Derbiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Derbiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2010 Salı

Kanlı Tango


Ulusların coğrafik, ekonomik ve sosyo kültürel özellikleri, yaşamlarının her alanında davranış ve yaşayış biçimlerini etkiler. İnsanlar ait oldukları toplumların koşullarına uymak zorundadırlar. Bir ulus için çok önemli olan bir olgu diğer biri için önemsiz veya sıradan olabilir...

İşte futbol kavramı bunlara en güzel örneklerden biridir. Dünya nüfusunun % 80’nini yakından ilgilendiren bu spor olayı, bazı toplumlarda çok farklı algılanmaktadır. Kimi ülkeler sadece hobi olarak bakar, kimisi taraftar olarak hafta sonlarını stadyumlarda geçirir. Kimilerinde ise 365 gün 24 saat etkisinden kurtulunmayan kurtulmak istenmeyen, yenen yemek, atılan adım, alınan nefes gibi bir yaşam biçimidir. Tıpkı Amerika’nın güneyindeki çılgın futbol ülkesi Arjantin’de olduğu gibi.

Güçsüz ekonominin, güçlü ülkelerin kıskacında eridiği bir ülkedir Arjantin. Halkın büyük bölümünün sefalet içinde maddi zorluklarla mücadele etmesi, zengin fakir farkının uçurumlar kadar büyümesi, insanların sosyal hayatlarını mutsuz geçirmesini sağlamıştır. Mutlu olabilmek için aranan neden stadyumlarda bulunmuştur. Özdeşleştikleri takımlarıyla beraber hareket etmeye başlar insanlar, hayatlarında hiç olmadıkları kadar başarılı ve mutlu hissederler kendilerini takımlarının bir galibiyetinden sonra...

Koca Arjantin’in futbol kalbi Buenos Aires’te atmaktadır, nitekim ülkenin en büyük ve nüfusun çoğunluğunu kendine aşık eden iki kulübü burada yaşar. La Boca ve Nunez semtlerinin ev sahipliği yaptığı kulüpler Arjantin sınırlarını aşan bir rekabeti filizlendirirler. Boca Juniors ve River Plate, ölümle yaşam arasındaki ince çizgi. Futbolun yarattığı duygu harikası. Birbirlerini yendikleri takdirde, taraftarlarını bir sonraki randevuya kadar, Amerikalı petrol milyonerinden daha güçlü hissetmesini, daha ukala olabilmesini sağlayacak kadar manevi gücü olan bir olgu...

1901 yılının Mayıs ayında La Boca semtinde, beklenin aksine gözlerini dünyaya açan ilk kulüp River Plate olmuş. İsmi Uruguay Arjantin sınırını oluşturan Rio De la Plata’nın İngilizce’ye çevrilmesinden oluşuyordu. 1923 yılında La Boca semtini terk ederek şehrin kuzeyine Nunez’e taşındılar, bu yıllarda yaptıkları bazı transferlerde altınla ödeme yapmaları onlara “Los millonairos” (milyonerler) lakabının takılmasını sağladı. Forma rengi ilk kurulduklarında düz beyazdı ancak maç yaptıkları diğer beyaz takımlardan ayrılmak adına formalarının önüne çapraz kırmızı çizgi çekerek günümüzde halen kullandıkları formaya kavuştular.

Gelelim ezeli rakip Boca’ya, 1905 yılında kurulan ekibin kurucuları İngiliz İtalyan ve Arjantin’li gençlerin bulunduğu çok uluslu bir grup. Özellikle gruptaki İtalyan’ların Cenova kökenli olması sebebiyle Boca, “Xeneize” yani Cenovalı’lar lakabını almış. Takımın renklerini belirlemek de zorluk çeken bu grup limana gelecek ilk geminin bayrağındaki renkleri takımın renkleri yapmaya karar vermişler. Limana gelen ilk gemi bir İsveç gemisiymiş ve Kulübün renkleri de Mavi-Sarı olmuş böylelikle...

Ezeli rekabetin ilk tohumlarını atan olay River’ın Nunez semtine taşınmasıdır. La Boca’nın kenar bir semt olması dolayısıyla, milyonerler lakabını haketmek için semt değiştirir Riverlı’lar. Bu zaten sosyal patlamanın çok yakın olduğu ülkede, zengin fakir ayrımı yapıldığı iddasıyla ayağa kaldırır fakir Boca’yı, bir düşman gibi bilenirler River’a. Buna karşılık River artık zengin takımıdır küçümser Boca’yı bulundukları fakir mahalleden dolayı... Pis koktuklarını ima ederek “Bosteros” ya da Les Puercos(Domuzlar) lakabını takarlar Boca’ya. Savaş başlamıştır. River taraftarı uzunca bir süre La Boca civarına uğrayamaz bu da River’ın “Gallinas” yani tavuk ismini almasına sebep olur... 
Zenginle fakirin mücadelesi derler bu derbi için. Ama milyonlarca taraftarı olan iki kulüp için zengin fakir ayrımı yapmak sadece popülistlik olur. Bunu söyleyenlere, fakir Boca’nın milyoner başkanını ve ya Zengin River’ın Los Borrachos del tablon grubuna ait taraftarlarını göstermek gereken cevabı verecektir...

Koca bir şehiri ikiye bölünmüştür. İki mabet; La Bombonera ve El Monumental müritleriyle dolar taşar her hafta. Yılda iki defa da bu mabetlerden birinde buluşur sevdalılar. Rakip stada gitmiş olmak, orada takımını desteklemek, kutsal bir olaydır.

Maçtan günler önce maçla ilgili haberler çıkmaya başlar medyada, her dakika her saniye olabilecek herşey mercek altına alınır. Ülkenin çok az bir bölümü o hafta maç olduğunu bilmez. Dünya’nın en güzel oyunun, en sıcak saatleri mavi sarı ve kırmızı beyaz renklerle El Monumental’de ya da Çikolata kutusu La Bombonera’da yaşanır. Maça haftalar kala başlar taraftar hazırlıklara, amaç takımı deplasmanda en iyi şekilde temsil edebilmek rakibinin sahasında boy gösterebilmektir...

Boca ve River taraftarları bunu sıkça yaparlar. Ancak hepsinin bir bedeli vardır. Örneğin La Bombonera’ya giden yol dikenlidir, kolay olmaz hiçbir zaman. Bocalı’lar Gallina yani tavuk avına çıkarlar, ama bir domuz olarak tavuk avlamak kolay değildir. La Boca semtine girdikleri anda elleriyle burunlarını tutup pis koktuğunu ifade eden River taraftarı ünlü “Sos Cagon”, tezahüratını söylerken kendilerini karşılayan La 12’ye de(Boca’nın taraftar grubu) çok hoş görülü davranmayacaktır. Borrachos del tablon River’in tribün liderlerini barındıran grup, Boca kıyılarında çok can yakmıştır, fakat son dönemlerde tribün içi kargaşalar grubun isminin önüne geçmiştir, Adrian Rousseau liderliğindeki grup yine Rousseau’nun 1 numaralı adamı Gonzalo Acro’nun öldürülmesiyle adını duyurmuş ve halihazırda fırtına öncesi sessizlik formatında devam etmektedir icraatlarına.

Fakat Boca tarafının da sicili çok bozuktur. 1960’lı yıllarda bir maçta ellerindeki kağıtları tutuşturup River tribünlerine atmaları sonucu tribünlerde oluşan izdiham 70 River taraftarının hayatına mal olur. Yine 1994 yılında River’in 2-0 kazandığı bir maç sonrası Barra’lar 2 River taraftarını öldürürler. Bunu, stadyum duvarına “Şimdi eşitiz Boca:2 River:2” yazarak ölümsüzleştirmek isterken, Derbiler tarihine damgayı vurmuş olurlar. Boca’nın övünç kaynağı olan bu olaylar, bu kadar şiddetli olmasa da karşılıksız kalmaz. River’in sahası Monumental’de oynanan bir maç sonrası adeta bir savaş stratejisiyle hareket eden Los Borrachos del tablon, Mar Del Plata bölgesinde sıkıştırır Boca’ıl’arı, verilen zaiyat çok fazladır, polisin desteği olmasa bir çok can kaybı yaşayacaktır mavi-sarılar, işte o ünlü sos cagon bestesinin sözlerine konu olan olaydır bu.Tribün, derbinin alfabesidir. Tribün insanının şovları çoğu zaman sahadakileri sollar. Dünya’da, tribünleri turist çeken tek derbidir bu. The Observer “Ölmeden önce görülmesi gereken 50 spor olayı” listesinin en başına River-Boca derbisi izlenmesini koyar .Bir Turist için tehlikeli bir seyahattir bu gerçekleştirdiği. Maçtan önce, belki ülkeye girerken havaalanında bile görmediği muameleyi stad girişinde görür ayrı ayrı 3 güvenlik noktasından geçerek.

Tribünler saatler öncesinden dolar. Bu ülkede 1978’den beri görmeye alıştığımız muhteşem konfeti yağmuru her maçta ziyafet çeker gözlerimize. Yapmak istenilen yegane şey rakipten fazla gürültü yapmaktır. Hele rakip sahadaysanız ve deplasmanda ev sahibinden fazla ses çıkardıysanız bu bir maç galibiyeti kadar önemlidir El Superclassico’da. Diğer latin ve latin kökenli ülkelerde olduğu gibi burada da Classico diye geçer derbinin adı. Ama diğerleri ne kadar uğraşsalar da sadece isimleri benzer bu derbiye, aynı ateşi yakalamak zordur. Çokca zaman bizim medyamız da benzetmiştir iki büyük kulübümüzün rekabetini bu derbiye... Fakat yakından bakınca anlarız öyle olmadığını. Reaksiyon olarak olmasa da, mental olarak üçüncü büyüğümüze yakındırlar...

Boca ile River elmanın iki yarısıdır, biri ekşiyse diğeri tatlı ama hiç bir zaman aynı olmayan. Sadece stadyumlarda değil sosyal yaşamın her anında karşı karşıya gelir ikilinin sevenleri. Yolda karşılaşıldığında ters ters bakılır. Otobüste yakın oturulmaz, çocuğunu Boca’lı öğretmen ve öğrencinin en az olduğu okulda okutmak tercih sebebidir River’lı baba için. Hayatlarının her alanına girer rekabet, giydikleri kıyafetlerinden, içtikleri içeceklere kadar. Boca taraftarı Adidas ürünü giymez Coca Cola içmez. Bir River’lının Pepsi içmeyip Nike giymeyeceği gibi. Çünkü onlar rakiplerinin ürünleridir. Kullanmak futbol dininde günahdır. Aynı dini aynı mezhebi paylaşmalarına rağmen farklı kiliselerde ibadet ederler. Kent merkezindeki bir kilisenin papazının açıklamaları ilginçtir. Maçtan önce River ve Boca taraftarı ayrı ayrı kiliseyi ziyaret ederek takımlarının kazanması için dua ederler. Papaza göre, ikisinin birlikte kazanması mümkün olmadığı için, tanrı hangisini tutuyorsa ona kazandıracaktır. Herkes gidince papaz da tanrının Boca’yı tutuyor olması için dua etmeye başlar... Boca taraftarları öldüğünde kendi taraftar mezarlığına gömülür. Dünya’da sigarası, şarabı, kalemi, iççamaşırı olan kulüpler vardır ama mezarlığı olan tek kulüp Boca Juniors’tur. Kulüp yönetiminin bunu, öldükten sonra küllerinin La Bombonera’ya serpilmesini isteyen taraftarlardan kurtulmak için yaptığı söylenmektedir.Bu kadar büyük kulüp olmak, en azından olduğunu iddia etmek ispata zorlar tarafları, neden büyüklerdir? Bu soruya yanıt vermek çok basittir. Dünya futboluna hediye edilmiş en büyük yıldızlar bu iki kulübün rahle-i tedrisinden geçmiştir. Boca; Maradona ile herzaman öndedir, Dünya’nın en iyi futbolcusunu bünyesinden çıkarmak kolay kolay başedilecek bir durum değildir. Hele ki o en fanatik taraftarlarınızdan biriyse. Diego Maradona her maç La Bombonera’da alır yerini. Bitmek tükenmek bilmeyen Boca sevgisini bütün tezahüratlara eşlik ederek gösterir. Buna karşılık River’ın Di Stefano’su vardır, oynadığı yıllarda Dünya’nın en iyi oyuncuları arasındadır. Ama yetenek fabrikasında üretim hiç durmaz. Veron, Martin Palermo, Riquelme ve Tevez Boca’da yetişen onlarca yıldız’dan sadece bir kaçıdır. Buna karşılık River; Saviola, Aimar, Salas, Crespo gibi süperstarları sunmuştur futbol sahnesine. İki kulübün tek ortak noktası vardır, ve bir türlü paylaşılamaz. Arjantin’in “Comandante”si Ernesto Che Guevara, iki düşmanın ortak düşünmesini sağlayan tek unsurdur Dünya üzerinde. River “Maradona olabilirsiniz ama Che asla” pankartını çok sever. Boca ise her pankartını onun resimleriyle süsler. 

Sahanın içine indiğimizde durumun tribündekinden çok da farklı olmadığını görürüz. Zaten bu kadar büyük oyuncuların bir arada sahada bulunduğu maçlardan sadece ziyafet çıkar. Dünya gözüyle izleyebildiğimiz efsane maçlardan biri El Monumental’de oynanmıştır 2004 yılında. Platform, Copa Libertadores, yani Amerika kıtasının şampiyonlar ligidir. Yarı finalde eşleşen iki kulüp La Bombonera’da 1-0 Boca galibiyetiyle biten ilk maçtan sonra rövanş için buluşurlar Nunez’de. 60 bin River taraftarı final için yanlız bırakmaz takımını. 5 bin mavi-sarı bayrak da sallanmaktadır kale arkasının en üst tribününde. İlk yarısı golsüz biten karşılaşmada, futbol adına herşeyin olduğu ikinci yarı başlar. Hemen 46. Dakikada Vargas, Boca’yı 10 kişi bırakır gördüğü kırmızı kartla. Bu durumdan faydalanan River seyircisiyle coşup 51. Dakikada golü bulur. Daha da hızlanmaları gerekirken karşılarında sağlam Boca savunmasını bulunca sinirleri gerilir ve 84. Dakikada 10 kişi kalırlar rakipleri gibi. Dakikalar 89 olduğunda bütün herkes maçın uzatmaya gideceğini beklerken sahneye çıkan Carlos Tevez takımının beraberlik golünü atar, koskoca stad 5 bin kişinin gol sesiyle çınlar. Sevinç gösterileri sırasında olayı abartan Tevez maç boyunca yedikleri küfürlerin hırsından olsa gerek formasını çıkartıp kollarıyla tavuk gibi kanat çırpar ve lakaplarını hatırlatır River’lılara. Bu Boca’nın 9 kişi kalması demektir. Boca finali düşünmeye başlamışken, santranın hemen sonrasında River galibiyet golünü filelere gönderir. Dakika 90’dır. El Monumental’den yükselen ses gök gürültüsü değil River’ın gol sevincidir. Son düdük çalınır Aynı şehrin iki takımı arasında gol averajı olmadığından maç uzar. Burdan da sonuç çıkmayınca penaltılara geçilir, seri penaltılarda karşılıklı atılan gollerden sonra, tek kaçıran River’ın ünlü golcüsü Maxi Lopez olmuştur. Boca finalist olarak ayrılır sahadan ve 5 bin taraftarıyla paylaşır sevincini. Bu maç da kolay kolay unutulmaz, özellikle Tevez ve o hareketi...

Tribünde ve sahada rekabetin en uç örneklerini verir bu ikili. Her zaman birbirlerinin yok olmasını dilerler tanrıdan. Ama tango, salt bir Arjantin dansı değildir. Tango bir rekabettir. partnerlerin, ayakların ve figürlerin rekabeti. Tango tek başına olmaz, mutlaka bir eşiniz olmalıdır. Bu yüzden River ve Boca her ne kadar birbirlerini hiç sevmeseler de bu en tutkulu tangoyu yalnız başlarına asla yapamazlar...

Yazı: Fuat Tuğlu

---> Man Utd - Man City

Yakında;

.Barcelona - Espanyol,
.Lyon - St. Etienne,
.Ajax - Feyenoord,
.Hajduk Split - Dinamo Zagreb,
.Genoa - Sampdoria,
.Torino - Juventus.

9 Kasım 2010 Salı

Tek Şehir, İki Takım, MU vs MC; Manchester Derbisi.


 

Manchester şehrinde iki renk vardır; Mavi ve kırmızı. Şehrin iki takımı olan City ve United'ı temsil eden bu renkler, gerçekten de iki takım taraftarlarını birbirlerinden ayıran tek neden. Tüm Manchester aynı partiye oy verir, tüm şehir Liverpool'a karşıdır ancak iş City, United rekabetine geldiğinde işler bir anda değişiverir... 

Çoğu Manchester United taraftarının Malcolm Glazer'in kulübün sahibi olmasına verdiği tepkinin tam tersine, City taraftarları Şeyh Mansour'dan oldukça memnun görünüyorlar. Bu gelişimden geçmişteki kötü sonuçlar nedeniyle memnuniyetle bahsediyorlar. Onlara göre eğer kaliteli oyuncularla birlikte güzel bir futbol sergilenecekse hiçbir problem yok. Böyle bir durumda City'liler kulübü kimin finanse ettiği ile ilgili haberlerle ilgilenmiyorlar bile.

Manchester büyük bir futbol şehri. Britanya adasının en büyük ikinci yerleşim yerinde milyonlarca kişi futbol topunun peşinden koşuyor. Man Utd ve Man City'nin maça gelen taraftarların saysının ortalamaları alındığında Avrupa'nın başka herhangi bir kentindeki en büyük iki takımı izleyenlerin sayısından daha fazla olduğu hemen ortaya çıkıyor. Ancak bu iki takım arasında taraftar sayıları dışında bir dengenin olduğunu söylemek çok zor. ManU son yıllarda birçok başarıya imza attı ve atıyor ancak City için son kupa 1976 yılındaki Lig Kupası...

Man City taraftarı övünecek bir kupa ya da şampiyonluk bulamadığı için, kendilerinin farklı olduklarını söylüyorlar. Örneğin City tarfatarları, Man Utd taraftarlarının çoğunun Old Trafford'u 1999'daki Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu ve geçen müthiş bir sezondan sonra desteklemeye başladıklarını söylerler. Man Utd taraftarlarının buna cevabı ise City taraftarlarının Stockport'tan, yani uydu şehirlerden geldikleri yönünde. 

Manchester City'nin 1976'da son kupasını kazandığı kadroda yer alan ve aynı zamanda Manchester United formasını da giyen Peter Barnes, "İki takım oyuncuları benim zamanında dışarıda da görüşürlerdi. Taraftarlar arasındaki nefret o zamanlar yoktu" sözleri ile rekabetin bugün hangi boyuta geldiğini gösteriyor. 

City'nin flamalarında ve pankartlarında yazan 'bu şehir bizim' ve Manchester usülü' yazıları Ciy kulübünün şehre fazlasıyla bağlılığını temsil ediyor. Aynı yazıların ve sözlerin Manchester şehrindeki bilboardlarda kullanılmasından sonra ise yazıların üstünde '35 yıl' ibarelerini görmek mümkün oluyor. Bunu yapanlar tabii ki United'lılar ve amaç 76'dan bu yana kupa kazanamayan rakiplerine gönderme yapmaktan başka birşey değil. 

İki kulübün şehir içindeki coğrafki konumları ve sahiplendikleri kavramlar oldukça karışık aslında. ManU, şehrin kuzey kısmında daha çok destek bulurken, City doğu ve güney bölgelerinde daha çok taraftar kitlesine sahip. City taraftarlarını kızdıran durum ise II. Dünya Savaşı'ndan önce City'nin şehrin büyük takımı olması ancak bunun daha sonradan değişmesi.

II. Dünya Savaşı'na kadar United'ın bir Federasyon kupası'na karşılık aynı kupadan City'de iki adet vardı. City Federasyon Kupası'nı 1904 ve 1934'te, lig şampiyonluğunu da 1937'de kazanırken United 1936'da küme düşmekten son anda kurtulmuştu. Rüzgarın tersine dönmesi ise ancak II. Dünya Savaşı'ndan sonra olabildi. United Matt Busby'yi menajerliğe getirdikten sonra kırmızı şeytanlar tam dört kez lig şampiyonu olmayı başardılar. 1960'lara gelindiğinde ise artık Man Utd'ın üstünlüğü fazlasıyla hissediliyordu...

City, 1968 yılında şampiyonluğu kapmıştı belki ama birkaç hafta sonra United Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazanarak City'nin şampiyonluğunu gölgede bıraktı. Bu arada derbilerde halen ateşli geçmeye devam ediyordu. 1971 yılında City, United'ı Old Trafford'da 4-1 yenmişti ancak bu maç daha çok G. Best'in rakip oyuncu Pardoe'nun ayağını kırması ile akıllarda kalmıştı. 1974'te oynanan derbi ise şiddet açısından kesinlikle en kötüsüydü. O maçta hakem Clive Thomas, City'li Doyle ve United'lı Macari'ye kırmızı kart göstermişti ancak sahada yaşanan kavgalar sebebiyle tüm oyuncular aynı anda oyundan ihraç edilmişlerdi. Yine 1976'da City, Lig Kupası'na giden yolda Manu'yu 4-0 ile geçmişti. İşte bundan sonrasında City'nin başarıları minimuma inerken, Manu kupaları kazanmaya devam etti...

Kırmızıların, Mavilerin elde ettiği tüm başarıları gölgede bıraktıkları yıl kesinlikle 1999'du. Manchester United'ın sezon Şampiyonlar Ligi, Lig Şampiyonluğu ve Lig Kupası ile beraber üç kupa ile kapatması ile beraber manşetlerin rengi kırmızıydı. Bu andan sonra City taraftarları belli başlı derbi maçlarına dikkatleri çekerek işten sıyrılmaya çalıştılar. En çokta 1989'da 5-1 yendikleri maçı anlattılar ancak Manu'nun buna cevabı Kasım 1994'te City'yi 5-0 yenmesi oldu... 


Çarşamba günü oynanacak olan Manchester derbisine az bir zaman kala atmosfer giderek ısınıyor ve taraftarlar arasında çatışmalar şimdiden başlamış durumda.

City, "Susun ve bizi dinleyin. Tezahürata başlıyoruz" derken, United'lılar, "Bütün biletlerini satsanıza, ama satamazlar ki" diyor...

Bakalım Manchester City Manchester United'ı yenip ligde daha iddialı bir konuma gelecek mi, yoksa Roberto Mancini'nin koltuğu sallanmaya devam mı edecek göreceğiz.




----> Manchester City şehrin kazanan takımı olabilecek mi?

----> Futbolun İlk 'Playboy' Antrenörü; "Big Mal"

----> Denis Law; City ile United Arasında Bir İskoç...

----> Manchester, alay şehri...

----> Yeşil - Sarı Man Utd


+

---> Old Firm; Celtic - Rangers
---> Ruhr; Schalke - Dortmund
---> Kızılyıldız - Partizan
---> Merseyside; Liverpool - Everton

Yakında;

.Barcelona - Espanyol,
.Lyon - St. Etienne,
.Ajax - Feyenoord,
.Hajduk Split - Dinamo Zagreb,
.Genoa - Sampdoria,
.Torino - Juventus.

---> @wikipedia, Manchester derby

Edit: ManU taraftarları derbiye hazır...


-Oğuz Öztürk, goal.com-

7 Kasım 2010 Pazar

Aynı Odayı Paylaşamayan İki Kardeş



Serie A bugün Roma ateşine tanıklık edecek. Roma ve Lazio, büyük bir hikayeye konu olan rekabetlerinin en yenisini bugün öğlen yazacaklar. 1927'de oynanan ilk maçtan günümüze uzanan bir futbol hikayesi daha...

Tanrı'nın şehri Roma, yine dünyanın en büyük derbilerinden birine tanıklık edecek. Lazio ve Roma, hiçbir zaman İtalya'nın en sevilen ya da en başarılı iki takımı olamadı. Serie A'da çok fazla şampiyonlukları da yok. Esasında bu iki kulüp komple İtalya'yı pek umursamaz. Onlar için önemli olan sadece Roma şehridir. Çünkü onlara göre İtalya Roma demektir.

Aynı odayı paylaşamayan iki kardeştir aslında Roma ve Lazio. Romalılar isim olarak şehrin sahibi gibi görünür ancak bilmedikleri şey Lazio'nun bir eyalet olduğu ve Roma'nında başkenti olduğudur. Bir türlü bitmek bilmeyen bu tartışma her maçta iki takım tribünün de şu pankartın açılmasına neden olur : " Roma'da misafirsiniz..."

En "Sığ" hali ile anlatmak gerekirse, Roma Hümanist, Lazio ise ırkçıdır... Evet, Lazio taraftarının ırkçı olduğu bi gerçek... Bir futbol kitabında yazılan sözler herşeyi anlatıyor: " Bütün Laziolular faşist değildir ama bütün faşistler Lazioludur..."

İki kulüp arasında başka bir kavga da Lazio'nun yaşça Roma'dan büyük olması sebebiyle kopar. Lazio kendini şehirdeki en eski kulüp olmak ile överken, Roma'da hemen kendisinin ilk futbol kulübü olduğunu savunarak misilleme yapar.

Lazio ilk doğduğunda tarih 1900'dür ve renk olarak Olimpiyatların doğum yeri olan Yunanistan'ın renklerini alır. AS Roma ise tam 27 yıl sonra, 1927'de faşist rejimin isteği ile kurulur. Lazio, birçok kulübün birleşerek kurduğu bu takıma daha sonraları yakınlık göstereceği rejime karşı koyarak katılmaz.

Roma'daki Stadyum, kavga eden kardeşlerin ortak kullanım alanıdır. Olimpiyat stadını tam ortadan ikiye bölerek kullanırlar. Basın tribününden bakıldığında sol taraf “Curva Nord” Lazio’nun dur. Roma taraftarı ise “Curva Sud” denilen mekanda yani sağ taraftaki tribünlerde yer alır.

İki takım taraftarının da sahada 'benimsedikleri' isimler vardır. Bu Roma için Francesco Totti'den başkası değildir. Totti, Roma taraftarının 'sarı ilahı' dır. Lazio'da ise sevilmek için 'beyaz' olmak gerekir. Öyle ki, Fransız oyuncu Lilian Thuram Lazio'nun teklifini sırf bu yüzden çevirmiştir ve bunu da inkar etmemiştir. Yine Lazio taraftarı için siyasi görüş bir numaralı unsurdur sahada efsane olmak için. Bununla paralel olarak 'Sırp kasabı' Sinisa Mihajlovic çok sevilir Laziolular tarafından. Sırp oyuncunun yanında P. Di Canio'nun ise ayrı bir yeri vardır. Lazio formasıyla, bir Livorno maçında attığı golden sonra, tribünlerin önünde sağ elini kaldırarak nazi selamı veren ve zaten golle çıldırmış olan İrriducibili’yi çoşturan Di Canio artık bir efsanedir Lazio için.

İki takımın maçlarından önce kavga hiç eksik olmaz. Ya sahada olur, ya tribünde. Bu bir şekilde yaşanır. 2001 ve 2004 yıllarında en büyük olaylar yaşanır. Ve yine bugün, Roma şehrinin iki yaramaz kardeşi derbi ateşini tekrar yakacaklar. Biz futbol romantikleri ise yerlerimizi alıp heyecana ortak olacağız.

İki takım arasında oynanan maçlarda Roma 58 kez gülerken, Lazio 44 kez kazanabildi. 59 maç ise berabere tamamlandı.

LAZİO - ROMA

7.11.2010, 16:00, TV 8

Oğuz Öztürk, goal.com



+

---> Old Firm; Celtic - Rangers
---> Ruhr; Schalke - Dortmund
---> Kızılyıldız - Partizan
---> Merseyside; Liverpool - Everton

Fırında; 

.Barcelona - Espanyol,
.Lyon - St. Etienne,
.Ajax - Feyenoord,
.Hajduk Split - Dinamo Zagreb,
.Manchester City - Manchester United,
.Genoa - Sampdoria,
.Torino - Juventus.

31 Ekim 2010 Pazar

Atina Derbisi; Tanrıların Savaşı


Derbi ateşi dün tekrar Atina'da yandı. Yunanistan'da milyonlarca futbol dilencisi Panathinaikos-Olympiakos mücadelesini takip ettiler. Yeşilller, Fransız oyuncusu Cisse'nin 2 golü ile maçtan 2-1 galip ayrılmayı başardılar ve Yunanistan'da günlerce sürecek derbi konuşmalarının ikinci evresi olan 'maç sonrası'na geçiş yapıldı. Peki Atina'da günlerce konuşulan bu derbinin kaynağı ne? Fenerbahçe-Galatasaray rekabetine Uzo-Rakı kadar benzeyen Atina derbisinin hikayesi 1930'lu yıllara kadar dayanıyor.

1930 yılının Haziran ayında kalabalık bir Panathinaikos taraftar topluluğu, Yunanistan Milli Takımı otobüsünü yolda durduruyorlar. Öfke büyük, nedeni Romanya karşısında alınan 8-1'lik mağlubiyet. Peki otobüsü paramparça eden ve futbolcuları tartaklayanlar neden sadece Pana'lı taraftarlardı? Cevabı çok basit. Romanya karşısında alınan 8-1'lik mağlubiyette sahada olan tüm futbolcular Olympiakos forması giyiyorlardı, Pana'lılar da bunu fırsat bilerek takım otobüsüne mağlubiyet nedeniyle saldırmışlardı. İşte bu olay, derbi ateşini yakan ilk karışıklık olarak tarihte yer etti. Henüz yeni bir savaş kaybetmiş olan Yunanlılar, kendilerini futbolun yakıcılığna bırakmışlardı...

Peki rekabetin kaynağı sadece iki 'Atina' takımı olmaları mı? Panathinaikos ve Olympiakos kulüpleri arasındaki "ezeli" rekabet, 90 yıldır her geçen gün artarak devam ediyor. Atina'da bu iki takım arasında oynanan maçlarda ortalık karışıyor, sporun ana unsurları olan dostluk ve centilmenliğin yerini şiddet ve küfür alıyor, kan gövdeyi götürüyor. Yaşanan olayları, akdeniz insanının sıcakkanlılığıyla, çabuk öfkelenmesiyle bile açıklamak mümkün olmuyor aslına bakarsanız... Ana neden tahmin edebileceğiniz gibi sosyal farklılık.

Panathinaikos 1908 yılında bir tıp öğrencisi tarafından kurulmuş. Olympiakos ise 1925 yılında Atina'nın 15 kilometre uzağında bulunan liman bölgesi Pire'de kurulmuş. İşte 'sosyal farklılık' kavramı da tam buradan çıkıyor. Olympiakos'lulara göre Panathinaikos'lular tam bir züppe, Panathinaikos'lulara göre ise ezeli rakipleri hayat kadınları ile yatıp kalkan fakir denizciler...

1930 yılında yaşanan olaylardan sonra 1949 yılı, iki takımın birbirine 'resmi' olarak girdiği ilk yıl. İki takımın oynadığı bir lig maçında yaşanan olaylar, rekabet tarihinde en şiddetli 'ikinci' olay konumunda. Bu maçta Olympiakos'lu taraftarlar, oyuncularının kasıtlı bir şekilde sakatlanmasına rağmen hakemin oyunu devam ettirdiğini savunarak, hakemin kararlarına tepki gösterdiler. Doksan dakika tamamlandığında, iki takımın taraftarları ve futbolcuları birbirine girdi ve iki oyuncu hastaneye kaldırıldı. İki kulüp taraftarlarına göre iki takımın 'ezeli' bir rakip olduğu an bu karşılaşma...

1962 yılında oynanan Yunanistan Kupası finali ise iki takım arasında en büyük olayların yaşandığı maç... Bu rekabeti en iyi anlatan bir maç 1962 yılındaki kupa finali. O maçta ilk beş dakika içerisinde iki Olympiakoslu oyuncu kırmızı kart görerek oyun dışı kaldı. Taraftarların bu kararı protesto etmek için hakeme yabancı maddeler atmaları yüzünden, maç iki kez durduruldu. İlk yarı ancak 66 dakikada tamamlanabildi. Verilen 35 dakikalık aradan sonra, taraftarlar ve futbolcular yatışınca maça devam edildi. Yaşanan bu duraklama nedeniyle, maç 45 dakika uzadı. Stadyumdaki ışıklandırma sistemi çalışmadığından, havanın kararmasıyla birlikte maç tatil edildi. Bu sırada her iki takımın futbolcuları ve taraftarları kıyasıya bir kavgaya tutuştular. Yaşanan olaylar yüzünden, 1962 yılında Yunanistan kupası iptal edildi ve o yıl herhangi bir takıma kupa verilmedi...

İki takım arasında yakın tarihte yaşanan bir transfer hadisesi de rekabetin farklı bir boyutunu gözler önüne seriyor. Yunanistan'ın gelmiş geçmiş en büyük kalecilerinden biri olan Antonios Nikopolidis, 15 sezon boyunca Panathinaikos forması giydikten sonra, aralık 2003'te yapılan transfer görüşmelerinde sözleşmesini uzatmak için yıllık 600 bin avro istedi. Yönetim bu isteğe olumsuz cevap vererek, futbolcunun geri adım atması için kadro dışı bırakılmasına karar verdi. Bu tavır üzerine sözleşmesini uzatmayan Nikopolidis, 2004 yazında Olympiakos'un teklifini kabul etti. Nikopolidis bir profosyonel olsa da Pao taraftarları Nikopolidis'in Olympiakos forması ile Apostolos Nikolaidis çimlerine ayak basar basmaz küfürlü 'şaheserlerini' Niko'ya ithaf etmeyi unutmamışlardı.

Panathinaikos tarihinin en önemli olayı 1971 yılında, Wembley'de Ajax'a karşı oynanan Şampiyon Kulüpler kupası finalidir... Maçı Pana 2-0 kaybetse de bu olay büyük bir başarı hikayesidir ve
'Wembley'e giden yol' olarak Panathinaikoslular tarafından anlatılıp durululur. Buna karşı Olympiakoslularda en çok lig şampiyonu olduklarından bahsedip kavgayı devam ettirirler. Aslında bu yönü ile Galatasaray - Fenerbahçe rekabetine de benzer...

Peki rakamlar ne diyor? Lig şampiyonluklarında Olympiakos'un bariz üstünlüğü göze çarpıyor. 37 kez şampiyon olan Kırmızı Beyazlı takıma Panathinaikos'tan gelen cevap 20 lig şampiyonluğu... 1959 yılından bu yana Yunanistan Süper Lig'inde oynanan maçlarda ise Olympiakos 56 galibiyet alırken, Panathinaikos 35 galiibyet alabilmiş ve maçların 49'unda eşitlik bozulmamış. Olympiakos 1936 yılında rakibini 6-1 ile yenerken, Panathinaikos 1930'da ezeli rakibini 8-2 yenmiş. Bu rakamlar bizdeki 6-0 ve 7-0 hikayeleri ile aynı...

Olympos'un tepesinde duran tanrıların birbirleri ile yaptıkları savaşa benzetilen Olympiakos-Panathinaikos derbisi, savaş Tanrılarının hala hayatta olduklarının bir göstergesi olarak bizlere rekabetin bambaşka boyutlarını göstermeye devam edecek...


Oğuz Öztürk-goal.com

PANATHİNAİKOS 2-1 OLYMPİAKOS (30.10.2010)






+


Fırında;

.Barcelona - Espanyol, 
.Lyon - St. Etienne, 
.Ajax - Feyenoord, 
.Hajduk Split - Dinamo Zagreb, 
.Manchester City - Manchester United, 
.Genoa - Sampdoria, 
.Torino - Juventus.

24 Ekim 2010 Pazar

Old Firm; Celtic vs Rangers













Adada bugün Dünya üzerindeki en ateşli derbilerden biri oynanacak. Ancak bu bizim topraklarımızdaki Fenerbahçe - Galatasaray rekabetinden biraz farklı. İskoçya'daki Rangers - Celtic rekabeti, bizim renk ayrımımız kadar basit bir olay üzerine kurulu değil. Hepimiz aynıyız buralarda aslında. Ayrlıan tek şey renkler. Ancak 1900'lü yılların başından bu yana Rangers ve Celtic'in durumları çok farklı şeylerle temellenmiş durumda...

Rangers'ın protestan Celtic'in ise katolik oluşları dahi bu farkın ve rekabetin ne denli büyük olduğunun göstergesidir. Öyle ki, 1984-1987 yılları arasında Celtic forması giyen ve bir katolik olan Mo Jhonson'ın Nantes'e gittikten sonra 1989'da Rangers'a gelmesi ve Rangers'ın fanatik taraftarlarının bu transfer nedeniyle kulübün armalarını yakmaları ve Mo Jhonson'ın 100 maçta attığı 46 golü de saymamaları bu durumu en güzel açıklayan örnektir halihazırda.

Sahanın dışında, yani maçın oynanmadığı anlarda dahi rekabet devam eder. Bir insan Glasgow'da bir katolik mahallesine üzerinde Rangers forması ile ya da bir protestan mahallesine Celtic forması ile adım atarsa maalesef ki sonu hiç güzel olmayacaktır...

Bu iki takım için yeşil sahada alınacak bir galibiyetin anlamı tarihe yüklenecek kadar anlamlıdır. Liverpool tribünleri dışında ''you will never walk alone'' söyleyen tek taraftar topluluğuna sahip olan Celtic için ya da Rangers için farketmez. Hangi yoldan olursa olsun alınan galibiyet müthiş bir haz verir ve bu yolda herşey mübah sayılır. Sahada mücadele eden futbolcular ise bunun farkında olurlar ve her maç sertlikle geçer.

Celticliler İrlandalıları çok severler, İrlandalılarda onları... Rangers ise merkeziyetçi bir yapıdadır. Aslında Celtic, İskoçya'ya 1860'lardan sonra yerleşmiş ve katolik kalmış İrlanda kökenlilerin takımıdır. Bu durum iki kulübün rekabetinin İskoçya sınırlarını aşmasına da sebep oldu zamanla. Rangers İngiltere, Celtic ise İrlanda oldu... Bu anlamı yükleyenler tarihinde etkisiyle taraftarlardı sadece.

İki kulübün kuruluş hikayelerine bakınca bizlere yakın gelen belki de Celtic olacaktır. İngiliz emperyalizminin İrlanda adasında yarattığı zorluklardan ve kıtlıklardan bunalan insanlar adaya en yakın olan doğu Glasgow'a gelerek Celtic'i kurdular. Aslında buradaki amaç İrlanda'da bu kıtlıktan dolayı daha binlerce insan ölmesin diye biraz olsun yardım toplamaktı. Aynı yıllarda zaten 1873'te kurulmuş olan Rangers'lılar ise şehirlerine gelen ve Celtic'i kuran bu İrlanda vatandaşlarına yapmadıklarını bırakmadılar. Halen Rangers taraftarları, Celtic ile oynadığı maçlarda İrlanda'da artık kıtlık olmadığını ve Celtic taraftarlarının ülkelerine gitmelerini söyler. Bu durum karşısında UEFA'nın da yaptırımları oldu ancak vazgeçen de olmadı... Halen İrlanda'dan bu derbi için binlerce insan İskoçya'ya geliyor...

Bugün derbi ateşi yine İskoçya'da yanacak... Biz futbol romantikleri de yakından takip edeceğiz ancak tüm olayların ve konuların dışında futbolun ve bizlerin ihtiyacı olan golleri izlemek tek amacımız olacak... Son olarak iki takım arasında Rangers'ın bariz üstünlüğü olan istatistikleri verelim;

Old Firm toplamda (1905 yılından sonraki maçlar baz alınmıştır) 388 kez oynandı. Bunlardan 155'ini kazanan Rangers olurken, 140'ını Celtic kazandı. 93 karşılaşma da ise skor bozulmadı.



CELTİC - RANGERS

24.10.2010, 14:45

Celtic Park


Celtic : Forster, Loovens, Wilson, Majstorovic, Izaguirre, Ledley, Rogne, Mulgrew, Ki, Samaras, Stokes, Hooper, Maloney, McCourt, Cha Du-Ri, Zaluska, Juarez, McGinn, Towell, Twardzik. 

Rangers : McGregor, Whittaker, Papac, Weir, Bougherra, Davis, Edu, Hutton, Weiss, Wylde, Naismith, Lafferty, Miller, Loy, Alexander, Foster, Little, Webster, Broadfoot, McCulloch.

Ayrıca Tavsiye; (@Wikipedia)

--> Old Firm

--> Ethnicity and football

--> Local derby

--> List of association football club rivalries by country

+

-->DERBİ Mİ ATEŞLİ SİLAHLA OLMAKSIZIN İÇ SAVAŞ MI: CELTIC - RANGERS DİYALEKTİĞİ

19 Eylül 2010 Pazar

'Ruhr' derbisi takım sevgisinin bir taraftarda nasıl vücut bulduğunun en büyük göstergesidir...


Almanya'da en büyük rekabet 'Kuzey Ren Westfalya' da yükseliyor. Ruhr havzasında bulunan Gelsenkirchen ve Dortmund şehirlerinin kulüpleri bu rekabetin başrollerini oynuyorlar. Bu rakebette de futbol dilencilerine düşen izlemek oluyor.

Ruhr ya da Almanların dediği gibi; 'Kohlenpott' derbisi denir bu mücadeleye. Bildiğimiz derbilerden çok uzak bir şekilde, Schalke 04 - B. Dortmund rekabeti, her daim şölen havasında oldu. İki takım taraftarları birbirlerini sevmeselerde her daim 'birimiz olmazsak, diğerimiz de olmaz' mantığı ile hareket ettiler. Schalke'liler için Avrupa Şampiyonu olan Dortmund'u yenmek, Dünya'daki tüm kupalara bedeldir. Ya da en kötü döneminde Schalke'ye çelme atan bir Dortmund Dünya'nın en mutlu takımı oluverir... 

1962 yılında Bundesliga kurulana dek büyük bir mücadele içinde olan bu iki takım, Bundesliga'nın kuruluşundan sonra daha da büyük bir rekabetin içinde buldular kendilerini. 1970'ler her iki kulüp için çok kötü geçse de rekabet değerini hiç kaybetmedi. O yıllar Dortmund küme düştü, Schalke ise şike skandalları ile sarsıldı ve 1975 yılına kadar rekabete özlem duyuldu...

1990'lı yıllar Dortmund'un en parlak olduğu dönemlerdi. 1992 yılında Juventus ile UEFA Kupası finali oynadılar. Juventus Westfalen'de oynanacak olan rövanş maçı için şehre geldiğinde İtalyan taraftarlar arasında Schalke formalı Almanlarda vardı. Amaçları ezeli rakipleri karşısında Juve'yi desteklemekti. Kupayı kazanan İtalyanlar oldu ve kutlayanlar arasında Schalke'liler de vardı. Ancak Dortmundlular yine Westfalen'de oynanan bir Almanya - Hollanda maçında Schalke'li milli takım oyuncularına hep bir ağızdan küfür ederek intikam aldılar.

Dortmund 1995'de zirvedeydi... Schalke ise sönük geçen yıllarını 1997 yılında kazandığı UEFA Kupası ile canladırmıştı. Dortmund zirve yıllarından düşüş yıllarına doğru giderken bunda yanlış yönetim ve Avrupa'da kazanılan şampiyonlukların prestijlerinin iyi kullanılmaması yatıyordu. Schalke 2000'li yıllara doğru çok sıfırlı sponsorluk anlaşmaları yapsa da, Dortmund taraftarı ile hep ayakta kalmayı başardı.

2005 yılına dek hiçbir şekilde kavga gürültü olmadan oynanan bu derbi, o yıl istenmeyen olaylara sahne oldu. Dortmund taraftarları ligin ilk yarısındaki maç öncesi Schalke'li taraftarlara saldırdılar. Schalkelilerde buna cevap verince olaylar büyüdü ve bu tip bir olayı beklemeyen polisin müdahelesi gecikti. Bu maçtan sonra polis artık daha etkin bir rol oynamaya başlamıştı.

Şimdiye dek iki kulüp arasında harika maçlar oynandı, harika goller atıldı. Dortmund yakın tarihte rakibinin şampiyonluk yolunda önündeki en büyük engel oldu, kimi zamanda Schalke Dortmund'u kendi seyircisi önünde harika oyunlarla yendi. Bu iki kulüp hep Bayern Münih'in gölgesinde kaldılar yıllarca. Ama rekabetleri hep bir numara oldu. Eğer Almanya'da takım sevgisi nasıl olur sorusuna cevap arayan varsa bu rekabeti tekrar tekrar izlemeye çalışsın. Çünkü 'Ruhr' derbisi takım sevgisinin bir taraftarda nasıl vücut bulduğunun en büyük göstergesidir...

SCHALKE 04 - B. DORTMUND

19.9.2010

18:30, Veltins Arena

Schalke: Neuer - Moritz, Höwedes, Plestan, Sarpei - Jones, Rakitic - Jurado - Farfan, Huntelaar, Raul

Dortmund: Weidenfeller - Owomoyela, Subotic, Hummels, Schmelzer - S. Bender, Sahin - Großkreutz, Kagawa, M. Götze - Barrios

Oğuz Öztürk, Goal.com

18 Nisan 2010 Pazar

"Onurumuza düzenlenen kupanın adı Atütürk Kupası olsun mu? "


Bugün Ş. Saraçoğlu'ndaki derbi öncesi 1998 yılından kıyıda köşede kalmış bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçı ile nostalji yapalım.

10 Kasım 1998 günü Mustafa Kemal Atatürk'ü anmak için düzenlenen bir kupaydı Atatürk Kupası.

Maçtan önce Toshack ligi düşünerek yedek ağırlıklı bir kadro ile sahaya çıkacağını beyan etmiş ancak başkan Süleyman Seba teknik heyet aracılığı ile Galli teknik adamı bu maçın her ne olursa olsun bir derbi maçı olduğunu ve kazanılması gerektiği yönünde uyarmıştı. Ancak değişen bir şey olmamıştı, Beşiktaş yönetimi tam kadroydu ancak takım yedeklerden ve gençlerden oluşuyordu.

Toshack'ın bu davranışı belki de Fenerbahçe teknik direktörü Löw'e yaramıştı. Fenerbahçe o maça kadar morali bozuk ve sarsantılı bir şekilde gidiyordu ve alınan bu galibiyet moralleri de biraz olsun yükseltmişti. Aynı zamanda bu derbi maçı Löw'ün Fenerbahçe ile kazandığı ilk ve tek derbi maçıydı. Zaten sezon sonu Fenerbahçe pozitif bir futbol oynasa da Löw'ün gönderilmesindeki en büyük etken kaybedilen onca derbi maçıydı. Goller Mosheu ve Tayfun Korkut'tan gelmişti.

Maç sonunda ise Fenerbahçe'nin kupayı almasının yanında Atatürk Kupası'na kimselerin ilgi göstermemesi konuşuluyırdu. Tribünlerde bu anlamlı kupada az taraftarı bir kenara bırakırsak devletin içinden kimselerin olmaması çok eleştirilmişti. Süleyman Demirel ise kupayla ilgili olarak "Onurumuza düzenlenen kupanın adı Atütürk Kupası olsun mu? " demiş ve noktayı koymuştu...

+

11 Aralık 1993, Beşiktaş - Fenerbahçe

12 Nisan 2010 Pazartesi

Derby Della Lanterna


Genoa şehrindeki deniz fenerinin (Lantern) isim verdiği Sampdoria - Genoa maçı dün gece oynandı. 

Bu derbi İtalya'da Milan-İnter ya da Roma-Lazio gibi derbilerin çok gölgesinde kalsa da iki takımın taraftar porifili sayesinde oluşan görüntü ve sinerji bana göre bu derbiyi önemli kılan etkenlerden.

Maçtan önce zaten iki taımın taraftarlarının ortak stadyumları olan Stadio Luigi Ferraris'te oluşturdukları görüntüler yine çok güzeldi...

Bu mücadele de Genoa'ya sempati duyduğumu söylemek isterim. Fakat dün gece maçı kazanan taraf Sampdoria'ydı. İki takımın kullandıkları stadyum aynı olsa da ev sahibi olarak Sampdoria göründüğünden daha fazla taraftarı vardı ve bu durum Sampdoria için itekleyici bir etken oldu. Zaten kadrosunda Cassano diye bir adam var ve bu gibi maçlar için biçilmiş kaftan... Zaten La Gazetta D. Sport tarafından maçın adamı seçilmiş ve hırsından dolayı 8.5 puan verildiği yazılmış...

Sampdoria adına gecenin en iyi, belki de maçın en iyi ismi kesinlikle Palombo'ydu...'Gattuso ekolü' nden olan bu arkadaş maç boyunca ısırmadık rakip oyuncu, sahada da basmadık yer bırakmamış adeta. Taraftarında Cassano ile birlikte en sevdiği adam olan Palombo zaten 2002'den beri bu takım için herşeyini veren bir oyuncu... Yine Sampdoria için maç boyunca defansta harika bir uyum gösteren Gastadello ve Lucchini ikilisini de unutmamak gerek... Özellikle Gastadello'nun Sampdoria'nın atak başlangıçlarında her daim rol aldığını söylemek mümkün. Uyarsa artık onun için sergilediği performansa 'Popescu tipi' diyelim...

Genoa'da en çok beğendiğim oyunculardan bir tanesi G. Rossi. Fakat onun yaratıcılığını ve Serie A'da genel olarak gösterdiği dinamik performansı dün gece kesen adam yukarı da da yazdığım Palombo'ydu... Yine Genoa kanadının bir diğer ismi Mesto maç boyunca yaptığı hızlı koşularla Sampdoria kalesinde tehlike yaratmak için çabalasa da ileride Genoa'ya geldiği günden bu yana bir türlü isteneni veremeyen Rodrigo Palacio bitirici özelliklerini kullanamadı... Burada sanıyorum Parma'nın yolunu tutan Crespo çok fazla arandı... Yine forvet hattının Palacio ile beraber diğer oyuncusu Palladino çok kötü oynadı. Orta alandan ve kanattan gelen atak organizasyonları sonucunda biraz daha şanslı ve kabiliyetli bir Genoa forveti olsa maçın kazananı muhtemelen Genoa olacaktı.

Sampdoria'nın aldığı bu galibiyet artık sezon başında iki takımın içinde bulundukları rollerinde değişmesini sağladı. Artık Şampiyonlar Ligi umutları olan taraf Genoa değil, Sampdoria...





Son olarak Maçın Özeti;


29 Mart 2010 Pazartesi

Gelenek...


La Liga Bölüm 29...

Real Madrid Santiago Bernabeu'da yıllardır süren bir geleneği devam ettirmek için Atletico Madrid'i konuk etti.

Maç öncesinde kale arkasında açılan " Tiene Pesadillas " (Sizin Kabusunuz) pankartı yıllardır süren durumu bir kez daha özetliyordu... Tam 79.500 kişi yıllardır olduğu gibi Atletico Madrid'in eli boş dönüşünü izlemek için oradaydı...

Her derbi için mutlaka 'çok önemli' etiketi  yapıştırılır fakat iki takım içinde gerçekten çok önemliydi bu maç... Real Madrid için şampiyonluk yarışı, At. Madrid içinse tekrar Avrupa Kupaları'na katılabilmek için... 

Ve Derbi Madrileno bir anlamda gösteriydi; Trajik ve Görkemli...

Real Madrid İker, Arbeloa, Albiol, Ramos, Marcelo, Gago, Alonso, Granero, Van der Vaart, Higuain ve Ronaldo ile başladı. Sergio Ramos alışılmış pozisyonunun dışında defansın göbeğinde başladı. Ancak sıkıntı çekmedi çünkü her ne kadar sağ bek oyuncusu olsa da yapısı gereği defansın ortasında da rahatlıkla oynayabilecek bir oyuncu Ramos. Bunu dün gece de gördük. Geriye kalan isimler artık alışkın olduklarımızdı. (Gago'nun bir ara takımda olduğunu unuttuğumu varsaymazsak). Yine son dakikalarda oyuna giren M. Diarra orta alandaki alternatiflerin daha da arttığının göstergesi... Çok uzun bir sakatlık döneminden çıktı Diarra.

At. Madrid ise Gea, Lopez, Dominiguez, Ujfalusi, Valera, Simao, Tiago, Assunçao, Reyes, Forlan ve Agüero ile başladı. Bu da bilindik bir Atletico kadrosuydu. Doksan dakikanın sonunda söyleyebileceğim tek şey Sergio Aguero'nun gerçekten kötü oynadığı... Bunu söylemekten zaman zaman çekiniyorum fakat ikinci bir Aimar vakası yaşayabiliriz... Maradona'nın sevgili damadı kendini biraz toparlamazsa gündemde olan Chelsea tarnsferi büyük olasılıkla sekteye uğrayacak.

At. Madrid ilk yarıda rahat bir görüntü içindeydi. Los Blancos Reyes ile attığı  ilk golden sonra skoru korudu ve ilk yarı At. Madrid'in üstünlüğü ile bitti.

Reyes'in bu golünden sonra Real Madrid toparlanmakta zorlansa da ilk yarı bitmeden Ronaldo ve Higuain ile kaçan goller diğer devrennin sinyalleri gibiydi ki ikinci devre herşey değişti.

Atletico direndi ama sonunda boyun eğdi...

Real Madrid ise Gerçek Hız, istek ve tutkunun resmi ile beraber taraftarın desteği ile koşmaya başladı...

Tüm bunların ışığında zaten devrenin hemen başında Xabi durumu 1-1 yaptı. Real Madrid'de geldiği günden bu yana bu kadar ön planda olduğu bir maç daha hatırlamıyorum... Real Madrid'deki en iyi maçı da denebilir...

Attığı 1 gol,

Arbeloa'ya attığı harika pas ve devamında gelen 2. Real Madrid golü,

3-1 iken At. Madrid'in penaltısının başrol oyuncusu,

ve orta alanda dinamizmin ana karakteri... Tabii unutmadan;

Tam bir 'emniyet sibobu'...

Tüm bunlar Xabi Alonso'nun maçın en dikkat çeken oyuncusu olduğunun kanıtı...

Higuain yine boş geçmedi bu maçta da. Ceza alanı içindeki isteğin ve gol atma arzusunun vucut bulmuş hali olan Higuain At. Madrid defansının bir anlık 'şaşkınlığı' sayesinde gol krallığı yarışında L. Messi'yi takip etmeyi sürdürdü. Los Galacticos'a geldiği günden bu yana gelişimi ve şimdi bulunduğu nokta ile en büyük alkışı hakediyor... Ayrıca söylemeliyim, onda sanıyorum Raul'u gören sadece ben değilim. Son vuruşları, sezgileri, doğru zamanda doğru yerde olması bana hep Raul'u hatırlatıyor. Raul'un orta alan ile forveti birbirine bağlayan özelliklerinin yanına bir de daha hız eklediğiniz zaman Gonzalo Higuain'i elde ediyorsunuz.

Sanıyorum zamanında bu transferi gerçekleştirdiği için Ramon Calderon'a bir teşekkür etmek gerek... Ve Maradona'ya buradan bir selam çakıyorum; 'Damadının durumu belli, gör bu çocuğu ve Dünya Kupası'nda oynat! '...

Raul demişken, El Diablo her zamanki gibi sonradan oyundaydı; Di Stefano'nun La Liga rekorunu geçmek için. Sadece 1 gol... Ama yine olmadı, bu iş başka bir maça kaldı...

Derbi Madrileno'da bilindik sonuç ve liderliğin devamı ile biten gece...

Xabi'ye

Higuain'e

Arbeloa'ya selam,

Liderliğe devam...

Fotoğraflar @ realmadrid.com







+ Geçtiğimiz Hafta: Comunidad de Madrid

28 Mart 2010 Pazar

2000-2001 Türkiye Kupası || Dört Dörtlük bir maçtı...


Nostaljiye derbi günü devam... 2000-2001 Türkiye Kupası. Bana göre derbi tarihinin en unutulmaz maçlarından biri... 

Derbi Öncesi Nostalji || Galatasaray 2-3 Fenerbahçe || 1989


1988 - 1989 Başbakanlık Kupası Finali, Ankara... 20 Ağustos 1989'da Fenerbahçe'nin 3-2 üstünlüğü ile biten maçı Metin Oktay'ın kaleminden okuyalım...

" Gerçekten Ankara'da futbol dolu bir gece vardı. Başbakanlık Kupası'nda amansız bir120 dakika ile heyecanlandık, futbola doyduk. Maçın favorisi Fenerbahçe'ydi. Galatasaray'ın Tanju, Prekazi Uğur ve Hasan'dan yoksun kadrosu daha maçın başında ibreyi Fenerbahçe'ye çevirmişti. 

Gecenin aydınlık tarafı da özellikle ikinci yarı da ve uzatma dakikalarında Fenerbahçe'nin oldu. Ankara seyircisinin uzun yıllar unutamayacağı bir futbol şöleni ile zevklendik. 

Oyunda sürat, tempo ve atılan birbirinden güzel goller sanırım uzun yıllar hatırlanacak. 

Bu maç tıpkı 4-3'lük Fenerbahçe - Galatasaray maçını hatırlatıyordu. Bu maçta da Galatasaray eksik kadrosuna rağmen 22 dakika da 2-0 öne geçti fakat yine bu üstünlüğünü koruyamadı. 

Fenerbahçe'de Oğuz sahanın en iyilerinden biriydi. Schumacher ve Simoviç'ide bunlara katabiliriz. Galatasaray'da parlayan bir de K. Bülent vardı. 

Atılan goller güzellik ve beceri açısından mükemmele varan görünümdeydi. Fenerbahçe'ye 2 gol kazandıran B. Şenol golcü görevi de yaptı. Galatasaray'ın iki paslı oyunu Fenerbahçe'nin teknik oyununa yetişemedi. Bir de Erdal formasını ıslatmadan oyunu terk etti. 

Evet, Ankara'da güzel bir oyun izledik. Bu maçın izi uzun süre hafızalarda kalacak. Böyle bir maçta kazananı da kaybedeni de tebrik etmek gerek. Hatta şapka bile çıkartmak... "

Bizim Derbi...



Aslında bizim derbi ile diğer derbiler o kadar da aynı değil...

Maçtan önce rakip taraftarı görürsün iş yerinde, markette atışırsın iddialaşırsın. Dünyanın her yerinde de bu böyledir.

Tek bir farkla;

Dünyada insanlar takımlarını bizim kadar seçme hakkına sahip değiller. Boca-River derbisinde takımınızı sosyal statünüz belirler, Celtic-Rangers derbisinde ise dininiz. Bizde ise çekirdek aile içinde bile 3 farklı takımı tutana rastlamak çok olağandır. Bu da daha fazla atışma ve gerginlik doğurur, maçı aynı odada izlersiniz. Takımınız karşı rakiple sahada mücadele ederken sizde maçı beraber izlediğiniz arkadaşınız, kardeşinizle mücadele edersiniz. İstenmeyen bir sonuçta ertesi hafta işte, okulda başınıza neler geleceğinizi düşünürsünüz. Çünkü karşı ekipten farklı değilsinizdir. Eğlenmeye de aynı yere gidersiniz, ibadet etmeye de. Tek farkınız üstünüzdeki formanın rengidir.

Kimse itiraf etmek istemese de hem Galatasaraylıların hem de Fenerbahçelilerin kalbinde yatan tek gizli günahları "Ne Galatasaray olmadan Fenerbahçe olur, ne de Fenerbahçe olmadan Galatasaray olur" cumlesidir.

Şimdi, tadını çıkartın...

Galatasaray - Fenerbahçe

28 Mart 2010 Pazar, 19:00

29 Ocak 2010 Cuma

Manchester, alay şehri...


Manchester savaşı yıllardır ortada, son olarak Carling Cup'ta 'City ve United'ın yıllardır süren çekişmeyi tekrar yansıtabilmeleri için uğurlu birkaç el onları yarı finalde eşleştirdi...

***

İlk maçta kendi evinde Tevez'in iki golü ile 2-1 kazanmayı başaran Manchester City 33 yıldır süren 'kupa kazanamama' hasretine son vermek için bir hayli umutlu ve heyecanlıydı. Gollerin Tevez'den gelmesi de ayrı bir mutluluk kaynağıydı. Fakat işler 'yine' istendiği gibi gitmedi.

***

İkinci maçta United ilk maçta kaybetmenin verdiği gerginlikle çıktı sahaya. Maçtan önce 400 güvenlik görevlisinin yaptığı aramalarda birçok United'lı taraftarın üzerinden Bellamy'ye atıfta bulunmak için 'golf sopaları' çıkmıştı. İlk maçta Giggs'in ayağından gelen sayıya güvenenler ve turun geleceğinin garanti olduğunu söyleyenler vardı. Nitekim öyle de oldu. City'nin tek golü yine Tevez'den geldi ve 3-1 ile iki farkı yakalayan Kırmızılar Aston Villa ile yapılacak finalde oynamak için Wembley'e doğru yol aldılar.

***

Turun geleceğini garanti olarak gören United'lı taraftarlar çok önceden City'lileri kızdıracak pankartı hazırlamışlardı fakat bunu asmak için maçın sonunu beklemeyi de her ihtimale karşı ihmal etmemişlerdi. 33 yıldır kupa kazanamayan City alınan bu yenilgi ile 34'e yelken açıyordu ve pankarttaki 3'ün yerini yavaş yavaş 4 alıyordu. 'Zaman akıp gidiyor!...'

***

Tevez'in Kırmızılardan City'ye geçmesinin ardından Manchester caddeleri City formalı Tevez afişleri ile süslendikten sonra United'lıları kızdırdıklarını düşünen City'liler sanıyorum artık 'Arap' parası ile saadetin gelemeyecğini anlamaya başlamışlardır. 'Alay' şehri olan Manchester'da City'liler artık daha yaratıcı olmak zorundalar.

***

Carling Cup 09-10 Yarı Final:

İlk maç; Man City 2 - 1 Man Utd ( City of Manchester Stadium)

Tévez 42' (pen.), 65'

Giggs 17'

İkinci Maç; Man Utd 3 - 1 Man City ( Old Trafford)

Scholes 52'
Carrick 71'
Rooney 90+2'

Tévez 76'

Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan