Uruguay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uruguay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2011 Perşembe

Uruguay neden Brezilya ve Arjantin'in ilerisinde?

Uruguay en güzel ve parlak futbolu sergileyen takım değil, ama diğer özellikleri Güney Amerika'da rakip tanımıyor.

"15. Copa'mızı kazandık, büyük övgü hakeden bir şey bu. Bu kupayı daha önce 14 şampiyonluğu yaşayan bütün oyunculara adıyorum. Onlar olmasaydı burada olamazdık."

Uruguay teknik direktörü Oscar Tabarez, Güney Amerika futbolunun tanınmamış kahramanlarından beklemeyeceğimiz kadar mütevazı. Ama kendisinin milli takımla yakaladığı başarı tüm dünyada tanınmayı hakediyor. Çünkü pazar günü Estadio Monumental'de oynanan Copa America finalini seyreden herkesin şehadet edeceği üzere, Luis Suarez ve Diego Forlan'ın sürüklediği bu takım gerçekten de harikulade.

Dünya çapındaki bu iki yıldız ertesi günkü gazetelerde haklı olarak manşetleri işgal etti elbette. Liverpool golcüsü Suarez, azimli ve yıldırıcı Paraguay karşısında final boyunca olağanüstüydü; her topun peşinden koştu, açı gözetmeden şutlar çekti ve daha uygun pozisyonda olan arkadaşlarını yoptan hiç mahrum etmedi. Turnuvanın en değerli ve dört golle ikinci en skorer oyuncusu olan 24 yaşındaki fenomenin yeteneği bir sır değil.

Uruguay forması giydiği her saniyede harcadığı efor ve gösterdiği fedakarlık da kayda değer, çünkü milli zaferin çok şey ifade ettiği bir ülkenin oyuncusu.

Aynı şeyler elbette forvetteki partneri, milli takımın simgesi ve Gerardo Martino'nun oyuncuları karşısında alınan 3-0'lık zaferin kahramanı için de geçerli. Dieogo Forlan Dünya Kupası neşesinden sonra Atletico Madrid'de kötü bir sezon geçirdi, ek olarak Copa America'ya da iyi başlamadı, ama halkının ona olan sevgisi bir saniye bile kaybolmadı.

Bir şekilde bilet bulabilmiş binlerce Ururguaylı maç boyunca "Ole, ole ole ole, Diego, Diegoooooooo," tezahüratı ile stadyumu inlettiler. Sarışın bomba da onları hayal kırıklığına uğratmadı. Suarez takımını öne geçirirken, Dünya Kupası'nın en iyi oyuncusu seçilen Diego kendisinden beklenen özgüvenini sahaya yansıttı ve iki golle skoru belirledi.

Ceza sahasının köşesinde sol ayağıyla attı füze Justo Villar'ı aşarken Uruguay'ı kupaya bir adım daha yaklaştırdı. İkinci golü tek kelimeyle enfesti. Maçın son dakikalarında çıktıkları kontra atakta Suarez topu partnerinin önüne bıraktı, Forlan enfes bir vuruşla Villar'ı yine avlarken saha içinde ve dışında patlamayı bekleyen zafer kutlamalarını başlattı.

Kaptan Diego Lugano oldukça mutlu...


Bununla birlikte sadece bu iki golcüye odaklanmak haksızlık olur. Uruguay'ı geleneksel rakipleri Arjantin ve Brezilya'dan ayıran, kupa sayısı açısından Güney Amerika'nın ve dünyanın en başarılı takımı olmasını sağlayan şey basitçe izah edilebilir: öncelikle bir takım olması.

Forlan'ın Dünya Kupası sonrasındaki gol kısırlığını aşmasının takım arkadaşlarında yarattığı sevinç, turnuva boyunca taraftarıyla etkileşimi, oyuncuların arasındaki yakınlık; bunlar sonradan empoze edilebilecek şeyler değil. Uruguay masalı, 'El Maestro' Tabarez'in beş yıllık durmak bilmez çabasının, devamlılığın ve istikrarın eseri.

Rakamlar yalan söylemez: Tabarez 2006'da göreve geldiğinden beri Arjantin dört, Brezilya üç teknik adam gördü, ama kimin zirvede olduğunu herkes biliyor.

Üç milyon nüfuslu küçük bir ülkenin başardığı mucizelere dikkat çekmek bir klişe haline geldi, ama Uruguay'ın futbol rönesansını gerçek anlamda takdir etmek için bunu da hesaba katmak gerekiyor. Uruguaylılar Copa America şampiyonluğunun yanı sıra Dünya U-17 ikincisi, Güney Amerika U-20 ikincisi ve Penarol ile Copa Libertadores finalisti. Bu değişim şok edici ve ne kadar övülse azdır.

Başarının temel öğesi alçakgönülülük ve bu nedenle Copa kutlamaları kısa sürecek. Dünya Kupası elemeleri Ekim ayında başlıyor, üst üste Paraguay ve Bolivya ile yapacakları maçlar çetin birer sınav olacak. Copa America Güney Amerika'daki takımlar arasındaki farkın büyük oranda azaldığını gösterdi. Uruguay 2006'da ve 2010'da hezimete uğradığı Brezilya karşısında iyi konsantre olmalı ve en iyi performansını sergilemeli.

Ancak daha buna sıra var, şu an için Forlan, Suarez, kaptan Diego Lugano ve diğer 21 kahraman zaferin tadını çıkarmayı hakediyorlar.

En iyisini son düdükten dakikalar sonra konuşan Luis Suarez söyledi: "Uruguay'ın bütün oyuncuları olgunluk, kazanma azmi, Uruguay ruhu ve sonsuz fedakarlık gösterdi."

2011 Copa America şampiyonları çok güzel ve parlak bir futbol sergilemedi, ama iş çaba, birlik, yürek ve yeteneğe gelince onlarla rekabet edecek tek bir takım bile yoktu.

Goal.com

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Boyalı Kuşlar Ülkesine Turuncu fırça darbesi, Puyol'un altın kafası ve Hayalimin finali...



Tuhaf bir futbol ülkesi aslında Uruguay. Geçmiş Dünya Kupaları'nda iki kez şampiyonluğu yakalamış olmalarına rağmen bir türlü bir Arjantin ya da Brezilya olmayı başaramamışlardır ne yazık ki. İki Dünya Şampiyonluklarına rağmen çoğu turnuvada onlardan çok bir şey beklenmedi bugüne kadar. Kupa tarihinde bu başarıyı sadece bir kez elde etmiş olan İngilizlerin, hiç elde edememiş olan İspanyolların ya da Hollandalıların her turnuva da favori olmalarının yanında Uruguay'ın isminin dahi geçmemesi biraz düşünülmesi gereken bir durum...

Uruguay kupa ilerledikçe sempatikleşen bir ülke oldu bu turnuvada. Haziran ayının başında turnuva başlamadan önce kime sorarsanız sorun ortak kanı Uruguay'ın ikinci turu, belki çok küçük bir ihtimal ile çeyrek finali göreceği yönündeydi. Fakat Oscar Tabarez ve futbolcuları 2002'nin Türkiye'sine çok benzerlik taşıyan takımlarını yarı finale getirmeyi başardılar. Kimileri bu durumu şans dese de arka planda görmek için çok çaba sarf edilmesi gerekmeyen bir takım oyunu ve kenetlenme mevcut. Uruguay'da yıllar sonra nihayet geçmişinden esintiler görme olanağına sahip olduk... Turnuvanın beğeni kazanan ve içinde Forlan gibi hayatı roman olacak bir futbolcu barındırdıkları için onlara teşekkür etmek gerek. Devlet başkanları Jose Mujica'nın tek mal varlığının 1987 model “kaplumbağa” olarak bilinen Volkswagen aracı olması ve başkan olmasına rağmen çok mütevazi bir hayat sürmesi gibi gibi onlarda yıllar önceki kupaların varlığına rağmen mütevazi olarak boy göstermeye devam edecekler. Ancak ne var ki sempatimizi kazanan bu 'Boyalı Kuşlar Ülkesi' ne 'Turuncu' renkte atılan bir fırça darbesi onları finalden etse de destekleyenlerin gözünde klasik tabir ile 'Gönüllerin şampiyonu' olmayı başardı... Eklenmesi gereken ise bu fırça darbesi yapan ülkenin de Gönüllerin takımı Hollanda oluşu...

Büyük futbolcu Forlan... Ülkesi için yapması gereken ne varsa yaptı...


Uruguay'ın yıllar önce şampiyon olan ruhu ile kupaya odaklanması ile Hollanda'nın 1974 ve 1978'deki şanssızlıkları kırma isteği maçı itekleyen iki faktördü, üstün gelen taraf Hollanda'nın 32 yıl sonra finale çıkma isteği oldu. Aslında Hollanda'nın turnuva başından beri oynadığı oyun renkleri ve taraftarları kadar sempatik gelmese de bir şekilde finale kadar gelmeyi başarmaları yarım kalan bir işin tamamlanmasından önceki son adım... En son Euro 2008'de izleme şansını bulduğumuz hızlı ve tempolu futboldan çok uzak kalsalar da onları finale kadar getiren oyun tarzları oldu, kimse beğenmese de. Burada en güzel kelimeyi sevgili Ali Ece 'Total Futbol' yerine 'Total Kontrol' olarak söyledi... Doğal olarak Hollanda'yı destekleyenlerin Euro 2008'deki güzel oyun artı elenmeyi çok güzel olmayan oyunun yerine çok güzel olmayan ama final ya da şampiyonluk getirebilecek oyunu tercih etmeleri de doğal. Hayalimin finaline giden yolda ilk adımda Hollanda bir şekilde gerekeni yaptı, İspanya'da Puyol ülkesine altın kafası ile finali getirerek 1 ay önce istediğim finali getirdi. 


Tam 60 yıl sonra...

Katalan, İspanyol, Real Madrid, Barcelona ayırt etmeden, sadece İspanya olduğu için ve tıpkı Hollanda gibi şanssızlıklarını kırmalarını için desteklediğim İspanya Puyol'un ülkesi adına attığı kafa golü ile tarihinde ilk kez finale yürüdü...

İspanya, İsviçre ile oynadığı ilk maçın ardından Euro 2008'de alıştığımız oyundan uzak bir görüntü sergilemesine rağmen toparlandı ve finale kadar geldi. Turnuvanın başında, son 16'da rezil futbol oynayan İngiltere karşısında ve kötü futbol oynayan Arjantin karşısında harikalar yaratan Almanya İspanya karşısında alınabilecek en iyi sonucu aldı aslında... İspanya'nın futbol tarzının Almanlara ters geleceği belliydi esasında. Aşırı pas trafiği Almanya'yı çok fazla yordu. Maç içinde ortaya çıkan kadro kalitesi farkından da söz edebiliriz. Turnuvanın başından bu yana futbol şansı çok fazla yanında olan Müller'in olmayışı Almanya'yı çok fazla etikiledi demek ne kadar doğru olur bilmiyorum ancak iki takım kadrolarından karma yapmaya giriştiğimiz de Almanya'dan sadece Busquets'in yerine (gereksiz adam) Bastian'ı alabileceğimizi söyleyebilirim. 




Tabii beni en çok sevindiren İspanya'nın yıllar sonra nihayet hem finale çıkması hem de kupaya bu kadar yaklaşması oldu. Maradona'dan kaynaklı Arjantin sempatizanlığının (zaman zaman benimde bulaştığım!) fazla olması, İngiltere'nin 66 ruhunun çok tartışılması arasında son Avrupa Şampiyonu favoriler arasında gösterilse de zaman zaman unutuluyordu adeta. Kupayı kaldırdıkları gün farkına varılacak bir yapıya bürünmüştü İspanya ancak 1-0 kazanılan Almanya maçından sonra farkına varmış oldu herkes. Şimdi harika bir takımın ülkenin en büyük ikinci hedefi olan Avrupa Şampiyonluğu'nun hemen ardından birinci en büyük hedefi olan Dünya Şaampiyonluğu'na doğru yürüdüğünü görüyoruz. Bunun yanında 1974 ve 1978'in yaralarını sarmak isteyen Hollanda'nın finalin diğer bir ismi olması bu Dünya Kupası'nı benim için daha anlamlı kılan etkenlerden biri oluyor. Yaşanan olumsuzluklara (vuvuzela, hakemler, Jabulani) rağmen turnuvayı hayalimin finali ile bitirecek olmanın verdiği keyif harika...




Şimdi finalden önce gereken planların ardından, önce kahin ahtapot Paul'un tahmini ile bahis yapıp ardından ilk kez Dünya Şampiyonu olmak için oynayacak iki ülkenin finalini elimde biram zevkle izleyeceğim. Hollanda için her ne kadar geçmişi nedeniyle sempatik yaklaşsam da malum nedenler benim ibremi fazlasıyla İspanya'dan yana çeviriyor. Turnuva başında desteklediğim diğer bir takım olan Cezayir'in elenmesi ve beni hayal kırıklığına uğratmasından sonra (!) bu final benim için ayrı bir güzel geçecek... Bunun yanında ilk maçlarındaki iğrenç futbolun ve gol kısırlığının ardından fazlasıyla kızdığımız bu turnuvanın güzel bitmesi ancak bitmesiyle de bizi üzmesi muhtemel... 2006'dan sonra da büründüğüm 'daha 4 yıl var...' psikolojisi beni yine alıp götürecek olsa da sayılı yıl çabuk geçer mantığı ile teselli bulmaya çalışacağım... Şimdiden final maçına bu kadar girmek olmaz. Son olarak bencil ve adi Pedro'ya selam olsun buradan... Tebrikler İspanya ve Hollanda!

Olayı özetleyen resim

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Kupa Tarihinin en antipatik Brezilya'sının, Afrika Ruhunun, Bir fantezinin vedası ve 50 Yıl Sonra İspanya'nın yürüyüşü...


Yılların geleneğini bir kenara bırakıp 'Avrupai' tarzda oyun oynama derdinde olan Brezilya'da Arjantin ile beraber elenmiş oldu çeyrek finalde. Sanıyorum Brezilya'yı en son sempatik göreli 10 yıldan fazla oluyor. 2002 Dünya Kupası gerçek Brezilya futbolundan 'ufak' belirtilerin olduğu son kupaydı. 2006'da Fransa'ya elenen Brezilya ile 2010'da Hollanda'ya elenen Brezilya arasında çok fark yok görünürde. Ancak 2010 Brezilya'sının kupa tarihinin en antipatik takımı olduğu bir gerçek. Robben'in dizine kasıtlı basan Melo'dan mı, eksi elektiriğin babası Dunga'dan mı (futbolcuğu dışında), yoksa önde oldukları anlarda sevimli olan ancak geriye düştüklerinde birden çirkinleşen ve yılların ruhuna aykırı davranan tüm oyunculardan mı bu antipatik olma durumu? (Kaka'yı kesinlikle dışarıda tutuyorum) Geçmişte çok alıştık, Romario'ya, büyük özlem duyduğumuz dişlek Ronaldo'ya, (izlediğim dönem içindekiler) şimdi ise 'Saffet Sancaklı' tarzında bir L. Fabiano'nun bile forvet hattında olması itici geliyor bana. Yine Brezilya'da futbol zekasını bünyesinde çok fazla barındırmayan oyuncuların bir araya gelmesi Hollanda karşısında alınan mağlubiyetin diğer bir faktörü oldu bana göre. 

Hollanda - Brezilya maçından önce elbette 'hepimiz portakal' dık ve sloganımız da 'Hup Hollanda Hup' tu. Turnuva başından beri hayalini kurduğum İspanya - Hollanda finali de gerçekleşmek üzere, umarım ki gerçekleşir. Çünkü Dünya Kupası başlamadan önce bu iki takımın final oynamasını istemem de iki neden vardı, Hollanda'nın şanssızlığını kırması, İspanya'nın da artık kötü sonuçlara bir dur demesi. Ayrıca bu iki takımın finalinde kazanan kim olursa olsun kupa tarihinde bir ilk yaşanacak olması da çekiyor beni fazalsıyla. 

Hollanda - Brezilya maçına   Fever Pitch   bakışı;

"Dunga'nın Brezilyası Parreira'nın Brezilyasının günümüz için geliştirilmiş versiyonu. Kontrol Brezilyası biz futbol romantiklerince kabul görmez; hele ki arşivlerden 82 takımını seyretmişseniz ve inandığınız isimler size o takımın dünyanın gördüğü en iyi takım olduğunu söylediyse. Öte yandan Michels'in Hollanda Takımı da eşdeğer örnektir; Total Futbol rüyası ile tanışan dünyayı Almanlar uyandırmıştır. Kısacası genleri ile sahada yaptıkları tamamen zıt iki takımın yarı final için çarpıştığı bir maçta, golden daha çok taktik disiplin ve mücadelenin keyif verdiğini yazmak nasıl bir ironidir?

Yılın Bidonu Felipe Melo'nun Xavi vari attığı pas sonrası gelen gol ve o dakikaya kadar Brezilya'nın Hollanda orta sahasını çabuk ve rahat geçişi, Hollanda'nın ilk yarı boyunca yokları oynaması, Brezilya'nın nispeten işini kolaylaştırmıştı. Alves'in çok içeri girerek orta sahaya üstünlük getirmesi, sağda boşalan koridorda Maicon'u fazla kullanmayışları ile pasifize oldu; burada Kuyt'un defansif etkisi göz ardı edilmemeli. Açıkçası her anlamda tıkanmış bir oyun vardı sahada Hollanda için ve eskiye göre daha yavaş oynayan takımın bunu kırması için mutlak suretle oyun temposunu arttırması gerekiyordu.

Aslında ikinci yarının başında da ortada pek bir numara yoktu Hollanda adına. İlk yarı gereksiz bir sarı kart gören Bastos'un atılmayışı ve o pozisyonda, ilk 45'te sezonun en iyi oyununu oynayan Melo'nun kalecisini bozması sonrası gelen gol. Dünya Kupalarında bu tarz dramalara çok kez şahit olduk. Tansiyonu yüksek Brezilya'nın bu dakikadan sonra dağılması olasıydı; çok geçmeden yedikleri ikinci golde Sneijder Sambacıları uçurumdan aşağı itti. Melo neden yılın bidonu olduğunu en atılmaması gereken anda Robben'e basarak kanıtladı ve sonrasında, gergin takımın rakibini itiş kakışını izledik.


Luis Fabiano'nun son derece vasat iki stoper karşısında bu kadar ezilmesi ve Dunga'nın buna uzunca bir süre sabretmesi, Bastos'un ikinci yarıya başlaması ve ilk devre takımın vites küçültmesi Dunga'nın önemli hataları. Dahası kenardaki görüntüsü takımınınkinden farksızdı ve teknik adamın moral motivasyonunun, duruşunun takımı üzerindeki etkisine bir kez daha şahit olduk. Bert Van Marwijk'in herhangi bir taktik hamle ile maçı çevirdiğini söylemek zor bana göre. Takım bildiği oyuna devam etti ve şans onlara döndü. 10 kişi yüklenmeye çalışan Brezilya'ya verilen oldukça amatörce pozisyonlar da cabası. Hollanda'nın bu tarz tehlike anlarında tempo yapması, hızlanması yeterli olacaktır; bu takım o oyunu da biliyor nitekim.

16 senelik bir hesabı kapattı Portakallar. 94'te şampiyon olan, 98'de final oynayan Brezilya'ya iyi oynayarak elenmişlerdi. Bu sefer bir şey yapmalarına gerek kalmadı; onlar yeni dünya modasına uydular, bildiklerini bir kenara bıraktılar, rakipleri fişi kendi kendine çekti..."

2002'deki Türkiye ile büyük benzerlikler taşıyan Uruguay ile Gana'nın yarı finale çıkma savaşı sanıyorum kupanın en zevkli mücadeleleri arasında zirveye oynamaya aday... Bu maç içinse karışık duygular ile izlediğimi söylemeliyim. Bir tarafta Lugano ve turnuvanın başından beri sempatimi kazanan Uruguay, diğer tarafta ise Fildişi Sahili'nden, Kamerun'dan, Nijerya'dan bekleneni yapan ve Afrika ruhunun kupadaki temsilcisi olan Gana... 

Turnuva öncesi Uruguay milli takımından umutlu olsak ta beklentiler sadece gruptan çıkacakları yönündeydi. Ancak şimdi gelinen nokta da penaltılarla olsa da Gana'yı eleyip yarı finale kalan Uruguay, Arjantin, Brezilya ve Paraguay'ında kupaya veda etmesiyle Güney Amerika'nın bayrağını taşıyan tek ülke olarak kalmış durumda. 

L. Suarez... Tanrı'nın eli artık onda mı?


Gana-Uruguay maçının kırılma anı şüphe yok ki Suarez'in topu eliyle çizgiden çıkarması ve devamında Gyan'ın penaltı vuruşunu direğe nişanlamasıydı. Şimdi bu durumu İrlanda-Fransa maçında T. Henry'nin el hareketi ile derecelendirip 'Henry'ye sahtekar diyenler Suarez'i neden savunuyor' deniliyor. Şöyle bakmak gerek bu olaya. Suarez yaptığı el hareketi sonrasında 'oyun kurallarının' en uç noktasını kullandı, sonucunda kırmızı kartı görerek oyundan ihraç edildi ve cezasını aldı. Gana'ya ise kendi kaderini kendi çizmek kaldı penaltı atışı ile. Suarez'in yaptığı elbette yanlış ancak bu yönüyle bile sahtekar Henry'den ayrılıyor. Burada futbolun üzücü ama bir o kadar da onu sevmemizi sağlayan kuralları işledi. Henry ise yaptığı hareketin cezasını almayı bir kenara bırakın koskoca bir ulusun hayallerinin yıkılmasına neden oldu.  Gana'nın son anda penaltıyı değerlendirememesinden sonra moralmen çökmesi ve penaltı atışlarında klas bir vuruş yapan Abreu'nun son atışı ile yarı finale yürüdü Uruguay... Büyük takımlar tek tek elenmişti ve Gana'yı diğer turda bekleyen nispeten daha az zorlanacağı bir Hollanda idi. Vuvuzelalar her zamankinden daha kuvvetli üflendi, büyüler de yapıldı ancak olmadı... Hollanda'dın 2000 Avrupa Şampiyonası'nda İtalya karşısında maç içinde iki penaltı kaçırıp seri penaltı atışlarında elenmesi gibi bir şok yaşadı Gana. Eğer Gyan seri penaltı atışlarında yaptığı harika plase vuruşu 120. dakika da abanmadan 'çoşturma içgüdüsünden' uzak olarak yapsaydı şimdi Gana'nın Afrika'nın öncüsü olduğunu konuşuyor olurduk. 


Uruguay'ın başarısında teknik direktör Oscar Tabarez'den de bahsetmeden geçmek kesinlikle olmaz. Tabarez yıllar sonra Nacional ve Penarol oyuncularını bir araya getirmeyi ve bunlarla birlikle yurt dışında oynayan oyuncular ile takım ruhunu oluşturması başarıyı getiren en önemli faktörlerden bir tanesi oldu. Muslera'nın harika yeteneklerini keşfeden ve onu en önemli yere monte eden de yine kendisi oldu. Gana turnuva da özel bir takım olsa da Uruguay bana daha özel bir takım olarak geliyor yukarıda ki nedenlerden dolayı. Şimdi yarı final de Uruguay - Hollanda maçını karmaşık duygularla beklesem de bir ilk yolunda ilerlenmesi için ibrem Hollanda'dan yana pek tabii...

Almanya'nın kazanma alışkanlıklarından daha önce biraz bahsetmiştim. İngiltere'den sonra Arjantin'e de 4 gol atmak nereden bakılırsa bakılsın eğer Almanya yarı finalde favorim İspanya'ya elense dahi büyük bir olay. Löw'ün 'Messi'yi ve tüm Arjantin'i sahadan sildik' açıklamaları ise herşeyi özetliyor gibi.  'Turnuvaları yıldız oyuncular kazandırmaz' önermesinin en büyük kanıtı belki de şimdiki Alman milli takımı... İhtiyaç olan sadece dengeli bir takım ve turnuva boyunca çok büyük önem taşıyan konstantre ve iyi bir atmosfer. Takımı yöneten teknik direktöründe aynı şekilde takım ruhuna ve oyununa önem veren, bireylerden çok bütüne önem veren adam olması da çok önemli bu başarıda. Daha önceki Dünya Kupaları'nda da Almanların buna fazlasyıla önem verdiğini rahatlıkla görebiliriz. Meksika 86 öncesi Beckenbauer'in takımın huzurunu ve dengesini bozduğu için Uli Stein'i takımdan yollaması geçmişten bir örnek sadece. Almanya'nın katıldığı Dünya Kupaları'nda baktığımızda zaten ortak paydanın başarı olduğunu görüyoruz. Sadece bekletiler ve tahminler değişkenlik göstermiştir Almanlar için. 2006'daki takım beklentilerin üstündeydi, yarı finale kadar geldi. 1994 ve 1998'de kimse onlardan bir şey beklemiyordu ancak yine çeyrek finale kadar gelmeyi başardılar. 1982'de çok eleştirildiler, sevilmediler ama yine alışıldığı gibi başarılı olup final oynadılar. 2002'de Uzak Doğu'da bir araya gelen ekip te 1982 ile beznerlikler gösterdi ancak yine finale kadar gitti. Sonuç olarak takım nasıl anılırsa anılsın, nasıl yazılırsa yazılsın onların her turnuvada bir şekilde bir yerlere gelmeyi başardıkları bir gerçek...

Müller çok mu şanslı yoksa her zaman olması gereken yerde mi?


G. Müller'i geçip Ronaldo'nun 15 gollük rekoruna bir adım daha yaklaşan Miroslav Klose'den de biraz bahsetmek gerek. Öncelikle ligde ve hazırlık maçlarında onun kötü performansına rağmen Löw'ün, Klose'nin Dünya Kupaları'nda büründüğü inanılmaz ateşi görmesi ve ona güvenmesi ilk söylenecek söz. Klose'nin şu anki yeri hak etmediği dahi söyleniyor. Ben olaya biraz romantik yaklaşanlardanım. Sırf Dünya Kupaları'nın en çok gol atan oyuncusu olmaya bu kadar yakın olan bir oyuncunun tabii ki destekçisiyim. Artık kim ne derse desin Klose bir Dünya Kupası efsanesidir. Dünya'nın en iyi forveti ve golcüsü hiçbir zaman olamadı belki ama bu durum böyle. Ekşi Sözlük'te biri yazmıştı. Heading + anticipation + off the ball + teamwork. Bunların hepsini topladığınızda Klose'yi elde ediyorsunuz ve bu da zaten gol demek. FM yalan söylemez!




Son olarak Arjantin ve Maradona ile ilgili okumanız için tavsiye; http://gueneslipazartesiler.blogspot.com/2010/07/hersey-mumkun-diego.html

Gelelim İspanya-Paraguay maçına. Daha önce kullandığım bir cümle vardı. 'Futbolu sevmeyen insanlara güzel maçlar izlettirin ki aşık olsunlar'. diye. İşte bu maçta içinde yaşanan hikayesi ile böyle bir maçtı benim için. Ömer Üründül'ün 'futbol enteresan' sözünün cuk oturduğu bir maç varsa Dünya Kupası'nda bu o maçtır. Cardozo'nun kaçan penaltısı, ardından Xabi'nin önce attığı, tekrarında kaçırdığı penaltı, Villa'nın galibiyet golündeki patlaması ve maç sonunda Cardozo'nun göz yaşları 'işte futbol böyle bir şey' demek için yeterli. 2004'te Yunanistan'ın sergilediği oyuna fazlasıyla benzettiğim bir oyun anlayışına sahip olan Paraguay'un bir de favorim olan İspanya karşısında kaybetmesi üzmedi beni doğal olarak. Katalan, Barca'lı, Madrid'li ayırt etmeden desteklediğim bir takımın böyle dramatik bir şekilde yarı finale yürümesi de beni çoşturdu haliyle. Yukarı da bahsettiğim Almanya karşısında İspanya'nın işi çok zor olsa da Dünya Kupası tarihinde elle tutulur, hatta abartalım gözle görülür başarısı olmayan İspanya'nın Dünya Kupası'nı Madrid hava alanına indirmesi en büyük isteğim... Villa o golü 'yeter ulan' der gibi atarken İspanya Ulusal kanalında yorumculuk yapan Jose Camacho'nun haykırışı koca bir İspanya'yı özetler nitelikte. Şimdi herkes kupaya giden yolda son iki maçında kazanılıp rüyalarının gerçekleşmesini bekliyor...  Herkeslerin ağzında sakız olan Paraguay'lı güzel 'L. Riquelme' nin de Paraguay şampiyon olursa soyunma vaadide boşa gitmiş oldu. Ben ne kendisini ne de kocaman göğüslerine sıkıştırdığı telefonunu hiç beğenmiyorum orası ayrı. 

Yazılar birikince okunması zor bir yazı çıkmış ortaya arkaya dönüp bakınca... Okumayanlara da anlayış gösterdiğimi belirteyim son cümlemde...




16 Haziran 2010 Çarşamba

Bilinmeyen Ülkeden, Doğusu Batısı Olmayan Ülkeye...


Kore'nin bilinmeyen yakası Kuzeyi... Brezilya ile oynadıkları grup maçında onlara karşı sempati beslemek kadar doğal birşey yok. Fakat herşeyden bağımsız. Ne liderleri Kim Jong-II'yi, nede halkı açlıktan kıvranırken füzelere, silahlara para veren hükümetini düşünerek. Maçtan önce açılan pankart herşeyi özetliyor esasında: " Forget politics for 90 mins" . Sadece 90 dakika. Maç boyunca herşeyi bir kenara bırakıp futbola odaklanalım istiyorlar hepsi bu... Fakat futbolu hayata her daim fazlası ile bağdaştıran ben maç seramonisinde kendi milli marşı çalarken Kuzey Kore'li oyuncu Jong Tae Se'yi ağlarken görüyorum ve başlıyorum düşünmeye...

Jong Tae neden ağlıyordu? Tribünlerde az önce bahsettiğimiz pankartı gördüğü için mi? Yoksa en kaba tabirle ülkesinin kaderine mi ağlıyordu? Ya da tıpkı Türk milli takımının 2002'de yaptığı gibi yıllar sonra Dünya Kupası'na katıldıkları için mi? Belki de kendi insanı için ağlamıştır... Çünkü onlar Brezilya karışısında mücadele ederlerken sahada ter döktüğü ülkesinin halkı onları izleyemeyecekler. Liderleri olan Kim Jong sadece takımın galibiyetlerinde ülkeye yayın yapacak. O da sansürlü... Evet, nereden bakılırsa bakılsın bir ağlama nedeni bu... 

Maçtan önce bakıyorsun, dediğim gibi bu futbolcuların ülkesini yöneten adamları bir kenara bırakıyorsun ve bakıyorsun... Aynı tip kesilmiş saçları, Brezilya, Arjantin ya da İngiltere kadar havalı bir markaya yaptırılmamış formaları ile sahadaydılar... Sadece birkaç oyuncusu yurt dışına çıkabilmiş (Yurt dışından kasıt Japonya ve Rusya) bu takım İlk dakikalarda Brezilya karşısında, belki de iki üç yıl öncesine kadar sadece televizyondan (o bile zor olabilir) görebileceklerini düşündükleri oyunculara karşı afalladılar... Her Faulden sonra kesintisiz ellerini uzatıp yerdeki meslektaşını ayağa kaldıran bir Kuzey Kore'ydi sahadaki.  Kısıtlı imkanlarına rağmen, acemiliklerine rağmen Brezilya'ya karşı hücum yaptıklarında bir anda etkili de olabiliyorlardı zaman zaman. Ancak onların ayakları Güney'deki komşuları kadar yetenekli değildi... 

Uzakdoğu'nun en uzak köşesinde, içinde 23 milyon kişinin yaşadığı koskoca bir ev. Evin sahibi Kim Jong. Bütün perdeleri kapattı; kendisi herkese yetecek kadar parlaktı ona göre. Diğer devletlere, halkalara popüler hiçbirşeye gerek yoktu onun için... Fakat biz onlara rağmen sevdik Kuzey Kore'yi... 

Güzel attı Maicon... Peki o pozisyonda Daniel Alves olsaydı?


Şili ve Honduras'a da teşekkür etmek gerek. Belki çok fazla gol sesi çıkmadı ama kupa boyunca en zevkli mücadeleyi izlettiler bizlere. Gol atmasına rağmen skora yatmayı aklından bile geçirmeyen Şili, o kadar baskıya rağmen kendini ezdirmeyen bir Honduras... Şili hakkında da pek birşey bilmiyorduk aslında. Alexis Sanchez çalımları bir bir atarken ve yüreğimize girerken bizlerde neredeyse ona oturduğumuz yerden İnti İllimani nameleri ile eşlik edecektik. Alexis Sanhez'in karşısında ciddi bir rakip yoktu geyiğine girmeye hiç gerek yok. Onu ve arkadaşlarını izlerken aldığım zevkin yarısını Arjantin-Nijerya maçında alamadım ne yazık ki... Hiç bir şeye girmeden, fazla derinlere dalmadan izlediğim takımın beni şaşırtmasına ve ekrana bağlamasına izin verdim sadece... Bana bugün heyecan vermeyen ama galibiyet alan uyuz İsviçre değil, heyecanlı Şili gibi takımlar gerek turnuva boyunca. Tabii ki aldığın sonuç güzel oyundan daha önemli. Fakat ikisi bir araya gelince inanılmaz bir tutku çıkıyor ortaya, biz de izliyoruz... Son olarak Şili'nin bize bir artısı da taraftarlarının tıpkı diğer Güney Amerikalılar Arjantin taraftarı gibi sesleri ile vuvuzelayı bastırmaları oldu... Şimdi Şili'den istekler İspanya'nın bir türlü açmayı başaramadığı İsviçre savunmasının kilidini açması yönünde. 

Teşekkürler Doğusu ve Batısı olmayan ülke; Şili...


Taktiksel Bakış;

Fildişi Sahili 0-0 Portekiz

" Mart ayında teknik adam değişimine gidip turnuvaya Sven Goran Eriksonn ile gelen Fildişi Sahili'nin ne oynayacağını merak ediyordum. Eriksonn'un fazlasıyla kontrollü ve defansif sonuç oyunu ile öldürdüğü İngiltere'yi dikkatli seyretmiş biri olarak, geçen turnuvanın sempatik, basan, ısıran takımına neler yapabilir diye düşünüyordum. Açıkçası geçen turnuvada tecrübenin, kontrolsüzlüğün ve heyecanın cezasını çeken Fildişi Sahili çok daha olgun gözüktü. Atletik ve sert yapılarını biraz kontrol altına alan Eriksonn 4-3-3 biçiminde dizdi sahaya takımını. Kenarlarda Demel ve Tiene ile klasik savunma sertliğini sağlarken, dinamik orta 3'lüde göbeğe Yaya Toure'yi koyarak takımın hem futbol aklını, hem sertliğini arttırdı. Yanında Romaric yerine Eboue tercihi tartışılabilir ama, Eboue'nin sırıtmadığını söyleyebiliriz. Dindane-Gervinho-Kalou üçlüsünün sık yer değiştirmesi oyunun, 4-4-1-1 gibi de okunmasına neden oldu. Defansını orta sahaya kadar iten ve Portekiz'in topla oynamasına izin vermeyen yapıları rakibi maçın tamamına yakın bir bölümünde pasifize etti ama final paslarındaki beceriksizlikler nedeniyle sonuca gidemediler. "

Portekiz 0-0 Fildişi Sahilleri. " Drogba? O kol nasıl kaynadı bir haftada ?... "


Güney Afrika 0-3 Uruguay... Forlan'ın golü, Boliç'in ManU'ya 1999'da attığı golün yeşili...



Ve Gecenin Bonusu...


İspanya'nın İsviçre'ye yenildiği maça ayrıca değineceğiz...



Son olarak Tavsiye; Gizli Ülke Kuzey Kore.

12 Haziran 2010 Cumartesi

Güney Afrika İstekli, Fransa ? Aynı...

Güney Afrika 1-1 Meksika

Açılış maçları her zaman zordur. Genelde keyifsizdir. Ev sahibi Güney Afrika'nın gücünün sınırları belli. Maçın girişinde de, genelinde de kendilerinden bekleneni gösterdiler. Öte yandan turnuvalarda beklentinin yüksek tutulduğu, ancak her seferinde hayal kırıklığı yaratan Meksika'nın genel görüntüsü maçı fazla uzatmadan koparacak nitelikteydi. Futbolda skor şanslarını değerlendiremediğiniz vakit sıkıntı çekmeye başlarsınız. Golü kaçıran taraf strese girerken, savunanın morali artmaya başlar. Meksika'nın ilk yarıda Vuvuzela ile tanışıklığı son derece başarılı ama sonuca gidememeleri ciddi bir eksi. Öte yandan Güney Afrika Konfederasyon Kupası'ndaki görüntülerinden çok daha defansif, çok daha ürkek. Parreira'nın takımının yenilmeme üzerine kurulu yapısı, süpriz gol sonrası işe yarar gibi gözükse de, genelinde ciddi sıkıntıları olan bir yapı.

Meksika maça çok iyi başladı. Geride top rakipteyken ön alana çıkan oyuncu ile benimsenen 3'lü yapı oldukça tarihi. Teknik yapılarını ön plana çıkararak topa sahip olma peşinde oldular maç boyu. Ancak yaptıkları çok basit pas hatalarındaki temel sebep saha içi hareketlerindeki yetersizlikleriydi. Yedikleri gol sonrası düştükleri paniği maç boyu atlatamamaları ciddi sıkıntı oldu. Her şeye rağmen Meksika'nın genel görüntüsü için pek iyi şeyler söylemek doğru olmaz. Marquez'in dağıttığı toplara karşın, pas organizasyonun yavaş ve yetersiz olması Meksika'yı temposu düşük ve etkisiz bir takım yapıyor. Güney Afrika ilk yarının tamamında savunma yapma derdinde oldu. Özellikle Gio Dos Santos'un ilk yarıda harika bir oyun ortaya konduğunu söylemek gerek. Zaten ikinci yarı Parreira da bu bölgeye önlem aldı. Girdikleri pozisyonları değerlendirememeleri ikinci yarı başlarına çorap ördü.

Devre sonrası sol tarafta değişiklikle başlayan Parreira'nın, takımı içerde biraz daha ileri çıkmaları konusunda motive ettiği çok açıktı. Biraz daha öne çıkan Güney Afrika ilk yarıya nazaran rakibin pas koordinasyonunu sıkıntıya soktu. Kontradan buldukları gol bu turnuva için aradıkları enerjiydi. Meksika'nıngol sonrası girdiği telaş işlerini de kolaylaştırmıştı ama, girdikleri iki pozisyonu değerlendirememeleri ve duran toptaki hatalı çıkışları sonrası yedikleri gol galibiyet şanslarını yok etti. Gol sonrası girdikleri panik ile ilgili söyleyeceğimiz şu; maçta biraz daha süre olması durumuda sıkıntıları daha büyük olabilirdi.

Görünen o ki, Parreira'nın takımı katı defansı ile sonuca ulaşmaya çalışacak ama, yaptıkları savunmanın ciddi sıkıntıları olduğunu söylemek yanlış olmaz. Hareketliliği bu kadar az Meksika'ya karşı geride verdikleri boşluklar, geride kalan maçlarda ağır sonuçlar doğurabilir. Öte yandan beklentimin yüksek olduğu Meksika, biresysel yeteneklere rağmen, yine vasatın üstünde bir oyun ortaya koyamadı. Akşam oynanacak Fransa-Uruguay maçı sonrası grubun genel hatları daha net ortaya çıkacaktır. Giovani Dos Santos, Marquez ve Vela'ya takım arkadaşlarının daha fazla yardımcı olması durumunda Uruguay'ı geçip yollarına devam edebilirler. Güney Afrika ise, sürpriz kovalamaya devam edecek gibi görünüyor. Aguirre'nin kaleci seçimi ise tam bir facia. Ochoa dururken bu rezil adamın sahada olması tam bir komedi. Benzer şekilde Guardado'nun yedek başlaması...


Uruguay 0 - 0 Fransa


Dünya Kupası'nda ilk gün geride kaldı ama... Ne beklediğimiz heyecan, ne beklediğimiz futbol vardı. Üzerine bir de vuvuzela işkencesi! Şu turnuvada olsak "lay lay lay" diye girer kırardık bu durumu, kalmazdı vuvuzela falan. Henry'nin elleriyle turnuvaya taşıdığı Fransa'da, baskılardan yılan Domenech'in hücumdan anladığı bu ise eğer, kendisinin baştan başlaması gerekli bazı şeylere. 4-3-3 niyetine başlayan takımın kopuk yapısı ile ortaya bir şey koyamaması bir yana, oyunun Fransa adına asıl şifresi sert orta saha ve defans. Görünürde hücum peşinde koşan Fransa'nın yapısı hala geçen turnuvadaki gibi, arkası sağlam sonuç peşinde koşan takım gibi. Rakip 10 kişi kalana kadar üretemeyen ve Uruguay ceza sahasının etrafında top geveleyen, Ribery ve Gourcuff'un uzaktan şutlarına kalan takımın, grup maçlarını bir kenara bırakırsak, turnuvanın genelinde ciddi sıkıntı çekeceği ortada gibi.

Öte yandan bugün izlediğimiz ikinci 3'lü savunma yapısına sahip takım Uruguay'dı. Arka tarafı topu kullanabilen adamlar ve kenarlardaki oyuncular gidip gelebilen adamlar olunca kalkışılabilecek bir yapı bu. Ancak genel anlamda organizasyonu zayıf bir takım Uruguay. Fransa baskısını maç boyunca kıramadılar ve Forlan'ın ileride yapacağı sihirbazlıklara baktılar. 10 kişi kaldıktan sonra iyiden iyiye geriye çekildiler ve skoru koruma derdine düştüler.

Vuvuzela gürültüsü ile geride bıraktığımız günden geriye kalan pek fazla şey yok maalesef. Fransa kötü, Uruguay kötü, Güney Afrika ve Meksika heyecanlı ama kötü... İlk gün hayal kırıklığı oldu. Oluşan baş ağrısı ve boşa harcanan şu son 90 dakikadan geriye yazacak başka da bir şey kalmıyor. Sonuç Meksika'ya yaradı; Uruguay'ı yen, gruptan çık.

O değilde, zamanında Zurna çalma girişimim olmuştu, 1 saatin ardından baş ağrısı olmuştu üflemekten. Ne ciğer varmış arkadaş, az oturun soluklanın be...

M. Can Mutlu

Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan