15 Aralık 2011 Perşembe

Melek Liverpool, Şeytan Manchester City, Tu Kaka Chelsea...

Liverpool, tüm dünyada farklı taraftar yapısı ve kültürü ile nam salmış bir takım. Türkiye başta olmak üzere yurtdışından da büyük kitlelerin takip ettiği bir takım halini almış durumda. Benzersiz tarihi, çıkardığı efsane isimler ve takımın içinde bulunduğu büyük finaller, destansı şampiyonluklar da Liverpool'u İngiltere'nin en büyük kulübü haline getiriyor. Bunu ben değil, futbol tarihi söylüyor.

Son zamanlarda Liverpool taraftarları kulübün içinde bulunduğu bazı durumların etkisi ile de Chelsea, Manchester City gibi Arap ve Rus sermayedarların ayağa kaldırdığı kulüpler ile kendi takımlarının rekabet içinde oluşlarından pek memnun değillerdi. İngiltere ve Liverpool'da hiç bulunmadım. Okuduklarım bana bunu gösteriyordu ancak kulübün özellikle Türkiye'de yaşayan sempatizanları arasında konuşulanlara bakıldığında, Chelsea ve Manchester City gibi kulüplerin para odaklı olmaları ile dalga geçiliyor ve asla Liverpool gibi olamayacaklarından söz ediliyordu. Haklılar. Chelsea ve Manchester City, önümüzdeki 100 yıl içinde ancak Liverpool kadar efsane bir takım olabilir. Ancak gelin, hemen hemen aynı döneme rast gelen Manchester City ve Liverpool'un ayağa kalkma hikayelerine birlikte bir göz atalım.

Liverpool, 2005 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu ile son hikayesini yazmış bir takım. Milan karşısında gerçekten destansı bir şampiyonluk almışlardı. Ancak bir zamanlar tutumluluğu ile meşhur bu takım, tarihler Eylül 2010'u gösterdiğinde 300 milyon avroya yaklaşan bir borç kitlesine saplanmış durumdaydı. 2007 yılının Şubat ayında kulübü büyük umutlarla satın alan Tom Hicks ve George Gillett, Liverpool'un her ay biraz daha borçlanmasına sebep oluyorlardı ve bu durumdan kimse memnun değildi. İki iş adamı, Liverpool'a Shankly'nin başarılarını tekrar yaşatma sözü ile gelse de, tek yaptıkları bir borç yığını oldu. Yeni bir stadyum sözleri ise tamamen havada kalmıştı...

Liverpool, bu iki çılgın ile beraber tıpkı Leeds United'ın 2000'li yılların başında düştüğü duruma gelme tehlikesi yaşadı ve neredeyse iflas edecekti. Otoriteler ise Liverpool'un bankalardan aldığı yüklü miktarda borçların, kulübün geleceğini dahi tehdit edebileceğini savunuyorlardı. Leeds United, Şampiyonlar Ligi'nde yarı final görüp büyük bir başarıya imza attı ancak sonrası onlar için kabusa dönüştü. Kulüp bu başarıları değerlendiremedi. Liverpool ise 2005 şampiyonluğunun ardından 2007'de tekrar bir final gördü ve Hicks ve Gillett, ilk aylarında gelen bu başarıdan sonra kulübü daha yüksek yerlere çıkartmayı hedeflediler.

İşte tam burada, Manchester City ile Liverpool'un 'sermayedar' hikayeleri ayrılıyor. İki çılgın, sadece Fernando Torres'i alabilmek adına (sonradan Chelsea'ye transfer olan Torres, Liverpoollular tarafından şeytan ilan edildi) yıllık 144 milyon pound borca girdi. 2009'da Premier Lig'i ikinci sırada tamamlayan Liverpool'da Rafael Benitez, elindeki bütçeyi de kullandı ve Glen Johnson ve Albert Aquilani gibi transferler yaptı. Bunun yanında başarılı orta saha oyuncusu Xabi Alonso da Real Madrid'in yolunu tuttu.

Ancak işler Hicks ve Gillett için hiç planladıkları gibi gitmedi. 2010 Nisan'da kulübün gidişatını gören iş adamları, dünyanın her yerinde Liverpool için yatırımcı aramaya başladılar. Kulübü satma görevi ise Martin Broughton'un du... Ne yazık ki Hick ve Gillet, Liverpool'un 120 yıllık tarihinin en kötü zamanlarından birini yaşamasına sebep olmuştu. Bu iki göreve geldiğinde Liverpool'un çok az borcu vardı ve taraftarlar da yeni bir stadyum inşaatı ile beraber taze bir başlangıç yapmanın hayallerini kuruyorlardı. Ancak kulüp, borç bataklığına saplanınca tek bir çivi dahi çakılmadı. Liverpool taraftarları, hem düşünce yapıları hem de içinde bulundukları durum sebebiyle bugüne kadar hiç bir zaman kendilerini bir milyarderin batırıp, başka bir milyarderin kurtarmasını bekleyecek bir durum içinde olmamıştı. Ancak durum böyleydi. anchester United stadyumunu genişletti, Roman Abramovich Chelsea'e milyonlar verdi, Arsenal ise Emirates sponsorluğunda taze bir stadyuma geçiş yaptı. Diğer bir Londra takımı olan Tottenham ise yavaş yavaş kendi ritmini yaratmayı başardı. Hemen herkes, Gillett ve Hicks'in çok parası olduğuna inanmıştı. Ancak bu ikili, verdikleri sözlerin hiçbirini tutmadılar. Başarısız iki sermayedar olarak tarihe geçtiler. Liverpool taraftarları ise bir marka değil, sadece bir futbol kulübü olmak istediklerini her daim söylediler. Ancak günümüz futbolunda artık bu mümkün değil. Başarısız bir sermayedar öyküsünden, başarılı yatırımcıların öyküsüne, yani Manchester City'ye geçip iki takımın içinde bulundukları durumu tekrar özetleyelim.

Manchester City, son 50 yılda hiç bir zaman bu kadar beklenti içine giren bir takım olmamıştı. Liverpool her daim büyüktü, içinde bulunduğu durum ne olursa olsun. Ancak City, her zaman sıradan bir takım olmuş ve Manchester United'ın gölgesi altında ezilmişti. Fakat son iki yıla bakıldığında artık Manchester City ve şampiyonluk kelimeleri bir arada kullanılmaya başlandı. Şampiyonluk kelimesi en son, Peter Swales tarafından kullanılmıştı. Son şampiyon olan Manchester takımı City idi ve öyle kalması beklendi. Ancak 1990'dan sonra 10 teknik adam, 3 kez küme düşüş hikayesi ve tam 11 Manchester United şampiyonluğu geçti.

Manchester City, bu sezon şampyion olmak istiyor ve tüm taraftarların bu konu hakkında ne kadar da heyecanlı olduklarını görmek için kahin olmaya da gerek yok. Bir zamanlar, "İçeride ve dışarıda kazanamıyoruz. Dün kaybettik, bugün de kaybedeceğiz. Ama umursamıyoruz çünkü çok sinirliyiz!" tezahüratları yapan City taraftarları, adete gökten bir melek gibi inen yeni Arap sermayedarlarına da çok fazla şey borçlular.

Four Four Two'da bir demeci yer alan Manchester City taraftarı Kevin Cummings, Arap yatırımcıların ardından duygularını şöyle anlatmıştı: "Yayıncı kuruluş Sky'ın yeni yaptırdığı reklam panolarına bakıyordum. Terry, Gerrard ve Rooney'yin yanında bizden de Adebayor vardı. 'Bizim orada ne işimiz var?' diye kendi kendime söylendim..." Aslında bu durum, City taraftarının onca yıldan sonra içinde bulunduğu durumu da açıklıyor gibi. Bazı kesimler City'nin transfer harcamalarına gülseler de, kulüp kupasız geçen onca yılın intikamını almak adına yanıp tutuşuyor...

2007'de ilk olarak Maanchester City'yi satın alan ve takımın başına Sven-Goran Eriksson'u getiren milyarder Thaksin Shinawatra, sadece 12 ay sonra kulübü elinden çıkarma çalışmalarına başlamıştı. Tıpkı Liverpool'u elinden çıkarmak isteyen Hicks ve Gillet gibi.. Ancak Manchester City'nin Liverpool'a göre şanslı olan tarafı, daha akıllı ve başarılı sermayedarları denk gelmeleri oldu. Kulübü satın alan Şeyh Mansour, Roman Abramovich'in Chelsea'yi satın aldıktan sonra harcadığı paranın 150 milyon pound fazlasını akıtsa da, buna mecburdu. Çok kısa sürede önden koşan diğer kulüpleri yakalamak hedefi ışığı altında çok paralar harcamak zorundaydılar ve yaptılar da... City, yıllarca Manchester şehrinin 'kaybedeni' oldu ancak artık kazanma sırası onlarda. Bu sezon Old Trafford'da en ezeli rakipleri Manchester United'a fark atmaları da bunu gösteriyor.

Liverpool taraftarları içinde bulundukları durumlar sebebiyle artık kabus olmayan Hick ve Gillet'e lanet yağdırsalar da, City'liler, sermayedarları başarılı olunca hiç seslerini çıkarmamayı tercih ettiler. Sonuçta hiçbir takım taraftarı kulüplerinin satılmasın istemez. Ne Liverpool'un taraftarı, ne de bir başka takımın taraftarı... Ancak kulüp satıldıktan sonra başarılı bir döneme girilmişse, taraftar da bir şekilde bu durumu sineye çekebiliyor. Liverpool, asla City ve Chelsea gibi olmayacak. Bununla ve tarihi ile övünebilir. Ancak bunu yapan sadece taraftarları olacak. Günümüz futbolunda artık gelenekler sadece geçmişte kaldı ve yönetim bazında, ve hemen hemen para harcama bazında üst düzey kulüplerin neredeyse birbirlerinden hiç farkları kalmadı. Manchester City'nin milyon poundlarını sakız haline getiren Liverpool taraftarı, şimdilerde Newcastle United'dan 50 milyon pound karşılığında alınan Andy Carroll'un gerçekten bir futbolcu olup olmadığını tartışacak kadar ileri gitmiş durumda. Bu bağlamda Liverpool taraftarı, kendi sermayedarları başarılı olsaydı tıpkı Manchester City gibi olacaklarını bir şekilde kabul etmeli. City'nin çok para harcaması, onları aslında çok komik duruma düşürmüyor. Eğer Manchester City'yi satın alanlar Hicks ve Gillett, Liverpool'un para babası ise Şeyh Mansour olsaydı, şimdi bu yazının tam tersini yazıyor olacaktık...

"Liverpool'un sermayedarları beceriksizdi, Manchester City ve Chelsea'ninkiler ise becerikli. Hepsi bu..."

Goal.com Türkiye
Fotoğraf 1: Chelsea FC v Valencia CF - UEFA Champions League By: Clive Rose @Getty Images Sport People: Fernando Torres
Fotoğraf 2: West Bromwich Albion v Liverpool - Premier League By: Dean Mouhtaropoulos @Getty Images Sport People: Andy Carroll

14 Aralık 2011 Çarşamba

Yoksa Ujfalusi?...


- İsmin Macarca'da 'Yeni Köylü' anlamına geliyor. Macaristan ile bağlantın nedir?

"Evet, soyadıma baktığınız zaman Macaristan kökenli. Büyük büyük dedemlerden geliyor. Babamın alilesi de Romanya'da kalmış. Ailede biraz Romen kanı da var. İşler karışık." (Four Four Two, Aralık 2011)

Macarların Hun boyu, Hunların Türk, Ujfalusi'nin ise Kartal Tibet'in canlandırdığı Tarkan karakterine benzediğini düşünürsek. Evet, Ujfalusi bir Türk olabilir...

Fotoğraf: Real Madrid vs Galatasaray - Santiago Bernabeu Trophy By: Angel Martinez @Getty Images Sport

13 Aralık 2011 Salı

"Eğer Sevilla'yı mağlup edersek, Noel'e lider gireriz." Fakat Barcelona'yı yenmek artık çok zor!

Maç sonunda Jose Mourinho'dan komplo teorileri ya da hakemlere suçlamalar gelmedi. Real Madrid fırsatları değerlendiremedi ve o da bunu kabul etti. Portekizli teknik adam "Soyunma odası üzüntülü ama rahat." dedi. "Eğer Sevilla'yı mağlup edersek, Noel'e lider gireriz."

Madrid ve Mourinho'nun negatif gecesinde oldukça pozitif bir açıklamaydı. Ve her şey Valdes'in hatasıyla gelen Benzema golüyle çok, ama çok iyi başlamıştı. 15 maçlık galibiyet serisine sahip olan Madrid, maç eksiğine rağmen 3 puan farkla öndeydi ve 2008'den beri gelecek ilk şampiyonluğa inanmışlardı.

Bu golden sonra Barça biraz bocalamış, Valdes her topu ayağına aldığında gergin ve Madrid avantajı eline geçirmiş gözüktü. Dakikalar sonra Lionel Messi topu Sergio Ramos'dan çaldı, birçok beyazlı oyuncuyla dans etti ancak Casillas'ı geçemedi.

Bu tür kurtarışlar maç kazandırabilir ama bir gollük üstünlük her zaman yeterli değildir. Evet Madrid'in ilham veren bir Iker'e ihtiyacı vardı, ama aynı zamanda bitirici bir Cristiano Ronaldo'ya da ihtiyaçları vardı. Ancak o gününde değildi.

tarafından durduruldu. Ve sonunda Barça savunmasının arasında boşluğu bulduğunda ise, Portekizli oyuncu bunu değerlendiremedi. Angel Di Maria'nın boş durumda olmasına rağmen kendisi vurmak istedi ancak şutu oldukça kötüydü. Daha sonra bu kez daha basit bir kafa vuruşunda da çerçeveyi bulamadı.

İki kaçan şut da oldukça önemliydi. İlki gol olsa Real skoru 2-0'a getirecek ve rahatlayacaktı. Ancak Barça yaklaşık 5 dakika sonra Alexis Sanchez'in şık vuruşuyla skoru eşitlemeyi başardı.

Bu golden sonra Madrid bir daha aynı takım izlenimini vermedi. Mourinho'nun öğrencileri prese devam etti ve Xabi Alonso ile Lassana Diarra orta alanda tempoyu belirleyen isimlerdi. Ancak Barça tekrar kendine olan güvenini geri kazandı ve topa daha fazla sahip olmayı başardı.

Katalanlar gol bölgesinde daha şanslı olan taraftı. Xavi'nin şutu Marcelo'ya çarparak Casillas'ı yanılttı ve Barcelona'yı öne geçirdi. Ve Cristiano Ronaldo'nun ikinci değerlendiremediği pozisyonun ardından bu kez Dani Alves'in ortasında Fabregas durumu 3-1'e getirdi. Maç bitti.

Aslında Katalanlar adına daha farklı bir skor ortaya çıkabilirdi çünkü Messi, Alexis, Iniesta - hepsi çok formdaydı.

Bazı Madrid taraftarları Messi'nin Xabi Alonso'ya yaptığı faul sonrası oyundan atılması gerektiğini söyleyebilir, ancak Mourinho bile maçtan sonra buna değinmeye gerek duymadı.

Portekizli'nin Barça'yı yıkma planı, yüksek tempo ve yüksek arzuyla rakibi boğmaktı ve aslında kötü bir hamle de değildi. Ancak bu stilin fiziksel nedenlerden dolayı 90 dakika boyunca sürdülmesi imkansız ve mental olarak da oyuncuları bitirir. Bunun işe yaraması için, ele geçen fırsatların değerlendirilmesi şart.

Maçın ardından Mourinho Barcelona'nın geriden gelerek skoru 2-1'e getirmesinin 'psikolojik avantajları'ndan bahsetti. Fakat eğer Madrid 2-0 öne geçebilseydi, çok farklı bir maç yaşanabilirdi.

Bunu kabul etmek gerekiyor ama sonuçta Barça maçı hem mental hem de fiziksel olarak daha güçlü tamamladı ve Madrid oyunun sonunda yenik ayrıldı.

Mourinho'nun öğrencileri halen bir maçlık avantaja sahip ve bu maçtan önceki performansları ligi kazanabileceklerini gösteriyor. Ancak başka maçları kazanarak puanları toplamak ve Barcelona'yı yenmeyi başaramamak onlar için pek de hoş gözükmüyor. Ayrıca Katalanlar Şampiyonlar Ligi'nde de ilerleyen dönemde onların karşısına çıkabilir.

Bunu Inter ile bir kez başarmıştı ve geçtiğimiz sezon Kral Kupası'nda da başardı. Ancak Katalanlar Pep Guardiola'nın önderliğinde mükemmelliğe yaklaşıyor ve her zaman daha da iyi olabileceklerini gösteriyor. Onları yakalamak her an daha da zorlaşıyor. Bu da şu an Mourinho'nun en büyük sorunu olarak gözüküyor.

Goal.com
Fotoğraf: Barcelona v Real Madrid - Super Cup By: Laurence Griffiths @Getty Images Sport

Maçı kaybettik ancak onlarla aynı puana sahibiz. İyi başladık ve bana göre 2-2'yi yakalama adına iyi reaksiyon gösterdik. Cristiano genelde bunları atar...  

- Jose Mourinho

Madrid batmayacaktır, bu onları etkilemez. Oynadığımız oyundan dolayı mutluyum, ama geliştirmemiz gerektiğini düşündüğüm birçok nokta var.

- Pep Guardiola

11 Aralık 2011 Pazar

Galibiyet düşünceleri Lionel Messi'nin 'yine' ortaya çıkıp Alexis Sanchez'e golü attırdığında birden bire değişti.

10 Aralık 2011 günü oynanan Real Madrid - Barcelona maçı öncesinde tahminler, taktik analizler, karşılaştırmalar ve tartışmalar daha aylar öncesinde gerçekleşmeye başlamıştı. Tıpkı geçen sezon ve ondan önceki sezonlarda olduğu gibi.


"Real Madrid her daim olduğu gibi Barça'ya yine kaybetti" argümanına sahip olanlar bu yazıyı burada okumayı bırakabilirler. Zira El Clasico gibi bir rekabet, Pep Guardiola'nın Barcelona'sının yükseldiği yıllarda başlamadı. Son 3-4 yıla bakıp bu rekabet üzerinden konuşanlar varsa eğer, onlara tavsiyem El Clasico'nun tarihini biraz olsun araştırmaları


Dün gece Real Madrid, birkaç yıldır devam eden Barcelona üstünlüğü içinde bir El Clasico'ya favori çıktı. Kastilyalılar bir maç eksik ile Barcelona'nın üç puan önündeydi, liderdi ve maç Santiago Bernabeu'daydı. Oyuncular formdaydı. Jose Mourinho yine iddialıydı. Barcelona'yı yenmek için olması gereken tüm şartlar mevcuttu. Barcelona bu kez yenilmese ne zaman yenilecekti değil mi?

Fakat iyi başlayan karşılaşmada son düdükle çekilen fotoğraflarda yine Barcelona seviniyordu, Real Madrid üzülüyordu. Santiago Bernabeu'da kazanmak adına tüm şartlar oluşmuşken neden yine hüzün vardı? Jose Mourinho'nun geçtiğimiz sezona göre daha da ürkütücü olan takımı ligde son 10 maçını, toplamda ise son 15 maçını kazanmıştı. Dün gece Barcelona karşısında alınacak olası bir galibiyet, puan farkının da 6 olmasını sağlayacaktı. Eğer dün gece kazanan Madrid olsa, 2008'den bu yana lig şampiyonluğu yaşamak adına bir adım daha atılmış olacaktı.Fakat öyle olmadı...


Barcelona'nın bu mükkemmel durumunu göz önüne alan futbol severler ise kullandıkları bu üst limitten sonra Barça bir şekilde durdurulduğunda karşılarındaki rakibi korkak ilan ediyorlar. Real Madrid'in Barcelona'nın oyun tarzına benzer bir yapıda sahada olmasına imkan yok. Barça adına 10 yaşından beri birbirlerini tanıyan ve bir arada oynayan insanlardan bahsediyoruz. İşte bu noktada Katalanlar karşısında onları durdurabilecek yeni bir sistemin üretilmesi gerekiyor. Jose Mourinho, geçtiğimiz sezon İspanya Kupası'nda oynanan karşılaşmada bunu başarmıştı ve 1-0 kazanarak Barcelona karşısında kupa kazanmıştı. 


Jose Mourinho son yedi Clasico'da Barcelona'yı durdurmak için çeşitli taktikler denedi. Hangilerinin işe yaradığını, hangilerinin yaramadığını keşfeden Portekizli teknik adam artık en iyi stratejiyi sahaya yansıtmalıydı. Bu düşünceler ışığında dün gece sahaya çıkan Real Madrid, tüm bunların yanında henüz maçın 22. saniyesinde Karim Benzema'nın piyangodan çıkan golü ile de öne geçmeyi başardı. Belki bu gol bu kadar erken gelmemeliydi. Belki de ilk yarım saatlik bölüm içinde gelse Real Madrid adına daha iyi olurdu. Kalan 89 dakika için Barcelona yine 'bir şekilde' kazanmayı başardı ve Real Madrid adına tüm beklentileri bitirdi.


Barcelona, Real Madrid'in çok erken gelen golünden sonra sanki geçtiğimiz yıldan uzak gibi bir görüntü çiziyordu. Real Madrid ise bu ortamda çoktan kazanmayı düşünmeye başlamıştı. Tıpkı benim gibi! Tabii ki bu düşünceler, her şey güzel giderken Lionel Messi'nin 'yine' ortaya çıkıp Alexis Sanchez'e golü attırdığında birden bire değişti. Bu gol, maçın kontrolünü elinde tutan Real Madrid karşısında Barcelona'ya inanılmaz bir enerji verdi. Katalanlar bir anda benliklerini kazandı. Yine pas yapmaya, topları kazanmaya başladılar. İlk yarı bittiğinde Real Madrid, çok ihtiyaç duyduğu molayı da aldı ancak ikinci yarıda bu kez şans Barcelona'dan yana oldu. Xavi, Marcelo'ya çarpan topta Iker Casillas'ı yanılttı.


Tüm olanlardan bağımsız olarak Lionel Messi'nin oyundan kırmızı kart ile atılıp atılmaması maçın seyrini nasıl etkilerdi kestirmek güç. Messi, ilk sarı kartını hakemle kurduğu 'sohbet' sonrasında gördü ve ardından Xabi Alonso'ya yaptığı faulun ardından ben değil herkes ikinci sarı kartı bekledi. Hakemin elinin cebine gittiğini ancak daha sonrasında tereddüt ettiğini ekran başından rahatlıkta görebildik. Ancak Messi oyuna kaldı. Atılmalıydı. Hareketin cezası sarı karttı. Tabii ki sahada yer alan hakemlerin yıldız oyuncular karşısındaki tutumu her daim farklı olabiliyor. Ben Real Madrid penceresinden maçı izleyen biri olarak Messi'nin oyundan atılmasını bekledim ancak aynı pozisyonun içinde Cristiano Ronaldo'yu koyunca yine aynı senaryonun yaşanacağını düşündüm. 


Real Madrid, kontraatak oyununun kralı olduğunu artık kanıtlamıştı. Nasıl ki Barcelona'nın da pasa dayalı oyunun kralı olduğunu kanıtlaması gibi. Fakat Cristiano Ronaldo'nun çok yakın mesafeden auta giden kafa şutunun ardından Barcelona'nın artık sağ kanatta oynayan Dani Alves'in Cesc Fabregas'a attıracağı golle maçın kaderini belirlemesi birkaç saniye sürdü. 


Peki neyi gördük? Real Madrid, kendi oyun tarzı ile 'kusursuz' oynasa da Barcelona'yı yine yenemediğini gördük. Peki bunun çözümü ne olacak? Real Madrid kendi oyun tarzı ile kusursuz bir oyun oynuyor ve bunu Barcelona karşısında başaramıyorsa ne yapması gerek? 



O deği de, Cristiano Ronaldo o kafa vuruşunu gol yapacaktı...


Fotoğraf @Getty Images

9 Aralık 2011 Cuma

Guti - Xavi



Fernando Hierro


@Getty Images Sport

8 Aralık 2011 Perşembe

Turkcell Blog Ödülleri

2010 Blog Ödülleri'nde 3. olduktan sonra 2011'de de yer almak benim açımdan bir gereklilikti. Bu sebeple, Turkcell'in sponsor olduğu Blog Ödülleri'nde, Spor Blogları kategorisinde Barbarossa olarak yer alıyorum. Şimdi bu yazıyı okuduğunuz bloga oy vermek isterseniz, hemen sol üst köşede bulunan butondan, 'oy ver' kısmına tıklayarak ve Spor Blogları Kategorisi'ne giderek kolayca destek olabilirsiniz. Destekleriniz için şimdiden teşekkürler.
“Her 10 TL TEGV’e destek, 60 TL bir çocuğumuzun bir yıllık eğitimi demek.” kampanyası ile de bağış yapabilirsiniz.

27 Kasım 2011 Pazar

Bitmeyen Şarkı...


Real Madrid, Atletico Madrid karşısında bu sezonun ilk maçında da yıllardır olduğu gibi aynı nameleri çaldı. Madrid'in diğer takımı Getafe'nin de 'Real Madrid'e sunduğu Barcelona galibiyeti hediyesi ise, gecenin daha da güzel bitmesini sağlayan tuz ve biber oldu.

Arda Turan'ın da yer aldığı ilk 11'i ile sahaya oldukça umutlu bir giriş yapan Atletico Madrid, Adrian'in erken golü ile öne geçti ve hem kendi taraftarına, hem de 'Genç Katalanlar' a 'Belki' dedirtti. Ancak hemen herkes, bu karşılaşmanın Real Madrid tarafından bir şekilde çevrilebileceğinin de farkındaydı ve nitekim öyle de oldu. Rakip kalecinin atılması ise bu durumu daha kolay ve olur kıldı.

Saçlarını 'orta okul' yıllarımdaki gibi yapan Cristiano Ronaldo ile başlayan gol serisi, Di Maria, Higuain ve yine Ronaldo ile devam etti. Maç tamamlandığında ise 10 yılı aşkın süredir devam eden 'Madrid Derbisi' nin bitmeyen şarkısı yine Santiago Bernabeu'da çaldı.

En son Ekim 1999'da (Real Madrid'i yendikleri sezon Real Betis ve Sevilla ile beraber küme düşen takımlardan biri oldular.) Real Madrid'i yenmeyi başaran Atletico Madrid, bu sezon takıma yaptığı yatırımlar ile belki de 1999'dan sonra bu sezon yenmeye yaklaşabilirdi ancak işler istendiği gibi gitmedi. Bunun üzerine takımda Milli kampta sakatlanan R. Falcao'nun da olmayışı işin tuzu biberi oldu.

Barcelona karşısında bile dişe diş oynayan, hem Camp Nou'da, hem de sahası Vicente Calderon'da yine Barça'ya karşı aslan kesilebilen Madrid şehrinin Atletico'su, Real Madrid karşısında yıllardır bir türlü istediğini alamıyor. Kaldı ki maçın sonlarına doğru Real Madrid kale arkasında 'Ultras' grubunun açtığı pankartta 'el Derbi Madrileno'nun' işlevini yitirdiği vurguland. Doğru. Ortada bir derbi ve bir rekabet olması adına iki takımdan birinin sürekli kazanması doğru olmaz...

Şimdi Barcelona ile puan farkı 6. Gecenin unutulmaması gereken bir ayrıntısı ise Xabi Alonso'nun sarı kartı 'isteyerek' görüp 10 Aralık'taki El Clasico öncesinde cezalı duruma düşmekten korkması. Santiago Bernabeu'da oynanacak olan Barcelona maçının Real Madrid tarafından kazanılması halinde (aradaki hafta puan kayıpları olmazsa) puan farkı 9 olacak. Buradan sonra da sanıyorum Real Madrid şampiyonluğu vermyecektir.

Son olarak, son 3-4 yılda çok kullanılan bir argüman haline gelen 'Bu sezon İspanya'da şampiyonu belirleyen El Clasico olacak' cümlesi, en azından ilk El Clasico'da anlamını yitirmiş durumda. İspanya'nın sadece iki takımdan ibaret olduğunu düşünenler de, Barcelona'nın 6 puan geride kalması ile bu durumu tekrar düşünmeye başlayabilirler...

Fotoğraf: Real Madrid CF v Club Atletico de Madrid - Liga BBVA By: Denis Doyle @Getty Images Sport

25 Kasım 2011 Cuma

AVB, baskı olduğuna inanmıyor ancak işaretler tam tersini söylüyor.

Bayer Leverkusen karşısında son dakika golüyle gelen mağlubiyet, Chelsea Teknik Direktörü Andre Villas-Boas'ın son dönemde üzerindeki baskının daha artmasına neden olacak.

Takımın zamana ihtiyacı olduğu yönündeki görüşlere katılmadığını belirtmiş ve ilk sezonunda başarılı olacağına olan inancının tam olduğunu ifade etmişti.

Ancak son dönemdeki düşüş sonrasında eleştiri oklarının Portekizli teknik adamdan çok Chelsea kadrosuna yöneldiğini söylemek yanlış olmaz. Bazı açıklama hataları, taktik yanlışlar ve savunma kurgusundaki kırılganlıklar, genç teknik adamın eksikleri olarak nitelendirilebilir.

Chelsea oyuncularının da sahada sergiledikleri performansla hocaları Villas-Boas'a yardımcı olduklarını söylemek zor. Hafta arasında yaptığımız bir analizde, bazı Chelseali oyuncuların Villas-Boas'ın düşüşüne engellemek için yeni yıl öncesinde bir toparlanma için girip girmeyeceklerini tartışmıştık. Bayer Leverkusen maçında gördük ki, Chelseali oyuncuların kısa vadede toparlanma gibi bir niyetleri yok.

Sezon başında Valencia'dan yüksek bir bonservis bedeliyle Chelsea'ye transfer edilen ve kısa sürede olumlu işler yapan Juan Mata, takımın genelinde olduğu gibi ciddi bir düşüş içinde. Hem Liverpool hem de Leverkusen maçlarında istenen görüntüden uzaktı İspanyol yıldız. Mata'daki düşüşte Frank Lampard ve Raul Meireles'in etkisizliğinin de etkisi büyük.

Portekizli teknik adama Leverkusen maçında en büyük ihaneti ise güvenmediği savunma oyuncuları yaptı diyebiliriz. 1-0'lık üstünlüğü koruma adına oyuna alınan 29 yaşındaki savunma oyuncusu Alex'in etkisiz performansı, yenilgide kritik rol oynadı.

Bu sıkıntılı dönemde genç teknik adamın yüzünü güldüren genç bir oyuncu var. Dider Drogba'nın golünün de hazırlayıcısı olan Daniel Sturridge, düşüşe geçen

Chelsea'nin yükselen yıldızı olarak dikkat çekiyor. Transfer olduğu dönemde şüpheli gözlerle onu izleyenler, bugün ayakta alkışlıyor 22 yaşındaki oyuncuyu.

Beklentinin altında kalan isimlerin, yaşları ve kulüpteki tecrübeleri ne olursa olsun dikkatli olmaya başlamaları gerekiyor.

Genç oyuncularla çalışmaktan çekinmeyen Villas-Boas, Josh McEachran, Romelu Lukaku ve Oriol Romeu genç yetenekleri, tecrübeli isimlerin yerine koyabilir.

Villas-Boas için tehlike çanları uzun süredir çalıyor. Portekizli teknik adam da görevde kaldığı süre içinde radikal değişiklikler yapma yolunu seçebilir. Kaybedecek bir şeyi olmayan bir insandan her türlü çılgınlığı bekleyebilirsiniz.

Goal.com
Fotoğraf: Chelsea FC - Training & Press Conference By: Christof Koepsel - Bongarts @Getty Images Sport

23 Kasım 2011 Çarşamba

"Bir futbolcunun geçirdiği sakatlık, gol atmaktan daha önemlidir." Top 10 Fair Play hareketi.

1. AJAX - CUMBUUR

Eylül 2005'te, Hollanda Kupası ikinci tur maçında Ajax, ikinci lig takımı Cambuur'la karşı karşıya geldi. Maç Ajax'ın 2-0 Ajax'ın üstünlüğü ile devam ediyordu. 70. dakikada Cambuurlu oyuncular, sakatlanan Ajax'lı Boerrigter'in tedavi edilmesi için topu taca atmışlardı.


2. Dİ CANİO! FAŞİST BİR CENTİLMEN...

O dönem West Ham United forması giyen İtalyan oyuncu Di Canio, 2000 yılında oynanan Westham United - Everton maçında soldan gelen ortaya yükselmiş, kaleci Paul Gerrard'ın sakatlandığını ve yerde yattığını görünce boş pozisyonda topu eline alarak tutmuştu. Di Canio bu hareketi yaptığında karşılaşma 1-1 devam ediyordu ve golü yapsa takımı kazanbildirdi.

Ancak yapmadı ve sezon sonunda Fair Play ödülünün de sahibi olmayı başardı. Maçtan sonra da açıklamalarda bulunan 'Faşist ama ırkçı olmayan' Di Canio, "Kalecinin acı içinde çığlıklarını duymuştum. Bir futbolcunun geçirdiği sakatlık, gol atmaktan daha önemlidir..." ifadeleri ile pozisyonu bir kez daha anlatmıştı.

3. PAVEL NEDVED

10 Haziran 2001 günü Roma'da Lazio - Fiorentina karşılaşmasında Pavel Nedved'in yaşadıkları ise bu listenin belki de en centilmen olanlarından.

Lazio'nun karşılaşmada 3-0 galip olduğu sırada rakip takımdan Amaral ile girdiği mücadeleden sonra yerde kalan Nedved, meşhur hakem Pierluigi Collina'nın penaltı noktasını göstermesi ile takımına bir gol daha attırma şansı yakalatır.

Amaral uzun süre bu duruma itiraz eder. Tam bu sırada ayağa kalkan Çek oyuncu Nedved, Collina'nın yanına gidip, "Hayır, sadece ayağım takıldı. Penaltı değil." der ve Collina'da kendisine teşekkür edip penaltının iptal olmasını sağlar. Bu olay, İtalya'da yaşanan en büyük 'Fair Play' hikayesi olarak akıllarda kalır...

4. ROBBİE FOWLER & DAVİD SEAMAN

1997 yılında Premier Lig'de oynanan Arsenal - Liverpool karşılaşmasında Robbie Fowler, bir anda rakip kaleci David Seamen ile karşı karşıya kalmıştı.

Kendisini yere atmasından sonra maçın hakemi penaltı noktasını göstermiş ancak Fowler, buna uzun süre 'penaltı değil' diyerek itiraz etmişti.

Akabinde karar değişmedi ancak Fowler, penaltıyı kaçırdı. Devamında gol olsa da Fowler'ın bu centilmen hareketi hiç unutulmadı...


5. DE ROSSİ

2006 yılında oynanan Messina - Roma maçında yaşanan olaylar da, yine bir elle gol atılması durumu.

Roma'nın yıldızı De Rossi, o maçta kendisine gelen ortada net bir şekilde topu eliyle ağlara göndermiş, ancak pozisyondan sonra golün iptali için maçın hakemi ile konuşmuş ve mükemmel bir 'Fair Play' örneğine imza atmıştı.

6. CENK İŞLER & BEŞİKTAŞ

2006 yılında oynanan Beşiktaş - Kayserispor maçında Kayserispor forması giyen Cenk İşler'in bu maçta yaptıkları, uzun süre konuşulmuş ve gündemde kalmıştı. Cenk İşler'in maçın 48. dakikasında Beşiktaşlı Ali Tandoğan ceza alanında yerde yatarken topu taca atması büyük bir yankı uyandırmıştı. Üstelik bu durum olduğunda Kayserispor çok müsait bir pozisyonda gol şansı yakalamıştı, hem de 2-1 yenik durumdaydı...

Oynanan bu karşılaşmanın ardından mikrofonların karşısına geçen Cenk İşler, "Böyle puan alacaksam hiç almayayım daha iyi. Umuyorum ki başka arkadaşları da bu kadar duyarlı görürüz." demiş ve yaşanan pozisyonu bir kez daha anlatmıştı.


7. 1930, ŞÜKRÜ ERKUŞ

Aslında Türkiye'de, hatta dünyada bile daha futbol tam anlamıyla büyük bir anlam kazanmamışken yaşanan bir olay, by sporun içindeki centilmenliklerin atası sayılabilecek nitelikte. 14 Mart 1930 günü İstanbul Şilt Kupası maçında Beşiktaş'tan Şükrü Erkuş 1-1 devam eden maçı, attığı golle 2-1'e taşımıştı ancak golün ardından yaptığı davranış, dün gece Bursaspor'dan Turgay Bahadır'ın yaptığına çok benziyordu.

Karşılaşmanın hakemi olan Kemal Halim Gürgen bu golü nizamı bulmuş ancak sonradan çok şaşırmıştı. Ancak genç futbolcu Şükrü, topu kaleye eliyle soktuğunu itiraf edince gol iptal edilmişti.


8. ASCOLİ - REGGİNA

İki yıl önce İtalya'da oynanan Ascoli - Reggina karşılaşmasında yaşananlar da, bu kategorideki en ilginç olaylardan bir tanesi. Karşılaşmanın ilk devresinde Reggina'dan bir oyuncunun yerde kalmasından sonra takım arkadaşları oyunun durmasını istemişler, ancak Ascolili oyuncular atağa devam edip, kolay bir gol atmışlardı. Akabinde saha bir anda karışmış, Reggina ise çıkan arbedede 10 kişi kalmıştı.

Ascoli, rakibi Reggina'nın santra vuruşunu yapmasının ardından tıpkı 2005'te Ajax'ın Cumbuur'a müdahale etmemesi gibi hiç yerinden kıpırdamadı. Bunun biraz sonra haksızlık olacağını düşünen Ascolili oyuncular, Reggina'nın atağına hiç engel olmadılar ve durum 1-1 oldu...

9. SCHWEİNSTEİGER'İN ÇABALARI

Geçtiğimiz sezon Almanya Kupası'nda oynanan Bayern Münih, Stuttgart maçında yaşananlar ise akıllarda çok yer etmedi ancak kesinlikle bu listeye girmeyi haketti.

Stuttgart forması giyen Boulahrouz, Bayern Münih'ten Bastian Schweinsteiger'e faul yapınca ikinci sarı karttan oyun dışı kaldı.

Ancak Bastian, bu kararın yanlış olduğunu düşünüyordu çünkü kendisine yapılan faule hakem inansa da o inanmamıştı! Schweinsteiger, ikinci sarı kart gören rakibinin kararını iptakl ettirmek için çalışsa da başarılı olamadı ancak 'Fair Play' çabası akıllarda yer etti...


10. GİANLUCA PESSOTTO

2000 yılında Juventus forması giyen Gianluca Pessotto'nun yaptığu centilmenlik belki de maçın seyrini çok fazla etkilemedi ancak kesinlikle üzerinde durulması gereken bir konu.

1999-2000 sezonunda Juventus, Reggina ile karşılaşıyordu ve bir pozisyonda rutin bir taç atışı kazanıldı. Atış Juventus'un du.

Ancak top, Reggianli oyuncudan değil, Pessotto'dan çıkmıştı. Bunu maçın hakemine söyleyen oyuncu, kararın değişmesini sağlamış ve güzel bir 'Fair Play' örneğine imza atmıştı.

Goal.com

21 Kasım 2011 Pazartesi

Noel futboluna az kaldı!

Futbol her zaman güzeldir, hep güzeldir. Ama sezon başlangıçları farklı bir güzeldir, şampiyonluk maçları farklı bir güzeldir, kupa maçları farklı bir güzeldir. Fakat "güzel" kelimesinin herkes için aynı olduğu tek bir zaman var herhalde futbolda: Noel!

2011-2012 futbol sezonu tüm dünyada çalkantılarla başladı halbuki. River Plate'in küme düşmesi, Türkiye'deki şike skandalı, Yunanistan'da teşvik skandalı, İtalya'da Calciopoli'nin devam etmesi... Bu nedenlerden dolayı Avrupa ve Dünya futbolu biraz da olsa türbülansa girdi sene başında, ancak son zamanlarda yine, yeni, yeniden futbol konuşulmaya başlandı neyse ki! Artık hepimiz futbol izliyoruz, sakatlıkarlı konuşuyoruz, fikstürü değerlendiriyoruz. Eminim ki bütün dünyada da şu an bu güzellikte futbol.

Ancak futbolun bir de Noel bölümü var, işte o en güzeli bence! Biz Müslümanlar için "Yılbaşı" tabiri var sadece, ancak dünyada bir Noel gerçeği var ve başta NBA olmak üzere, dünya futbolunda Noel dönemindeki futbol bir başka güzel oluyor.

Nitekim bu zaman dilimine az kaldı ve çoğu ligde de o zamanda oynanacak maçlar bile belli. İşte Noel haftasında sadece Premier League'de oynanacak maçlar:

Barclays Premier League | 23 Aralık 2011-1 Ocak 2012

2011 Turkcell Blog Ödülleri

2010 Blog Ödülleri'nde 3. olduktan sonra 2011'de de yer almak benim açımdan bir gereklilikti. Bu sebeple, Turkcell'in sponsor olduğu Blog Ödülleri'nde, Spor Blogları kategorisinde Barbarossa olarak yer alıyoruz. Şimdi bu yazıyı okuduğunuz bloga oy vermek isterseniz, hemen sol üst köşede bulunan butondan, 'oy ver' kısmına tıklayarak ve Spor Blogları Kategorisi'ne giderek kolayca destek olabilirsiniz. Destekleriniz için şimdiden teşekkürler.
“Her 10 TL TEGV’e destek, 60 TL bir çocuğumuzun bir yıllık eğitimi demek.” kampanyası ile de bağış yapabilirsiniz.

18 Kasım 2011 Cuma

Almanya'da bireysel yetenek sistemden daha önemli hale geliyor

Teknik direktör ve oyuncuların sürekli değişmesinden dolayı modern futbolda bir takımın sabit koşullarda gelişimini görmek neredeyse imkansız. Pep Guardiola, yıllar süren ayarlamaların ardından kalıcı başarıyı yakalamayı başardı, fakat bunun dışında yıllara yayılan bir plan bulmak oldukça zor.Milli takımlar düzeyinde ise bunun bir örneği var: Joachim Löw 2006 yılından beri Almanya'yı çalıştırıyor ve bu beş yıllık periyotta genel felsefesine dokunmazken, bazı ufak ayarlamalar yaparak en iyi kombinasyonu bulmaya çalıştı.

Başlarda Löw, Jurgen Klinsmann'dan devraldığı agresif ve hücum düşünceli takımı korumaya çalıştı. Bundesliga'nın yeni yeteneklerine değer verdi ve Lukas Podolski, Bastian Schweinsteiger gibi isimleri takımın mihenk taşları yapmaktan çekinmedi.Fakat bu dönemde Löw, felsefesine bazı farklı bakış açıları eklemeye çalışmaktan da geri durmadı. Önce 4-4-2'yi tercih etti, ardından 4-2-3-1 ve en sonunda 4-1-4-1. İlk yıllarından 21 yaşındaki (Mario Gomez) bir oyuncuyu A takıma almaya çekinmiş olabilir. Ancak gençlere olan güveni her geçen gün arttı: bir yıl sonra 18 yaşındaki Mario Götze ve 20 yaşındaki Lewis Holtby ile Andre Schurrle ilk milli maçlarına çıktı.Alman futbolunda, çoğu zaman göz ardı edilen ve önemsenmeyen büyük bir plan mevcut.

Buna inanın: 4-2-4 geleceğin sistemi olabilir

Beş yıl önce Franz Beckenbauer genç oyuncular için yazdığı yazıda, hazırlanmak için en iyi sistemin 4-2-4 olduğunu söyledi. Bu sistemde gerçek bir merkez atak noktası yok ve ileri uçtaki herkesin daha komple yetenekleri olması gerekli.

2009 yılında bu konu bir kez daha gündeme geldi ve Almanya'nın baş gözlemcisi Urs Siegenthaler, Spox'a "Neden dört forvetle oynamayalım?" sorusunu sordu."Barcelona üç forvetle oynamaya başladı ve birden tüm dünya üçlü forvete döndü. Fakat gerçek başarı, birilerinin kendi ürettiği sistemle gelir. Bizim kendi çözüm yollarımızı bulmamız gerek, bazen bunlar kışkırtıcı olsa bile."

Siegenthaler belli bir sistemi işaret etmemiş ve Almanya'nın kendine uygun bir yol bulması gerektiğini söylemişti. Ancak son dönemde 4-2-4 tekrar bir ihtimal olarak yüzeye çıktı.Ağustos ve Eylül aylarında, Almanya U-20 antrenörü Frank Wormuth 4-2-4 sistemini denedi ve sistemde gerçek bir merkez hücumcu yoktu. Bu taktiği hakkında sorulan sorulara ise "Barcelona, klasik bir merkez forvet olmadan oynanabileceğini herkese gösterdi." ifadelerini kullandı.

Alman futbolunun son dönemde yetiştirdiği forvetlere baktığımızda, klasik bir "9 numara" bulmak oldukça zor. Herta Berlin'in genç forveti Pierre-Michel Lasogga, belki de bunun tek örneği. Ancak diğerleri, her ne kadar fiziksel olarak tam bir hedef forvet gibi gözükselerde, farklı yetenekler de edindiler.

Volland, 19, bu sezon 1860 Münih adına oldukça üretken ama onun rolü daha çok yardımcı forvet gibi ve sık sık asist yapıyor. Aynı şey Samed Yeşil, 17, için de geçerli. O da Leverkusen U19 takımında 6 gol ve 7 asste imza attı. Almanya gerçek anlamda klasik merkez forvet anlayışından uzaklaşıyor. Gomez -son dönemde komple bir forvet olmaya doğru ilerliyor- Almanya formasıyla gördüğümüz son merkez forvet olabilir.Yine de 4-2-4'e geçiş çok yakın bir zamanda olmayacak. Löw de bunun sinyallerini verdi. Ancak ne olursa olsun, Almanya klasik forvet anlayışından vazgeçerek, ceza sahasının dışında da iş yapabilen bir tarza geçiyor.

Mental gelişim oyuncunun yaşının önüne geçti

Yalnız bir nitelik olarak, yaşın önemi fazla değil. İnsanın yaşadığı yıl sayısı değil, deneyimleri, sakinliği ve olgunluğu, yetenekleriyle birleşerek oyuncunun değerini belirliyor. 2010'un başlarında Löw, takımında büyük ölçüde değişiklikler yapmayı planlıyordu. Thomas Müller'i kullanmak ve Bastian Schweinsteiger'i kanattan alarak ortaya geçirmek için Mart 2012'a kadar bekledi.

Löw'ün işleri karıştırmak konusunda hiçbir endişesi yoktu ve dönüm noktası geçtiğimiz Dünya Kupası oldu. Müller'in performansı, 20 yaşında bile olsa bir oyuncunun en üst seviyede oynayabilecek mental yapıya sahip olabileceğini gösterdi.Ekim ayında katıldığı bir konferansta aldığı bu kararları savunan Löw, "Kavramsal gelişim çok önemlidir. Zihnin gelişmesi, bence her şeyden daha önemlidir. Zeki oyuncular yenilikçidir ve uygulamaya daha yatkındır. Bir Mesut Özil, bir Mario Götze, bir Mats Hummels, bir Holger Badstuber, ve diğerleri, onlar çok genç yaşta bile olgundular. Birkaç yıl önce farklı bir görüntü vardı." dedi.

Bireysel yetenek sistemden daha önemli

Freiburg konferansında ise Löw, modern oyunda bireysel yeteneklerin öneminin arttığını vurguladı."Teknik anlamında daha iyi antrenmanlarımız var. Ancak sahadaki boş alan gittikçe küçülüyor ve hareket zamanınız azalıyor. Bu nedenle bireysel yetenekler sistemden çok daha önemli hale geliyor."Oyuncuların yükselen atletizm özellikleriyle birlikte, artık hata oranında da bir düşüş başladı. Eğer bir oyuncu topu önüne aldığında, örneğin çok yumuşak bir ilk temas oldukça önemli hale geldi, çünkü artık her oyuncunun yakınında bir marke eden rakip bulunuyor.

Löw, bu bireysel yeteneklerin birkaç top numarasından ve şık birkaç hareketten ibaret olmadığının altını çizdi. Bunun yerine oyuncuların repartuarında her şeyin eksiksiz olarak yer alması gerektiğini vurguladı.

"Her durum için işimizi en basit şekilde yapmalıyız: pas oyununda, zamanlamada, pres yapmada, topsuz oyunda, bire bir durumlarla başa çıkmada, küçük boşluklarda hızlı bir şekilde çözüm üretmekte.

Bu 'işleri basitleştirme' durumu, Löw'ün Almanya'sını son yıllarda mükemmelliğe götürüyor. Başarı ancak her oyuncunun yetkinliğinin diğeriyle uyumu olduğunda gelir, ama en önemli ön koşul ise sistem öğrenilmeden önce oyuncunun yeterli bir yetenek setiyle antrenmana gelmesi oolarak gözüküyor.

Goal.com
Fotoğraf: Germany v Cyprus - European U21 2013 Qualifier By: Dennis Grombkowski @Bongarts - Getty Images

14 Kasım 2011 Pazartesi

İyi futbol, defansif oyuna bu kez kaybetti. Yoksa Del Bosque'nin B planına mı ihtiyacı var?

İspanya, günümüz futbolunu hem kulüp bazında hem de milli takım bazında domine etmeye devam ediyor.

Wembley'de İngiltere ile oynanan karşılaşma öncesinde İngiltere Milli Takım Teknik Direktörü Fabio Capello, maçı kazanmalarının tek yolunun kendi yarı alanlarında iyi savunma yapmak olduğunu söylemişti.

İtalyan teknik adam büyük ölçüde haklıydı da. İspanya dün geceki maçta alışılageldik futbolunu sahaya yansıttı, pozisyonlar buldu ofansif oyunundan vazgeçmedi. Ancak tek eksik vardı: Gol.

David Villa'nın direkten dönen topu, Cesc Fabregas'ın son dakikada kaçırdığı fırsat, akıllara gelen ilk net pozisyonlar. Evet, İspanya dün gece kazanmayı hak etti. Ama başaramadılar. Ve bu maç, bir hazırlık maçı olsa da, kafalarda soru işaretleri bırakmaya yetti.

İspanya'nın son dönemlerde hazırlık maçlarında sergilediği kötü performans gözlerden kaçmıyor. Dünya Kupası'nı kazandıklarından beri özel maçlarda oldukça zorlanıyorlar. Bu yenilgilerin arasında 4-1'lik Arjantin, 4-0'lık Portekiz maçları da bulunuyor. Oynanan hazırlık maçlarının arasında 4-0'lık ABD, 3-0'lık Venezuela galibiyetleri de bulunuyor. Fakat ciddi rakipler karşısında İspanya bir hayli zorlanıyor. Özellikle rakipleri önelikle defansif futbolu benimsediğinde.

Şu anda, İspanya en iyi bildiği oyun sistemini mükemmel bir şekilde uygulamaya devam ediyor. Ve bu çoğu maçta da işe yarıyor. Ancak şu da bir gerçek ki, sıkışan maçlarda yeni taktiksel varyasyonlara ihtiyaç duyuluyor. İşte bu, Del Bosque'nin Fernando Llorente'yi neden bu kadar tuttuğu, Fernando Torres'de neden bu kadar ısrarcı ve sabırlı olduğunu gösteriyor. Çünkü bu oyuncular farklı birer altrenatif sunuyorlar ona. Ancak Del Bosque, tıpkı bu sezon Barcelona'nın yaptığı gibi bazı maçlarda üçlü savunmayı da deneyebilir.

EURO 2008 ve 2010 Dünya Kupası'nda alınan kupalara rağmen İspanya geriye düştüğü maçlarda sıkıntılar yaşayabiliyor. Şili ve Çek Cumhuriyeti karşısında yapılan geri dönüşler aklınıza gelebilir ama o maçlarda İspanya'nın mutlak galibiyete ihtiyacı vardı. Ciddi rakipler karşısında geriye düşülen maçlarda ise, fazla varlık gösteremedi altın jenerasyon.Fakat bu bahsettiğimiz maçlar sonuçta birer hazırlık maçı. Bu yüzden de İspanya'nın turnuvalarda çok daha iyisini yapabileceği bir gerçek. Ancak yine de şunu söylemekte fayda var. Tarihte ilk kez ard arda Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası'nı kazanmış bir takımın mutlaka bir B Planı olmalı.

Goal.com
Fotoğraf: England v Spain - International Friendly By: Laurence Griffiths @Getty Images Sport (Ashley Cole & Juan Mata)

Mükemmel bir kariyerin altında bomboş bir 'Beşiktaş' yazısı Guti'deki...

Guti, Real Madrid yıllarında sıradan bir ülkenin kralı olmak yerine, krallığın sevilen ama kral olmak istemeyen prensi oldu hep.

Real Madrid aşkı ile beraber.

Sonra bir gün, Beşiktaş ona 'sıradan' bir krallık teklif etti.

Mükemmel bir kariyerin altında, bomboş bir 'Beşiktaş' yazısından ibaret...




Fotoğraf: Villarreal V Besiktas By: Manuel Queimadelos Alonso @Getty Images Sport

Edu... Kardeşleri onunla ''Velho'' (ihtiyar) diye dalga geçerlerdi.

Fenerbahçe'nin en büyük Avrupa başarısında sahada olan, Galatasaray'a karşı 500. gole imza atan bu adama, şu sıralar hem Lugano'nun takımdaki yerini alamayışı, hem de İlhan Eker ve Bekir İrtegün'den sonra bir saygı duruşu yapmak zorundayım hayat hikayesi ile beraber. Belki de bu sessiz adamı özlüyoruz, kim bilir... Luciano geldi Uche'yi özledik, Edu geldi Luciano'yu özledik, Bilica geldi ve şimdi Edu'yu özlüyoruz...

"Dön gel Edu... Yobo ile partner olun, arada bir kendi kalene de gol at, hiç bir şey çıkmayacak ağzımızdan..."

Eduardo Abonizio de Souza, 1981 yılında Dracena'da dünyaya geldi. 3 kardeşin en büyüğüydü belki ama hep sakinliği seçiyordu. Çok az konuşur, tek düze bir hayat sürerdi. Kardeşleri onunla ''Velho'' (ihtiyar) diye dalga geçerlerdi. Zaman zaman sokağa çıkar futbol oynayanları seyrederdi. Tek eğlencesi sokağa çıkmak ve o gün hangi mevkii boşsa orada oynamaktı. Amacı bir yere ait olmak değil, vakit geçirmekti. Bir gün savunmada gösterdiği muhteşem performansın ardından, amcası onu Guarani FC'nin seçmelerine götürmeyi teklif edecekti. Her zamanki sakinliğiyle tamam diyecekti.Seçme günü geldiğinde herkesin heyecandan dizleri titriyorken, Eduardo bunu normal bir şey olarak görüyordu. Seçildiğini öğrendikten sonra, idman saatlerini almış amcasıyla eve doğru yürüyorlardı. Amcası ona birer bira alarak kutlamayı teklif ettiğinde kafasında oluşan keskin düşünceyle reddetti. Artık futbolcu olmaya karar vermişti.Altyapıda geçirdiği günlerin gelişiminde çok katkısı oldu. 1999 yılında 18 yaşındaki bu delikanlıyı sahaya fırlatıverdiler. Gösterdiği olgunluk ve oyun zekasyıla hemen sivrildi ve ilk onbire yerleşti. Guarani'de geçirdiği 3 sezon boyunca hem yerel bir kahraman oldu hem de u-20 milli takımı kadrosuna girmeyi başardı.Kendisine Avrupa'dan gelen teklifler vardı.2002-2003 sezonu başında Olympiakos'a 1 yıllığına kiralandı.Ancak bu farklı kültüre alışamayan ve takım için tecrübesiz görülen Edu, sezon sonunda Guarani'ye geri dönüyordu.Ancak onun için fırsatlar tükenmiyor, Brezilya'nın en iyi takımlarından biri olan Cruzeiro'ya transfer oluyordu.

Burada geçireceği 3 sezonda 2 kez eyalet şampiyonluğu, 1 kez Brezilya şampiyonluğu ve 1kez Brezilya Kupası şampiyonluğu yaşayacaktı. Kaptanlığa kadar yükselecek olan bu sakin çocuk kabuğunda mutluydu fakat Avrupa'dan nasıl dışlandığı hala aklındaydı. 2006-2007 sezonu başlarken Zico'nun ve eski takım arkadaşı Alex'in çağrısıyla Türkiye'ye Fenerbahçe forması giymek üzere geldi. Lugano ile birlikte yaptıkları hatalar boyalı basına malzeme çıkarıyor, bu sakin adamın canını sıkıyordu .Lugano zaman zaman attığı gollerle taraftara kendini sevdirmeyi başarmıştı. Edu ise hep 2. planda kalıyor sıradan bir oyuncu görüntüsü çiziyordu. Kulüpte geçirdiği ilk sezon böyle biterken Galatasaray ile oynanan maçta attığı golden sonra gösterdiği saf sevinç sayesinde taraftar ile arasındaki buzlar eriyordu. Gelen şampiyonluğun ardından beklentilerin yükseldiği Fenerbahçe'de, Lugano'nun ve Roberto Carlos'un arkasını toplamak işi Edu'ya veriliyordu. Bu görevi layıkıyla yerine getirmesine rağmen kendi kalesine attığı gollerden sonra ağır sövgülerle anılıyordu. Takım o sezon Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale çıkarken, görünmez kahramanlardan biriydi Edu. Takımda 3. sezonuna başlarken üzerinde hiç bir kuşku kalmamıştı. Lugano'nun şovmenliğinin gölgesinde işini yapıyordu.Kötü giden sezonda kadrodaki ender iyi isimlerden biriydi. Eskişehirspor ile oynanan maçta dizinden ağır bir sakatlık geçirmesinin Türkiye kariyerinin sonu olacağını bilmiyordu. Sezon başında onu görmezden gelen bir yönetim anlayışıyla kovuldu Edu. Adı ister ''yabancı sınırlaması'' olsun, ister ''sözleşme dondurma'' Edu'ya yapılan büyük bir ayıptı...

Ama ''gümüş yıldız'' ımız parlayacak bir yer bulacak ve her zaman gönlümüzde yer alacaktır.

Tekrar Gösterimdir. Fotoğraf: Fenerbahce v Chelsea - UEFA Champions League Quarter Final By: Richard Heathcote @Getty Images Sport

12 Kasım 2011 Cumartesi

İyi, Kötü, Çirkin!


Çok bir şey istememiştik aslında. Son 2 ayda ülkece yaşadığımız olayları biraz olsun unutmak, bu olaylardan dolayı yara alan herkesin yüzünde biraz olsun tebessüm yaratmak için şu maçı kazanmamız gerektiğini söylemiştik. Ama ne eski milliyetçiliğimiz kalmış formaya sahip çıkabilecek, ne de eski hırsımız kalmış forma için ter dökecek! 11 kişinin üzerine giydiği ay-yıldız forma vardı sadece Hırvat maçında sahada, içinde ne bir futbolcu vardı, ne de hırslı bir insan...

İyi kötü sonuçlarla geldik EURO 2012 otobüsü için son bilet yarışına, play-off turuna. Maçlar kazandık, penaltılar kurtardık, son dakikalarda maçları çevirdik, ağır yenilgiler aldık, beklenmedik zamanlarda mağlup olduk, ama o ay-yıldız formaya yakışan mücadele ile yine de işin peşini bırakmadık. "EURO 2008'deki parçalayan, forması için ağlayan Türkiye geliyor!" dedik önce, ama sonra anladık ki o eski hırs ve duygu kalmamış hiç kimsede! Ne futbolcularda, ne kulüplerde, ne teknik ekipte, ne federasyonda, ne ülkede... "Duygusallık yok ama bu sefer de futbolumuz gelişti." dedik, sadece kendimizi kandırdık. Hayatını başarılarla doldurmuş, istemediği kadar parayı doymuş adama, koskoca bir milli takımı emanet ettik. Ancak ne istediğimiz, gördüğüm oyuncular alındı kadroya, ne de istediğimiz güzel, mücadeleci futbol döküldü sahaya!

Benim gibi 2000 jenerasyonu olanlar bilmez eski milli takımı, aynen benim gibi. Ancak televizyondan izledik yıllarca eski maçları, eskileri. Metin Oktay, Lefter, Aykut Kocaman, Tanju Çolak, Metin Tekin, Rıdvan, Hami, Sergen, Hakan Şükür, Engin, Abdullah, Ziya Şengül... Belki de bu zamankinden daha iyi yaratıcı ve mücadeleci oyunculara sahiptik o zamanlar da, ama hep takıldık yolun sonuna gelemeden. İngiltere ile her karşılaştığımızda fark yedik, San Marino tarihinin ilk golünü bize attı... Bunun gibi anti-rekorlarımız oldu hep. Ama bizim gibi 90 doğumlular uğurlu gelmişti herhalde Türkiye'ye! EURO 2000 için çabaladık önce ama o yolda takıldık. Sonrasında gittik 2002'de Dünya Kupası'na, alnımızın teriyle dünya üçüncülüğünü kazandık orada, ertesi sene de Konfederasyon Kupası'nda finalde boyun eğdik Fransa'ya ama göstermiştik gücümüzü. Sonraki ilk turnuvamız EURO 2008 oldu, bir üçüncülük de bu sefer Avrupa kıtasında aldık. Dedik artık tamam diye! Turnuva takımı olduk, Avrupa'nın en iyi 10 milli takımından biri olduğumuzu iddia ettik. 2010 Dünya Kupası'na gidemesek de şanssızlığa bağladık bunu, son şans olarak EURO 2012 hayallerimizi güçlendirdik. Kadroda yeniliğe gittik, gurbetçileri takıma kazandırdık, Hiddink'i getirdik... Ancak her şey 1970-80 Türkiye'sine döndü işte, aynı hamam aynı tas!

Son 10 yılda iyi-kötü-çirkin oynadık hep! Ev sahibinin Japonya-Güney Kore olduğu turnuvada en fazla taraftarı olan takım bizdik, İsviçre-Avusturya ev sahipliği altında yapılan turnuvada bütün statları dolduran tek taraftara sahip takım yine bizimdi; ancak en önemli maçımızda oyuncumuza küfür edecek kadar düşen taraftar da biz olduk, karşı takım pas yaparken "oley" çeken taraftar da! Her şeyimizle, her kişimizle sınıfta kaldık. Futbolcumuz da, teknik heyetimiz de, federasyon(umuz) da, taraftarlarımız da, hiçbirmiz gitmeyi hak etmedik o turnuvaya! Ve zaten gidemeyeceğiz de bu durumda.

İsterdik ki çıkıp aslanlar gibi mücadele etsinler, bu zor günlerde yaralanan bebeklerin ve ninelerin-dedelerin yüzlerini güldürsünler. Maalesef olmadı! İyi oynamayı zaten geçtik; ancak iyi de koşmadık, iyi de mücadele etmedik. Tekrardan eski Türk milli takım günlerine geri döndük.

Ve ortaya çıkan çok net bir şey var ki: SINIFTA KALDIK TÜRKİYE!

11 Kasım 2011 Cuma

Sergen Yalçın - Zvonimir Soldo


Fotoğraf: 11 Jun 1996: Sergen Yalcin of Turkey (left) is beaten in the tackle by Zvonimir Soldo of Croatia during the European soccer championship match between Croatia and Turkey at the City Ground, Nottingham. Croatia won the match by 1-0

By: Clive Mason @Getty Images Sport

Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan