bir İspanya'yı özetler nitelikte. Şimdi herkes kupaya giden yolda son iki maçında kazanılıp rüyalarının gerçekleşmesini bekliyor...  Herkeslerin ağzında sakız olan Paraguay'lı güzel 'L. Riquelme' nin de Paraguay şampiyon olursa soyunma vaadide boşa gitmiş oldu. Ben ne kendisini ne de kocaman göğüslerine sıkıştırdığı telefonunu hiç beğenmiyorum orası ayrı. 

Yazılar birikince okunması zor bir yazı çıkmış ortaya arkaya dönüp bakınca... Okumayanlara da anlayış gösterdiğimi belirteyim son cümlemde...




29 Haziran 2010 Salı

2002'de Fransa'nın yaşadığını yaşayan İtalyanlar, Almanların kazanma alışkanlıkları ve İngiltere'nin kaybedişi...


İngilizlerin şu an düştükleri durum esasında Dünya Kupası'nda daha ilk oynadıkları maçta (bu kadar da olmasa) kendisini hisstermişti. Oynanan ilk maçın ardından İngiltere milli takımının 1966'dan beri artık alışkanlık haline getirdiği 'yıldız oyunculara rağmen bir türlü şampiyonluğun ve başarının gelmemesi' durumu birçok kişi tarafından defalarca dile getirilmişti. Turnuva öncesinde İngiltere kalesinin P. Shilton'dan bu yana güven vermediği ve aranan ismin bir türlü kaleyi koruyamaması durumu da İngiliz basınının 'budala' dediği zavallı Robert Green'in ABD karşısında yediği hatalı golden sonra tekrar anlaşılmıştı. İngiliz basını grup kuraları çekildikten sonra 'Easy' yazdıklarında kesinlikle bu günleri düşünmemiş olmalılar. Çünkü temkinli bir şekilde konuşanlar bir yana 'kırmızı forma' '1966 ruhu' gibi sinerjilerle takımlarına aşırı güveniyorlardı. ESPN'in yaptığı afişlerde dahi Rooney, Gerrard ve arkadaşları 1966'yı omuzlarında taşıyorlardı. Şimdi ise Almanya'ya büyük bir şok ile 4-1 kaybedilmesi ile birlikte turnuva öncesi beklentiler ne kadar yüksek ise yaşanan hayal kırıklığı da bir o kadar yüksek oldu. Yani başka bir anlamda İngiltere için 2010 Dünya Kupası bir anda 'easy' den 'hard' a dönüştü... Elemelerde kazanılan maçlar (bunların içinde 2002 Dünya Kupası elemelerinde Berlin'de İngiltere'nin 5-1 kazandığı maçı unutmak mümkün değil), her Dünya Kupası'na iddialı gidiş ve yine aynı hüsran...

Sürekli dile getirilen konu bunca yıldız oyuncuya ve kağıt üstünde bulunan harika kadroya rağmen başarının bir türlü gelmediği ve neden gelmediği. İlk akla gelen liderlik konusu ve İngilitere Futbol Federasyonu'da bu durumun farkında olduğu için takımın başına Fabio Capello'yu getirmişti. Bu seçimin ne kadar doğru ya da ne kadar yanlış olduğunun konuşulması bir yana kimsenin ağzından Capello'nun kötü bir teknik dirketör olduğu asla çıkmadı şimdiye dek... Ancak olayı biraz daha derinlere indirgediğimizde Capello'nun İngiliz milli takımına ve İngiliz oyun tarzına uyum sağlayamadığı söylenebilir. İtalyan futbol tarzını kendine yol edinen bir teknik adam olan Fabio Capello'nun zaman zaman bunu İngiltere milli takımına da uygulamaya çalıştığını da belirtelim. İngiltere'nin son oynadığı ve 4-1 kaybettiği Almanya maçında İngiltere'nin atak başlangıçlarına baktığınız zaman Capello'nun
takımına İtalyan tarzını örtüştürmek istediğini görmek mümkün oluyor. Terry ve arkadaşları gök mavi yerine beyaz ya da kırmızı formayla sahada oluyorlar sadece. Defanstan topu bir an önce çıkarmak ve daha çok kanatlardan ortalar ya da direk kaleye yönelen organizasyonlar ile tanınan İngiliz futbolu yerine zaman zaman kalecinin de dahil olduğu defans paslaşmalarına ve aşırı temkinli oyuna şahit olduk Capello'nun İngiltere'sinde. Bu durum Almanya maçında zirve yaptı. Bu oyun tarzına rağmen defans hatalarından yenilen goller ve verilen pozisyonlar da işin bir başka boyutu aslında.



İngiliz medyası Almanya karşısında verilmeyen gollerine de çok fazla yer ayırsa da aradan ince ince de takımlarını doğramaya da devam ediyorlar. Evet onlarda hakemin inanılmaz hatasından dert yanıyorlar ancak o gol verilse ve maç 2-2'ye gelse dahi maçın yine de çevrilebileceğini düşünenler çok az. Guardian'dan Kevin McCarra artık İngiltere milli takımının orta sınıf ve bayağı bir takım haline geldiğini köşesinde net bir dille ifade ediyor. Ancak halen hiç kimse alt kimliklerinde kulüplerinde harika oynayan takım oyuncularının ülke takımında neden istenilen performansa ulaşamadığını bir türlü açıklayamıyor. Kimileri oyuncuların takımda bir İtalyanı kabullenemediğini yazıyor ya da söylüyor /bu takımı İngilizler çalıştırınca da maalesef sorunlar çözülemedi), kimileri sahada iyi bir liderlerinin olmadığını (burada kast edilen kulübede konuk gibi oturan D. Beckham olabilir), kimileri ise olaya biraz duygusal yaklaşarak yeterince istekli ve hırslı olmadıklarını söylüyor. Öyle ki, şimdi ki M. Owen'ın Rooney'in milli takım performansından daha başarılı olabileceği dahi konuşuluyor. Bunun yanında S. Gerrard ile Lampard'ın birlikte orta alanda bir türlü istenileni verememesi, Rooney'in neden Haskey ile oynadığında daha fazla gol ortalamasına sahip olduğu ve yine Gerrard'ın solda oynayıp oynamayacağı da bir türlü cevaplanamayan sorular arasında. Futbolun beşiğinin kulüp bazında kendine hayran bırakması ancak milli takım düzeyine gelindiğinde ibrenin tam tersine dönmesi durumu daha da devam edecek gibi. Belki de İngiltere aday olduğu 2018'e kadar beklemek zorunda...



İngiltere'nin düştüğü durumu konuşuyoruz fakat Almanya'nın da harika oyununa değinmeden geçersek büyük bir haksızlık etmiş oluruz. Turnuva başında herkes Almanların oynadığı bu oyun tarzını Hollanda'dan ya da İspanya'dan bekledi ancak bunu Avustralya karşısında ilk maçta gerçekleştirenler Almanlar olmuştu. Tabii bunun yanında İngiltere'de kadrosundaki kadar ağır ve pahalı isimler bulunmamasına rağmen Almanların 'kazanma' alışkanlıkları ve turnuva takımı olma gibi özelliklerini ön plana çıkartıp onları şampiyonluğun en güçlü adayları arasında gösterenlerde çoğunluktaydı. M. Ballack dışında (o da sakat ) İngiltere kadrosu gibi isminin ağırlığı hissedilen çok fazla oyuncu olmamasına rağmen en iyisini başarmaları 'istek' ten başka bir kelimeyle açıklayamayız. Terry, Lampard, Gerrard ve Rooney'den oluşan bir omurgayı kim istemez? Fakat Almanya İngilizlerin bu omurga ile yakalayamadığı ivmeyi Mertasacker, Kheidra, Müller, Mesut Özil ve Klose ile yakalıyor. Bunu sadece istek ve hırs ile açıklamak mümkün.

"Turnuva öncesi kimse Almanlardan bu kadarını beklemiyordu..."


Almanya'nın her Dünya Kupası'nda kazanma durumuna alışkın olması da bir başka hatırlatılması gereken unsur. 'Turnuvaları yıldız oyuncular kazandırmaz' önermesinin en büyük kanıtı belki de şimdiki Alman milli takımı... İhtiyaç olan sadece dengeli bir takım ve turnuva boyunca çok büyük önem taşıyan konstantre ve iyi bir atmosfer. Takımı yöneten teknik direktöründe aynı şekilde takım ruhuna ve oyununa önem veren, bireylerden çok bütüne önem veren adam olması da çok önemli bu başarıda. Daha önceki Dünya Kupaları'nda da Almanların buna fazlasyıla önem verdiğini rahatlıkla görebiliriz. Meksika 86 öncesi Beckenbauer'in takımın huzurunu ve dengesini bozduğu için Uli Stein'i takımdan yollaması geçmişten bir örnek sadece. Almanya'nın katıldığı Dünya Kupaları'nda baktığımızda zaten ortak paydanın başarı olduğunu görüyoruz. Sadece bekletiler ve tahminler değişkenlik göstermiştir Almanlar için. 2006'daki takım beklentilerin üstündeydi, yarı finale kadar geldi. 1994 ve 1998'de kimse onlardan bir şey beklemiyordu ancak yine çeyrek finale kadar gelmeyi başardılar. 1982'de çok eleştirildiler, sevilmediler ama yine alışıldığı gibi başarılı olup final oynadılar. 2002'de Uzak Doğu'da bir araya gelen ekip te 1982 ile beznerlikler gösterdi ancak yine finale kadar gitti. Sonuç olarak takım nasıl anılırsa anılsın, nasıl yazılırsa yazılsın onların her turnuvada bir şekilde bir yerlere gelmeyi başardıkları bir gerçek...

2002'de Fransa'nın son şampiyon olarak yaşadıklarını şimdi İtalya yaşıyor...


Son şampiyon İtalya'nın durumu da turnuva öncesinde hiç kimsenin tahmin ettiği gibi olmadı. 2006'da İtalya ile final oynayan Fransızların elenmesi herkesin yüreğine su serpti ancak İtalyanlardan beklenen bu değildi, tıpkı İngilizler gibi. Turnuva öncesinde Pirlo'nun 'son şampiyon olarak yine final oynamak istiyoruz' demesi biraz umutlandırmıştı ancak ne Pirlo takımına destek verebildi, ne de takım gruptan çıkabildi. Zaten Pirlo dışında takımda liderliği üstlenecek ve takımı yönlendirecek bir oyuncunun da olmaması en büyük sıkıntılardan biriyidi. Son olarak 2006'da biraz izleme şansına sahip olduğumuz 90 ların ve 2000 lerin jenerasyonundan eser yok halihazırda. Öyle ki İtalya gruplarda elendiği vakit hemen herkesin ağzında 'Del Piero' ve 'Totti' isimleri dahi dolaşıyordu. Komple tüm takımın yaratıcılıktan uzak kaldığı kesin. 2006'da Lippi kupayı kazanmış olabilir ancak şimdi İtalya'nın yaşadığı kesinlikle Fransa'nın 1998'den sonra 2002 Dünya Kupası'nda yaşadıkları ile aynı. İtalya'nın bugüne kadar düzenlenen turnuvalarda son şampiyon ünvanı ile turnuvaya katılan takımlar içinde 2002'deki Fransa ile yarıştığını söyleyebiliriz. Lippi turnuva öncesinde 'başarısız olmam halinde beni çarmıha gererler' demişti, bakalım bizi neler bekliyor. En azından İtalya'nın hatalarından ders alıp gelecek için doğru adımlar atması beklentiler dahilinde.

Uruguay 2002 Dünya Kupası'ndaki Türkiye ile büyük benzerlikler gösteriyor.




Aztekler Arjantin'in ofsayttan attığı golün tekrarını görüp yan hakeme koşuyorlar ama sonuç değişmiyor...




Real Madrid'in iki önemli ismi, çok şey beklenilen ama gol bile çıkmayan Portekiz-Brezilya maçından sonra...

28 Haziran 2010 Pazartesi

" Heinze Punches... "

24 Haziran 2010 Perşembe

Almanya ve Gana


Turnuvanın başından beri katlanmak zorunda kaldığımız futbol fakirliğini biri heyecanı, diğeri iyi futbolu ile kıran Almanya ve Gana'nın bu kadar sancılı bir final ile çıkması ironi mi, yoksa Dünya Kupası bu mu? Ben ikinci şıkkı tercih ediyorum kendi adıma. Dünya Kupası her zaman dramalara sahne olur. 2006'ya müthiş bir kadro ile gelen ve açık ara favori olan Brezilya üzerine bahis oynayıp arabasını değiştirmeyi düşünenler, turnuvanın açık ara en sıkıcı takımındaki Zidane faktörünü unutmuşlardı pek tabii. Sürpriz öğesinin heyecan kattığı turnuvalarda gruplarda yaşanan aksaklıklar da dikkat çeker. İngiltere'nin favorilerden biri olarak geldiği kupada, bu kadar rezalet bir futbol ile bir adım öteye ittire kaktıra gelmesi, öte yandan turnuvanın en keyifli ve efektif takımının son ana kadar belli olmayan durumu.

Almanların en büyük çekincesi ve eleştirisi tarihlerinin yaş ortalaması en düşük takımı ile katılıyor olmaları üzerine idi. Joachim Löw futbol anlayışından duruşuna, giyim tarzına kadar Almanlar için fazlasıyla fantastik bir adam. Bana göre "Almanlar bilir işini" kalıbını bozuyor ve endişelerin altında yatan da bu olabilir. Tipik bir Alman takımı değil bu turnuvadaki Almanya. Öte yandan turnuvada tecrübenin neler getirebileceğinin en güzel örneği de, astrolog Raymond Domenech'in Fransa'sıdır. Almanya ile ilgili sanrıları yaratan durumlar Verbeek'in ilk maçtaki deneysel çalışması ve oynanan son Gana maçı. Sırbistan maçında 10 kişi ile üretkenliğinden ve iyi futbolundan ödün vermeyen Almanya Avustralya maçındaki soru işaretlerinin üzerine bir çizik çekse de, Gana maçındaki tedirginlik 16 ile başlayacak beyin fırtınasının temelini oluşturmakta. Sakinliğin ve heyecanı bastırabilmenin, tecrübenin daha ön plana çıkacağı bu son bölümde bana göre en büyük şansları, yapacakları en küçük hatada gazetelerde "aptallar!" damgasını yiyebilecek bir millete karşı oynuyor olmaları. İngilizlerin tolerans sınırlarının ne olduğu konusunda herkesin az çok fikri var. Erken final ya da ezeli rekabet başlıkları altında inceleyebileceğimiz bu eşleşmede Gana'ya bu kadar çok pozisyon veren ve üretme kısmında oldukça fakir kalan Almanları kurtaracak bir başka füze daha gelir mi Mesut Özil'den? Fotoğraftaki kadar ironik bir başka soru da budur sanırım...

Grubun dinamiklerinin kanımca en enteresan yanı saat 17.00 maçları ile olan ilişkisi. Lider çıkmaya birkaç dakika yaklaşan İngiltere ve onları maç boyunca bunaltan ancak gruptan çıktıklarını sanan Slovenya'nın, ABD golüyle yıkılması ve grubun baş aşağı oluşu. Almanya'nın maça çıkarken işini şansa bırakmama psikolojisinin yanında son 16'da İngiltere ile karşılaşma tedirginliği. İlk maçta yediği 4 gol ve Pim Verbeek'in garip tercihleri ile grubun en zayıf halkası haline gelen Avustralya'nın attığı goller ile turnuvanın kaderi oynamış olması muhtemel. İşin daha enteresan tarafı Gana'nın ne olur ne olmaz golü kovaladığı dakikalarda, Almanya ve Avustralya'nın bulacağı birer golün sıralamayı yeniden baştan aşağır değiştirmesi. Ve evet, biz Kewell romantikleri, en az Kewell kadar romantik olan bu senaryoyu en azından bir süre yaşama imkanı bulduk. Ancak bizim romantizmimizin bittiği yerde, Sırbistan'ın gerçekleri başladı ve atacakları bir gol onları Gana'nın önüne geçirecekti. Başından beri bir sürü yönünden baktığımız denklemin değişkenleri ise Almanya ve Gana oldu son düdükte. ABD ile eşleşen Gana'nın ikinci olduğuna sevinmesi olasıdır ve tarihe not olarak düşülmelidir.

Şüphe yok ki, şu ana kadar ki en güzel eşleşmeler dünkü maçlardan çıktı. Ankete espri olarak koyduğumuz "Anadolu'dan Çıkar" seçeneğini tıklayan arkadaşların ileri görüşlülüğüne mi, yoksa bir İngiltere taraftarı olarak ortada Almanya'yı saf dışır bırakarak alınabilecek bir kupa olması ihtimaline mi sevinsem bilemedim. Sanırım ben Dünya Kupası gruplarında, 4 takımın birden ikinci tura çıkabilme ihtimalini sevdim...


21 Haziran 2010 Pazartesi

' Fils de Pute ' Raymond, Son Şampiyonun Durumu, İngilizlerin 'Easy' si ve Brezilya...



Hemen Fransa'dan başlayalım. İşler karışık bildiğiniz gibi. Nicolas Anelka R. Domanech'e milyonlarca Fransızın söylemek istediği şeyi Meksika maçının devre arasında 'Fils de Pute' diyerek söyleyivermiş, bir patlama anı yaşamıştı... Evra'nın yardımcı antrenör ile kavga etmesi, Futbolcuların otobüsün perdelerini çekerek idmana çıkmayı reddetmesi ve bu konudaki basın açıklamasının yine Raymond tarafından okunması, akabinde Sportif direktörlerinin 'kepazelik' diyerek istifa etmesi işin Fransızlar için 'özeti'... Çok klasik tabii, herkes söyledi yazdı... "İrlanda'nın ahı tuttu"... Tribünlerde Platini ve Zidane'ın bakışları altında yaşanan tüm bu rezillikler İrlanda maçından sonra kalenin önüne diz çöküp ağlayan S. Given'ın duygularının ve 'ahının' evrende 'geri yansımadır'... Açık konuşmak gerekirse bu durumdan rahatsızlık duyduğumu söyleyemem. İçimin yağları dahi eriyor. Bugünkü antrenmanlarında da hiçbir futbolcu Raymond'u takmadan ondan uzak bir yerde kendi kendine çalışmış bunu da hatırlatalım... Bu karışıklık esnasında Bafana Bafanalarında arada ilk galibiyetlerini Fransa'dan gol yemeden alması halinde işler daha da güzel bir hale dönüşecek benim için... Son olarak R. Domanech'e garezi olan varsa buradan kaleye zincirlenmiş halde kendisini şut yağmuruna tutabilirler... http://www.lafauteadomenech.com/

"Fransız idmanında Evra yaşadığı kavga sonrası 'örgütü' topluyor..."


Almanya'nın Avustralya maçındaki oyunundan sonra Sırbistan'a kaybetmesi kötü oldu. Maçın kasap hakemi bir yana maç boyunca Almanların çok şanssız oluşları skora en büyük etkiyi yaptı kesinlikle. Aslında Sırbistan için Almanya galibiyeti çok büyük bir sürpriz olarak gösterilmemeli. Eleme gruplarındaki performanlarını hatırlayınca bunu rahatlıkla görmek mümkün oluyor. Hatta bu potansiyellerinin dahi altında kesinlikle. Bu arada Podolski Sırbistan karşısında penaltıyı kaçırdı ancak bu durum Sırpların penaltı şanssızlığının önüne geçmiyor. Gana maçında ceza alanında topa eliyle müdahele edip penaltıya sebebiyet veren Kuzmanovic'in pozisyonu ile Almanya maçında penaltıya sebebiyet veren N. Vidic'in pozisyonları neredeyse aynı. Radomir Antiç bu konu ile ilgili gerekli uyarıları son Avustralya maçından önce yapar herhalde... Hakem otoriteyi biraz tuhaf sağladı tabii. Oyuncularda hakemin çok kolay sarı kart çıkardıklarını gördüklerinde sert müdahelelerden fazlasıyla kaçınmaları da ilginçti. Bir pozisyonda hakemin görüş açısının önünde rakibine sert giren Mertesacker'in koşar adımlarla hakemin yanından uzaklaşması gözlerden kaçmayan bir ayrıntıydı. Sevgili L. Podolski'nin Sırbistan karşısında penaltı vuruşu Almanya'nın 1974'ten bu yana kaçırdığı ilk penaltı vuruşu olmuş bu. İlginç bir not. bu arada Alman tribünlerinde açılan Bosna bayrağı da gözümden kaçmadı. Fazla derinlere de inmeden selam olsun onlara da...

"Podolski tarihe geçiyor..."


Bana göre Sırpların Almanlara yaptığı çok büyük bir süpriz değil ancak Yeni Zelanda'nın Dünya Kupası'nın son şampiyonu İtalya karşısında öne geçip maçın da 1-1 tamamlanması başlı başına bir sürprizdir. İtalyanlarla ilgili çok güzel bir yorum vardı. " Takımı Juventus'tan kurarsan olacağı bu' diye. Ne kadar doğru bir yorum bilmiyorum ancak komple tüm takımın yaratıcılık fakiri bir hal aldıkları kesin. Benim zaten Pepe dışında gözüme çarpan bir oyuncu da yok. Bana kızmayın ama klasik tabir ile 'orta alan ile forvet arasındaki köprüyü' kuracak bir oyuncu yok İtalyanlarda. Herkesin sayıkladığı ve 'büyük eksik' dediği bu eksik ise tabii ki A. Pirlo'dan başkası değil. İtalya ihtiyacı duyduğu bu yaratıcılıktan o kadar uzaktı ki bu yaşında Del Piero ya da Totti olsa maç çoktan kopup giderdi bana. Hatta Laquinta gibi bir adam dahi(!) gol atabilirdi... Yeni Zelanda-İtalya maçı zaman zaman öyle bir hal aldı ki, Yeni Zelanda İtalyanların özellikle ikinci yarıdaki durumunu farkedip, kapanmadan kademe kademe ataklar geliştirse berbaerlik değil galibiyet dahi alabilirdi. Bu anlarda çekilen bir şutun kale direğini yalayıp auta çıkması da bunun bir kanıtı. O anda dakika 80'i gösteriyordu. Bunun farkına varamadılar ve kapanmayı tercih ettiler. Tabi Yeni Zelanda yine de 'haddini bildi'. Lippi için kötü şeyler söylemekten çekiyorum kendimi. Büyük bir taktisyen ancak maalesef Juventus sevgisi de takıma zarar veriyor zaman zaman. Yeni Zelanda karşısında da belki de takımın en mücadeleci en diri adamı Pepe'yi oyundan alıp, (Laquinta dururken) Camoranesi'yi oyuna alması belki de bunun başka bir kanıtıdır bilemiyorum... Tabii herşey bir kenara profosyonel bir ligi olmayan, tek profosyonel takımı da Avustralya liginde oynayan Yeni Zelanda (Attığı gol ofsayt olmasına rağmen) turnuvanın büyük sürprizlerinden birini gerçekleştirmiştir. Tabi bunlara Yeni Zelanda takımında oynayan bankacıların ve öğretmenlerinde olduğunu eklemek gerek...

"Yeni Zelanda'lı Smeltz Azzuriler karşısında gelen erken golü kutluyor. Kaleci Marchetti şokta..."


Cezayir turnuvanın en vasat ama benim fanı olduğum bir takım. İngilizlerin 'easy' dediği bu grup için benim temennilerin o kadar karışıktı ki, şimdi tam olarak neydi ben bile unuttum. Sonucunda Slovenya, Cezayir ve ABD'nin hepsinin İngilizlere okkalı bir tokat şaplatmasını istediğimi hatırlıyorum ama...  Ya da şöyle bir şeydi; "Cezayir ABD'yi yensin, ABD İngiltere'yi yensin, sonra herkes İngiltere'yi yensin..." ABD'nin Robert Green'inde yardımı ile bunu bir şekilde başarmasından sonra Cezayir sempatizanı olmama rağmen İngiltere'nin beklenen patlamayı Cezayir karşısında yaşayacağını istemeden de olsa düşünüyordum ama gel gör ki Slovenya'nın dahi savunmasını açmakta zorlanmadığı bizim Cezayir karşısında İngiltere çok aciz bir durumu düştü... Turnuva öncesinde İngiliz basının özellikle 'The Sun' gazetesinin yaratıcılığını konuşturarak attığı başlık olan 'Easy' yani England-Algeria-Slovenia-Yankees olan başlığı turnuvanın son maçı olan Slovenya karşılaşmasından önce 'Hard' olmuş durumda. Yıllardır bas bas bağırıyor İngiliz medyası 'bu takım otoriteden yoksun' diye... Bu bahsettikleri ororiteyi Capello sağlayamazsa eğer geriye başka bir alternatif kalmıyor... Fransa kadar karışık olmasa da özellikle medya aşırı yükleniyor milli takımlarına. Daily Mirror İngiliz tribünlerinde devre arasında kız arkadaşıyla öpüşüp koklaşan cengaverin maçın tek 'golünü' attığı servis etti okuyucularına, güzel tespit... 0-0 Biten bu maçta Cezayir milli takımında yer alan onbirde tam on oyuncu Fransa doğumlu ve birçoğu da Fransa genç takımlarında oynamış oyuncular. A takım seviyesinde Cezayir'i tercih eden cengaverlere helal olsun... İngilizlerin durumunu anlatan en güzel söz Bülent Timurlenk'ten geldi. " Bu İngiltere takımı kendi liginde ilk beşe giremez..."

"Rooney Cezayir maçının ardından iyi dileklerini yolluyor..."


Tarafsız bir şekillde ve Keita ile Elano'nun rakip takımlarda olması nedeniyle de meraklı bakışlarla izledim Brezilya-Fildişi Sahili maçını. Kimilerinin Brezilya'nın Saffet Sancaklı'sı dediği Fabiano'nun iki güzel gol attığı maçta bunun da önüne geçen (en azından bizim için) iki olay vardı halihazırda. Biri tabii Elano'nun sakatlığı. Ancak durumu iyiymiş ve Portekiz maçında oynayabilirmiş. Diğeri de tabii yarısı bizzat yine bizi ilgilendiren Keita'nın alışılmış 'sahtekarlığı'. Artık bu durum herkes tarafından kabul edilmiş durumda. Çünkü nereden bakılırsa bakılsın ve kim yaparsa yapsın saha içinde hiçbirşey yapmadan yürüyen Kaka'ya kasten çarpıp bir de yüzünü tutup yerde kıvranmak 'sahtekarlık'tan başka birşey değildir. Artık bu saatten sonra Keita gol kralı olmuş, TSL'de harika bir performans sergilemiş, benim için hiçbir önemi yok... Yabancı spikerler olaya tarafsız baktıklarından Keita'yi yerden yere vurmuşlar, bizse hala 'Bakalım yüzüne bir darbe var biraz' diyebiliyoruz. Aynı şeyi Rivaldo yaptığında işler değişmişti 2002'de... Gözümde bitik bir oyuncudur kendisi, Allah Rahmet eylesin... Fabiano'nun attığı ikinci golden sonra hakemle girdiği diyalogda ilginçti. Ömer Üründül'ün dudak okuma yeteneğini aradık tabii o anda ama yine de belli oluyordu. Hakem Fabiano'ya 'elinde aldın sanki...' demiş olabilir bilemiyorum... Yapılan Eyyamcı yorumları da boş değil o yüzden. Afrika takımlarına da ayrıca bir değinmek gerek aslında ama biz umutlanmışız fazlasıyla... Afrika futbolu Puma'nın reklamlarından ibaretmiş meğer. 

"Fildişi Sahili kalecisinin göremediği top.."


Fever Pitch ile taktiksel yayın;

İngiltere 0-0 Cezayir

" ... İngiltere kulübesinde sıklıkla yaşanan akıl tutulmasının son temsilcisi Fabio Capello. Yapmaya çalıştığım analizlerde hocaların tercihleri üzerinden gitmeyi tercih etmem ama, İngiltere halkının bile sorguladığı Heskey seçimini kabullendik, ancak 70 dakika tahammül etmek zorunda bırakılmayı kabul etmiyorum. Oyun şablonunu direk olarak uzun toplara dönen bir takım haline geldi İngiltere; işin komik tarafı bunu da oynayamaması. Uzun topun mantığında ikinci topların süpürülmesi vardır. Öte yandan Gerrard, Lampard ve Barry'nin yine hiçbir şey yapmaması şok edici cinsten. Gol yememeye o kadar konsantre ki İngiltere, ceza sahasının içine gömülüyorlar ve çıkışlarda inanılmaz zorlanıyorlar. Bugünün ilk maçı doğrulayan verilerinden biri de, basan her takımın İngiltere'yi kolaylıkla bozabileceği. Barry ve Lampard'ın döküldüğü, Rooney'in onlardan geride kalmadığı, Lennon'ın çizgide hakemin koşularına eşlik ettiği, geri kalanı da top kabızı adamlar olan takımda işin Gerrard'a kalması kadar normal bir şey olamaz. Bu durumu çok basit değişikliklerle çevirebilecek olan Capello'nun, önce Lennon-Philipps, sonra 86'da Crouch değişikliği yapması ise fiyaskodur. Defoe sonrası biraz yalpalayan Cezayir'in ikinci yarı bu kadar sinmesi de komik. Bu kadar rezil bir İngiltere az bulunur zira... "

Gecenin Bonusu; "Vuvuzelayı susturan kahraman Cezayirli"...


" Cristiano Ronaldo 7 golun keyfini çıkarıyor..." (Portekiz 7-0 K. Kore)



" F*ck...!"



İspanya Honduras maçından önce... (İspanya 2-0 Honduras)

18 Haziran 2010 Cuma

İspanya'dan Büyük Beklentiler ve Azteklere bir Teşekkür...


Kupada yaşanan ilk büyük sürprizin kurbanı maalesef İspanya oldu. Beklentilerin büyüklüğü aynı boyutlarda bir hala kırıklığını da beraberinde getirmiş oldu şanssızlıklarla beraber...

İspanya milli takımı Almanya'da 2006'da düzenlenen Dünya Kupası'nda yine alışıldığı üzere hayal kırıklığı yaratmış ve Euro 2008 öncesi de kupayı almasının zor olduğu görüşünde birleşilen bir takımdı. En azından harika bir futbol oynayıp şampiyon olacakları çok az kişi tarafından iddia ediliyordu. Bu durum hem onların üzerindeki baskıyı azaltmıştı, hem de istedikleri oyunu rahatlıkla sahaya yansıtıp finale kadar gitmelerine neden olmuştu. Fakat şimdi 2010 Dünya Kupası'nda beklentiler İspanya'nın şampiyon olacağı yönünde. 2 yıl önce Viyana'da Almanya ile oynayan İspanya milli takımı ile Kupa'da İsviçre karşısında mağlup olan İspanya milli takımı arasında kağıt üzerinde ne gibi farklar vardı? Gerçekten çok az. Orta alanda Senna'nın bölgesinde Xabi Alonso, defanstaki Marchena'nın yerinde ise Pique dışında hiçbir fark yok. Kenarda oturan sorumlu ise Aragones değil, Del Bosque ki bunun somut anlamda İspanya'nın oyununa çok fazla eksi bir etki yaratacağını ve İsviçre maçında yarattığını da düşünmüyorum...

İspanya tıpkı Euro 2008 ve onun devamında gelen oyun tarzının aynısı ile başladı İsviçre maçına ancak son düdük çaldığında skor tabelasında İsviçre'nin maçı 1-0 kazandığı yazıyordu. Peki bu nasıl gerçekleşti? Şimdilik herşeyden bağımsız olarak bu konu hakkında söylenebilecek iki şey var. Biri İsviçre'nin ütündeki O. Hitzfeld etkisi, diğeri de İspanya'nın ciddi anlamdaki şanssızlığı ve üzerlerindeki büyük beklentiler...  Özellikle İsviçre'nin başında O. Hitzfeld'in bulunması diğer iki etkenden kat be kat daha etkiliydi İsviçre'nin galibiyetinde. İSpanyol futbolunun sık sık ayağa pas yapan ve rakibi bunaltan pas trafiğinin karşısında Hitzfeld'in bir anda tek bir pas ile pozisyon bulabilen bir takım yaratması İspanyolları zora sokan bir etken oldu. Herşeyin farkındaydılar ve önlemlerde buna yönelik geldi doğal olarak. İsviçre'de İspanyolların öldürücü pas trafiğini kesmenin yollarına başvurup başarısız olmak yerine Hitzfeld'in farklı oyun anlayışını deneyerek (kimilerine göre anti futbol ya da kötü futbol) Kupanın ilk sürpriz sonucuna da ulaşmış oldu. Maç sonunda yapılan şu örnekleme de esasında deyim yerinde ise 'cuk' oturan cinstendi. " İspanya Barcelona ise Hitzfeld Mourinho idi..."

Ancak İsviçre maçının sonucu ne olursa olsun bu durum halen İspanya'nın turnuvanın favorisi olduğu gerçeğini değiştirmez. Hitzfeld'in İspanyollar karşısında aldığı önlemlerden bağımsız olarak İspanya'nın yine ayağa çok iyi paslar yaptığı, bunların neticesinde maçı çevirebilecek pozisyonlar bulduğu ama daha önce de dediğim gibi ufak ta olsa şanssızlık faktörünün de etkili olması yenilgiyi hazırladı... İspanya'nın beklendiği üzere öyle ya da böyle gruptan çıkacağını düşünüyorum ancak zor olan İspanya'nın gruptan ikinci olarak çıkması halinde Brezilya ile karşılaşma ihtimali...

Gelelim 'Fransızlara'... Görmüş olduk ki Futbolunda adaleti varmış bazı zamanlarda. T. Henry'nin maç 2-0'a geldiğinde yedek kulübesindeki yüz ifadesini görünce 'adalet' diyen sadece ben değildim büyük ihtimal. İrlandalı kardeşlerimiz Dublin'deki publarda 22'lik Hernandez'in ve 37'lik Blanco'nun golüyle kocaman bir selam çaktılar Paris'e doğru... Maça Meksika'nın İrlanda yeşli be beyazı ile sahaya çıkması da pek bir manidar oldu doğrusu... 1998'de Dünya Şampiyonu olan bir ülkeydi Fransa.

Popülerdi de ayrıca... Euro 2000'de İtalya karşısındaki oyunları, Trezeguet'in volesi unutulmadı. Yıllar geçti, Henry denen bir adam yemyeşil İrlanda'nın hayallerini yıktı, şimdi de ortaya Fransız şairi görünümlü, elindeki yıldızları kullanamayan ve bir aksilik çıkıpta Fransa'yı yönetmeye devam etmesini istediğim, Eric Cantona'nın " 16. Louis'den bu yana Fransa'nın başına gelen en kötü şey" dediği R. Domanech'in rezil Fransa'sı çıktı ortaya... Bana da şimdi içimin yağlarının erimesinin keyfini çıkartmak ve Fransa karşısında Bafana Bafanalara da başarılar dilemek kalıyor... Paris'in Fransa 98 ruhu beklerken karşısında Kore ve Japonya'da gol atamadan elenen 2002 ruhunu bulması da çok manidar oldu. Hoşgeldin 2002 ruhu...



Fever Pitch ile Taktiksel Bakış; 

Arjantin 4-1 Güney Kore

"... Arjantin'in sahaya dizilişi ciddi derecede sıkıntılı bana göre. Di Maria ve Maxi çok çizgideler böyle bir yapı için. Kenarları kapatayım derken göbeğin savunmasını tamamı ile Mascherano'ya bırakmak ne kadar akıl karı? Sakatlığı geçince Veron girecektir bu bölgeye ama Arjantin'in hatlarının kopukluğu devam ediyor. Koca maç boyu atılan gollerin hiçbiri setler üzerinden gelmedi. Nijerya maçında da benzer sıkıntı vardı. Son bölgeye kadar geliyor Arjantin ama son bölgede tamamen isimlerin ayağına bakıyoru; ki Messi şu ana kadar fazlasıyla yapıyor üzerine düşeni. Ancak hatları sağlam, sert bir takım kısırlaştıracaktır Arjantin'i. Mutlak suretle son bölgede hücum çeşitliliği sağlamalılar. Orta saha ise rakipler tarafından kolay geçiliyor. Cambiasso'nun olması, takımı daha sert, daha dengeli, daha organize hale getirebilirdi. Cambiasso'nun topla çıkışları da uç bölgede ekstra adam ihtiyacını, hücum koordinasyonunu getirebilirdi Arjantin'e. Güney Kore ise organizasyonu zayıf Arjantin'i birinci bölgede pasifize edip, en iyi yaptıkları iş olan çabuk oyunlar yıkma peşindeydi. Kendi kalelerine attıkları gol motivasyon olarak dağıttı onları. Demichelis'in hediyesi sonrası biraz daha cesur çıkışlar yaptılar ama buldukları bir tane net pozisyon var. Eh gol için açılırsanız Messi gibi bir adamın işini kolaylaştırıyorsunuz istemeden.... "

" Higuain ceza alanındaki ışığın ve gol arzusunun diğer adı.."



Fransa:0 Meksika:2

" ... Meksika ise sabırlı bir şekilde mücadele etti, sakatlanana kadar uzun toplarla soldan Vela'yı savunma arkasına sarkıtmakta 1-2 kere başarılı da oldular ama Vela'nın yanlış seçimleri Meksika'yı erken bir golden etti. Daha sonra Vela oyundan çıkınca ben Guardado'yu beklerken oyuna Barrera girdi, daha önce hiç izlemediğim bu oyuncuyu gayet başarılı buldum, Franco hariç Meksika hücum hattının genel özelliklerini taşıyan kısa, hızlı, çevik ve teknik bir oyuncu izlenimi verdi Barrera; kısacası Vela'yı aratmadı. Bunun dışında Franco ile de bazı müsait pozisyonları değerlendiremeyen Meksika'da ataklar genelde hep sol kanattan gelişse de Giovani Dos Santos yine de etkili bir oyun ortaya koydu. Dikkatimi en çok çeken isimse hem savunmada hem de hücumda maç boyu müthiş oynayan Salcido oldu... "


" Herşeyin Kısa Bir Özeti gibi..."



"Azteklere Teşekkürler..."


Günün Bonusu zavallı Robert Green. Antrenmanda da ABD karşısında yediği golün benzerini yemiş, topu elinden kaçırmış...

Oh God!

Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan