İtalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İtalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2011 Perşembe

Maviler, Euro 2012 öncesinde kendilerinden emin ve hazırlar. Peki takım nasıl olacak?

2006 Dünya Kupası'ndaki büyük zaferin ardından iki ileri bir geri yapan ve yıllardır kayda değer bir başarı elde edemeyen İtalya, 2006'dan beri ilk kez bir şampiyonaya favori ve kendinden emin olarak gidiyor. Özellikle dünya şampiyonluğundan sonra, şampiyon olan kadrodaki oyuncuların yaşlılığından etkilenen ve onlardan boşalan kadroda uzun sürekaliteli bir ekip yaratamayan Azzurri, bunun cezasını 2008 Avrupa ve 2010 Dünya Şampiyonası'nda fazlasıyla çekmişti. Ama 2012'deki turnuva öncesinde her şey biraz daha farklı görüyor. Azzurri'nin mevkii bakımından seçeneklerine ve genel kadrosuna biraz göz atalım...

Kalede uzun yıllardır devam eden bir Buffon hegomanyası var. Başarılı bir 2006 World Cup'tan sonraki yıllarda yaklaşık 1 yıllık sakatlık hem Buffon'u, hem de İtalya'yı bir hayli etkilemişti. Büyük organizasyonlarda yer alsa da, özellikle sakatlığın etkileri Buffon için zor bir sınav olmuştu. Ancak şimdi Buffon yine eski günlerindeki gibi formda ve onun arkasında onu aratmayacak Sirigu, Marchetti, Amelia, Viviano, De Sanctis gibi kaleciler var. Mavilerin EURO 2012'de kale bakımından sıkıntı çekmeyeceği aşikar gibi gözüküyor...

İtalya'nın son şampiyonluğunu aldığı 2006'daki dünya şampiyonasında defansı bir hayli iyiydi, ancak bir haylide yaşlıydı. Yaş ortalaması 3'nin üzerleinde bir defans hattı ile dünya şampiyonluğunu kazanan İtalya, ondan sonraki yıllarda bunu cefasını da yeteri kadar çekti zaten. Şimdi İtalya'nın defans hattı daha genç, ancak dünya şampiyonluğundaki kadar güvenli ve iyi mi orası meçhul işte! Sağ bekte belli başlı adaylar var, ama orası için en büyük aday formda olan bir Maggio. Sol bekte ise sıkıntı hat safhada. Santon, De Ceglie gibi isimler güven vermiyor; kimi zaman da Chiellini orada deneniyor. Orası içinse şuanlık en büyük aday Palermo'lu Balzaretti. Onun da ilerleyen yaşı ve istikrarsız form grafiği en büyük sorun İtalya için. Stoperde ise ilk 11 olarak oynayabilecek 4 adaya var direkt: Chiellini, Ranocchia, Barzagli, Bonucci. İtalya'nın en rahat yeri sayı bakımından stoper mevkii.

Orta saha ise, takımın en bol ve en kaliteli yeri genel olarak baktığımızda. Genellikle 4-3-1-2 taktiğini deneyen Prandelli, son zamanlarda o 3'lüde De Rossi-Pirlo-Montolivo üçlüsünü oynatıyor, ki bu üçlü bu şekilde devam edecek gibi. Önlerinde ise Aquilani, Giovinco, Marchisio gibi isimler değişmeli oynuyor şu anlarda. Ancak orta saha-forvet arasındaki köprü olayını en iyi şekilde yapmak için en iyi tercih Aquilani olarak gözüküyor o tarafta.

Forvette ise, futbol kariyerinin en iyi dönemişini yaşayan Cassano ve onun yanında bol alternatifi olan bir ikili duruyor. Cassano'nun yeri, takımda yeri en kesin olan oyuncuların başında geliyor. Onun yanına Balotelli, Pazzini, Gilardino, Osvaldo, Quagliarella, Ogbonna, Paloschi gibi sayısız alternatif yerleştirilebilir. O yüzden Prandelli'nin ofans hattında sıkıntı yaşayacağını düşünmüyorum.

İtalya'nın genel tahmini ilk 11'i bu şekilde. Maviler, EURO 2012'ye gitmeden önce bu denli favori, kendilerinden emin ve hazır bir şekildeler. Onlar için en büyük sorun takımın içindeki uyum. Ancak yapılacak 4-5 hazırlık maçı ve Prandelli'nin motivasyonu ile bu olay da rahat bir biçimde çözümlenecektir.


Fotoğraflar: #129038890 Italy v Northern Ireland - EURO 2012 Qualifier By: Claudio Villa @Getty Images Sport / #129054202 Italy v Northern Ireland - EURO 2012 Qualifier By: Giuseppe Bellini @Getty Images Sport

Cassano formda olmazsa İtalya zorluk yaşayacaktır. Formda olduğundaysa... Kim bilir?

Antonio Cassano, İtalya'nın Kuzey İrlanda'yı 3-0 yenerek Euro 2012 elemeleri C Grubu'nu namağlup bitirmesinde öne çıkarak manşetler çıktı.

14 ay önce yeni teknik direktör Cesare Prandelli tarafından tekrar milli takıma çağrılan Cassano'nun hemen gösterdiği etki Marcello Lippi'nin kulaklarını çınlatmıştır, çünkü ikinci kez göreve geldiği dönemde 'FantAntonio'yu takıma hiç çağırmaması bütün ülkede tartışma yaratmıştı.

Ancak Cassano'nun elemelerdeki iyi konumu Sampdoria Başkanı Riccardo Garrone ile yaşadığı tartışma ile kesintiye uğradı. Prandelli kendisini oynatmak istese bile, Cassano bu mesele çözülünceye kadar kendini kadro dışında buldu.

Ancak Milan'a transfer olarak milli formaya yeniden kavuşan Cassano, Prandelli yönetiminde gol sayısını altıya çıkardı ve takımın hücumdaki etkinliğini artırdı. Elemeler boyunca Mario Balotelli, Giuseppe Rossi, Giampaolo Pazzini, Alberto Gilardino ve Alessandro Matri inişli çıkışlı performanslar sergilerken, Cassano istikrarını korudu.

Bir gazeteci ile girdiği münakaşa nedeniyle İtalya Futbol Federasyonu Başkanı Giancarlo Abete'nin uyarısına Cassano Kuzey İrlanda karşısındaki kritik performansı ile cevap verdi. İlk önce Gareth McAuley ve Ryan McGivern'in arasından mükemmel bir çapraz koşu yaparak Daniele De Rossi'nin enfes kestiği topla buluştu ve iyi bir voleyle golü buldu. Ardından Alberto Aquilani'nin zekice pasında kaleci Maik Taylor'u avlayıp farkı ikiye çıkardı. McAuley bir gün torunlarına İtalya adına nasıl gol attığını anlatabilmek için elinden gelen her şeyi yaparak İtalya'nın üçüncü golüne imza attı, ama o sırada Cassano çoktan duşun yolunu tutmuştu bile.

İspanya'nın ardından Euro 2012 elemelerinin en yüksek ikinci topa sahip olma oranı ile İtalya dokuz maçtan yedisinde kalesini gole kapadı. Prandelli elemeler boyunca düzenli olarak stoper, kısmen bek mevkilerinde değişiklik yapsa da defans her zaman güven verdi. Orta sahada lige de iyi başlayan De Rossi, Andrea Pirlo ve Claudio Marchisio ise takımın 2012'de şampiyonluk ümitlerini güçlendirdi.

Üç ya da dört yıl sonra futbolu bırakacağını açıklayan Cassano, Euro 2012 hazırlık kampında 30 yaşına basmış olacak. Euro 2012 oyanayabileceği son büyük turnuva olabilir.



Elemelerde oyunun kaderini değiştiren bir oyuncu olduğunu ispatlayan Cassano, aynı şeyi Almanya, İspanya, Hollanda ve diğerleri karşısında da göstermeli.

Önümüzde sekiz ay gibi uzun bir süre var ve Cassano'un şu ana dek çok iyi geçirdiği Euro 2012 sürecini nasıl tamamlayacağını görmek için beklemek zorundayız. İşin kolay kısmı geride kaldı, aslı zor kısım yeni başlıyor. Cassano formda olmazsa İtalya zorluk yaşayacaktır. Formda olduğundaysa... kim bilir?

Üç ya da dört yıl sonra futbolu bırakacağını açıklayan Cassano, Euro 2012 hazırlık kampında 30 yaşına basmış olacak. Euro 2012 oyanayabileceği son büyük turnuva olabilir. Elemelerde takımı gibi eksiksiz performans sergileyen Cassano için son hüküm Haziran ayında verilecek.

Goal.com

Fotoğraflar: Italy v Northern Ireland - EURO 2012 Qualifier By: Claudio Villa (Getty Images Sport)

29 Haziran 2010 Salı

2002'de Fransa'nın yaşadığını yaşayan İtalyanlar, Almanların kazanma alışkanlıkları ve İngiltere'nin kaybedişi...


İngilizlerin şu an düştükleri durum esasında Dünya Kupası'nda daha ilk oynadıkları maçta (bu kadar da olmasa) kendisini hisstermişti. Oynanan ilk maçın ardından İngiltere milli takımının 1966'dan beri artık alışkanlık haline getirdiği 'yıldız oyunculara rağmen bir türlü şampiyonluğun ve başarının gelmemesi' durumu birçok kişi tarafından defalarca dile getirilmişti. Turnuva öncesinde İngiltere kalesinin P. Shilton'dan bu yana güven vermediği ve aranan ismin bir türlü kaleyi koruyamaması durumu da İngiliz basınının 'budala' dediği zavallı Robert Green'in ABD karşısında yediği hatalı golden sonra tekrar anlaşılmıştı. İngiliz basını grup kuraları çekildikten sonra 'Easy' yazdıklarında kesinlikle bu günleri düşünmemiş olmalılar. Çünkü temkinli bir şekilde konuşanlar bir yana 'kırmızı forma' '1966 ruhu' gibi sinerjilerle takımlarına aşırı güveniyorlardı. ESPN'in yaptığı afişlerde dahi Rooney, Gerrard ve arkadaşları 1966'yı omuzlarında taşıyorlardı. Şimdi ise Almanya'ya büyük bir şok ile 4-1 kaybedilmesi ile birlikte turnuva öncesi beklentiler ne kadar yüksek ise yaşanan hayal kırıklığı da bir o kadar yüksek oldu. Yani başka bir anlamda İngiltere için 2010 Dünya Kupası bir anda 'easy' den 'hard' a dönüştü... Elemelerde kazanılan maçlar (bunların içinde 2002 Dünya Kupası elemelerinde Berlin'de İngiltere'nin 5-1 kazandığı maçı unutmak mümkün değil), her Dünya Kupası'na iddialı gidiş ve yine aynı hüsran...

Sürekli dile getirilen konu bunca yıldız oyuncuya ve kağıt üstünde bulunan harika kadroya rağmen başarının bir türlü gelmediği ve neden gelmediği. İlk akla gelen liderlik konusu ve İngilitere Futbol Federasyonu'da bu durumun farkında olduğu için takımın başına Fabio Capello'yu getirmişti. Bu seçimin ne kadar doğru ya da ne kadar yanlış olduğunun konuşulması bir yana kimsenin ağzından Capello'nun kötü bir teknik dirketör olduğu asla çıkmadı şimdiye dek... Ancak olayı biraz daha derinlere indirgediğimizde Capello'nun İngiliz milli takımına ve İngiliz oyun tarzına uyum sağlayamadığı söylenebilir. İtalyan futbol tarzını kendine yol edinen bir teknik adam olan Fabio Capello'nun zaman zaman bunu İngiltere milli takımına da uygulamaya çalıştığını da belirtelim. İngiltere'nin son oynadığı ve 4-1 kaybettiği Almanya maçında İngiltere'nin atak başlangıçlarına baktığınız zaman Capello'nun
takımına İtalyan tarzını örtüştürmek istediğini görmek mümkün oluyor. Terry ve arkadaşları gök mavi yerine beyaz ya da kırmızı formayla sahada oluyorlar sadece. Defanstan topu bir an önce çıkarmak ve daha çok kanatlardan ortalar ya da direk kaleye yönelen organizasyonlar ile tanınan İngiliz futbolu yerine zaman zaman kalecinin de dahil olduğu defans paslaşmalarına ve aşırı temkinli oyuna şahit olduk Capello'nun İngiltere'sinde. Bu durum Almanya maçında zirve yaptı. Bu oyun tarzına rağmen defans hatalarından yenilen goller ve verilen pozisyonlar da işin bir başka boyutu aslında.



İngiliz medyası Almanya karşısında verilmeyen gollerine de çok fazla yer ayırsa da aradan ince ince de takımlarını doğramaya da devam ediyorlar. Evet onlarda hakemin inanılmaz hatasından dert yanıyorlar ancak o gol verilse ve maç 2-2'ye gelse dahi maçın yine de çevrilebileceğini düşünenler çok az. Guardian'dan Kevin McCarra artık İngiltere milli takımının orta sınıf ve bayağı bir takım haline geldiğini köşesinde net bir dille ifade ediyor. Ancak halen hiç kimse alt kimliklerinde kulüplerinde harika oynayan takım oyuncularının ülke takımında neden istenilen performansa ulaşamadığını bir türlü açıklayamıyor. Kimileri oyuncuların takımda bir İtalyanı kabullenemediğini yazıyor ya da söylüyor /bu takımı İngilizler çalıştırınca da maalesef sorunlar çözülemedi), kimileri sahada iyi bir liderlerinin olmadığını (burada kast edilen kulübede konuk gibi oturan D. Beckham olabilir), kimileri ise olaya biraz duygusal yaklaşarak yeterince istekli ve hırslı olmadıklarını söylüyor. Öyle ki, şimdi ki M. Owen'ın Rooney'in milli takım performansından daha başarılı olabileceği dahi konuşuluyor. Bunun yanında S. Gerrard ile Lampard'ın birlikte orta alanda bir türlü istenileni verememesi, Rooney'in neden Haskey ile oynadığında daha fazla gol ortalamasına sahip olduğu ve yine Gerrard'ın solda oynayıp oynamayacağı da bir türlü cevaplanamayan sorular arasında. Futbolun beşiğinin kulüp bazında kendine hayran bırakması ancak milli takım düzeyine gelindiğinde ibrenin tam tersine dönmesi durumu daha da devam edecek gibi. Belki de İngiltere aday olduğu 2018'e kadar beklemek zorunda...



İngiltere'nin düştüğü durumu konuşuyoruz fakat Almanya'nın da harika oyununa değinmeden geçersek büyük bir haksızlık etmiş oluruz. Turnuva başında herkes Almanların oynadığı bu oyun tarzını Hollanda'dan ya da İspanya'dan bekledi ancak bunu Avustralya karşısında ilk maçta gerçekleştirenler Almanlar olmuştu. Tabii bunun yanında İngiltere'de kadrosundaki kadar ağır ve pahalı isimler bulunmamasına rağmen Almanların 'kazanma' alışkanlıkları ve turnuva takımı olma gibi özelliklerini ön plana çıkartıp onları şampiyonluğun en güçlü adayları arasında gösterenlerde çoğunluktaydı. M. Ballack dışında (o da sakat ) İngiltere kadrosu gibi isminin ağırlığı hissedilen çok fazla oyuncu olmamasına rağmen en iyisini başarmaları 'istek' ten başka bir kelimeyle açıklayamayız. Terry, Lampard, Gerrard ve Rooney'den oluşan bir omurgayı kim istemez? Fakat Almanya İngilizlerin bu omurga ile yakalayamadığı ivmeyi Mertasacker, Kheidra, Müller, Mesut Özil ve Klose ile yakalıyor. Bunu sadece istek ve hırs ile açıklamak mümkün.

"Turnuva öncesi kimse Almanlardan bu kadarını beklemiyordu..."


Almanya'nın her Dünya Kupası'nda kazanma durumuna alışkın olması da bir başka hatırlatılması gereken unsur. 'Turnuvaları yıldız oyuncular kazandırmaz' önermesinin en büyük kanıtı belki de şimdiki Alman milli takımı... İhtiyaç olan sadece dengeli bir takım ve turnuva boyunca çok büyük önem taşıyan konstantre ve iyi bir atmosfer. Takımı yöneten teknik direktöründe aynı şekilde takım ruhuna ve oyununa önem veren, bireylerden çok bütüne önem veren adam olması da çok önemli bu başarıda. Daha önceki Dünya Kupaları'nda da Almanların buna fazlasyıla önem verdiğini rahatlıkla görebiliriz. Meksika 86 öncesi Beckenbauer'in takımın huzurunu ve dengesini bozduğu için Uli Stein'i takımdan yollaması geçmişten bir örnek sadece. Almanya'nın katıldığı Dünya Kupaları'nda baktığımızda zaten ortak paydanın başarı olduğunu görüyoruz. Sadece bekletiler ve tahminler değişkenlik göstermiştir Almanlar için. 2006'daki takım beklentilerin üstündeydi, yarı finale kadar geldi. 1994 ve 1998'de kimse onlardan bir şey beklemiyordu ancak yine çeyrek finale kadar gelmeyi başardılar. 1982'de çok eleştirildiler, sevilmediler ama yine alışıldığı gibi başarılı olup final oynadılar. 2002'de Uzak Doğu'da bir araya gelen ekip te 1982 ile beznerlikler gösterdi ancak yine finale kadar gitti. Sonuç olarak takım nasıl anılırsa anılsın, nasıl yazılırsa yazılsın onların her turnuvada bir şekilde bir yerlere gelmeyi başardıkları bir gerçek...

2002'de Fransa'nın son şampiyon olarak yaşadıklarını şimdi İtalya yaşıyor...


Son şampiyon İtalya'nın durumu da turnuva öncesinde hiç kimsenin tahmin ettiği gibi olmadı. 2006'da İtalya ile final oynayan Fransızların elenmesi herkesin yüreğine su serpti ancak İtalyanlardan beklenen bu değildi, tıpkı İngilizler gibi. Turnuva öncesinde Pirlo'nun 'son şampiyon olarak yine final oynamak istiyoruz' demesi biraz umutlandırmıştı ancak ne Pirlo takımına destek verebildi, ne de takım gruptan çıkabildi. Zaten Pirlo dışında takımda liderliği üstlenecek ve takımı yönlendirecek bir oyuncunun da olmaması en büyük sıkıntılardan biriyidi. Son olarak 2006'da biraz izleme şansına sahip olduğumuz 90 ların ve 2000 lerin jenerasyonundan eser yok halihazırda. Öyle ki İtalya gruplarda elendiği vakit hemen herkesin ağzında 'Del Piero' ve 'Totti' isimleri dahi dolaşıyordu. Komple tüm takımın yaratıcılıktan uzak kaldığı kesin. 2006'da Lippi kupayı kazanmış olabilir ancak şimdi İtalya'nın yaşadığı kesinlikle Fransa'nın 1998'den sonra 2002 Dünya Kupası'nda yaşadıkları ile aynı. İtalya'nın bugüne kadar düzenlenen turnuvalarda son şampiyon ünvanı ile turnuvaya katılan takımlar içinde 2002'deki Fransa ile yarıştığını söyleyebiliriz. Lippi turnuva öncesinde 'başarısız olmam halinde beni çarmıha gererler' demişti, bakalım bizi neler bekliyor. En azından İtalya'nın hatalarından ders alıp gelecek için doğru adımlar atması beklentiler dahilinde.

Uruguay 2002 Dünya Kupası'ndaki Türkiye ile büyük benzerlikler gösteriyor.




Aztekler Arjantin'in ofsayttan attığı golün tekrarını görüp yan hakeme koşuyorlar ama sonuç değişmiyor...




Real Madrid'in iki önemli ismi, çok şey beklenilen ama gol bile çıkmayan Portekiz-Brezilya maçından sonra...

21 Haziran 2010 Pazartesi

' Fils de Pute ' Raymond, Son Şampiyonun Durumu, İngilizlerin 'Easy' si ve Brezilya...



Hemen Fransa'dan başlayalım. İşler karışık bildiğiniz gibi. Nicolas Anelka R. Domanech'e milyonlarca Fransızın söylemek istediği şeyi Meksika maçının devre arasında 'Fils de Pute' diyerek söyleyivermiş, bir patlama anı yaşamıştı... Evra'nın yardımcı antrenör ile kavga etmesi, Futbolcuların otobüsün perdelerini çekerek idmana çıkmayı reddetmesi ve bu konudaki basın açıklamasının yine Raymond tarafından okunması, akabinde Sportif direktörlerinin 'kepazelik' diyerek istifa etmesi işin Fransızlar için 'özeti'... Çok klasik tabii, herkes söyledi yazdı... "İrlanda'nın ahı tuttu"... Tribünlerde Platini ve Zidane'ın bakışları altında yaşanan tüm bu rezillikler İrlanda maçından sonra kalenin önüne diz çöküp ağlayan S. Given'ın duygularının ve 'ahının' evrende 'geri yansımadır'... Açık konuşmak gerekirse bu durumdan rahatsızlık duyduğumu söyleyemem. İçimin yağları dahi eriyor. Bugünkü antrenmanlarında da hiçbir futbolcu Raymond'u takmadan ondan uzak bir yerde kendi kendine çalışmış bunu da hatırlatalım... Bu karışıklık esnasında Bafana Bafanalarında arada ilk galibiyetlerini Fransa'dan gol yemeden alması halinde işler daha da güzel bir hale dönüşecek benim için... Son olarak R. Domanech'e garezi olan varsa buradan kaleye zincirlenmiş halde kendisini şut yağmuruna tutabilirler... http://www.lafauteadomenech.com/

"Fransız idmanında Evra yaşadığı kavga sonrası 'örgütü' topluyor..."


Almanya'nın Avustralya maçındaki oyunundan sonra Sırbistan'a kaybetmesi kötü oldu. Maçın kasap hakemi bir yana maç boyunca Almanların çok şanssız oluşları skora en büyük etkiyi yaptı kesinlikle. Aslında Sırbistan için Almanya galibiyeti çok büyük bir sürpriz olarak gösterilmemeli. Eleme gruplarındaki performanlarını hatırlayınca bunu rahatlıkla görmek mümkün oluyor. Hatta bu potansiyellerinin dahi altında kesinlikle. Bu arada Podolski Sırbistan karşısında penaltıyı kaçırdı ancak bu durum Sırpların penaltı şanssızlığının önüne geçmiyor. Gana maçında ceza alanında topa eliyle müdahele edip penaltıya sebebiyet veren Kuzmanovic'in pozisyonu ile Almanya maçında penaltıya sebebiyet veren N. Vidic'in pozisyonları neredeyse aynı. Radomir Antiç bu konu ile ilgili gerekli uyarıları son Avustralya maçından önce yapar herhalde... Hakem otoriteyi biraz tuhaf sağladı tabii. Oyuncularda hakemin çok kolay sarı kart çıkardıklarını gördüklerinde sert müdahelelerden fazlasıyla kaçınmaları da ilginçti. Bir pozisyonda hakemin görüş açısının önünde rakibine sert giren Mertesacker'in koşar adımlarla hakemin yanından uzaklaşması gözlerden kaçmayan bir ayrıntıydı. Sevgili L. Podolski'nin Sırbistan karşısında penaltı vuruşu Almanya'nın 1974'ten bu yana kaçırdığı ilk penaltı vuruşu olmuş bu. İlginç bir not. bu arada Alman tribünlerinde açılan Bosna bayrağı da gözümden kaçmadı. Fazla derinlere de inmeden selam olsun onlara da...

"Podolski tarihe geçiyor..."


Bana göre Sırpların Almanlara yaptığı çok büyük bir süpriz değil ancak Yeni Zelanda'nın Dünya Kupası'nın son şampiyonu İtalya karşısında öne geçip maçın da 1-1 tamamlanması başlı başına bir sürprizdir. İtalyanlarla ilgili çok güzel bir yorum vardı. " Takımı Juventus'tan kurarsan olacağı bu' diye. Ne kadar doğru bir yorum bilmiyorum ancak komple tüm takımın yaratıcılık fakiri bir hal aldıkları kesin. Benim zaten Pepe dışında gözüme çarpan bir oyuncu da yok. Bana kızmayın ama klasik tabir ile 'orta alan ile forvet arasındaki köprüyü' kuracak bir oyuncu yok İtalyanlarda. Herkesin sayıkladığı ve 'büyük eksik' dediği bu eksik ise tabii ki A. Pirlo'dan başkası değil. İtalya ihtiyacı duyduğu bu yaratıcılıktan o kadar uzaktı ki bu yaşında Del Piero ya da Totti olsa maç çoktan kopup giderdi bana. Hatta Laquinta gibi bir adam dahi(!) gol atabilirdi... Yeni Zelanda-İtalya maçı zaman zaman öyle bir hal aldı ki, Yeni Zelanda İtalyanların özellikle ikinci yarıdaki durumunu farkedip, kapanmadan kademe kademe ataklar geliştirse berbaerlik değil galibiyet dahi alabilirdi. Bu anlarda çekilen bir şutun kale direğini yalayıp auta çıkması da bunun bir kanıtı. O anda dakika 80'i gösteriyordu. Bunun farkına varamadılar ve kapanmayı tercih ettiler. Tabi Yeni Zelanda yine de 'haddini bildi'. Lippi için kötü şeyler söylemekten çekiyorum kendimi. Büyük bir taktisyen ancak maalesef Juventus sevgisi de takıma zarar veriyor zaman zaman. Yeni Zelanda karşısında da belki de takımın en mücadeleci en diri adamı Pepe'yi oyundan alıp, (Laquinta dururken) Camoranesi'yi oyuna alması belki de bunun başka bir kanıtıdır bilemiyorum... Tabii herşey bir kenara profosyonel bir ligi olmayan, tek profosyonel takımı da Avustralya liginde oynayan Yeni Zelanda (Attığı gol ofsayt olmasına rağmen) turnuvanın büyük sürprizlerinden birini gerçekleştirmiştir. Tabi bunlara Yeni Zelanda takımında oynayan bankacıların ve öğretmenlerinde olduğunu eklemek gerek...

"Yeni Zelanda'lı Smeltz Azzuriler karşısında gelen erken golü kutluyor. Kaleci Marchetti şokta..."


Cezayir turnuvanın en vasat ama benim fanı olduğum bir takım. İngilizlerin 'easy' dediği bu grup için benim temennilerin o kadar karışıktı ki, şimdi tam olarak neydi ben bile unuttum. Sonucunda Slovenya, Cezayir ve ABD'nin hepsinin İngilizlere okkalı bir tokat şaplatmasını istediğimi hatırlıyorum ama...  Ya da şöyle bir şeydi; "Cezayir ABD'yi yensin, ABD İngiltere'yi yensin, sonra herkes İngiltere'yi yensin..." ABD'nin Robert Green'inde yardımı ile bunu bir şekilde başarmasından sonra Cezayir sempatizanı olmama rağmen İngiltere'nin beklenen patlamayı Cezayir karşısında yaşayacağını istemeden de olsa düşünüyordum ama gel gör ki Slovenya'nın dahi savunmasını açmakta zorlanmadığı bizim Cezayir karşısında İngiltere çok aciz bir durumu düştü... Turnuva öncesinde İngiliz basının özellikle 'The Sun' gazetesinin yaratıcılığını konuşturarak attığı başlık olan 'Easy' yani England-Algeria-Slovenia-Yankees olan başlığı turnuvanın son maçı olan Slovenya karşılaşmasından önce 'Hard' olmuş durumda. Yıllardır bas bas bağırıyor İngiliz medyası 'bu takım otoriteden yoksun' diye... Bu bahsettikleri ororiteyi Capello sağlayamazsa eğer geriye başka bir alternatif kalmıyor... Fransa kadar karışık olmasa da özellikle medya aşırı yükleniyor milli takımlarına. Daily Mirror İngiliz tribünlerinde devre arasında kız arkadaşıyla öpüşüp koklaşan cengaverin maçın tek 'golünü' attığı servis etti okuyucularına, güzel tespit... 0-0 Biten bu maçta Cezayir milli takımında yer alan onbirde tam on oyuncu Fransa doğumlu ve birçoğu da Fransa genç takımlarında oynamış oyuncular. A takım seviyesinde Cezayir'i tercih eden cengaverlere helal olsun... İngilizlerin durumunu anlatan en güzel söz Bülent Timurlenk'ten geldi. " Bu İngiltere takımı kendi liginde ilk beşe giremez..."

"Rooney Cezayir maçının ardından iyi dileklerini yolluyor..."


Tarafsız bir şekillde ve Keita ile Elano'nun rakip takımlarda olması nedeniyle de meraklı bakışlarla izledim Brezilya-Fildişi Sahili maçını. Kimilerinin Brezilya'nın Saffet Sancaklı'sı dediği Fabiano'nun iki güzel gol attığı maçta bunun da önüne geçen (en azından bizim için) iki olay vardı halihazırda. Biri tabii Elano'nun sakatlığı. Ancak durumu iyiymiş ve Portekiz maçında oynayabilirmiş. Diğeri de tabii yarısı bizzat yine bizi ilgilendiren Keita'nın alışılmış 'sahtekarlığı'. Artık bu durum herkes tarafından kabul edilmiş durumda. Çünkü nereden bakılırsa bakılsın ve kim yaparsa yapsın saha içinde hiçbirşey yapmadan yürüyen Kaka'ya kasten çarpıp bir de yüzünü tutup yerde kıvranmak 'sahtekarlık'tan başka birşey değildir. Artık bu saatten sonra Keita gol kralı olmuş, TSL'de harika bir performans sergilemiş, benim için hiçbir önemi yok... Yabancı spikerler olaya tarafsız baktıklarından Keita'yi yerden yere vurmuşlar, bizse hala 'Bakalım yüzüne bir darbe var biraz' diyebiliyoruz. Aynı şeyi Rivaldo yaptığında işler değişmişti 2002'de... Gözümde bitik bir oyuncudur kendisi, Allah Rahmet eylesin... Fabiano'nun attığı ikinci golden sonra hakemle girdiği diyalogda ilginçti. Ömer Üründül'ün dudak okuma yeteneğini aradık tabii o anda ama yine de belli oluyordu. Hakem Fabiano'ya 'elinde aldın sanki...' demiş olabilir bilemiyorum... Yapılan Eyyamcı yorumları da boş değil o yüzden. Afrika takımlarına da ayrıca bir değinmek gerek aslında ama biz umutlanmışız fazlasıyla... Afrika futbolu Puma'nın reklamlarından ibaretmiş meğer. 

"Fildişi Sahili kalecisinin göremediği top.."


Fever Pitch ile taktiksel yayın;

İngiltere 0-0 Cezayir

" ... İngiltere kulübesinde sıklıkla yaşanan akıl tutulmasının son temsilcisi Fabio Capello. Yapmaya çalıştığım analizlerde hocaların tercihleri üzerinden gitmeyi tercih etmem ama, İngiltere halkının bile sorguladığı Heskey seçimini kabullendik, ancak 70 dakika tahammül etmek zorunda bırakılmayı kabul etmiyorum. Oyun şablonunu direk olarak uzun toplara dönen bir takım haline geldi İngiltere; işin komik tarafı bunu da oynayamaması. Uzun topun mantığında ikinci topların süpürülmesi vardır. Öte yandan Gerrard, Lampard ve Barry'nin yine hiçbir şey yapmaması şok edici cinsten. Gol yememeye o kadar konsantre ki İngiltere, ceza sahasının içine gömülüyorlar ve çıkışlarda inanılmaz zorlanıyorlar. Bugünün ilk maçı doğrulayan verilerinden biri de, basan her takımın İngiltere'yi kolaylıkla bozabileceği. Barry ve Lampard'ın döküldüğü, Rooney'in onlardan geride kalmadığı, Lennon'ın çizgide hakemin koşularına eşlik ettiği, geri kalanı da top kabızı adamlar olan takımda işin Gerrard'a kalması kadar normal bir şey olamaz. Bu durumu çok basit değişikliklerle çevirebilecek olan Capello'nun, önce Lennon-Philipps, sonra 86'da Crouch değişikliği yapması ise fiyaskodur. Defoe sonrası biraz yalpalayan Cezayir'in ikinci yarı bu kadar sinmesi de komik. Bu kadar rezil bir İngiltere az bulunur zira... "

Gecenin Bonusu; "Vuvuzelayı susturan kahraman Cezayirli"...


" Cristiano Ronaldo 7 golun keyfini çıkarıyor..." (Portekiz 7-0 K. Kore)



" F*ck...!"



İspanya Honduras maçından önce... (İspanya 2-0 Honduras)

8 Haziran 2010 Salı

1966, 2002 || Kore ve İtalya



Başlıkta sadece Kore olarak bahsettim. Zira İtalyanlar hem Kuzeyden hem de Güneyden çektiler ne çektilerse... 

İtalyanların 1966 Dünya Kupası'nda yaşadıkları muhtemelen onlar için tüm zamanların en büyük hayal kırıklığıdır. İkinci tura geçmek için İtalya'nın Kuzey karşısında galibiyete ihtiyacı olmasına rağmen teknik adam Edmondo Fabbri maçı formalite olarak algıladı ve as oyuncuları kenara çekti. 

Ayresome Park'ta bulunan yaklaşık 19.000 kişi şok olduğunda dakikalar 42'yi gösteriyordu ve Kuzey Kore Pak Doo Ik'ın golü ile öne geçmişti. Pak topu Rivera'dan çalmış ve defansın üstüne doğru gitmiş vuruşunda da Enrico Albertosi'yi avlamıştı...

İtalyanlar maçtan önce kendilerinden o kadar emindi ki çeyrek final maçının yapılacağı Liverpool kentinde bir kilise de ayin yapmak için önceden kendilerine yer ayırtmışlardı. İtalyanlar Roma'ya döndüklerinde onları domatesler karşılamıştı. Bundan böyle İtalyanlar için felaketlere 'Kore' denmeye başlanmıştı... 2002'de felakete 'Kore' denmesi bir kez daha kanıtlanacaktı... Bu kez Güney kanadından...

İtalyanlar için 2002'deki faciayı daha da kötüleştiren durum hasarın Serie A takımlarından Perugia'da forma giyen Ahn Jung Hwan'dan gelmiş olmasıydı. Vieri'nin bulduğu golle öne geçen İtalya Güney Korelilerin baskılı oyunu karşısında şaşkına dönmüştü. Maçın bitmesine iki dakika kala beraberliği yakalayan ev sahibi Güney Kore, karşılaşmayı uzatmalara götürmeyi başarmıştı. Maçı takiben koparılan yaygara ise İtalyanların 'mızıkçılığı' olarak algılandı. 

Ekvadorlu halem Byron Moreno İtalya'da nefret figürü olurken (ismi Tuvaletlere veriliyordu) altın golü atıp İtalya'yı eleyen Ahn ise kulübü Perugia'dan kovularak ödüllendiriliyordu...



Fotoğraflar; Kuzey Kore 1966'da, Güney Kore 2002'de İtalyanlar karşısındaki zaferlerini kutluyorlar... @ Guardian & İndependent


+

1994 Öncesi Birleşik Devletler

" Futbol Şampiyonasıydı ama futboldan başka her şey vardı... "

1982 İspanya || B. Almanya - Avusturya

1982 İspanya || Fransa - Kuveyt

1974 || Haiti'li Sanon...

28 Haziran 1998 || Fransa - Paraguay

1986'nın Sürprizi || " El - Magrebia "

1978 || "El Tarık" Efsanesi

1950 Brezilya || Belo - Horizonte Mucizesi...

ABD 94 || Saeed Al-Owairan ve Suudi Arabistan

1998'de Yazılan Bir Destan || Hırvatistan

1982 Dünya Kupası || Kuzey İrlanda

1962 Dünya Kupası || J. Greaves, Garrincha ve bir Köpek...

1966'dan 2002'ye || Tanrı'nın ayakları, Eline karşı...


2 Nisan 2010 Cuma

Dahi Azeglio Vicini



Euro 88... 

Köln, Müngersdorfer Stadion.

İtalya gruptaki son maçına Danimarka karşısına çıkıyor. Maçtan önce puan 3. Kazanılması gereken bir maç. İlk yarı kısır geçiyor. Roberto Mancini, Vialli gibi isimler suskun kalıyorlar. 

O anlarda teknik direktör Azeglio Vicini devereye giriyor. İlk önce 65'te Mancini kenara geliyor, Altobelli oyuna giriyor. Dakika 67'de skor Altobelli ile 1-0 oluveriyor, düğüm bir anda çözülüyor... 

Daha sonra 83'te Donadoni çıkıyor, De Agostini giriyor oyuna... Vicini yine hissediyor, De Agostini'de 87'de atıyor ve durum 2-0 oluyor. Değişiklikler işe yarıyor... İtalya'da Vicini için 'dahi' deniyor...

Bu maçın özeti de Dakika 65'ten sonrası ile gösteriliyor...


2 Mart 2010 Salı

İtalya'nın şimdilerde gözdesi belli; Salvatore Sirigu


Gianluigi Buffon'a ciddi ve genç bir rakip var İtalya milli takımı için artık... Elbette (eğer sakatlığı düzelirse) Buffon'un birinci kalecilikteki yeri 2010 Dünya Kupası için garanti fakat Palermo'lu Salvatore Sirigu Buffon'un örnek aldığı Dino Zoff gibi 40 yaşına kadar İtalya milli takımının kalesini korumasına engel teşkil edecek gibi. 

***

Sirigu ve Buffon arasındaki fiziksel benzerliklerde ilgi çekici. Sirigu 192, Buffon 191 cm... Buffon'un yeteneklerini şimdi yazmak ve tartışmak yakışık almaz. Ancak Sirigu'nun keskin refleksleri, hırsı, kale hakimiyeti de es geçilecek cinsten değil... Bu yönüyle genç bir Buffon'u andıran Salvatore için 'yeni Buffon Sirigu' adlı bir Facebook grubu dahi kurulmuş ve üyeleri binleri geçmiş...

***

Salvatore Sirigu'nun 2009'un başlarından bu yana Palermo ve kendi adına hızla yükselen performansı takdire şayan. Palermo Rubinho'yu Genoa'dan aldıktan sonra kendi alt yapısından yetiştirdiği ve Ancona'ya kiralık olarak verdiği Sirigu'yu büyük ihtimal hesaba katmamıştı. Palermo'ya dönen Sirigu'nun sergilediği bu performans Brezilyalı kaleci Rubinho'yu önce yedekliğe itti, daha sonra ara transfer döneminde Livorno'ya kiralanmasına neden oldu. Böylece Salvatore çok hızlı bir hamleyle bir anda kaleyi kapmış oldu...

***

Hatırlatılması gereken bir detayda 3 Martta İtalya'nın Kamerun ile oynayacağı hazırlık maçına Buffon'un çağrılmadığı ve Sirigu'nun ilk kez Lippi'nin listesinde yer aldığı. Tabii Buffon'un dizindeki problemin bu durumun ana kaynağı. Son Palermo maçında kaleyi koruyan da bu nedenle Buffon değil, Manninger'di... Sirigu Kamerun maçında oynarsa A milli takım kariyerinin yanında bulunan kocaman N/A'yı silecek... Sirigu verdiği demeçte milli takım aday kadrosunun açıklandığı sırada tüm iletişim aletlerini kapattığını, kendini otel odasına kilitlediğini ve heyecanla beklediğini söylemiş... Bu, milli takıma ilk kez çağrılma ihtimali olan genç bir kalecinin normal karşılanması gereken bir heyecanı...

***

Sanıyorum 23 yaşındaki Sirigu'nun bu sezon performansının zirvesini yaşadığı maç bu hafta oynanan ve Palermo'nun 'Fiat işçileri' için kazandığı Juventus maçı... Sirigu'nun bu maçta sergilediği fiziksel performans şöyle dursun, ruhsal olarakta çok arzulu bir oyundu... Bunun yanında Miccoli'nin ve komple tüm pembe formalı futbolcuların büründüğü hırs Juventus karşısında 2-0'lık bir galibiyetin gelmesine, Juve'nin ligte bir anda altıncılığa düşmesine ve Palermo için belki de büyük bir hayal olan Şampiyonlar Ligi kapısının açılmasına neden oldu...

***

De Sanctis Kamerun karşısında büyük ihtimal yedek başlayacak. Cagliari'nin kalesini koruyan Federico Marchetti'ninde Lippi tarafından maçta birinci kaleci olarak kullanılmayacağını düşünürsek Sirigu için ilk onbir kapıları ardına kadar açılıyor. Bu arada son olarak 23 yaşındaki Bari'li kaleci Leonardo Bonucci'de performansı ile son zamanlarda Lippi'nin dikkatini zamanla çekebilir. Bu yüzden Sirigu çok rahat olmayacaktır...

***

Bakalım İtalya'nın yeni gözdesi Sirigu Kamerun maçında oynadığı taktirde Serie A'daki üstün performansını gösterebilecek mi?

Fotoğraf: İtaly U-21 goalkeeper Salvatore Sirigu @ Flickr.

***

24 Ocak 2010 Pazar

Derby della Madonnia (24.01.2010)


Büyük maça saatler kala bu rekabet ile ilgili bir şey yazmadan duramadım. Tek bir şehrin içinde yüz yılı aşkın bir süredir rekabetin tarafları olan İnter ve Milan, yine her zamanki gibi bu gece bu rekabeti bizlere izletecekler...

***

Her derbide olduğu gibi Milano derbisininde bir hikayesi var tabi. 1899'un aralık ayında Milano'da ünlü bir otelde iki İngiliz; A. Edwards ve H. Kilpin ada da çok meşhur olan futbol ve kriketi bir araya getirecek olan bir kulüp kurmak için karar alırlar, sonra kurucuların ingiliz olmalarına rağmen tüm oyuncuların italyan olmaları yönetim içindeki bazı kişileri rahatsız eder ve onlarda kulüpten koparak 'uluslararası Milan' yani 'İnternazionale Milano' yu kurarlar. Böylece ismini Milano'nun en büyük katedrali olan Duomo'nun içinde bulunan Meryem anadan alan 'Derby della Madonnia' rekabeti başlar ve devam eder...

***

Bu gece olacakları her derbide olduğu gibi yine kestirmek çok güç. Uzun uzun analiz zaten yapamıyorum. Bu maçtan herkes gibi bende keyif almak için çabalayacağım. 

***

İtalya futbolunun abileri dünya ve İtalyan futboluna bıraktıklarıyla, anılarıyla ve yaşattıkları ile sonsuz olacak... Umuyorum ki bu gece oynanacak maçta bu asırlık rekabetin unutulmazları arasına girmeyi başarır...

20 Ocak 2010 Çarşamba

Genoa'da Duş...


1990, İtalya-Genoa. İskoç taraftarlar Stadio Luigi Ferraris'te İsveç maçı öncesinde Lanterna'nın yakınlarındaki bir havuzda duş alıyorlar. Şampuan da unutulmamış. Bu temizlikten sonra devamında da mutlu oluyorlar. McCall atıyor, Jhontson atıyor, İskoçya İsveç'i 2-1 mağlup ediyor....

13 Ocak 2010 Çarşamba

Torino 1949...


1949′un Mayıs ayı, Torino futbol tarihinin en kötü günü…

***

İkinci Dünya Savaşı yeni bitmişti ve İtalya’da kaybedilen savaştan sonra halk adeta futbola sarılmıştı. O yıllar İtalya’da da Futbol Torino demekti, Torino’da büyük yıldız Mazzola… Futbolla yatıp futbolla kalkan İtalyan halkı, Mussolini’nin onlara bıraktığı yıkılmış bir ülkede ancak böyle mutlu oluyorlardı. Ülkenin Kuzeyi Torino sayesinde kıpkırmızıydı adeta. Torino İtalya için o kadar önemliydi ki, 1947 yılında İtalya-Macaristan maçında milli takım kadrosunda tam 10 Torino’lu futbolcu bulunuyordu. Daha Juventus efsanesi yokken Filadelfia Stadyumu A.C Torino ile inliyordu.

***

1949 Mayıs ayına gelindiğinde Torino İtalyan Ligi’nde geçilen 3 sezon gibi dördüncü kez şampiyon olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Takımın en formda olduğu dönemde Benfica’lı Ferrera‘nın jubile maçın için Torino Portekiz’e davet edilmişti. Uçak Lizbon’a gitti ve bu ‘dostluk’ maçı kaybedildi. Benfica’lı Ferrera uğurlandı. 4 Mayıs 1949 günü Alpler yağmurunu en şiddetli biçimde Torino’ya bırakırken, Lizbon’dan dönen Torino uçağı kuleden iniş izni istemişti. Fakat sis görüşü büyük ölçüde engelliyordu.
Akşam üstü saat beşte ‘Haydı Toro, Grande Torino!’ tezahüratları bir anda kesildi. Torino futbol takımını taşıyan uçak, 672 metre yüksekliğindeki Superga tepesine kurulu bazilikaya çakıldı. Uçaktaki 18′i takım oyuncusu olmak üzere, kulüp yöneticileri ve gazetecilerden oluşan 31 kişi kazada hayatını kaybetti.

***

6 Mayıs 1949 günü 31 kişi devlet töreni ile uğurlandı. Madama Meydanı’nda toplanan 500 binden fazla İtalyan da neye ağlayacağını bilemedi. Büyük Torino’ya mı, İtalya futboluna mı, yoksa İtalya’ya mı? Uçağın çarptığı Superga bazilikasının duvarı ise şimdi bir mabet gibi. Bazilikanın içinde Sardunya ve Savoy krallıklarına mensup 61 kişinin mezarı, dışında ise 31 kişi için taş bir anıt var. İtalyan Futbolu bir şekilde bu kazanın yaralarını sardı ama Torino bir daha hiç eski Torino olamadı. İtalyan futbolunun bir bölümüne damgasını vurmuş olan taş gibi bir takımdan geriye şimdi salt bir taş kaldı; bu rüya takım için dikilen anıt…

***

1949 Torino Kadrosu :

Valerio Bacigalupo
Aldo Ballarin
Dino Ballarin
Milo Bongiorni
Eusebio Castigliano
Rubens Fadini
Guglielmo Gabetto
Ruggero Grava
Giuseppe Grezar
Ezio Loik
Virgilio Maroso
Danilo Martelli
Valentino Mazzola
Romeo Menti
Piero Operto
Franco Ossola
Mario Rigamonti
Julius Schubert


4 Ocak 2010 Pazartesi

İlahi At Kuruğu


'İlahi at kuyruğu', yani Roberto Baggio'yu farklı kılan ve ona hayran olunması gereken birçok nokta var fakat onun Budizm'i tercih etmesi ve Budist olması en farklı yönü...

***

Roberto Baggio Budizm'e geçtikten sonra gözünün açıldığını ve hatalarını daha kolay görüp daha çabuk güzel sonuçlar elde ettiğini her daim söylüyor.

***

O yıllarda, dünyanın en fanatik dini olan Katolikliği, hem de Papalığın hakim olduğu bir ülke olan İtalya'da terk edip de, buna rağmen halen ülkenin en sevilen efsaneleri arasında kabul görmesi sanıyorum onun iç güzelliği ile doğrudan alakalı. Saçlarını ve sakallarını Budizm'e göre kestirmesi ona uzakdoğunun kaderci yapısından çok 'huzuru yaşayan adam' görüntüsü veriyordu. Fakat o huzuru yaşarken Annesi bayan Baggio'nun oğlunun tekrar katolikliğe geçmesi için Papa'dan yardım istemesi de aile içi bir sıkıntının göstergesiydi...

***

Futbolcu Baggio ve bugünkü Baggio, Budizm'den önceki Baggio'dan çok farklı. 1982'de Vicenza ile profosyonel kontrat yaptıktan sonra iki dizinden de çok ciddi sakatlıklar geçirdi Roberto. 1985'te Fiorentina'ya transfer olduktan sonra da bu sakatlık ara ara kendisini hissettirmeye devam etmişti. Bu sakatlıkların geçmesi için geçirdiği rehabilitasyon dönemi tam da Baggio'nun Budizm'le tanıştığı günlere denk geliyor. Büyük bir Budizm tarikatı olan Soka Gakkai tarikatına üye olması da bu yıllara rastlar. Kendi tabiri ile 'boşlukta' ve 'yalnız' olduğu dönemlerde bir kurtarıcı gibi gelmiştir ona Budizm dini. Bu dönemde Budizm ona kendini güçlü hissetmesine ön ayak oldu...

***

Roberto Baggio Budizm inancı ile beraber öyle bir kalite yakaladı ki Beckenbauer bakın ne diyor : ''İtalyan futbolu deyince itiraf etmeliyim ki aklıma ilk gelen Roberto Baggio... O, futbolun ölümsüzleri arasına çoktan girdi'...

***

Budizm'in onun futbolculuğuna nasıl etki ettiğini ise kendisi özetliyor: '' Budizm'e geçtikten sonra benim başarımın attığım goller olduğuna inanmıyordum. Bu yüzden hep golü düşünmüyordum. İç huzurum beni futbolun ana amacına yöneltmişti ve beni başarılı yapan da buydu...''

Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan