Söyleşiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söyleşiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2010 Cuma

Blog Söyleşileri #14, Bağış Erten | 2. Bölüm


- Yaptığınız işler dışında sosyal hayatınız nasıl geçiyor ?

" Eşim amatör tiyatrocu, bu yüzden tiyatroya çok sık gidiyorum. (Bağış abinin telefonu çalıyor ve tiyatro daveti alıyor bu sırada ). Sinemayı da çok seviyorum. İstanbul'da yapılan festivallere katılmaya çalışıyorum. Yakın zaman Türk sinemasını çok yakından takip ediyorum. Çok iyi filmler çıkıyor... Yine 'Looking for Eric' gibi filmler yakalarsam mutlaka izliyorum. Onun dışında seyahat çok ediyorum işim gereği. Ve tabi bu gezilerin iyi yanlarını da çıkarıyorum. Madrid'de biraz uzun kaldım mesela. "

- Sürekli seyahat etmek güzel olmalı. Peki gittiğiniz yerlerden atkı veya buna benzer şeyler alıp koleksiyon yapıyor musunuz?

" İyi bir koleksiyoncu değilim, iyi bir arşivci de değilim... Elimde arşive veya koleksiyona konacak ne varsa bu işi iyi yapan arkadaşlarıma veriyorum. Etrafımda çok fazla forma biriktiren var. Banu Yelkovan'ın eşi mesela... Bende dışarıdan forma alırsam yardımcı oluyorum. Ben absürt takımları daha çok sevdiğim için onların formaları var bende. Getafe forması bulamadım Madrid'de... Osasuna formam var mesela... Bu tip şeyler bir de segilenmedikçe elde kalıyor gibime geliyor. Evde falan da o tip şeyleri sergileyeceğim bir odam yok. "

- Oyunlarla aranız nasıl? Fm oynuyorum dediniz zaten. PES ya da FIFA?

" Evet FM oynuyoru ama PES ya da FIFA oynamıyorum. Bilgisayar oyunları ile aram pek iyi değil. Ben ilk oynadığım zamanlar CM'ydi isim olarak... Çok eskiden beri oynuyorum. Hukuk Fakültesi'ndeyken bir arkadaşla 15 gün aralıksız CM oynamıştık İtalya Ligi'nde. O yüzden benim için ayrı bir yeri var. Düzenli olarak hala oynuyorum. Bu yıl Napoli ile şampiyonluğa oynuyoruz :) 2011-2012 sezonundayım. "

- İtalya Ligi'ni sevmiyorum dediniz ama FM'de sizi İtalya Ligi'ne çeken ne oldu?

" Napoli... Biraz da FM'yi bu yüzden oynuyorum zaten. Uzun zamandır şampiyon olamayan takımları alıyorum. Bir ara Vefa'yı alıp bir yerlere getirmek istedim ama Vefa yok maalesef... Büyük takımları almayı sevmiyorum. Onlar hazır zaten... "

- Biraz Bloglardan da bahsedelim. Takip ediyorsunuz zaten...

" Zaten Blogcularla program yapıyoruz... Blogları ayrı ayrı söylemeyeceğim, hepsini okuyorum. Bloglar çok özgür yerler. Biz gazete de çok sıkıntılı bir alanda hareket ediyoruz. Ve bazı konlarda mecburuz... Bloglar çok daha verimli bir dünya. Blogların en büyük özelliği rahat konuşmaları. Ama bunu bazen kaybediyorlar. Zaman zaman Bloglara köşe yazarı stajeri lafı söyleniyor. Ben bun sevmiyorum... Bunun dışında değişik noktalar yakalayan, zeka işi şeyleri çok seviyorum.  İyi ve özgün haberler veren blogları çok seviyorum. Zaten Blogları iyi takip etmeyen bir spor yazarının iyi bir iş yaptığını düşünmüyorum. Blogları takip etmek zorundasınız artık. Bir de blogların biraz referans sorunları var... Yazıyı yazarken nerelerden yararlandıklarını söylediklerinden o yazı değersiz olmayacak... La Gazetta Dello Sport'ta çıkan bir haberi duymuş gibi anlatmak hiç doğru değil. Bunlar gazeteciliğin ilkeleri ben belki de bu yüzden takıldım buna...  Blog yazarken böyle birşey yapılması zorunlu değil tabii. İnsan gene de onları bekliyor. Bunu dışında blogların çok iyi bir sinerji yarattıklarını düşünüyorum. "

- Siz düşündünüz mü peki Blog açmayı?

" Zaten yazarak hayatımı devam ettirdiğim için düşünmedim. Çok fazla yazdığım için günlük bir blogu başarabileceğimi sanmıyorum. "

- Blog yazarları medya sektöründe yer almaya başlıyorlar... 

" Tabi Bloglar ilerisi için önemli imkanlar sağlıyor. Ama 'gazetecilik' hedefi ile yazılmaya başlandığı zaman pek güzel olmuyor. Gazetecilik başka köşe yazarlığı başka... Fikir sahibi her insan köşe yazarı olabilir.  Yalnız çok iyi blog yazdığı için birine köşe verirler mi bundan emin değilim... Bende köşe yazarı olmama rağmen gazetecilik öğrenmeye çabaladım. Bloglar insanlara bu tip kapıları açabilir, ama bu tip kapıları açsın diye blog yazıyorsanız işler pek iyi gitmeyebilir." 

Sevgili Bağış abiye bizi kırmadığı için tekrar teşekkür edelim... 

+

1. Bölüm

İlk bölümde beraber çektirdiğimiz bir fotoğrafı kullanmıştım, 2. Bölüm içinse Bağış abinin Twitter sayfasındaki kasket in ilginç olacağını düşündüm.


15 Mart 2010 Pazartesi

Blog Söyleşileri #14 - Bağış Erten | 1. Bölüm


Blog Söyleşilerinde sırada sevgili Bağış Erten vardı... Bu söyleşi aynı zamanda yüzyüze yapılan ilk söyleşi oldu, bu yüzden ayrı bir öneme sahip. Esasında Bağış abiye soruları mail yolu ile gönderdikten sonra 'bu kadar sorunun altından kalkamam, en iyisi çık gel' demesi bu durumda etkili oldu. Sevgili dostum Egemen ile Bağış abiyle Beşiktaş'ta güzel bir cafe'de buluştuk, çaylarımızı içtik ve keyifli bir sohbet gerçekleştirdik... Bu arada ses kaydında Egemen'in telefonunun katkısı büyük. Benim telefonumun şarjı bitmişti ve tüm bunları aklımızda tutmayı göze almıştım... :) Ona da ses kaydını bana ulaştırdığı için ve Bağış Erten'e vakit ayrıdığı için tekrar teşekkür ederek sizleri ilk bölüme alalım...

- Hukuk fakültesi mezunusunuz ama mesleğinizde ilerlemek yerine spor yazarlığını tercih edip bu yönde adımlar attınız. Bu nasıl oldu?

" Mesleğe nasıl başladınız? Sorusunun devamı aslında bu süreç... Normalde Hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra akademik kariyer düşünüyordum. Boğaziçi'nde master da yaptım... Aslında hayatıma Gazetecilik hikayesi ile başlamadım yani... 22 Yaşında Gazeteciler cemiyetinin bir yarışmasını kazanmıştım. Daha sonra iletişim yayınlarında çalışırken Radikal gazetesinden 'yazar mısın?' diye teklif geldi. Bende 'arada bir yazarım' diye düşünürken bir anda bütün işleri bıraktım ve o tarafa doğru yöneldim...."

- Futbolu yazıyorsunuz konuşuyorsunuz... Peki oynuyor musunuz amatör olarak ?

"Bende gençliğimde herkesin oynadığı gibi oynadım tabii...

-Futbolcu olmayı istemişsiniz galiba?

" Aynen öyle, ama işte sorarlar ya hani Üniversite mi futbol mu diye demek ki fazlasıyla yetenekli olmadığımız için şimdiki olduğum yolda ilerlemişim... Ama hala oynuyorum. 4 farklı yerim kırıldı futbol oynarken :) Ama yine de oynamaya devam....

- Osasuna takımına karşı sempatiniz var mı? Böyle bir muhabbet çıkmıştı zamanında...

" Eurospor'ta Yiğit Tok diye bir spikerimiz var, kendisini çok severim... Bu Osasuna takımına karşı sempati duyma olayı benim onunla yaptığım bir geyikten ibaret. 'Ender gelişen Osasuna atakları' diye bir kalıp vardır, bu durumdan dolayı bir ara Osasuna'yı seviyor ve takip ediyorduk. Malum, ender gelişen bir şey güzeldir her zaman..."

- Ntvspor, Radikal ve Eursport... Bu üçünü yürütmek zor olmuyor mu?

" Bunların yanında Kadir Has'ta Spor İletişimi sertifika programı da var... Normal şartlarda bir insanın iki işi birden götürmesi bile zorken bu hepsi doğal olarak zor oluyor tabii. Ama bu hepsinin şöyle bir yanı var; hepsi birbirini besliyor. Birbirinden bağımsız işler değiller. Severekte yapıyoruz, zor olmasına rağmen sıkıntı yok yani..."

- Gelecek için yeni bir kanal ve yeni bir gazete de çalışmak gibi hedefleriniz var mı?

"Hem Ntvspor'da çıkmaktan, hem de Eurosport'ta yayın yönetmeni olmaktan çok mutluyum... Biri önüme sözleşme uzatsa '20 yıl böyle kalacaksın' diye hiç düşünmeden hemen imzalarım. Üstte miyim, altta mıyım bilemiyorum fakat yaptığım işlerden memnunum... Bunun yanında Radikal'de benim için çok önemli. Çünkü yazara en çok önem veren ve yazması için kısıtlama koymayan bir gazete. Aynı zamanda Radikal'de yazarken geniş olabiliyorsunuz. Sadece sporla ve futbolla sınırlı kalmadan kültür sanata dair bir Dünyaya da girebiliyorsunuz. Aynı zamanda Radikal'deki yazılarınızda bir sinemaya, siyasete ya da bir kitaba gönderme yaptığınızda bunu anlayabilen okurların sizi takip ettiğini biliyorsunuz... Benim arkaplanım sadece spor olmadığı için yazılarımda farklı birşeyden bahsedersem anlaşılma kaygısı da taşımak istemiyorum. Radikal bu yönden çok farklı..."

-Örnek aldığınız veya severek okuduğunuz isimler mutlaka vardır...

"Evet. hem örnek aldığım, hem severek okuduklarım var... Tabii bunların ortaya çıkmasında değişik şeyler var. Çalışma ahlakı, iyi yazı, özgün fikir... Tanıl Bora ki bana bu süreçte en büyük desteklerden birini yapıp el vermiş insanlardan biridir. Yine Yiğiter Uluğ'u her zaman ayrı bir yere koyarım. Uğur Vardan'ı çok severim. Başka dünyalarla futbolu birleştirebildiği için. Atilla Gökçe'yi kendi jenerasyonunun en iyilerinden olduğu için çok severim. O yaşa geldiğimizde biz öyle olacak mıyız bilemiyorum... İbrahim Altınsay'ıda unutmamak gerek. Onun bakış açısı, Dünyaya'ya entegrasyonu çok farklı... Mehmet Demirkol iyi yazardır. Tabii her zaman insanlar örnek alınmaz bazen de gazeteler veya dergiler örnek alınır...

- Avrupa Liglerini mutlaka takip ediyorsunuzdur. Şampiyonluk adaylarınız kimler?

" Özellikle Avrupa Liglerinden birkaçını çok iyi takip ediyorum. Mesela İspanya'da Barcelona'nın sanıyorum hiçbir maçını kaçırmadım. Hatta bazen bazı maçları kayıda aldığım da oluyor. İngiltere'yi çok iyi takip ederim aynı zamanda. Orada her zaman Arsenal'i tutarım. Arsenal'in yaptığı işte çok iddialı olması gerekmiyor. Bu haliyle seviyoruz... Ancak onlar için şu an kadroya baktığımızda Fabregas'ı gönderirlerse çok büyük bir kayıp olacak... Doğrusunu söylemek gerekirse onu daha fazla tutamayacaklarmış gibi duruyor... Ayrıca Man Utd'taki tribün hikayeleri en az futbolun kendisi kadar zevkli şu anda. İtalya'yı çok iyi takip etmiyorum. Herkeste İtalya ile ilgili ufak bir can sıkıntısı var. Yani oraya Ronaldinho'da gitse, Pato'da gitse, Mourinho'da gitse İtalya futbolu sanki bir türlü olmuyor. Genetiklerindeki futbol anlayışı farklı. Ben bununla ilgili şunu çok beğenmiştim. Andriy Shevchenko Chelsea'ye geldiğinde 'İtalya'da satranç, burada futbol oynanıyor' demişti.... Bu açıklıyor esasında... İnter şampiyonluk adayım fakat onun başarısını da son yıllarda İtalya'da yaşanan olaylara bağlıyorum. Bu yüzden İtalya ligine hep yan gözle bakıyorum. Fransa'da Bordeaux'u özellikle çok iyi takip ediyorum ve şampiyon olmalarını istiyorum. Çünkü hakikaten Blanc'ın Dünya Futbolunda çok iyi işler yapacak bir isim olacağına inanıyorum. Almanya'nında sürprizlerini her zaman sevmişimdir. B. Dortmund'un atmosferini ve takım yapısını farklı buluyorum. Ayrıca Nuri Şahin'ide beğenerek izliyorum. Şampiyonluk adayım ne yazık ki Bayern... Normalde o takımı sevmem ama bu yıl çok iyi top oynuyorlar. Van Gaal ile çok farklı oldular. İspanya'da da Barca varken başka birşey söylemek zor... Real Madrid'in istediğinde ligde neler yapabildiğini görebiliyoruz. Ancak Barcelona'nın altyapı sistemi harika... Bir maçta Barca'nın ilk onbirinde 8 altyapı oyuncusu vardı fakat hangi maç olduğunu hatırlayamıyorum şu an. Kalede Valdes, sonra Puyol, Pique, Busquets, Xavi, İniesta, Messi sonradan oyuna Krkic girdi... Bu müthiş bir durum gerçekten. Ben bunu çok önemsiyorum. Barcelona'yı takdir etmek demek aynı zamanda altyapı olayını da takdir etmek demek...

- Real Madrid... Sizce kendi sahasında alabilecek mi Şampiyonlar Ligi'ni?

" Real Madrid'in Şampiyonlar Ligi'ni alma ihtimali La Liga'yı alma ihtimalinden daha fazla... (Burada 'keşke' diyorum şimdi. :) Biz Bağış abiyle bu muhabbeti yaparken Madrid Lyon'a en az 3 gol atacaktı çünkü...) Son yıllarda Real çok kötü bu ligde... Fenerbahçe'nin yakaladığı çeyrek finali kaç yıldır göremiyorlar... Şampiyonlar Ligi çok ince detaylarla oynanıyor. Ufak detaylar herşeyi değiştirebiliyor. Mesela Ovrebo geçtiğimiz yıl Chelsea'nin penaltısını verse Barca için herşey değişirdi... (Burada hepimiz aynı anda 'Ovrebo tam bir felaket' diyoruz...) Real Madrid parayı verdi, düdük umarım ötmez... (Ah Bağış abi ah... :) )...

-Dünya Kupası yaklaşıyor... Biz yokuz, kimi destekleyeceksiniz?

" Vallahi geçen Dünya Kupası'nda da aynı şey olmuştu. 32 takımın 30'unu falan desteklemiştim... Bu çeşitli sevme biçimlerinden kaynaklı... Maradona'nın Arjantin'i varsa onu desteklemeyen olmaz herhalde... Aynı zamanda bu kadar iyi oynayan bir İspanya bu kupayı kazanmasın mı? kazansın tabii... İngiltere neden olmasın... Tabii bir Afrika'lı Afrika'da gerçekleşen bir kupada mucize gerçekleştirmesin mi? Mutlaka gerçekleştirsin. Umarım gerçekleştirir. Böyle konuştukça işte takım sayısı artıyor. Ama şöyle söyleyelim; İspanya, Arjantin ve Fildişi'ni ayrı bir gözle ve gönül bağlılığı ile izleyeceğim. "

- Honduras'ı falanda tutarız herhalde ? :)

" Tabii, onu zaten kafadan tutarız :) Kuzey Koreyi'de tutacağız... Cezayir'ide unutmamak gerek. Hepimiz Cezayir'in Fransa ile aynı grupta olmasını temenni ettik ama maalesef.. :) "

- Peki, Bursaspor başarabilecek mi?

" Bursaspor umarım başarır ancak bu cümleme Bursaspor'lular belki kızacaklar ama 3 büyüklere benzeyip başaracaklarsa mümkünse başarmasınlar... Mesela Bursa'da Bursaspor'lular başka takım taraftarlarına hayat alanı tanımayacaklarsa bu olmasın. Bursa umarım kendisine benzeyerek bu işi başarır... Geçen yıl şampiyonluğun kıyısına kadar gelen Sivasspor'dan artık bıkmıştık... Zaten Türkiye'de var olan agresif yapının Sivas'ta oluşması hiç iyi değildi. Yani Fatih Terim varken onun benzerlerinin bir anlamı yok... Şampiyonluk yaklaştıkça Ertuğrul Sağlam'da tıpkı Bülent Uygun gibi agresif bir tavır takınmaz umarım ki böyle bir durum olacağını sanmıyorum. Ertuğrul Sağlam karakter olarak diğerlerinden ayrışıyor çünkü... Bursa şampiyonluğa çok müsait bir yer... Bursa şehri şampiyonluğu kaldırabilecek bir kapasitede. "

- Tribünden ilk izlediğiniz maç... ?

"Sanıyorum küçükken babamla gittiğim Adanaspor - Altay maçı... Antep'te yaşarken Antepspor'un çok maçına gitmiştim. Antep adına unutamadığım maç 3-1 kazanılan Fenerbahçe maçı. İstanbul'a taşınmasaydık eğer muhtemelen Gaziantepspor'lu olarak kalırdım... O Antep çok iyi bir takımdı... Yaşar'lı, Paşa Hüseyin'li... İstanbul'da ise Fenerbahçe'nin Rize'yi 6-0 yendiği maça gitmiştim ilk... Galatasaray'ın yine pek çok maçı... "

- Favori takımnızı yapmanızı istesek sizden ?

" ... Barcelona'ya kimleri ekleyelim ? :) ... En iyi kaleci kesinlikle Casillas... Sağ bekte Alves ve Maicon'da çok iyi ama ben Ramos'un bambaşka bir noktaya geldiğini düşünüyorum. Evra'yı pek sevmiyorum ama en iyi sol bek diyebileceğimiz için onu koyalım... (Evra'yı bize Ertem Şener sevdirdi.... :) ). Pique ve Rio ortada olur... Orta alanda Xavi ve İniesta'yı zaten koyduk, kanatlar Messi ve C. Ronaldo, ileride kesinlikle Zlatan, (ben burada araya girerek 'acaba Zlatan'ı Rooney iyi besler mi diyorum fakat Bağış abinin tercihi Torres'ten yana oluyor...) yanında da Torres... Çok fazla forvet var, seçmek zor... Cristiano Ronaldo'suz zaten olmaz. Messi olmadan hiç olmaz. "

- Şapkalarınızı da sormadan geçmeyelim ? :)

" Şapkaları üniversite yıllarından beri takıyorum... Değişik yerlerden alıyorum. Eminönün'deki şapkacı ustalar uğrak yerim... Yurtdışından, ordan burdan ala ala 50'yi geçti sanıyorum... "

2. Bölüm yakında... Ses kaydından derlemek çok zahmetli bir iş olduğu için söyleşiyi iki bölüm olarak ayırmayı uygun gördüm...


23 Şubat 2010 Salı

Blog Söyleşileri #13, Banu Yelkovan


Söyleşilerde blog dünyasından dışarıya çıktık bu ayakta... Sıradaki konuğumuz sevgili Banu Yelkovan. Kendisine zaman ayırdığı için buradan tekrar teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar...

1- Bunu sormadan olmuyor... Banu Yelkovan kimdir bize anlatır mısınız?

Sainte Pulcherie sonrası Saint Michel mezunu, Istanbul Universitesi Uluslararası Iliskiler Bölümü’nü bitirmiş ama neden bitirdiğini hala anlayamamış, araya Paris’te fotoğrafçılık kursu sıkıştırmış, basın sektöründe pekçok yerde çalışmış, futbola, okumaya, gezmeye ve politika hariç herşeye meraklı, doğuştan iyimser bir insan.
 
2-Sanıyorum üniversite yıllarından beri sporun içindesiniz. Peki spor yazarlığına nasıl başladınız? Bazı engeller ile karşıalştınız mı?

Spor yazmaya başladığımda çok uzun yıllardır basının içindeydim. Muhabirlikten editörlüğe, yazıişleri müdürlüğünden moda çekimlerine “ne iş olsa yaptım abi” durumunu hayata geçirdim. Spor yazarlığına bir gün Cihangir’deki Smyrna kafede otururken Yiğiter Uluğ’un “Radikal Futbol’a yazsana...” teklifiyle başladım. Herhangi bir engelle karşılaşmadım. Gerçi yazdığım yazıların içeriği itibariyle basının ‘içinde’ olmam gerekmiyor. Maç yazısı yazmıyorum netice itibariyle. Tabii bunda yazdığım gazetenin Radikal’in olmasının da etkisi vardır mutlaka. Basının içinde kadın futbol yazarlarını sevmeyen, istemeyen, çekemeyen, beğenmeyen mutlaka vardır ama yüzüme karşı bir şey söyleyen olmadı.

3-Türkiye'de son yıllarda bir artış olsa da bayanların futbola ilgisi halen çok değil. Sizin ilginiz nasıl başladı?

Kendimi bildim bileli sporla ilgiliyim. Keşke burası başka bir ülke olsaydı da sporla ilgilenmek yerine, spor yaparak büyüyebilseydik! Ama spor yapabilmenin “lüks” kategorisinde olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Yüzmek için 5 yıldızlı otellere, yürüyüş bantlarında yürüyebilmek için pahalı spor salonlarına muhtacız. Spor hayatımızın bir parçası değil, “spora başlamak” diye bir deyim var dilimizde, üstelik bir türlü de başlayamıyoruz! Neyse, kadınlar neden futbolla çok ilgilenmiyor? Bence maça gitmemiş oldukları için ilgilenmiyorlar. Ben bir kez maça giden herkesin futbolu seveceğine inanırım. Tabii sevmemelerinde evdeki erkeklerin tutumu da etkilidir. Bir de şu var, erkeklerin futbolu “sevme” biçimi kadınlara çok uygun değil. Kadınların 90 dakika kımıldamadan, gözlerini ayırmadan ekrana bakabilmeleri için evdeki futbolu seven erkeklerin, rakip takımın ataklarında “ofsayt” diye bağırmak ya da ekrana küfretmek dışında birşeyler söylemeleri, maça kadınların ilgisini çekecek açılar getirmeleri şart.

4-Yazılarınızda futbolun arka planda olan yüzünü daha çok ele aldığınızı görüyoruz. Bunun nedeni nedir?

Çünkü futbolcunun formasının içindeki “adamın” karakterinin sahadaki oyun stilini bile belirlediğini düşünüyorum. Bu yüzden o adamı merak ediyorum. Bana göre ülkelerin kültürel kodları, futbolu sevme, hatta oynama şeklimizi belirliyor. Yazılarımda da bu konulara kafa yormaya çalışıyorum. Benim için çok çalışkan ve kendini geliştirmiş bir oyuncu, çok yetenekli ama üzerine hiçbir şey koymamış bir oyuncu kadar, hatta ondan daha değerlidir. “Yetenek kültü” olan bir ülkede yaşıyoruz. Bunu sık sık söylüyorum ama ben yeteneksizlerin bile spor yaptığı, yapabildiği bir ülkenin hayalini kuruyorum. Aynı sebepten, bu ülkeden defans oyuncusu çıkmaması da içime derttir mesela. Çünkü defans oyuncusu olmak için yetenek yetmez, azim, çalışkanlık, öğrenmek, öğrenmeye açık olmak da gereklidir.

5-Futbol hayatın ta kendisidir... Yoksa değil midir?

Futbol hayatın önemli bir parçasıdır ama kendisi değildir. Hayatı sadece futbol olan ve onlarla başka bir şey konuşamadığınız insanlar sıkıcıdır. Bu ülkede futbolu kendi kişisel kariyerleri üzerinden anlatan, anlamlandıran, üstelik bunu –dir, -dır gibi kesinlik içeren ifadelerle yapan yorumcular var. Futbol onlarla başlamış, onlar bıraktığı gün de bitmiş gibi anlatıyorlar. Futbol hayatın kendisiyse eğer, herhalde onların hayatıdır. Benim hayatımın tamamı futboldan ibaret değil. Çok şükür!

6-Futbol yazarları illa ki futboldan mı gelmeli ?

Futbol oynamamış bir kadın olarak bu soruya “evet” dersem tarihe geçerim herhalde! Genelleme yapmış olmayayım ama bu ülkenin okumaktan en hoşlanan meslek grubu futbolcular değil. Okumayı sevmeyen nasıl yazacak ki? Burada bahsettiğim konuşur gibi yazmak ya da o gün oynanan maçı taktik olarak yorumlamak değil. Futbol “yazarlığı” başka bir şey. Yazıları yıllar sonra okunduğunda da aynı tadı verecek futboldan gelen bir yazar tanıyor musunuz? Yazmaya madem bu kadar meraklılar, o zaman oturup kendi otobiyografilerini yazsınlar mesela? O alanda o kadar büyük bir eksiklik var ki? Bu ülkenin futbolseverleri olarak futbolcuların dost meclislerinde anlattıkları hikayelerin yüzde 10’unu bilmiyoruz. Zaten bu yüzden “Bir konuşursam karşıki dağlar yıkılır” diyorlar her yeri geldiğinde. Ben onların maç yorumlarından ziyade, futbol oynarken yaşadıklarını merak ediyorum. Birşeylerin değişmesi için, karşıdaki bazı dağların da yıkılması gerekir yani icap ediyorsa. Ama kimse anılarını yazmaya yanaşmıyor. Sadece etliye sütlüye dokunmayanlar anlatılıyor. Onları da anlatsınlar, çünkü gerçekten çok eğlenceli olanlar var ama sonuçta onlardan “fıkra” kitabı beklemiyoruz, otobiyografi istiyoruz.

7-Galatasaraylısınız... Nasıl başladı bu sevgi?

Florya’da büyüdük. Ya Şenlikköyspor’u tutacaktık, ya Galatasaray’ı. Galatasaray tesisleri evimize daha yakındı, onu tuttuk! J

8-Yazı yazarken bazı kesimleri kızdıracağınızı ya da üzeceğinizi düşündüğünüz oluyor mu?

Kırıyor muyum bilmiyorum ama sonuçta kırmak ya da üzmek için yazmıyorum. Bir şey yaparken niyet önemliyse gerçekten, bilinsin ki niyetim kimseyi kırmak ya da üzmek ya da bilinçli olarak polemik yaratmak, ortalığı kızıştırmak falan değil. Zaten yapı olarak çatışmadan değil, uzlaşmadan yanayım. Ama sonuçta ortada beni kızdıran birşeyler var ve bunun üzerine yazıyorum; neye, neden kızdığımı anlatıyorum. Kızan, kırılan biri varsa ortada, bu, onlardan önce benim yani! Bir futbolsever olarak. O yüzden yazmışım zaten o yazıyı. Okuduklarında birileri kırılıyorsa, kızıyorsa beraberlik golüdür o. Yoksa genelde mağlup-mağdur olan takımın oyuncusuyum bu ülkede. 

9-Peki bir yazıyı yazdıktan sonra 'olmadı bu' diyerek silip attınız mı hiç?

Hiç başıma gelmedi. Aslında yazıları önceden yazdığımda, yazı günü geldiğinde beğenmiyorum. Bu yüzden hep son dakikada yazıyorum ve olmadı deme lüksüm pek olmuyor! Siz Uğur Vardan’ın tersi ne terstir bilmezsiniz tabii. J

10-Kısa olarak Avrupa'daki 5 büyük lig, TSL ve Şampiyonlar Ligi Şampiyonluk adaylarınızı alalım...

Chelsea, Inter, Real Madrid, Bayern Munich, Bordeaux. TSL için tahmin yapmam. Şampiyonlar Ligi’ni Inter alsın istiyorum. Ama onların da Chelsea maçları kritik tabii.

11-Ülke kurtarıcı Hiddink geldi hoş geldi... Hiddink'in Türk milli takımına katkısı ne düzeyde olacaktır? Güzel günler yakın mı?

Hiddink kendini milli takımlarda kanıtlamış bir hoca olarak geldi. Ama ilk kötü sonuçta ona Fenerbahçe’den kovulmuş adam muamelesi yapılacak, o ayrı. Ülke olarak, her konuya yaklaşımımız, “Bunun benden ne fazlası var?” tadında. Ne fazlası var, öğrenmeye çalışmak yerine, sürekli eleştiriyoruz. Bugün bir yere ofisboy giren, iki gün sonra müdürünü gözüne kestiriyor, “Onun aldığı maaşı ben alsam..” diye konuşmaya başlıyor. Kendine güvenin bu kadarı bana fazla. Cesaret ve cüret farklı iki şey. Bizim genelimiz cesur değil, cüretkar.

Hiddink, “kurtarıcı” olarak geldiğini düşünmüyordur ki bizi kurtarsın? Bize katkısı ne olabilir? Rusya’nın, Avustralya’nın oynadığı oyunları hatırlayan biri olarak beklentim yüksek. Ama karşınızdakinin size ne vereceği, ne öğreteceği, sizin ne almak ne öğrenmek istediğinizle çok bağlantılıdır. Şu anda neye hazırlanıyoruz? Öğrenmeye, anlamaya çalışmaya mı, eleştirmeye, beğenmemeye mi?

12-Futbol Bloglarından takip ettikleriniz mutlaka vardır... Ne düşünüyorsunuz futbol blogları ile ilgili?

Yenilsen de Yensen de’de yer alan bütün arkadaşların blogları takibim altında! Bunun yanı sıra tabii ki acetobalsamico, blogidmanyurdu’na göz atınca zaten çoğunu okumış gibi oluyorsunuz.. Coşkun Çelik’in kalearkasi.blogspot.com’unu da seviyorum. Bener Onar yeni bir bloga başladı, o da çok güzel. Bu arada yabancı blogları da takip ediyorum. Google Reader’ım sürekli +1000 tadında!

13-Peki futbol bloglarının bu kadar fazla oluşunu neye bağlıyorsunuz?

Bu ülkede herkesin futbol hakkında konuşacak lafı olmasına. Halihazırda konuşanlardan daha iyi konuşacaklarına inanmasına. Bazı durumlarda da gerçekten konuşabilecek olmalarına. Bunun benim için bir sakıncası yok. Ama o kadar çok şey okuyorum ki neyi nerede okuduğumu şaşırıyorum bazen.. Futbol bloglarının yanı sıra dekorasyon, moda, çocuk blogları, edebiyat, yemek, alışveriş bloglarını da takip ediyorum. Ammaaaaa.. Eğer bir blogda imla hatası görürsem, -de’ler, -da’lar birleşik yazılmışsa, içerik kadar, niteliğe önem verilmemişse hemen takibi kesiyorum. Bu editörlükten kalma bir mesleki deformasyon da olabilir tabii ama benim için üslup da, imla da, içerik kadar önemli. Ne yapayım?

14-Futbol Blogları alternatif bir spor medyası olabilirler mi?

Bence oldular bile!

15-Futbol Blogu olan bir blogger zamanla medya sektöründe kendine yer bulabilir mi sizce?

Bulmuyor mu? Benim aklıma birsürü örnek geliyor. 

16-Sizin bir blogunuz var ancak ayrı olarak bir futbol blogu açmayı düşünüyor musunuz?

Hayır düşünmüyorum. Mevcut blogum (chez-be.blogspot.com) ise gerçekten günlük niyetine tuttuğum bir blog. Beğendiğim ve sonradan bulmak isteyebileceğim herşeyi koyuyorum. Bir nevi scrapbook.

17-NTVspor'daki program nasıl gidiyor? Uzun süre devam edecek mi? Bununla ilgili gelecek planlarınız neler?

NTVSpor’daki programı çok seviyoruz. Oradaki çocuklarla arkadaş grubu gibi olduk! Kendi aramızda mail grubumuz var, twitter’dan haberleşiyoruz. Program inşallah uzun süre devam eder çünkü bu programa başlarken hedefimiz “Başka bir taraftar mümkün”ü kanıtlamaktı. Bunu da kanıtladık sanırım. Ama bu defa da programdaki çocuklar yorumcu gibi oldular eleştirisi geldi. Şimdi her programda 3-4 yeni arkadaşa yer veriyoruz. Sanılanın aksine, her yeni gelen bizim bu iddiamızı pekiştiriyor. İçinde yaşadığımız için farketmiyoruz ya da bu değişim arzu ettiğimiz kadar hızlı olmuyor olabilir ama bu ülkede yine de birşeyler değişiyor. “Yeni nesil” gerçekten çok farklı. Gelecek planlarına gelince, fazla plan yapmayı seven bir tip değilim sanırım.

18-Size göre ve izlediğiniz oyuncular içerisinden bir 'Banu Yelkovan FC' yapmanızı istesek?

Sevdiğim oyuncular çok ama bu söyleşiyi bir an evvel yollayabilmek için kadro yapmıyorum. Ben kendi kadrosunu yapan değil, elindeki kadroyla oynayan türden bir teknik direktör olayım bu seferlik!

19-Ne dinler, neler okursunuz? Nerelerde vakit geçirmekten hoşlanırsınız?

Her elime geçeni okurum desem yalan olmaz. Denizde yüzerken ıslanmış gazete bulsam onu bile okurum. Koşuşturmadan, kalabalıktan, gürültüden hoşlanmam. Tünel civarını, Asmalımescit’i severim ama haftasonu değil, Bodrum’u severim ama yazın değil. Haftasonu kahvaltıya gitmeyi çok severim ama sabah erkenden ki “çılgın kalabalık” sokağa çıktığında eve dönebilmiş olabileyim. Bilmem anlatabildim mi? Kitapçıları, müzeleri çoook severim. Arkadaşlarımla vakit geçirmeyi severim. Yurtdışında, özellikle Fransa’da, olmayı çok severim.

20-Hangi futbolcunun ortasına kafa vurmak istersiniz?

Hagi’nin.

21-Bitirelim sizi daha fazla yormadan. Son olarak varsa Barbarossa ile ilgili düşüncelerinizi alalım...

İzleyeceğim bloglara bir yenisi daha eklendi! Allah sonumu hayretsin!

22-Çok teşekkürler, başarılar...

Ben teşekkür ederim!

****



25 Ocak 2010 Pazartesi

Blog Söyleşileri #12, HBBA


Sırada 'Her Boku Bilen Adam' var. Bu kez biraz farklı bir söyleşi olmasını istediğim için onun blugunu tercih ettim. Gerçekten de farklı oldu. Kadınlardan, Ne zaman 'milli' olduğundan, Sakarya'dan, Kocaeli'den, Yemekteyiz'den, Fethullah Gülen'den, House dizisinden, Nihat Doğan'dan ve hatta Fil Bokundan bile konuştuk kendisiyle. Fakat halen kendisinin ne ismini biliyoruz, ne de yaşını... Verdiği söyleşiye rağmen gizemini koruyor yani HBBA. Kendisine vakit ayırdığı için teşekkür edelim ve sorulara geçelim. Bu arada söyleşi serisinin 'cevapları' en uzunu HBBA ile olan söyleşimiz oldu, şimdilik...
1- Önceden uyarıyı verdin. Adımı, yaşımı, boyumu posumu söylemeyeceğim diye. O zaman şöyle soralım. HBBA ne yapar blog dışında? Ne yer, ne içer, ne izler, ne dinler?
Bak direk tuzak soru ile başlamış. İnce eleyip sık dokuyarak cevap vermeye çalışayım. Blog dışında çok ilginç bir hayatım var ama kişisel bilgi vermek istemediğim için bunları yazamıyorum. Yoksa inanın sadece bir günümü yazsam bile şu anki yazılarımdan çok daha fazla okunur eminim bundan. Bazen parçalar da yerleştiriyorum yazılarda ama çok da belli etmemeye çalışıyorum. Sorunun diğer şıklarına gelince de yemek konusundan başlayayım,

Efendim ben çocukken obezdim. Hani "şişman" değil bildiğin obezdim. Michelin maskotuydum yahu. Bunun da sebebi anneannemle beraber yaşamamdan ileri geliyordu. Gecenin bi yarısı sırf canım istedi diye börek açtığını bilirim. Öyle de olunca daha çocukluktan "yemek seçmek" diye bi bela bulaşıyor hayatınıza. Çok çabuk kilo alıp verebilen bir bünyeye sahibim. 2 ayda 20 kilo verdiğim dönemler de oldu 1 haftada 5 kilo aldığım dönemler de. O yüzden bu "yemek seçme" denen saçmalığı formda kalma çabasına dönüştürdüm. Hiç sağlıklı değil ama çok yemek yememeye çalışıyorum. Sigara ve içki de kullanmıyorum.Şaşanlar olabilir buna şimdi. Ama "zararlı" olduğu için değil bu kulanmama durumu. Bi tat alamıyorum ben sigaradan içkiden. ama asıl belam çok fazla abur cubur tüketmem ki bence sigaradan bile daha tehlikeli. Geceyarısı açık tekel bayisi arayıp ağır ağbilerin yanında çikolata,gofret alıp çıkabilen bir insanım.

Ne izler sorusundan kasıt tv ise; nerede bi absürtlük var onu izlerim. Evde isem mutlaka İzdivaç programları, Yemekteyiz, Flash Tv ve benzeri tipte kanallar arasında gezerim. Canlı canlı youtube videosu izlemek gibi bir şey onları izlemek. Eskiden cnbc-e, E2 tayfasındandım ama televizyondaki sansürler, reklamlar, alttan üstten çıkan saçmasapan şeyler yüzünden televizyondan dizi, film hayatta izlemez oldum. "Ayhan Sicimoğlu"nun resmen hastasıyım. Kaçırmam programını. Ayrıca Wipeout izlemediğim bir haftayı yaşıyorum saymam. Orhan Ayhan'a oldum olası hayrandım zaten. Wipeout ile de bu doruğa çıktı. NTV Spor'un Burcu Esmersoy, Sergen Yalçın, Hakan Ünsal üçlüsünün olmadığı her programını izliyorum. Diğer futbol programlarından da en sevdiğim Total Futbol.

Hayatımda izlediğim en iyi dizi Six feet Under’dır. Üzerine tanımam. OZ gelir sonra. Yine eskilerden Seinfeld ve Friends’i severim. Şu an devam edenlerden de en sevdiklerim Dexter, Breaking Bad, House, ve Weeds. Lost’u da unutmayalım tabi ki. Sinema için de izlediğim film sayısını inanın bilmiyorum. Ama tahminim 1000’e yakındır. Yönetmen önemlidir benim için önce. Şimdi tek tek saymayayım. Ama son dönemde en çok Uzakdoğu ve İspanyol sinemasından çok iyi işlerin çıktığını söyleyeyim. Zaten haberin vardır yakında son 20 yılı kapsayan bir yazı dizisine başlayacağım. 

Ne dinlerim ? Bu da klişe olacak ama bence güzel müziğin türü olmaz. Güzel müzik hangi türde olursa olsun güzel müziktir. Dolayısıyla belirli bir müzik türüne saplantım yok. "Bırak tatavayı isim ver isim" dersen illa, o zaman da upuzun bi liste verir, zaten uzun cevapladığım soruların iyice suyunu çıkarırım. Zaten haftada bir "Haftanın Şarkısı" diye bi bölüm var blogda. Orda az çok beğendiğim şarkı tipleri ve isimler belli olur. Barış Manço, Zeki Müren, Orhan Gencebay, Sezen Aksu isimleri kalıptır zaten. Son dönemlerde daha önceleri orda burda laf soktuğum ama tükürdüğümü bana fena yalatan Sagopa Kajmer'e taktım kafayı. Gece gündüz onu dinliyorum. Ecnebilerden de Cranberries'e ve Dolores'e özel bir hayranlığım var. Onun dışında etnik grupları severim. Bu aralar ecnebilerden de Calexico’ya takıldım. Ama yine başa dönersem güzel müzik güzel müziktir.
2- Blogun isim hikayesi nedir? Nereden geldi aklına? 
Blogun isim hikayesi benim kişiliğimle alakalı tahmin edebileceğiniz gibi. Kendimi bildim bileli herkes bana sorar, benden fikir alır, bana danışır. Hani derler ya "bin çeşit arkadaşım var" diye; işte benim ailemden ve çocukluğumdan başlıyor o çeşitlilik. Bu çeşitlilik de bana çok şey kattı. İlkokula başlamadan 1.5 sene önce okumayı söktüm ve bi şeyleri okumak, araştırmak; yeri geldiğinde bunları dile dökmek hep haz verdi bana. Sonra o haz yerini rutine bırakır oldu, canımı sıktı yeri gelince, bildiğim halde susar oldum bazen. Dediğim gibi adınız çıkınca herkes size danışır, size sorar. Bende de öyle oldu. Bu bilgiçlik bazen de sinirini bozar karşıdaki insanın. Yani "ulan bunu da bilme be yuh" laflarını çok duydum. Ama her şeyi bilirken kendi söküğümü dikemez bi hale de geldim. Benim her şeyin doğrusunu bildiğimi düşünenler de "o yapıyorsa vardır bi bildiği" diye düşündüler ve her şeyi bilmenin hiç bi işe yaramadığını gördüm. Blogu açarken de hem her konuda iddialı olduğumu belirtmek, hem de bu "bilmek" denen şeyin pek de işe yaramadığını göstermek için seçtim bu ismi. Beni tanıyanlar da "hakkaten tam seni tanımlıyor" dediler. "Her Şeyi Bilen Adam" demiyorum kendime ben. Her BOKU Bilen Adam diyerek bi nevi kendimle dalga geçiyorum. Ama insanlar sanki bu çok harika bir ünvanmış gibi davranır oldu ona şaşıyorum. Feyklerim falan çıktı. Benzer isimlerle hesaplar açanlar oldu falan... Kendine "Her Boku Bilen" diyen birine gelip "sen her boku bildiğini iddia ediyon ama bi insan her boku bilemez..." diye laf yetiştirir oldular. Zaten bu bilginin aşağılanıp cehaletin yüceltildiği bir toplumda yaşadığımız için şaşmıyorum bunlara. “Ben anlamam la şundan bundan” diye yüksek sesle söyler bizde insanlar ama “ben şunu iyi bilirim” diyince sana kötü bakarlar. Ama çoğunluk da çok sevdi. Bi de kısalttılar HBBA oldum kaldım işte böyle.
3- Ne amaçla açmıştın blogunu? Hedeflerin nelerdi, ulaştın mı? Gelecek için neler planlıyorsun?
Blogu açma kararı aldığım dönemden önce iyi bir blog okuyucusuydum. Ama yorum falan bırakmazdım bloglara. Okuduğum bloglar da genelde spor temalı olanlardı. Daha sonra her konuda, orda burda konuştuklarımı kayda almak, bir nevi yazma alışkanlığı kazanmak istedim. Ayrıca okuduğum gazetelere, bazı kitaplara "ben bundan daha iyi yazarım lan bu mu şimdi yazı diye sundukları" dediğim oldu ve bunu da test etmek istedim.

O vesile ile açtım blogu. Başta amacım daha çok sinema ve spor üzerine yazmaktı. Ama isimden mütevellit her konu hakkında yazma hakkımı da saklı tuttum. Sonra yazmaya başladım o an ne yazmak istediysem. Yazarken de "beni şu kadar insan okusun" diye bir kaygım olmadı ki yazılarımda hiç kimseye yaranma çabası içinde olmadım. Ama şunu da itiraf etmek gerekir ki ne kadar çok insan okursa o kadar haz alıyoruz bu işten. "Ben bu işi sadece aklımdakileri dökmek için yapıyorum" diyen adam yalan söyler. "Git o zaman harita metot defterine dök içini" derler adama. Ama blogun büyümesini ya da doğru bir ifade ile bu kadar zamanda bu kadar büyümesini kestirememiştim açıkçası. Sonuçta ben sadece 1 yıldır blog yazıyorum ve hatırı sayılır bir kitle okur oldu cidden. İnsanın bundan memnun olmaması imkansız. Ben de bu memnuniyeti yaşıyorum. Her şeyden önce kimsenin kimseyi dinleme cüretini göstermediği bir toplumda ve çağda yaşıyoruz. Böyle bir ortamda insanların sizin fikirlerinizi kaale alması büyük lütuf. Gelecek için şu an bir telaş içindeyim açıkçası. "Blogger'dan taşın, düzgün bir domaine geç artık, bir yerlerde yaz artık burda harcanma.... " gibi herkes bir şeyler söylüyor. Şu an için biraz daha bu şekilde gitmek istiyorum. Zaten başka bir yönde somut bir şey de çıkmadı şimdiye kadar.

4- Blogun takipçileri hiç şüphe yok ki 1000leri bulacak gibi. Bunun olacağını düşünüyor muydun?
Dediğim gibi sadece 1 yılı biraz aşkın bir süredir yazıyorum ben. Bu kadar zaman sonunda da bu sayıda izleyici kitlesine ulaşmayı cidden beklemiyordum. Ama Yılmaz Özdil gibi bir adamın her yazısını milyonların paylaştığı bir ortamda da "az bile" diyorum. Buna da bazıları ukalalık, burnu büyüklük, götü kalkıklık diyorlar. Mütevazılık bence sadece insanların daha fazla övülmek için kurdukları bir tuzak. O yüzden insan, "ne olduğunu" ve "ne olmadığını" bilmeli. Abartana "dur orda o kadar da değil", aşağılayana da haddini bildirme cesaretini göstermeli. Bende de o var. Ama inanın bu KİBİR değil. Bakın ben kendimi eleştiriyorum çoğu yerde. "Hakkaten ha saçmalamışım" diye yorumladığım bir sürü yazım var. Ama gidip silmem o yazıyı ya da gidip düzeltmem bi tarafını. O an aklımda onlar geçmiştir çünkü. Kibir sahibi biri yapmaz bunu. Kimseye yalakalık da yapmıyorum. Ben blog başladığından beri en sevdiğim bloglar da dahil hiç bi yere girip " ağbi süpersiniz ben de şunu yazdım okusanabeağbi.blogspot.com " diye bir şey yapmadım. Ben yazdım keşfedenler geldi okudu, Cem Yılmaz'ın dediği gibi de "çevreleri genişmiş demek ki" olaylar bu noktaya geldi. Şimdi ben böyle yazdım ya " nereye geldi lan olaylar ne sanıyon kendini" diyen de çıkar da valla sen sordun ben cevapladım. 
5- Ne gibi tepkiler alıyorsun? Bazen bırakıp gidesin oluyor mu? 
Çok okunan yazılarım genelde gündem ve siyasetle alakalı olanlar. E siyasetle alakalı olunca da, o siyasi gündemi yaratan insanları o konuma getirenler de bizler olduğumuz için gelen tepkiler de o kalitede ve absürtlükte oluyor. Bi kere karşı fikirde olsun olmasın en çok istediğim şey ne dediğimin anlaşılması. Ama öyle yorumlar oluyor ki 10 paragraflık yazıda tek bir cümleyi alıp bambaşka bi yere çekip yazıda anlatmak istediğim bütünün tamamen dışına çıkarıyorlar. Böyle olunca da zaten yazıda yeterince anlatmaya çalıştığın düşünceni tekrar tekrar anlatmaya çabalıyorsun; hem de anlamak istemeyen insanlara. Daha doğrusu eskiden böyleydi bu durum. Baktım ben havanda su dövüyoru,m bu tip yorum yapanlara derdimi anlatmayı bıraktım ve artık yorumlara cevap vermez oldum. Ben yazıyorum gerçekten ne demek istediğimi anlayanlar geliyor "katılıyorum" ya da "katılmıyorum bence böyle" diyor. Diğerleri de zırvalamaya devam ediyor. Şimdiye kadar beni GAY, PKK'lı, AKP'li, Fethullahçı, Kemalist, Burjuva, Kadın, Yobaz vs. vs. zanneden oldu. Yani var artık sen düşün gelen tepkilerin çeşitliliğini ve insanların bakış açılarını. Aynı yazıya biri gelip "sen ırkçısın"; diğeri "hümanistsin" diyor. Ya bloga Adsız olarak girip "Delikanlıysan önce adını açıkla" diyen adam var yani daha ne diyeyim. Bak en son bi takipçi yolladı. adamın biri Twitter’da “Her Boku Bilen Adam diye biri var. Söylediklerini çoğu saçma ama RT eden edene.güzel bir nickin olsun tamam ya bi tek sen doğrusun..” yazmış. Ama 3 gün sonra benim yazdığım iki şeyi RT yapıp bi de beni destekler yorumlar yazmış. Pireye kızıp yorgan yakmak istemedim. Çok sinirlendiğim ya da senin tabirinle çekip gitmek istediğim zaman girmiyorum bir süre. Yazmıyorum. Sonra gelip kaldığım yerden devam ediyorum.
6- Futbolla ne kadar alakalısın? 
Her Boku Bilen bi adamın futbolla alakası olmaması mümkün mü sence. Ama sadece futbol değildir sporla ilgim. Hentbol dışından neredeyse tüm spor branşlarını takip etmeye çalışırım. (Hentbol bence dünyanın en gereksiz sporu) Futbolla da haddinden fazla alakalıyım. Haftada en az 2-3 canlı olmak üzere neredeyse tüm üst düzey liglerin maçlarını takip ederim. Ama "çok maç izlerim" düzeyinde değildir sadece ilgi düzeyim. Çocukluğumdan beri "futbolun sadece futbol olmadığı" bilinci ile yetişmiş biriyim. O doğrultuda da bir birikime sahibim diyebilirim. Bi kere her şeyden önce başta Dünya Kupaları olmak üzere çok geniş bir bilgi dağarcığım vardır futbolla ilgili. Bu konuda da iddialıyım anlayacağın. Hatta çok yakın bir arkadaşım "ya futbol da yaz ya da ayrı bir blog açıp sadece spor ve futbol yaz artık" diye yoğun bir baskı yapıyor üzerimde. İstiyorum da ama gerçekten halihazırda okuyucu olmak yetiyor şu an için bana. Zaten özellikle futbol blogları bu açığı fazlasıyla kapatıyor. Ama belli olmaz belki kendi blogumda belki de yeni bir blogda spor da yazabilirim.

Fenerbahçeliyim bu arada onu da belirteyim yeri gelmişken. Ama bu sene daha çok Fenerbahçe Acıbademli'yim. Zira Aziz Yıldırım'ın en az müdahele ettiği kulvar olarak harika işler çıkarıyor bizim kızlar.

Bu arada Winning Eleven'da(Bak PES demedim o derece eskiyim bu konuda/Jon Kabira forever) dünyanın en iyi oyuncusu olduğumu söyleyecek en az 30 kişi bulabilirim işin içine Feysbuk'u hiç bulaştırmadan. Halısahada da Tackling'im ve Heading'im 20'dir. Akıllı olun.
7- Senin bir yazının kaynak gösterilmeden yayınlandığına şahit oldun mu?
Yazımın yayınlanmasını görmedim de benim kullandığım bir yazı kalıbını aynı şekilde kullanıp başka bir yazıya uyarlayan birini gördüm ve üzüldüm cidden. Onun dışında da benden izinsiz bu ismi başka amaçlarla kullananlara da şahit oldum ne yazık ki.
8- Birgün bir gazeteden teklif gelirse ne düşünürsün?
Şaka yapıyorlar diye düşünürüm. Zira Türkiye'de bir gazetenin benim yazılarımı bana sansür uygulamadan yayınlayabileceğini düşünmüyorum. Sansür olunca da ben olmam zaten. Beni ben yapan kendime sansür koymamam. Sansürden kastımı da insanlar "küfür, kötü söz" olarak algılamasın. Fikirlere koyulan sansürdür kastım. Zaten bu sansürlere de şaşmamak lazım aslında. Bakın iki yazı yazıyoruz takma isimlerle. Ona bile ana avrat düz giden tonla insan var memlekette. Yolda görse çekip vurabilir aynı adam bizi ciddi ciddi. E böyle bir ortamda da "özgürlük, sansüre hayır" demek de abes. Sonra da sana "klavye delikanlısı" derler. E bana fikrimi özgürce söylediğim zaman can güvenliği sağlayabiliyor mu bu memleket ? Bu dediğimi tırsaklık olarak da algılarlar şimdi ama biraz üzerinde düşünün. Bizi geçin de bu memlekette daha önce fikrini açık açık belli eden insanların başlarına neler geldiğini düşünün. Sadece kendilerinin değil etraflarındaki insanların neler çektiğini düşünün. E böyle bir ortam içinde susup oturmaktansa "sahte isimlerin arkasına saklanıp" fikirleri açık açık belli edip "klavye delikanlısı" olmaktan başka çare var mıdır ki ? Bu arada ona da bi açıklık getireyim ki ben gerçek hayatta ne söylüyorsam HBBA olarak da onu söylüyorum. Hani fikirlerim başka bir kimliğin fikirleri olmuyor.

10-Ergenlik döneminde hepimiz birer Nihat Doğan'mıydık?
"Ergenlik dönemi hepimiz bir Nihat Doğan'dık" dedim evet. Ama bi sor niye dedim ? Hepimiz birden göğüsleri çıkmış kızlar tarafından birer "sakat sineğe", taş gibi öğretmenler yüzünden ders boyunca "Avrupa'daki benzerlerinden farklı bakan koyunlara", gıcık müdür yardımcılarını dövebileceğini sanan ama "sahte okeye" dönüşmekten öteye gidemeyen ergenler değildik de neydik sen söyle ? 
11-Hugh Laurie ve House diyerek sözü sana bırakıyorum...
Şimdi bu da durmadan önüme gelen bir soru. Bunu burdan da açıklayayım. Öncelikle Hugh Laurie'ye özel bir hayranlığım yok. 

House hikayesi de şudur,

Bir kaç sene önce bir kaza geçirdim (trafik kazası falan değil düştüm bi yerden) ve ayağımda bir sorun yaşadım. Yaklaşık 2 ay hiç yürüyemedim sakatlığın kronikleşme riski yüzünden. 2 ay sonunda da bir süre ayağımda özel bir bandajla hafif topallayarak yürüyebildim ancak. O yürüyemediğim dönem de sıkıntıdan o dizi senin bu dizi benim giderken House'u izlemeye başladım. Ve adamın tavrının, hareketlerinin, ukalalığının, hazırcevaplılığının benimkine çok benzediğini gördüm ki bunu bana bir kaç kişi daha söylemişti ben diziyi izlemeden önce. Bir de topallık olunca o dönem. E bi de her boku bilen bir adam... House resmi kullanmaya başladım internette. Blogger hesabımda da kullanıyordum aynı şekilde. Ama arada başka resimler de kullanıyordum. Blog ve twitter, friendfeed gibi hesaplarımda ne zaman House resmini değiştirsem ciddi ciddi House'u geri koymam gerektiğini söyledi herkes. Yani bu şekilde yapıştı üzerime bu da. Yapıştı derken şikayet etmiyorum bundan. Benim formata ve isme de uyan bir karakter çünkü House. Ama sinir olduğum "House'a kafayı takmışın" gibi saçma eleştiriler.
12-Yemekteyiz'e katılıp yemekten sonra striptizci çıkartmayı düşünüyor musun?
Yemekteyiz her seferinde lanet okuduğum ama bi şekilde izlediğim gerizekalı bir yarışma. O sürpriz denen olay da en büyük kolpalarından biri malum. Yemek boyu ota boka laf söyleyip on dakika sonra da beraber göbek atıyor insanlar. Ben katılırsam bir striptizci getiririm sürpriz diye. hatta erkek striptizci getiririm kıllığına. Salarım zenci itfaiyeciyi yemeğimi yiyip laf eden Hilmi'ye, Nazan'a artık kim katıldıysa. “Alın size sürpriz Şaziye Hanım” derim bi de yüzüne baka baka. Bu arada Terkos Hasan'ı da saygıyla anıyorum burdan. Arz ederim.
13- Hangi Blogları takip ediyorsun?
Pek çok blogu takip ediyorum. Hatta MİM denen saçmalığa karşılık olarak "Ayın Yazıları" diye bir bölüm yapıyorum blogda. O ayın en iyi blog yazılarından seçtiklerimi tanıtıyorum. Ama saymak gerekirse de kategorilendirerek benim için öne çıkanları sıralayayım.

Her şeyden önce Flying Dutchman derim. Benim blog yazmaya başlama şevkimi artıran etkenlerden biri pek çok bloggerın aksine Aceto Balsamico değil Flying Duthcman'dir. Bence spor ve futbol kategorisi yaparsak önce FD ve ekibi gelir. Hatta Duthcman’in bana “Bu blog internetteki en iyi 5 blogdan biri” demesini aldığım en büyük övgü olarak kabul ediyorum. Sağolsun Daçmeeen Başgaaaaaaaaaaaaaaaaan!!! Aceto Balsamico'yu da atlamak olmaz tabi. Blog dünyası için çok önemli bir blog BT'nin blogu. 

Fenerbahçeli olarak en çok No Pain No Gain ve Lambuja'yı seviyorum. Galatasaraylılar'dan Chao Grey var beğendiğim. Borges, Taç Çizgisi ve sizin blog da takip ettiğim diğer futbol blogları. Basketboldan da Salsa Basket ve Konyalı Portlandlılar var. Diğer branşlara gelirsek de önce Pucca'yı söylerim. Pucca bence bir bloggerdan çok bir fenomen artık. Onun hakkında her yerde söylediğim bir şey var ki o da şudur; Pucca'yı "belaltı, cinsel içerik" diye eleştirilip sığlaştırılmaya çalışanların göremediği bir derinliği var Pucca'nın. Bence o üslubu da derinliğini gizlemek için kamufle amacıyla kullanıyor. Ben açık söylüyorum şu an Türkiye'de bırakın Blogu, Pucca gibi "kadın yazar" yok. Kızlardan devam edersek bu ara pek sık yazmayan ama yazdığı zaman da edebi bir eser tadı veren "Eksensiz"i severim, son bir kaç aydır büyük ilerleme kaydeden ve her yazısı ayrı tattaki "Hepimizin Aynı Mahallenin Çocuklarıyız" da bu aralar bayağı tuttuğum bloglardan. Ayrıca Hastalıklı Dünya, Boş Muhabbet, Malın Gözü, Piç Güveysinden Hallice, Sigara Yanıkları, Masada Boş Bardaklar, Sinematik, Sineofrenik ve daha pek çok blog var fırsat buldukça takip etmeye çalıştığım.

Blog yazanların hepsinde büyük saygı duyuyorum genel olarak. Pek çoğunun herhangi bir çıkarı olmadan (tartışılır gerçi bu ama) değme gazeteden, mizah dergisinden kaliteli yazılar yazması takdir edilecek bir durum.
14- Yeni bir blogger a ne gibi tavsiyeleriniz ya da önerileriniz var?
Aslında biraz anlattığımı düşünüyorum ama yine de bir toparlayayım. Öncelikle kendi üslupları olmalı. Başlarda biraz taklit yapacaklardır ordan burdan ama; eğer doğru yola girerlerse eninde sonunda kendi üsluplarını yakalayacaklardır. Kesinlikle birilerine yaranma çabası ile yazı yazmamalılar. Basın bunu zaten yapıyor. Blogların açtığı ufku ben sinemadaki "yeni gerçekçilik"e benzetiyorum. Göz boyayan birbirinin aynı filmler yerine Yeni Gerçekçiler ile nasıl sinemada masallar değil hayatın tüm gerçekleri anlatıldıysa bloglar sayesinde de basının, kendine yazar diyen boş adamların, dünyadan bihaber entellerin foyasını meydana çıkardı bloglar. İşte bu yüzden blog yazanların basını taklit etmesi değil kendi içlerindeki kişiliği yazılarına yansıtması gerekiyor. Yazmak için yazmasınlar ayrıca. O an yazmak gelmiyorsa içlerinden illa yazayım diye bir şeyleri çıkarırlarsa bu işi rutine dökerler ve bayağılaşır onlar için. Gerekirse 1 ay bile ara verebilirler önemli değil. Ve hepsinden önemlisi bence okumayı bilmeyen biri yazmayı da beceremez. O yüzden önce okumalılar.
HBBA'ya Gelen Sorulara Geçelim.
Schumy : Kendisinin siyasi görüşünü merak ediyorum ben, sonuçta HBBA ile söyleşi yapma olayına girdiysen böyle ciddi soruları göze almış olan gerekir :)
Bu yine çok sorulan bir soru. “Herkese atıp tutuyorsun da sen ne ayaksın, hangi tarafsın onu de bakayım” diyorlar. Ben size siyasi görüşüm şudur diyemem. Çünkü hiçbir siyasi oluşuma kendimi tam anlamıyla ait hissetmiyorum. Hele mevzubahis bizim ülkedeki siyasi oluşumlarsa hepsine en uzakta olmayı tercih ederim. Çünkü hiç biri savunduğu görüşe tam haiz değil. Haizliği de geçtim, benim hayatıma yön verdiğim bir mottom vardır ki o da şudur: neyi savunuyorsan, hangi taraftaysan önce karşı görüşe, karşı tarafı da anlama cüretini de göster. Yani bana göre solcu olmak için önce sağ eğilimin tam anlamıyla neyi ifade ettiğini kavrayabilmek gerekiyor ki neye karşı olduğunu iyice kavra. Böylece Faşist Solcu’lara dönüşme bizim memleketteki gibi. Bu her alan için geçerli. Ben bir Fenerbahçeliyim ama Metin Oktay’ın ezeli rakibim için ne ifade ettiğini bilmem gerekir. Metin Oktay’ın takımına seven bi adama anlayış gösterebilirim böylece. Ondan da Lefter’in, Can Bartu’nun formasını giyen adamlara saygı göstermesini bekleyebilirim böylece.
Juvenil: Kaç yaşında?
Şöyle cevap vereyim şu soruya. Özellikle internette bu “ASL” mevzusuna takılmayı anlamıyorum. Juve beni yanlış anlamasın, sever ve okurum da kendisini. Onun bu amaçla sormadığını da biliyorum. Bahsetmek istediğim çok beğendikleri yazıyı yazan insanlara hemen “gerçek adın, yaşın, nerelisin ?” sorusunu yöneltmeleri. Ya ne önemi var allahaşkına ? Beğendiysen beğendin, karşı ya da benzer fikrini de gel söyle ama gerçek adını sanını öğrenmek sana ne katacak ki ? Ben sokakta midye satan 30 yaşında Mardinli olsam düşüncelerime bakışın mı değişecek ?
birfincankahveiçinbirpenny : bende sabavari bir soru sorayım, "ilk ne zaman milli olmuş" :)
Saba çok iyi televizyon, ama çekilmez televizyon yıldızı.. hahahahahaahhaha
ligeia : hbba mahlasıyla yayınlamayı kabul eden bir yayınevi bulursa kitap yazmayı düşündüğünü yazmıştı. nasıl bir kitap beklemeliyiz hbba'dan? roman? öyküler?
Evet istiyorum böyle bir şeyi. Ne yazacağıma gelince de şu an bilmiyorum. Ama mutlaka bir şeyler yazacağım birileri yayınlamasa bile. Roman olma ihtimali daha yüksek. İçerik olarak da mutlaka pek çok türü de barındıracak. Yan hikayeler, karakterler, eleştiriler olacak. Birkaç tane de kısa film hikayem var. Onları senaryolaştırmak istiyorum ilk etapta. Ama ben çekmeyeceğim.
ozhi: bir kadinin aklini nasil okuyabilir söylesin bakayim
Mel Gibson ve Helen Hunt’ın bir filmi vardı hani. Mel Gibson’ın kadınların aklını okuyabildiği. İnsanlar o filmdeki gibi bir hayat süreceklerini sanıyorlar kadınların aklını okudukları zaman. Bir kadının aklını okumak hiç de zor bir şey değil aslında. Ama erkeklerin anlamadığı şey bir kadının aklını okumanın hiçbir işe yaramayacağı. Bir kadını tüm sırlarıyla çözseniz, ona dair elinizde her detayı içeren bir harita bile olsa, söylediklerini daha beynindeyken okusanız bile bu sizin o kadını çözmenize yetmez. Erkeklerin anlamadığı da bu işte. Kadın öyle “şunu yapayım, bunu doğru yapmalıyım” diyebileceğiniz bir varlık değil. Kibar olmaya çalışırsan senden kabalıklar bekleyebilir. O kabalıklara “öküzsün” diye de yaklaşabilir, Kendini savunsan çekip gider, peşinden gitmesen “niye peşimden gelmiyorsun”; gitsen “artık çok geç”, derdini anlatmaya çalışsan “benim kendi dertlerim bana yetiyor asıl senin benimle ilgilenmen gerekiyor”, anlatmasan “bana hiçbir şeyini anlatmıyorsun” diye trip yapar. “Beni anlayan erkek isterim” diyip onu bulduğu zaman da “hayatımız çok monoton, heyecan yok” der. Sürprizler yapmaya çalışsan “sevgi pıtırcığısın iki Dakka rahat bırak” der… vesaire vesaire… İşte bu yüzden elinde tüm çözüm yolları olsa dahi kadının zekasını çözmeye yetmez bir erkek beyni.  Erkek kadını çözmemeli bu yüzden. Kadına bırakmalı kendisini. Zaten kadın ne isterse onu yaşar erkek.
mgntwmn: kadınlarla ilgili en merak ettiği şeyi soralım.haa bir de işi gücü yok mu?ben kafası çalışan bir mirasyedi olarak kudum kafamda.var ise böyle herşeylere yetişirken hayatı kaçırmıyor mu?ya da onun günleri 24saatten fazla mı?
Kadınlarla ilgili merak ettiğim tek bir şey kalmıştı onu da geçen sene öğrendim. Bir kadının adet döneminde nasıl bu kadar sapıtabildiğini anlamak istiyordum. Talihsiz bir tesadüf sonucu bunu öğrendim maalesef. Bahar alerjisini çok kötü bir şekilde yaşarım ve yıllardır denemediğim ilaç da kalmadı. Geçen sene denediğim bir ilaç da “kadınların adet sancısına benzer” bir etki yapıyormuş. Tabi ben bunu ilacı aldıktan ve içimde garip bir şeyler olunca öğrendim. Bu konunun detaylarıyla ilgili de “Adet’a İşkence” diye bir yazı yazmıştım. İşim gücüm var mı ? yine tuzak soru. Geçelim bunu ama mirasyedi değilim emin olun. İnternette herkesten çok zaman geçirmiyorum buna da emin olun. Sadece fazla şey yapıyorum nette. Bir de hızlı okurum hızlı yazarım ben. Ondan göze batıyor olabilir bu tempo.
ne ben olabildim ne de başkası: blog serüvenine nasıl başlamış? bi de geçen blogunda yazdığı adamın tekinin "ben gazete okumuorum bloglar var hatta her boku bilen adam var onu okuyorum" demesine nasıl kayıtsız kalmış o benim işte o benim lan diye nasıl bağırmamış:)) şaka bi yana ünlü olmak nasıl hissettirmiş onu soralım:))
Başlama hikayemi az çok anlattım yukarıda. O olayda da inanın “Bahsi geçen benim diyebileceğim bir ortamda değildim. O yüzden de ses çıkarmayıp “Değerli” gibi gülmeyi yeğledim.
Adsız: Her Boku Bilen Adam ,fil boku nasıldır? onuda biliyomu acaba?
Blogu açtığımdan ve sosyal ağları kullanmaya başladığımdan beri “koala, fil, geyik… bokları nasıldır” diye soran her 100. Sivrizeka’ya ABD green kart verseydi şu an Obama “nüfus planlamasına gitmeliyiz” diye açıklamalar yapardı.
turkleader: HBBA ya Ergenekon davasındaki hukuksuzluklarla ilgili ne düşündüğünü sorarsanız sevinirim. zira bununla ilgili bir yazısına rastlayamadım.
Hükümet yanlısı da yaparlar şimdi beni. Şunu söyleyeyim sadece şimdilik : Anlamını bilmeden doğruyu söyleyen/yapan doğruyu söylemiş/yapmış sayılmaz.

Hand Solo: kendisi neden her yazısında sosyal bir mesaj verme kaygısı taşıyor? amacı yeni neslin Levent Kırca'sı olmak mı?

Çok açık söylüyorum blogu açtığımdan beri küfüre bile varan yorumlar aldım ama hiç biri benim canımı bu kadar acıtmadı. Aklımdakileri yazıyorum o an ne çıkıyorsa. Yazıların sonunda ya da özünde de dümdüz bir mesaj vermeye çalışmıyorum ortalama bir Levent Kırca skeci gibi.
Adsız: Fantazilerini anlatsın. Bir de bir mekanda hiç tanımadığı bi kızla nasıl tanışır ? Ne der gidipte? Ters tepki alırsa ne yapar?

“Argadaşlarımın ısrarı ile girdiğim “trendi” diye dabir edilen o enteresan mekana girişimden itibaren edeleli gollarım tüm çıtırların bir anda yanındaki edelesizlere tokat atıp gözlerini bana dikmesine vesile olmuş idi. Derken daha sonra adının Feriştah olduğunu öğrendiğim, yüzünün sol tarafını tamamen kaplayan ve kendisine ekstra bir erotiklik katan diri vicıtlı gadına doğru istemdışı bir şekilde yöneldiğimi fark ettim…..” Ya biri ile tanışmanın belli bir yolu mu olur allahaşkına. Bin çeşit insan var. Barney Stinson bile herkese farklı bir yöntem uygularken “şunu yap” demek abes.

vedat gencoglu: Hiç çizgi roman kültürü varmı,en sevdiği çizerler kimler diye bende bölesine sormuş olmak için sordum.Ama inanın ne kadar da kötü olsa yav bu adam doğma büyüme İzmirlimi yoksa soradan mı onu merak ettim:)))))

Çizgi roman kültürüm olmaz olur mu ya. 5 yaşında okumayı öğrenince gidip Dostoyesvki’ye kafayı takmıyorsunuz. Red Kit, Tommiks, Asterix ‘den başladım sonra geldi arkası. Mizah dergilerini de takip ederim kendimi bildim bileli. Elimde de çok sağlam bir arşiv vardır. Onların arasından daşuan en sevdiğim isimler Kenan Yarar, Galip Tekin, Sönmez Karakurt Umut Sarıkaya, Serkan Yılmaz, Barış Atar. Doğma büyüme İzmirliyim. Severim de İzmir’i ama bence İzmir insanı İzmir’in hakkını yeterince veremiyor. Sadece mini etekle gezen birini taciz etmemeyi çağdaşlık sanıyor İzmir insanı. Belki çok sığ bir açıklama olabilir bu ama İzmir’in gençlerine bi bakarsanız ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Kısaca İzmir’i çok seviyorum ama İzmir artık benim için Truman Show’un içinde yaşamak gibi bir şey.

aysen: her boku biliyor da takım tutmuyor mu bu arkadaş?

Fenerliyim dedim. Sinyor Bartu , Lefter, Schumacher, Rıdvan-Aykut-Oğuz, Uche, Rapaiç, PVH, Alex seven bir Fenerliyim. Volkan, Emre, Selçuk, Topuz sevmeyen taraftayım. Anlayın artk ne demek istediğimi. Ayrıca Tanjevic İstifa !!! Bi de Gamova Gamova Gamova…

Adsız: Ne olacak bu Sakarya ile Kocaelispor'un hali? Bu iki takımın eski günlerine dönmesi için ona göre ne yapması gerek? Soruyorum her boku bilen adama.
Kocaeli ile çok alakam yok ama Sakaryaspor’un fahri taraftarı sayılırım. Çok yakın iki dostum sayesinde oldu bu da. Hatta birisi bildiğin Tatangadır. Zaten Oğuz, Aykut vesilesi ile de bi yakınlığımız vardı. Kocaeli bi şekilde toparlar ama Sakarya’nın durumuna çok üzülüyorum. TSL’de yer alması gereken takımların başında geliyor Sakarya. Bu tip takımların dönmeleri için istediğimiz kadar altyapıi genç oyuncular falan diyelim her şeyden önce maalesef para geliyor. Parayı bulunca da çar çur etmek yerine kalıcı olabilmek için Kayserispor örneğini incelemesi lazım her takımın.

Son Soru Klasik sorumuz: Barbarossa ile ilgili görüşlerin neler?

Barbarossa severek takip ettiğim futbol bloglarından biri. Sadece gündem değil yazı dizileri hazırlamanız özellikle beni bu blogu izlemeye iten sebeplerin başında geliyor. Özellikle Blog Söyleşileri gerçekten okutuyor.

Bi de çok kişili bloglar her zaman daha güzel bir tat bırakıyor özellikle spor bloglarında. 

Hem Barbarossa’yı hem de diğer futbol bloglarını Türkiye’deki pek çok futbol bilen adama ve gazeteye tercih ederim.

İyi gidiyorsunuz. Tek beğenmediğim blogun teması. Yazı alanının dar olduğu blog temalarını sevmiyorum. Ama tabi da sizin tercihiniz.

Röportaj için de teşekkür ederim. Zevk aldım. Biliyorum çok konuştum ama “Her boku” bilip de susmak kolay değil.

Sevgiler, saygılar.

27 Aralık 2009 Pazar

Blog Söyleşileri #10, King Santillana Blog


2009'un son söyleşisi King Santillana. 26 soru sorduk, çok güzel cevaplar aldık. Bizim gibi Real Madrid sevdalısını da bulunca bol bol Real'ide konuştuk... Alper'e tekrar teşekkürler. Şimdi 11. konuğumuzu düşünmeye başlayabiliriz.
1- Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?
38 yaşındayım. Evliyim, bir kızım var. Finans sektöründe çalışıyorum.
İnternetin henüz icad edilmediği çok küçük yaşlarımdan beri Futbol kültürü, 
kulüp tarihçeleri, derbi istatistikleri, taraftar yapıları gibi 
futbolun saha içi yansımasından ziyade, saha dışı kültürüyle kafayı yemiş biriyim. 
80'li yıllarda ve 90'lı yılların başlarında harçlıklarımı Guerin Sportivo'ya, Onze'a,
Shoot'a, Match'e yatırırdım. Taksimde bu dergileri gecikmeli de olsa
getiren yerler vardı. Şimdiki gibi bir tuşa bastığınız anda karşınızda
göremiyordunuz o dönemlerde futbolla ilgili herşeyi. Futbol kültürüyle çok küçük
yaşlarımda başlayan bu haşır neşirlik, yabancı kulüplerle mektuplaşmalarımla
devam etti. İlk olarak 80'li yılların sonlarına doğru Real Madrid Kulübüne
İngilizce bir mektup yazdım. Kulübün açık adresini bilmediğim için, 
ve internete girip görebilmek gibi bir lüksümüz olmadığı için
"Real Madrid Football Club, Madrid-Espana" adresine gönderdim. İçine
yazdığım mektupla birlikte küçük bir üçgen Fenerbahçe flaması ve bir adet
Fenerbahçe kartpostalı koydum. Yazdığım mektupta da Real Madrid materyalleri
istedim ve adresimi verdim. Cevap geleceğine dair elbette umudum yoktu ama yaklaşık 1 ay sonra
posta kutusunda bulduğum Real Madrid kulübü antetli büyük beyaz zarfı
görünce deliye döndüm. Ve bu şekilde kulüplerle yazışmaya başladım.
İnternet icad edilene ve kulüplerin online store'ları kurulana kadar
Real Madrid, Barcelona, İnternazionale, Milan, Everton, Liverpool,
Celtic, Tottenham Hotspur, Manchester City gibi birçok kulüple yazışarak, bizzat
kulüplerden gelen materyalleri biriktirmeye başladım. Ve bu şekilde 
hiç farkında olmadan koleksiyonerlik yapmaya başladım. Bugün yabancı
kulüp flamaları ve yabancı kulüp rozetlerinden oluşan koleksiyonlarım 
var. Benim için rozet daha mühim ama. Günlük hayatımda da kullanabiliyorum
çünkü onları. Yazışma yoluyla topladıklarımla birlikte,
bizzat yurt dışından aldığım, eşe dosta aldırdığım, internetin 
icadıyla store'lardan sipariş ettiğim materyallerle koleksiyon genişledi.
Ancak şunu söylemeliyim ki, bu koleksiyon içerisinde benim için en 
kıymetlileri yazışma yoluyla edindiklerim.. Onların yeri bambaşka.
Velhasıl işte böyle bir adamım. Futbol kültürüyle sevdalığı bitmeyen biri..  


2- King Santillana'yı yazmaya ne zaman karar verdin? Tetikleyen bir olay var mıydı?

King Santillana Blogu yazmaya 2007 yılının sonlarında karar verdim. 2008'in
başında da yazmaya başladım. Tetikleyen olay olarak şunu söyleyebilirim;
Çalıştığım kurumda 2007 yılının ortalarında İstanbul'dan başka bir kente atandım. 
İstanbuldan uzaklaşınca sosyal çevremizi İstanbulda bıraktığımız için
yalnızlığın verdiği bir dürtüyle yazmaya başladım. Yazmaya başladım derken
blog yazmayı kast ediyorum Yoksa yazmak hayatımızın her evresinde hep vardı
karınca kararınca. Bazen düşünüyorum da, İstanbuldan ayrılmasaydım, belki de
blog yazma işine hiç zaman ayıramazdım.

3- Blogu açarken aklına gelen diğer isimler neydi?

Aslında iki isim arasında gittim geldim. Bizi okuyanlar bilirler, Real Madrid
ve Everton kulüplerinin yeri ayrıdır bizde. Dolayısıyla isim olarak da Real Madrid
efsanesi Santillana ile Everton efsanesi Dixie Dean isimleri arasında düşündüm.
Sonunda Santillana'da karar kıldım.


4- Hemen Santillana'ya geçelim. Ve onun hakkında sözü sana bırakalım...

Santillana benim için bir idoldür hakikaten. Çocukken mahalle arasında top
oynardık. Herkes bir topçunun ismini seçerdi kendine. Benim seçimim hep Santillana
olurdu. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızın ilk maçları farklı skorlarla kaybeden
Real Madrid takımının, rövanşta mucizeleri gerçekleştirdiği efsane dönemlerinin
efsane adamlarındandır Santillana. Mesela bir Monchengladbach maçı vardı.
TRT'nin o tek kanal olduğu dönemde, evdeki siyah beyaz televizyonun 
o puslu ekranından seyrederken havalara uçmuştum. 1985-86 sezonu Uefa Kupası 3.tur 
eşleşmesiydi. İlk maçı dışarıda 5-1 kaybetmişti Madrid. 15 gün sonraki rövanşta 
3-0 öndeydi içeride. Maçın sonları yaklaşıyordu. Oyuna sonradan girmişti Santillana. 
Derken o son dakika golü gelmişti. Çakmıştı Santillana, 4-0 olmuştu. 
Madrid mucizeyi gerçekleştirmişti, turu geçmişti. Yine aynı sezon yarı finalde İnter'i 
İtalya'da 3-1 yenildiği maçtan sonra Madrid'de 5-1 yenip finale çıkmış, 
finalde de Köln'ü yine 5-1 yenerek Uefa Kupasını da kazanmıştı Madrid. Ne müthiş takımdı..
İşte Santillana o Real Madrid'in tek kelimeyle bayrak adamıdır. 1970-71 sezonunda Racing
Santander'de 1 yıl oynadıktan sonra Real Madrid'e gelmiş ve tam 17 sene aralıksız
Real Madrid forması giymiş bir adamdır. Real Madrid'li gelip, Real Madrid'li giden 
bir topçudur yeşil sahalardan. Ayrıca şahsi fikrimdir; telaffuzu en güzel futbolcu
isimlerinden biri hata belki de birincisidir Santillana ismi. Kaldı ki gerçek adı da
değildir aslında. Santillana Del Mar'da doğduğu için, doğduğu yerden hareketle 
taraftarların taktığı bir lakaptır Santillana ismi. Gerçek adı ise
Carlos Alonso Gonzales'tir.. Velhasıl büyük adamdır Santillana.. 


5- Santillana'nın yanında Real Madrid'ide seviyorsun. Neden Real Madrid?

Hiç kimse tuttuğu, yada sempati duyduğu takımı oturup da rasyonel sebepleri irdeleyerek
seçmez. Küçük yaşlarda o takımla ilgili yaşadığı hadiseler belirler bu durumu.
Four Four Two Dergisi için geçtiğimiz aylarda "Madridista olmanın 10 sportif sebebi"
başlıklı bir yazı yazmıştım. Her ne kadar orada rasyonel düşünülmüş 10 adet sebep
yazdıysam da, gerçekte bu sebeplerden sadece biri beni Madridista yapan sebepti. O da 
"imkansız turları atlama" idi. Bir önceki soruda da bahsettiğim gibi bizim çocukluk ve
ilk gençlik dönemlerimizin bu anlamda efsane takımıydı Real Madrid. Farklı kaybedilen 
ilk maçlardan sonra, kimsenin beklemediği bir şekilde rövanşları kazanıp tur atlardı. 
1984'de Rijeka maçları (1-3, 3-0), Anderlecht maçları (0-3, 6-1), 1985'de İnter maçları (0-2, 3-0), 
Monchengladbach maçları (1-5, 4-0), 1986'de yine İnter maçları (1-3, 5-1), 1987'de 
Kızılyıldız maçları (2-4, 2-0) gibi.. Ayrıca babam da iflah olmaz bir Madridista'dır.
Onun da küçük yaşlarda bizi işlediğini inkar edemeyiz. Evet biz de Barca'lı Şimşek Santrfor'u
çok okuduk zamanında ama yine de Madridista olmaktan kendimizi alamadık :) 


6- Real Madrid Barnebeu'da bu yıl Şampiyonlar Ligi'ni almayı başarabilecek mi?

Kalbimizden geçen elbette bu ama hiç de kolay değil. Neler olabileceğini bugünden
bilebilmek elbette mümkün değil. Ancak şunu söyleyebiliriz, Real Madrid'in
Bernabeu'da oynanacak bir Şampiyonlar Ligi finalinde olmamasından daha kötü olan
bir şey varsa o da o finalde Barcelona'nın olmasıdır. Bundan da kötüsü o stadta
o kupayı Barcelona'nın kaldırmasıdır ki, bunu tasavvur etmek bile istemiyorum..


7- Los Galacticos'un ilk dönemiyle bu sezon başlayan ikinci dönemini nasıl değerlendiriyorsun?

Her iki dönemi de çok fazla hazettiğimi söyleyemem. Bu kadar çok yıldızın aynı takımda olmasını 
pek seven biri olamamışımdır hiç. Ne bileyim, o takımın gerçek ruhunu götürüyor sanki bu tür 
transferler.. Birinci Los Galacticos döneminde de bu duyguları taşırdım. Şimdi de böyle 
düşünmekteyim. Ha yararlı olmazlar mı, ortalığı dağıtmazlar mı, falan mı filan mı, bunlar ayrı dava.. 
5 tane Ronaldo ile 5 tane Kaka'yı, bir Raul ruhuna, bir Camacho ruhuna, bir Santillana ruhuna 
değişmem gibi geliyor bana.. Bilmiyorum, belki de bu kafayı değiştirmem lazım artık benim..


8- Florentino Perez Real Madrid tarihinin en iyi başkanı mı yoksa sen farklı mı düşünüyorsun?

Valla en iyi başkanı mı bilemem ama benim için en büyük başkan olmadığı kesin. Benim için 
en büyük Real Madrid Başkanı Ramon Mendoza'dır. Çünkü İstanbul'dan mektup yazan sıradan bir
Real Madrid sevdalısının tüm mektuplarına kulüp antetli kağıtlara yazılmış, ve matbu olmadığı
her mektubu birbirinden farklı konular içerdiği için ayan beyan ortada olan cevaplar yazan,
bu yazıları ıslak imzasıyla imzalayan, bu İstanbul'lu Madrid sevdalısının tüm taleplerini
karşılayarak flama, albüm, dergi, poster gibi materyalleri kendisine göndermekten imtina
etmeyen, koca Real Madrid'in başkanıyken İstanbul'dan mektup yazan bir genç adama zaman 
ayıracak kadar gönlü geniş olan bir başkandır Ramon Mendoza :) Onun arkasından da Lorenzo Sanz
gelir O da zaman zaman ceketimizin yakasını süsleyen Real Madrid rozetinin yollayıcısıdr :)


9- Barcelona hakkında ne düşünüyorsun? Gerçekten de son 100 yılın en iyi takımı onlar mı?

Son 100 yılın en iyi takımı diyebilmem için son 100 yıldaki en iyi takım adaylarının hepsini
izlemiş olmam lazım ki karar verebileyim. Ben 38 yaşındayım, son 30 sene için yorum yapabilirim.
Ve evet, gerçekten başka bir futbol oynadılar özellikle geçtiğimiz sene. Kabul etmek lazım ki
geçen sene yaptıkları futbolu domine etmekten daha öte bir şeydi. Bütün kazanılan kupaların
yanı sıra, Bernabeu'da 6 hadisesini bu Madridista gözlerimizle görmemize yol açtılar. Uzun yıllar
bunların nemasını kullanacaktır elbette bütün Barca'lılar..


10-Bugüne dek Real Madrid'de oynamış olan ve halen oynayanlardan efsane bir 11 yapmanı istesek?

Çok zor bir şey bu. Fazla düşünmeden ilk aklıma gelenlerle bir 11 yapayım. Ama muhakkak 
koymayı unuttuğum futbolcular olacaktır: 
Casillas, Chendo, Sergio Ramos, Sanchis, Camacho, Kopa, Michel, Butragueno, Di Stefano, Raul, Santillana.


11-BİY ve Futbloglar hakkındaki düşüncelerin neler?

Ben çok fazla takip edemiyorum ancak futbol üzerine internet ortamında edilen kelamları toplayarak 
önümüze getiren organizasyonlar olduğu için oldukça yararlı oluşumlar olduklarını düşünüyorum.


12-Blogda yazma hevesini kıran ya da tam tersi daha çok yazmalıyım dedirten şeyler oldu mu?

Yazma hevesimi kıran demeyelim de, moralimi bozan hadiseler elbette oldu. Bunları iki grupta
topluyorum. Birincisi blogda yazdığım yazıların izinsiz ve habersiz olarak başka mecralarda
kullanılması ve kullanan kişilerin bu yazıları sanki kendileri yazmış gibi kullanmaları. Bu çok
sinir edici bir hadise gerçekten. Emek veriyorsun, araştırıyorsun, zaman harcıyorsun, bir de
bakıyorsun ki başka bir yerde karşına çıkıyor. Bunu engelleyebilmenin bir yolu olsa keşke.
İkinci grup ise gelen küfürlü yorumlar. Mümkün mertebe kimsenin bam teline basmadan yazmaya
çalışsam da, insanlar küfür etmek için yine de bir sebep bulabiliyorlar. Bazen Fenerbahçe
ağırlıklı yazdığım için de eleştirildim mesela. Ya kardeşim, biz bu blogu tarafsız bir blog
diye hiç sunmadık ki. Öyle bir iddiamız hiç olmadı. Biz Fenerbahçeliyiz. Hem de en hastasından.
Futbol üzerine kelam ederken, Fenerbahçe'ye Standard Liege muamelesi yapmamız beklenemez herhalde
değil mi ?


13-Hedeflerin neler? Tüm istediklerini gerçekleştirdin mi?

Kendi mesleğim ve hayatım için hedeflerimin tamamını henüz gerçekleştirmedim elbette. Daha çok
hedef var önümde. Blog yazarı olarak ise zaten herhangi bir hedefle başlamamıştım bu meşgaleye.
Amatörce ve beklentisiz kelam ifşa ettiğim için hedef diye bir sorunum yok blog yazarı olarak..


14-Sıklıkla hangi blogları takip ediyorsun?

Aceto Balsamico, Ariel Ortega, Flying Dutchman, Almaty'de Bir Fenerbahçeli, Ali Ece (Total Futbol),
Pennearabiata, Çizgisiz Defter, Trofolo.. Ve elbette Mutlak Gol Pozisyonu :)

15-Blog hakkında aldığınız bir tavsiye var mıydı?

Hayır. Blogdaki tüm görsellik, kullanılan renk, yerleşim şekli, yazılan yazılar, işlenen konular,
yaptığım seriler (Armaların Anlamları, Hınca Hınç Tribünler, Merak Edilen Taraftar Psikolojileri vb.)
tamamıyla kendi özgün düşüncelerim oldu. Zaman zaman arkadaşlarım daha sık yaz, şu şu şu konulara da
değin deseler de, ben hep bildiğim yolda gittim. Çünkü o kadar sık yazmaya ve her konu hakkında
kelam etmeye hem zamanım yok, hem de bu blogun naçizane misyonu da bu değil. Biz futbolun güncelinden
ziyade kültürüne dair fikir ifşa etmeye çalışıyoruz. Futbol dünyasının akış hızıyla eş zamanlı bir
blogu biz okuyucularımıza sunamayız. Daha çok kültürel bilgileri sunabiliriz. Zaten bunu çözen ve 
anlayan kemik bir okuyucu kitlemiz de artık oluştu.. 


16-Sürekli okuduğun spor yazarları kimler?

Her gün düzenli ve sürekli okuduğum spor yazarı aslında yok. Bloglar oluştuğundan beri düzenli
okuduğum bloglar var. Yine de Tamer Bağlan, Mehmet Demirkol, Ercan Güven, Kanat Atkaya ve tarzı
oldukça değişik olsa da Bilgin Gökberk fırsat buldukça okuduğum yazarlandandır. 

17-Sosyal yaşamın nasıl geçiyor? Blog dışında nelerle uğraşıyorsun?

Mesleğim dolayısıyla oldukça yoğun çalışıyorum. Bolca iş seyahati yapıyorum, ofisde olduğum
zamanlarım da gerçekten yoğun geçiyor. Çalışma hayatı haricinde ise İstanbul'da iken kesintisiz
iştirak ettiğimiz, İstanbul dışına çıktıktan sonra da mümkün mertebe iştirak etmeye çalıştığımız
Fenerbahçe maçları var. Futbol, basketbol, voleybol fark etmez.. Fenerbahçe sosyal hayatımızın 
yadsınamaz bir parçası olmuştur yaşamımızın her döneminde. Bunlar dışında ailemle ve kızımla 
zaman geçirmeyi, arkadaş çevremde bizim kısa pas dediğimiz akşam demlenmelerini, kış aylarında 
sessiz sakin Cunda'da rakı-balığı severim. Aslında en çok da yalnızlığı severim. Beni müthiş dinlendirir. 
Her ne kadar bu yoğun tempoda yalnız kalmaya fırsatım olmasa da..  


18-King Santillana ne izler? Ne dinler?

Yıllardır Türk dizisi izlememiştim. Ta ki Ezel'e kadar Tuncel Kurtiz'in Ramiz Dayı karakteri o diziye
bağladı bizi. "Emri vereyim mi kardeşş" mottosu arkadaş çevremde dilimize pelesenk oldu bu aralar :)
Bunun dışında cnbc-e dizilerini izlerim fırsat buldukça. Without a Trace, CSI NY gibi. Bir de
bizim birader Flash Forward'ı tavsiye etti geçenlerde. Ona takılıyorum zaman bulabilirsem. Ayrıca Ntv, Cnn Türk, Haber Türk gibi kanallar da vazgeçilmezlerimdendir. Cranberries, Evanescence, Manga, Cem Karaca, Metallica dinlediklerim arasında ilk aklıma gelenler. Ama klişe bir cevap olarak, hoşlandığım her türlü müziği de dinlerim diyebilirim. Genel olarak sert müzikten hoşlansam da
zaman zaman kendimi Lara Fabian yada Celine Dion dinlerken de bulabiliyorum  


19-Twitter'da sanırım halen yoksun. ? :)

Evet yokum.. Külfet geliyor bana, üşeniyorum :)

20-Madrid'e gitmeyi sanırım çok istersin?

Elbette.. Madrid yanında Liverpool, Buenos Aires ve Glasgow'u da görmeyi çok isterim..

21-Türkiye'nin en güzel kadını?

Eşim :) Cansu Dere de fena değil :)

22-Sence 2009'un en iyi futbolcusu ve takımı hangisiydi?

Tabii ki Messi ve Barcelona..

23- ... olsun 10.000 lira borcun olsun?

Noktalı yerlere koyabileceğim seçenek çok. Ama blog adımıza da uyması babında şöyle doldurayım;
Bernabeu ve Goodison Park'da locam olsun, 10.000 lira borcum olsun :)


24-Mutlak Gol Pozisyonu hakkındaki düşüncelerini de alıp bu güzel söyleşiyi bitirelim.

İyi iş çıkarıyorsunuz. Takdir ederek izliyorum. Özgün yazılarınızın yanında bu blog söyleşileri de
gerçekten marka bir seri oldu. Başarılarınızın devamını dilerim. 


25-Vakit ayırdığın için teşekkürler...

Ben teşekkür ederim.. Benim için zevkti...

Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan