Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2014 Pazar

Balkan Futbolu #27 | Bulgaristan'ın Paris zaferi, Fransa'nın 'Kara' 1993 Kasım'ı ve Dünya Kupası'ndan kovuluşu...


Fransa için 1993 Kasım'ı, Fransa futbolu için en kara günlerden biri olarak adlandırılır. 17 Kasım 1993 tarihinde Fransa, Paris'te 1994 Dünya Kupası'ndan olmuş ve ülke, birkaç yıl daha sürecek olan futbol kavgasına tutulmuştu.

1993 yılının son günlerde Fransa futbolu ve milli takım, Cantona'nın, Ginola'nın ve Papin'in içinde bulunduğu kavgaya tutuşmuş, dışarıdan bakıldığında pek anlaşılmayan ancak herkesin bildiği bir 'PSG'liler, Marsilya'lılar' çekişmesi baş göstermişti. Efsane defans oyuncusu Desailly, Cantona ile anlaşamıyordu ve bu takım içinde yaşanan tek sıkıntı değildi.

ABD'de düzenlenecek olan 1994 Dünya Kupası'na geri sayım yapan Fransa, lider gittiği grubun son iki maçında İsrail ve Bulgaristan'ı beklemeye başlamıştı. Fransa'nın Dünya Kupası'na gidebilmek için 13 Ekim günü İsrail karşısında alacağı tek beraberlik yetecekti. Fransa'nın Paris'te kazanacağından kimsenin şüphesi yoktu. Fransa teknik direktörü Houllier, 'Dünya Kupası'na nasıl hazırlanacaklarına' dair demeçler verip kesin konuşuyordu. Medya hazırdı. Paris'in eğlence mekanlarında patlatılmayı bekleyen şampanyalar hazırdı. Ancak İsrail, Fransa'yı 3-2 yendi...

Fransa içindeki huzursuzluk, takımın galibiyeti alamayınca başlayan ıslıklar ile kendini göstermişti. Kulüpleşme o kadar yoğundu ki, Paris seyircisi top ne zaman Eric Cantona'ya gelse bu ismi ıslıklamıştı. Tek ıslıklanan Cantona değildi. Papin de nasibini almıştı. Fransa, o gün bir takım değil bireysel isimlerin ortaya çıktığı bir ulusal takım görüntüsü vermişti.

Fransa, Kasım ayında Bulgaristan karşısında alacağı bir beraberlikle yine Dünya Kupası'nı garantileyebilecekti. Tıpkı İsrail maçında olduğu gibi...


17 Kasım 1993 günü yine Paris'te, yine aynı futbolcularla, yine aynı senaryo yaşandı. Bu kez İsrail'in yerinde Bulgaristan vardı. Devre 1-1 sona erdiğinde Fransızlar korkmuştu. İkinci yarıda sahada yok gibiydiler. Gol yeme korkusu sebebiyle maçın son anlarında Ginola, kazanılan serbest vuruşta kısa oynayıp vakit geçirebileceği halde en uzak bölgeye topu şişirmeyi tercih etmiş, ve bu Fransa'nın sonunu hazırlamıştı. Bir anda hızlı atağa çıkan Bulgaristan, Emil Kostadinov ile ceza alanına girmiş, Laurent Blanc'ın saçını başını yırtmasına rağmen 2-1 öne geçmişlerdi. Bu gol, Fransa'yı Dünya Kupası'ndan etmiş ve İsveç ile beraber Bulgaristan ABD'nin yolunu tutmuştu.

Marcel Desailly, Bulgaristan maçından sonra yaşananları, "Tam anlamıyla yıkılmamıştım. Bu Bulgar yenilgisini açıklayabilecek cümleler bulamamıştım. Çok üzüldüm ama, yıkılmamıştım..." sözleri ile anlatmıştı.

Kaosta olan Fransa milli takımında o maçtan sonra sadece birkaç isim inançlarını kaybetmemişti. Aynı nesilden olan Lizarazu, Petit, Deschamps ve Desailly, Bulgaristan maçında öylesine yıkılmışlardı ki, 1998 Dünya Kupası'nın kazanılmasındaki baş aktörlerden bir tanesi olacaklardı. Karambeu, Barthez, Dugarry ve Djorkaeff gibi yeni isimler Fransa'nın çehresini değiştirmeye başlamış ve bu futbolcuların yanında Desailly, Deschamps, Zidane, Blanc gibi yıldızlar da takımın yeni iskeletini oluşturmuşlardı.


Fotoğraflar: Getty Images

21 Haziran 2010 Pazartesi

' Fils de Pute ' Raymond, Son Şampiyonun Durumu, İngilizlerin 'Easy' si ve Brezilya...



Hemen Fransa'dan başlayalım. İşler karışık bildiğiniz gibi. Nicolas Anelka R. Domanech'e milyonlarca Fransızın söylemek istediği şeyi Meksika maçının devre arasında 'Fils de Pute' diyerek söyleyivermiş, bir patlama anı yaşamıştı... Evra'nın yardımcı antrenör ile kavga etmesi, Futbolcuların otobüsün perdelerini çekerek idmana çıkmayı reddetmesi ve bu konudaki basın açıklamasının yine Raymond tarafından okunması, akabinde Sportif direktörlerinin 'kepazelik' diyerek istifa etmesi işin Fransızlar için 'özeti'... Çok klasik tabii, herkes söyledi yazdı... "İrlanda'nın ahı tuttu"... Tribünlerde Platini ve Zidane'ın bakışları altında yaşanan tüm bu rezillikler İrlanda maçından sonra kalenin önüne diz çöküp ağlayan S. Given'ın duygularının ve 'ahının' evrende 'geri yansımadır'... Açık konuşmak gerekirse bu durumdan rahatsızlık duyduğumu söyleyemem. İçimin yağları dahi eriyor. Bugünkü antrenmanlarında da hiçbir futbolcu Raymond'u takmadan ondan uzak bir yerde kendi kendine çalışmış bunu da hatırlatalım... Bu karışıklık esnasında Bafana Bafanalarında arada ilk galibiyetlerini Fransa'dan gol yemeden alması halinde işler daha da güzel bir hale dönüşecek benim için... Son olarak R. Domanech'e garezi olan varsa buradan kaleye zincirlenmiş halde kendisini şut yağmuruna tutabilirler... http://www.lafauteadomenech.com/

"Fransız idmanında Evra yaşadığı kavga sonrası 'örgütü' topluyor..."


Almanya'nın Avustralya maçındaki oyunundan sonra Sırbistan'a kaybetmesi kötü oldu. Maçın kasap hakemi bir yana maç boyunca Almanların çok şanssız oluşları skora en büyük etkiyi yaptı kesinlikle. Aslında Sırbistan için Almanya galibiyeti çok büyük bir sürpriz olarak gösterilmemeli. Eleme gruplarındaki performanlarını hatırlayınca bunu rahatlıkla görmek mümkün oluyor. Hatta bu potansiyellerinin dahi altında kesinlikle. Bu arada Podolski Sırbistan karşısında penaltıyı kaçırdı ancak bu durum Sırpların penaltı şanssızlığının önüne geçmiyor. Gana maçında ceza alanında topa eliyle müdahele edip penaltıya sebebiyet veren Kuzmanovic'in pozisyonu ile Almanya maçında penaltıya sebebiyet veren N. Vidic'in pozisyonları neredeyse aynı. Radomir Antiç bu konu ile ilgili gerekli uyarıları son Avustralya maçından önce yapar herhalde... Hakem otoriteyi biraz tuhaf sağladı tabii. Oyuncularda hakemin çok kolay sarı kart çıkardıklarını gördüklerinde sert müdahelelerden fazlasıyla kaçınmaları da ilginçti. Bir pozisyonda hakemin görüş açısının önünde rakibine sert giren Mertesacker'in koşar adımlarla hakemin yanından uzaklaşması gözlerden kaçmayan bir ayrıntıydı. Sevgili L. Podolski'nin Sırbistan karşısında penaltı vuruşu Almanya'nın 1974'ten bu yana kaçırdığı ilk penaltı vuruşu olmuş bu. İlginç bir not. bu arada Alman tribünlerinde açılan Bosna bayrağı da gözümden kaçmadı. Fazla derinlere de inmeden selam olsun onlara da...

"Podolski tarihe geçiyor..."


Bana göre Sırpların Almanlara yaptığı çok büyük bir süpriz değil ancak Yeni Zelanda'nın Dünya Kupası'nın son şampiyonu İtalya karşısında öne geçip maçın da 1-1 tamamlanması başlı başına bir sürprizdir. İtalyanlarla ilgili çok güzel bir yorum vardı. " Takımı Juventus'tan kurarsan olacağı bu' diye. Ne kadar doğru bir yorum bilmiyorum ancak komple tüm takımın yaratıcılık fakiri bir hal aldıkları kesin. Benim zaten Pepe dışında gözüme çarpan bir oyuncu da yok. Bana kızmayın ama klasik tabir ile 'orta alan ile forvet arasındaki köprüyü' kuracak bir oyuncu yok İtalyanlarda. Herkesin sayıkladığı ve 'büyük eksik' dediği bu eksik ise tabii ki A. Pirlo'dan başkası değil. İtalya ihtiyacı duyduğu bu yaratıcılıktan o kadar uzaktı ki bu yaşında Del Piero ya da Totti olsa maç çoktan kopup giderdi bana. Hatta Laquinta gibi bir adam dahi(!) gol atabilirdi... Yeni Zelanda-İtalya maçı zaman zaman öyle bir hal aldı ki, Yeni Zelanda İtalyanların özellikle ikinci yarıdaki durumunu farkedip, kapanmadan kademe kademe ataklar geliştirse berbaerlik değil galibiyet dahi alabilirdi. Bu anlarda çekilen bir şutun kale direğini yalayıp auta çıkması da bunun bir kanıtı. O anda dakika 80'i gösteriyordu. Bunun farkına varamadılar ve kapanmayı tercih ettiler. Tabi Yeni Zelanda yine de 'haddini bildi'. Lippi için kötü şeyler söylemekten çekiyorum kendimi. Büyük bir taktisyen ancak maalesef Juventus sevgisi de takıma zarar veriyor zaman zaman. Yeni Zelanda karşısında da belki de takımın en mücadeleci en diri adamı Pepe'yi oyundan alıp, (Laquinta dururken) Camoranesi'yi oyuna alması belki de bunun başka bir kanıtıdır bilemiyorum... Tabii herşey bir kenara profosyonel bir ligi olmayan, tek profosyonel takımı da Avustralya liginde oynayan Yeni Zelanda (Attığı gol ofsayt olmasına rağmen) turnuvanın büyük sürprizlerinden birini gerçekleştirmiştir. Tabi bunlara Yeni Zelanda takımında oynayan bankacıların ve öğretmenlerinde olduğunu eklemek gerek...

"Yeni Zelanda'lı Smeltz Azzuriler karşısında gelen erken golü kutluyor. Kaleci Marchetti şokta..."


Cezayir turnuvanın en vasat ama benim fanı olduğum bir takım. İngilizlerin 'easy' dediği bu grup için benim temennilerin o kadar karışıktı ki, şimdi tam olarak neydi ben bile unuttum. Sonucunda Slovenya, Cezayir ve ABD'nin hepsinin İngilizlere okkalı bir tokat şaplatmasını istediğimi hatırlıyorum ama...  Ya da şöyle bir şeydi; "Cezayir ABD'yi yensin, ABD İngiltere'yi yensin, sonra herkes İngiltere'yi yensin..." ABD'nin Robert Green'inde yardımı ile bunu bir şekilde başarmasından sonra Cezayir sempatizanı olmama rağmen İngiltere'nin beklenen patlamayı Cezayir karşısında yaşayacağını istemeden de olsa düşünüyordum ama gel gör ki Slovenya'nın dahi savunmasını açmakta zorlanmadığı bizim Cezayir karşısında İngiltere çok aciz bir durumu düştü... Turnuva öncesinde İngiliz basının özellikle 'The Sun' gazetesinin yaratıcılığını konuşturarak attığı başlık olan 'Easy' yani England-Algeria-Slovenia-Yankees olan başlığı turnuvanın son maçı olan Slovenya karşılaşmasından önce 'Hard' olmuş durumda. Yıllardır bas bas bağırıyor İngiliz medyası 'bu takım otoriteden yoksun' diye... Bu bahsettikleri ororiteyi Capello sağlayamazsa eğer geriye başka bir alternatif kalmıyor... Fransa kadar karışık olmasa da özellikle medya aşırı yükleniyor milli takımlarına. Daily Mirror İngiliz tribünlerinde devre arasında kız arkadaşıyla öpüşüp koklaşan cengaverin maçın tek 'golünü' attığı servis etti okuyucularına, güzel tespit... 0-0 Biten bu maçta Cezayir milli takımında yer alan onbirde tam on oyuncu Fransa doğumlu ve birçoğu da Fransa genç takımlarında oynamış oyuncular. A takım seviyesinde Cezayir'i tercih eden cengaverlere helal olsun... İngilizlerin durumunu anlatan en güzel söz Bülent Timurlenk'ten geldi. " Bu İngiltere takımı kendi liginde ilk beşe giremez..."

"Rooney Cezayir maçının ardından iyi dileklerini yolluyor..."


Tarafsız bir şekillde ve Keita ile Elano'nun rakip takımlarda olması nedeniyle de meraklı bakışlarla izledim Brezilya-Fildişi Sahili maçını. Kimilerinin Brezilya'nın Saffet Sancaklı'sı dediği Fabiano'nun iki güzel gol attığı maçta bunun da önüne geçen (en azından bizim için) iki olay vardı halihazırda. Biri tabii Elano'nun sakatlığı. Ancak durumu iyiymiş ve Portekiz maçında oynayabilirmiş. Diğeri de tabii yarısı bizzat yine bizi ilgilendiren Keita'nın alışılmış 'sahtekarlığı'. Artık bu durum herkes tarafından kabul edilmiş durumda. Çünkü nereden bakılırsa bakılsın ve kim yaparsa yapsın saha içinde hiçbirşey yapmadan yürüyen Kaka'ya kasten çarpıp bir de yüzünü tutup yerde kıvranmak 'sahtekarlık'tan başka birşey değildir. Artık bu saatten sonra Keita gol kralı olmuş, TSL'de harika bir performans sergilemiş, benim için hiçbir önemi yok... Yabancı spikerler olaya tarafsız baktıklarından Keita'yi yerden yere vurmuşlar, bizse hala 'Bakalım yüzüne bir darbe var biraz' diyebiliyoruz. Aynı şeyi Rivaldo yaptığında işler değişmişti 2002'de... Gözümde bitik bir oyuncudur kendisi, Allah Rahmet eylesin... Fabiano'nun attığı ikinci golden sonra hakemle girdiği diyalogda ilginçti. Ömer Üründül'ün dudak okuma yeteneğini aradık tabii o anda ama yine de belli oluyordu. Hakem Fabiano'ya 'elinde aldın sanki...' demiş olabilir bilemiyorum... Yapılan Eyyamcı yorumları da boş değil o yüzden. Afrika takımlarına da ayrıca bir değinmek gerek aslında ama biz umutlanmışız fazlasıyla... Afrika futbolu Puma'nın reklamlarından ibaretmiş meğer. 

"Fildişi Sahili kalecisinin göremediği top.."


Fever Pitch ile taktiksel yayın;

İngiltere 0-0 Cezayir

" ... İngiltere kulübesinde sıklıkla yaşanan akıl tutulmasının son temsilcisi Fabio Capello. Yapmaya çalıştığım analizlerde hocaların tercihleri üzerinden gitmeyi tercih etmem ama, İngiltere halkının bile sorguladığı Heskey seçimini kabullendik, ancak 70 dakika tahammül etmek zorunda bırakılmayı kabul etmiyorum. Oyun şablonunu direk olarak uzun toplara dönen bir takım haline geldi İngiltere; işin komik tarafı bunu da oynayamaması. Uzun topun mantığında ikinci topların süpürülmesi vardır. Öte yandan Gerrard, Lampard ve Barry'nin yine hiçbir şey yapmaması şok edici cinsten. Gol yememeye o kadar konsantre ki İngiltere, ceza sahasının içine gömülüyorlar ve çıkışlarda inanılmaz zorlanıyorlar. Bugünün ilk maçı doğrulayan verilerinden biri de, basan her takımın İngiltere'yi kolaylıkla bozabileceği. Barry ve Lampard'ın döküldüğü, Rooney'in onlardan geride kalmadığı, Lennon'ın çizgide hakemin koşularına eşlik ettiği, geri kalanı da top kabızı adamlar olan takımda işin Gerrard'a kalması kadar normal bir şey olamaz. Bu durumu çok basit değişikliklerle çevirebilecek olan Capello'nun, önce Lennon-Philipps, sonra 86'da Crouch değişikliği yapması ise fiyaskodur. Defoe sonrası biraz yalpalayan Cezayir'in ikinci yarı bu kadar sinmesi de komik. Bu kadar rezil bir İngiltere az bulunur zira... "

Gecenin Bonusu; "Vuvuzelayı susturan kahraman Cezayirli"...


" Cristiano Ronaldo 7 golun keyfini çıkarıyor..." (Portekiz 7-0 K. Kore)



" F*ck...!"



İspanya Honduras maçından önce... (İspanya 2-0 Honduras)

18 Haziran 2010 Cuma

İspanya'dan Büyük Beklentiler ve Azteklere bir Teşekkür...


Kupada yaşanan ilk büyük sürprizin kurbanı maalesef İspanya oldu. Beklentilerin büyüklüğü aynı boyutlarda bir hala kırıklığını da beraberinde getirmiş oldu şanssızlıklarla beraber...

İspanya milli takımı Almanya'da 2006'da düzenlenen Dünya Kupası'nda yine alışıldığı üzere hayal kırıklığı yaratmış ve Euro 2008 öncesi de kupayı almasının zor olduğu görüşünde birleşilen bir takımdı. En azından harika bir futbol oynayıp şampiyon olacakları çok az kişi tarafından iddia ediliyordu. Bu durum hem onların üzerindeki baskıyı azaltmıştı, hem de istedikleri oyunu rahatlıkla sahaya yansıtıp finale kadar gitmelerine neden olmuştu. Fakat şimdi 2010 Dünya Kupası'nda beklentiler İspanya'nın şampiyon olacağı yönünde. 2 yıl önce Viyana'da Almanya ile oynayan İspanya milli takımı ile Kupa'da İsviçre karşısında mağlup olan İspanya milli takımı arasında kağıt üzerinde ne gibi farklar vardı? Gerçekten çok az. Orta alanda Senna'nın bölgesinde Xabi Alonso, defanstaki Marchena'nın yerinde ise Pique dışında hiçbir fark yok. Kenarda oturan sorumlu ise Aragones değil, Del Bosque ki bunun somut anlamda İspanya'nın oyununa çok fazla eksi bir etki yaratacağını ve İsviçre maçında yarattığını da düşünmüyorum...

İspanya tıpkı Euro 2008 ve onun devamında gelen oyun tarzının aynısı ile başladı İsviçre maçına ancak son düdük çaldığında skor tabelasında İsviçre'nin maçı 1-0 kazandığı yazıyordu. Peki bu nasıl gerçekleşti? Şimdilik herşeyden bağımsız olarak bu konu hakkında söylenebilecek iki şey var. Biri İsviçre'nin ütündeki O. Hitzfeld etkisi, diğeri de İspanya'nın ciddi anlamdaki şanssızlığı ve üzerlerindeki büyük beklentiler...  Özellikle İsviçre'nin başında O. Hitzfeld'in bulunması diğer iki etkenden kat be kat daha etkiliydi İsviçre'nin galibiyetinde. İSpanyol futbolunun sık sık ayağa pas yapan ve rakibi bunaltan pas trafiğinin karşısında Hitzfeld'in bir anda tek bir pas ile pozisyon bulabilen bir takım yaratması İspanyolları zora sokan bir etken oldu. Herşeyin farkındaydılar ve önlemlerde buna yönelik geldi doğal olarak. İsviçre'de İspanyolların öldürücü pas trafiğini kesmenin yollarına başvurup başarısız olmak yerine Hitzfeld'in farklı oyun anlayışını deneyerek (kimilerine göre anti futbol ya da kötü futbol) Kupanın ilk sürpriz sonucuna da ulaşmış oldu. Maç sonunda yapılan şu örnekleme de esasında deyim yerinde ise 'cuk' oturan cinstendi. " İspanya Barcelona ise Hitzfeld Mourinho idi..."

Ancak İsviçre maçının sonucu ne olursa olsun bu durum halen İspanya'nın turnuvanın favorisi olduğu gerçeğini değiştirmez. Hitzfeld'in İspanyollar karşısında aldığı önlemlerden bağımsız olarak İspanya'nın yine ayağa çok iyi paslar yaptığı, bunların neticesinde maçı çevirebilecek pozisyonlar bulduğu ama daha önce de dediğim gibi ufak ta olsa şanssızlık faktörünün de etkili olması yenilgiyi hazırladı... İspanya'nın beklendiği üzere öyle ya da böyle gruptan çıkacağını düşünüyorum ancak zor olan İspanya'nın gruptan ikinci olarak çıkması halinde Brezilya ile karşılaşma ihtimali...

Gelelim 'Fransızlara'... Görmüş olduk ki Futbolunda adaleti varmış bazı zamanlarda. T. Henry'nin maç 2-0'a geldiğinde yedek kulübesindeki yüz ifadesini görünce 'adalet' diyen sadece ben değildim büyük ihtimal. İrlandalı kardeşlerimiz Dublin'deki publarda 22'lik Hernandez'in ve 37'lik Blanco'nun golüyle kocaman bir selam çaktılar Paris'e doğru... Maça Meksika'nın İrlanda yeşli be beyazı ile sahaya çıkması da pek bir manidar oldu doğrusu... 1998'de Dünya Şampiyonu olan bir ülkeydi Fransa.

Popülerdi de ayrıca... Euro 2000'de İtalya karşısındaki oyunları, Trezeguet'in volesi unutulmadı. Yıllar geçti, Henry denen bir adam yemyeşil İrlanda'nın hayallerini yıktı, şimdi de ortaya Fransız şairi görünümlü, elindeki yıldızları kullanamayan ve bir aksilik çıkıpta Fransa'yı yönetmeye devam etmesini istediğim, Eric Cantona'nın " 16. Louis'den bu yana Fransa'nın başına gelen en kötü şey" dediği R. Domanech'in rezil Fransa'sı çıktı ortaya... Bana da şimdi içimin yağlarının erimesinin keyfini çıkartmak ve Fransa karşısında Bafana Bafanalara da başarılar dilemek kalıyor... Paris'in Fransa 98 ruhu beklerken karşısında Kore ve Japonya'da gol atamadan elenen 2002 ruhunu bulması da çok manidar oldu. Hoşgeldin 2002 ruhu...



Fever Pitch ile Taktiksel Bakış; 

Arjantin 4-1 Güney Kore

"... Arjantin'in sahaya dizilişi ciddi derecede sıkıntılı bana göre. Di Maria ve Maxi çok çizgideler böyle bir yapı için. Kenarları kapatayım derken göbeğin savunmasını tamamı ile Mascherano'ya bırakmak ne kadar akıl karı? Sakatlığı geçince Veron girecektir bu bölgeye ama Arjantin'in hatlarının kopukluğu devam ediyor. Koca maç boyu atılan gollerin hiçbiri setler üzerinden gelmedi. Nijerya maçında da benzer sıkıntı vardı. Son bölgeye kadar geliyor Arjantin ama son bölgede tamamen isimlerin ayağına bakıyoru; ki Messi şu ana kadar fazlasıyla yapıyor üzerine düşeni. Ancak hatları sağlam, sert bir takım kısırlaştıracaktır Arjantin'i. Mutlak suretle son bölgede hücum çeşitliliği sağlamalılar. Orta saha ise rakipler tarafından kolay geçiliyor. Cambiasso'nun olması, takımı daha sert, daha dengeli, daha organize hale getirebilirdi. Cambiasso'nun topla çıkışları da uç bölgede ekstra adam ihtiyacını, hücum koordinasyonunu getirebilirdi Arjantin'e. Güney Kore ise organizasyonu zayıf Arjantin'i birinci bölgede pasifize edip, en iyi yaptıkları iş olan çabuk oyunlar yıkma peşindeydi. Kendi kalelerine attıkları gol motivasyon olarak dağıttı onları. Demichelis'in hediyesi sonrası biraz daha cesur çıkışlar yaptılar ama buldukları bir tane net pozisyon var. Eh gol için açılırsanız Messi gibi bir adamın işini kolaylaştırıyorsunuz istemeden.... "

" Higuain ceza alanındaki ışığın ve gol arzusunun diğer adı.."



Fransa:0 Meksika:2

" ... Meksika ise sabırlı bir şekilde mücadele etti, sakatlanana kadar uzun toplarla soldan Vela'yı savunma arkasına sarkıtmakta 1-2 kere başarılı da oldular ama Vela'nın yanlış seçimleri Meksika'yı erken bir golden etti. Daha sonra Vela oyundan çıkınca ben Guardado'yu beklerken oyuna Barrera girdi, daha önce hiç izlemediğim bu oyuncuyu gayet başarılı buldum, Franco hariç Meksika hücum hattının genel özelliklerini taşıyan kısa, hızlı, çevik ve teknik bir oyuncu izlenimi verdi Barrera; kısacası Vela'yı aratmadı. Bunun dışında Franco ile de bazı müsait pozisyonları değerlendiremeyen Meksika'da ataklar genelde hep sol kanattan gelişse de Giovani Dos Santos yine de etkili bir oyun ortaya koydu. Dikkatimi en çok çeken isimse hem savunmada hem de hücumda maç boyu müthiş oynayan Salcido oldu... "


" Herşeyin Kısa Bir Özeti gibi..."



"Azteklere Teşekkürler..."


Günün Bonusu zavallı Robert Green. Antrenmanda da ABD karşısında yediği golün benzerini yemiş, topu elinden kaçırmış...

Oh God!

12 Haziran 2010 Cumartesi

Güney Afrika İstekli, Fransa ? Aynı...

Güney Afrika 1-1 Meksika

Açılış maçları her zaman zordur. Genelde keyifsizdir. Ev sahibi Güney Afrika'nın gücünün sınırları belli. Maçın girişinde de, genelinde de kendilerinden bekleneni gösterdiler. Öte yandan turnuvalarda beklentinin yüksek tutulduğu, ancak her seferinde hayal kırıklığı yaratan Meksika'nın genel görüntüsü maçı fazla uzatmadan koparacak nitelikteydi. Futbolda skor şanslarını değerlendiremediğiniz vakit sıkıntı çekmeye başlarsınız. Golü kaçıran taraf strese girerken, savunanın morali artmaya başlar. Meksika'nın ilk yarıda Vuvuzela ile tanışıklığı son derece başarılı ama sonuca gidememeleri ciddi bir eksi. Öte yandan Güney Afrika Konfederasyon Kupası'ndaki görüntülerinden çok daha defansif, çok daha ürkek. Parreira'nın takımının yenilmeme üzerine kurulu yapısı, süpriz gol sonrası işe yarar gibi gözükse de, genelinde ciddi sıkıntıları olan bir yapı.

Meksika maça çok iyi başladı. Geride top rakipteyken ön alana çıkan oyuncu ile benimsenen 3'lü yapı oldukça tarihi. Teknik yapılarını ön plana çıkararak topa sahip olma peşinde oldular maç boyu. Ancak yaptıkları çok basit pas hatalarındaki temel sebep saha içi hareketlerindeki yetersizlikleriydi. Yedikleri gol sonrası düştükleri paniği maç boyu atlatamamaları ciddi sıkıntı oldu. Her şeye rağmen Meksika'nın genel görüntüsü için pek iyi şeyler söylemek doğru olmaz. Marquez'in dağıttığı toplara karşın, pas organizasyonun yavaş ve yetersiz olması Meksika'yı temposu düşük ve etkisiz bir takım yapıyor. Güney Afrika ilk yarının tamamında savunma yapma derdinde oldu. Özellikle Gio Dos Santos'un ilk yarıda harika bir oyun ortaya konduğunu söylemek gerek. Zaten ikinci yarı Parreira da bu bölgeye önlem aldı. Girdikleri pozisyonları değerlendirememeleri ikinci yarı başlarına çorap ördü.

Devre sonrası sol tarafta değişiklikle başlayan Parreira'nın, takımı içerde biraz daha ileri çıkmaları konusunda motive ettiği çok açıktı. Biraz daha öne çıkan Güney Afrika ilk yarıya nazaran rakibin pas koordinasyonunu sıkıntıya soktu. Kontradan buldukları gol bu turnuva için aradıkları enerjiydi. Meksika'nıngol sonrası girdiği telaş işlerini de kolaylaştırmıştı ama, girdikleri iki pozisyonu değerlendirememeleri ve duran toptaki hatalı çıkışları sonrası yedikleri gol galibiyet şanslarını yok etti. Gol sonrası girdikleri panik ile ilgili söyleyeceğimiz şu; maçta biraz daha süre olması durumuda sıkıntıları daha büyük olabilirdi.

Görünen o ki, Parreira'nın takımı katı defansı ile sonuca ulaşmaya çalışacak ama, yaptıkları savunmanın ciddi sıkıntıları olduğunu söylemek yanlış olmaz. Hareketliliği bu kadar az Meksika'ya karşı geride verdikleri boşluklar, geride kalan maçlarda ağır sonuçlar doğurabilir. Öte yandan beklentimin yüksek olduğu Meksika, biresysel yeteneklere rağmen, yine vasatın üstünde bir oyun ortaya koyamadı. Akşam oynanacak Fransa-Uruguay maçı sonrası grubun genel hatları daha net ortaya çıkacaktır. Giovani Dos Santos, Marquez ve Vela'ya takım arkadaşlarının daha fazla yardımcı olması durumunda Uruguay'ı geçip yollarına devam edebilirler. Güney Afrika ise, sürpriz kovalamaya devam edecek gibi görünüyor. Aguirre'nin kaleci seçimi ise tam bir facia. Ochoa dururken bu rezil adamın sahada olması tam bir komedi. Benzer şekilde Guardado'nun yedek başlaması...


Uruguay 0 - 0 Fransa


Dünya Kupası'nda ilk gün geride kaldı ama... Ne beklediğimiz heyecan, ne beklediğimiz futbol vardı. Üzerine bir de vuvuzela işkencesi! Şu turnuvada olsak "lay lay lay" diye girer kırardık bu durumu, kalmazdı vuvuzela falan. Henry'nin elleriyle turnuvaya taşıdığı Fransa'da, baskılardan yılan Domenech'in hücumdan anladığı bu ise eğer, kendisinin baştan başlaması gerekli bazı şeylere. 4-3-3 niyetine başlayan takımın kopuk yapısı ile ortaya bir şey koyamaması bir yana, oyunun Fransa adına asıl şifresi sert orta saha ve defans. Görünürde hücum peşinde koşan Fransa'nın yapısı hala geçen turnuvadaki gibi, arkası sağlam sonuç peşinde koşan takım gibi. Rakip 10 kişi kalana kadar üretemeyen ve Uruguay ceza sahasının etrafında top geveleyen, Ribery ve Gourcuff'un uzaktan şutlarına kalan takımın, grup maçlarını bir kenara bırakırsak, turnuvanın genelinde ciddi sıkıntı çekeceği ortada gibi.

Öte yandan bugün izlediğimiz ikinci 3'lü savunma yapısına sahip takım Uruguay'dı. Arka tarafı topu kullanabilen adamlar ve kenarlardaki oyuncular gidip gelebilen adamlar olunca kalkışılabilecek bir yapı bu. Ancak genel anlamda organizasyonu zayıf bir takım Uruguay. Fransa baskısını maç boyunca kıramadılar ve Forlan'ın ileride yapacağı sihirbazlıklara baktılar. 10 kişi kaldıktan sonra iyiden iyiye geriye çekildiler ve skoru koruma derdine düştüler.

Vuvuzela gürültüsü ile geride bıraktığımız günden geriye kalan pek fazla şey yok maalesef. Fransa kötü, Uruguay kötü, Güney Afrika ve Meksika heyecanlı ama kötü... İlk gün hayal kırıklığı oldu. Oluşan baş ağrısı ve boşa harcanan şu son 90 dakikadan geriye yazacak başka da bir şey kalmıyor. Sonuç Meksika'ya yaradı; Uruguay'ı yen, gruptan çık.

O değilde, zamanında Zurna çalma girişimim olmuştu, 1 saatin ardından baş ağrısı olmuştu üflemekten. Ne ciğer varmış arkadaş, az oturun soluklanın be...

M. Can Mutlu

31 Mayıs 2010 Pazartesi

" Dünyada Aptal Bir Fransızdan Daha Aptal Bir İnsan Yoktur..."


Fransızlar Dostoyevski'ye bu sözu söyletmişler zamanında. Her milletten ve her ırktan insan Aptal olabilir Destoyevski'ye göre. Ancak Aptal olan Fransız ise bu durum olayın zirvesidir...

Şimdi neden böyle bir yazı yazıyorum? Bu uzun zamandır aklımda olan bir konuydu. Euro 2016'nın ev sahibinin belli olmasının ardından değinme vakti geldi diye düşündüm kendi kendime.

Ancak;

Elimden geldiğince 'sadece bu seferlik' konuyu futbola bağlamamaya gayret edip en azından Futbolu kirletmemeye çalışacağım. Amacım 'Neden' Fransızları sevmediğimi biraz da olsa anlatabilmek, sizin de fikirlerinizi duymak...

Şimdi, Fransızlarla ilgili ilk söylenecek söz Dünya'da en yanlış tanınan millet olduklarıdır. Ancak Fransızların yanlış tanındığını söylemek ile Fransızlara haksızlık yapıldığını söylemiyorum. Tam tersine Fransızların ve Fransa'nın hak etmediği değeri fazlasıyla gördüğünü söylemek istiyorum. Peki bu neden böyle? Bir bakalım...

Söylenecek ilk neden bizzat Fransızların karakteristik özellikleri ile alakalı bir durum. Herşeyi negatif görmeleri ve sorulan basit bir soruya 'evet' ya da 'hayır' olarak basit bir cevap verilecekken önce 'ne kaybedeceklerine' bakmaları ve insanı sıkan uzun cümleleri artık tüm Dünya'da Fransızlar ile ilgili bilinen ilk gerçek...

Fransızların hata yapmaktan korktukları ve tüm gelişmeleri geriden izlediği, buna pararlel olarak 'denenmişten' yana olduğu ise ikinci bir gerçek. Buna paralel olarak Fransızların çıkarlarına bağlı olduğunu ve yine çıkarları doğrultusunda herşeyden rahatlıkla vazgeçebileceğini söyleyebiliriz. Bu nedenle Fransız kendi hatalarından değil, başkalarının hatalarından birşeyler öğrenmek için çabalar. Ne demek başkalarının hatalarından bir şeyler öğrenmeye çalışmak? Bu herşey olup bittikten sonra o şeye ilişkin bir kararın söyleneceği anlamına gelir. Bu karar da 'yeniye' karşı hareketsiz kalmaktır. Çünkü 'yeni' bir karar gerektirir ve bu Franszılar için zor olduğundan her daim 'denenmişin' yanına koşarlar... Bundan dolayı bir Fransız hiçbir olayda asla insiyatif almaz. Alacağı tutum artık sonuçları belli olan birşey olacağı için Fransız 'Prensip' sahibi de değildir. Çünkü Prensip olayların başında ortaya çıkar... Fransızlarınki çıkarlara göre hizmetten başka birşey değildir. 

Gelelim Fransızların Genel Politikalarına...

Bekle Gör, Azınlığa oyna... Kısaca 'çakal' politikası.

Çakal korkak ve ödlek bir hayvandır. Besinini iki yoldan sağlar. İlki Aslan ve benzeri yırtıcı hayvanların ardından kalan leşten faydalanmalarıdır. Çakalın ikinci yolu da ya küçük hayvanları avlamak ya da kornmasız olan yiyeceklere saldırmaktır. İşte Fransızların dış politikaları da aynı buna benzer. Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak'a yapacağı operasyona karşı en çok karşı çıkan devletlerden biri de Fransa'ydı. Fransa'nın Irak'a Amerikan müdahelesine karşı çıkmasının nedeni sanıldığı gibi savaşa karşı olması değil, çıkarlarına ters düşmesiydi... Bunun nedeni tahmin edildiği üzere Saddam'ın Irak'ına en çok yatırım yapan ülkenin Fransa olmasıydı. Saddam rejiminin değişmesi ile Fransa bu üstünlüğünü de kaybetti...

Pek Franszılar Irkçı mıdır? Öyleyse neden?

Evet, çoğu farklı yönlerden bakıldığında ırkçıdır. Fransızlar herşeyden önce yabancılara 'Fransızlaşması gereken' yabancılar gözü ile bakarlar. Bu anlamda onlar için 'Etnik Grup' kelimesi başlı başına bir yanlıştır. Çünkü etnik grup bir kimlik anlamına gelir... Yine de bu yabancılar Fransa için Dünyaya mal olan başarılar elde etselerde saf Fransızların için hala yabancıdırlar. Bu durumu en iyi Nicolas Anelka özetliyor;

" Fransa'da bana genelede iyi gözle hiç bakılmadı. Varoşlarda doğup büyümüş siyah bir gencin Ferrari sahibi olmasını asla kabullenmiyorlar. İyi ama, bir twingo ile gelseydim insanlar yine söyleneceklerdi. Benim paramı gizlediğimi düşüneceklerdi. Ne yaparsam yapayım haksız bulunacaktım..."

Fransa'da Anelka'nın hissettiklerini hissetmeyen yabancı kökenli bir Fransız bulmak güçtür. Normalde bir insan bir ülke de on yıl yaşadıktan sonra oy kullanma hakkına sahip olmalıdır. Vatandaşınıza bu hakkı vermiyorsanız o insanın çocuğuna milli takımınızın kaptanlığını verip, Marseillaise'i söylemesini nasıl tutarlı bir şey olarak görebilirsiniz? Bahsedilen isim tabii ki Zidane... 2005'te çıkan haberlerde Zidane'ın babasının halen oy kullanma yetkisine sahip olmadığı yazıyordu. Fransızlara göre Zidane Fransızdır, Babası Cezayirlidir...

Yukarıdaki paragraftan yola çıkarak Fransızların deyimi ile 'nötralize' olmuş yabancılar ancak ülkeleri için madalya getirirlerse kabul görürler. 

" Afrikalı siyah veya Arap madalya getirince Fransız, değilse HLM'de oturan potansiyel suçludur... "

Ekim - Kasım 2005 olaylarında o tarihte iç işleri bakanı olan Sarkozy olaylara katılan gençler için ' ayak takımı ' ifadesini kullanmıştı. Fransız milli takımının %70-80'i bu 'ayak takımından' oluşuyor... 

Ben Hitler'e 'Aman Heykellerimiz, kulelerimiz zarar görmesin' diye Paris'i teslim eden Franszılarla ilgili yazmak niyetindeydim ve şimdi rahatladığımı hissediyorum...

* Yazıyı baştan aşağıya okuduğunuzda Tüm Fransız halkının bu tip düşüncelere sahip olduğu anlamanız normal. Yazı da belirtmeyi unuttuğum şey birçok cümlenin Fransızların geneline değil, Fransız Hükümetine olduğudur...

12 Mayıs 2010 Çarşamba

28 Haziran 1998 || Fransa - Paraguay


Evsahibi olan ülkenin vatandaşları ülkelerinden muhakkak kazanmalarını beklerler her daim. Üstüne bir de rakip zayıf görülürse takımlarının farklı kazanmalarını isterler. İşte Fransa 98'de ev sahibi Fransa'nın taraftarları takımlarının grubunda üçte üç yaptıktan sonra ikinci turdaki rakibi Paraguay karşısında çok rahat ve farklı bir galibiyet bekliyorlardı. Genel olarak konuşulan konu Fransa'nın gruplarda Güney Afrika'yı 3-0, Suudi Arabistan'ı 4-0 yenmesinden sonra Paraguay'a kaç gol atacağıydı.

Fakat herşey o kadar kolay olmamıştı Fransa için... 

Fransızların hesap etmedikleri nokta Paraguaylıların maç boyunca adeta kendi kaleleri önüne etten duvar örmeleriydi. Paraguay kendi grubunda sadece bir gol yiyerek gol atması ne kadar zor bir takım olduğunu kanıtlamıştı. O tek golü de Nijeryalı Oruma atmayı başarmıştı. Hatta Paraguay gol yemiyor, kendisi de atamıyordu. Yine kendi grubundaki 0-0 biten Bulgaristan ve İspanya maçları buna kanıttı. Fransa'da kendi grubunda sadece bir gol yemiş ancak tam dokuz gol atmayı başarmıştı...

Fransa milli takımı büyük yıldızlarına rağmen bir türlü Paraguay kalesininin kilidini açamıyordu. Trezeguet'in, Djorkaeff'in şutları ya Chilavert'ten ya Ayala'dan dönüyor, ya da kale arkasındaki taraftarlarla bütünleşiyordu. Chilavert belki de kariyerinin en zor ama en başarılı maçlarından bir tanesini yaşıyordu. Defans hattının ise kaleden farkı yoktu. Arce, Gamalla, Rojas ve Celso Ayala hayatlarının maçını oynar gibiydi... 

Doksan dakika 0-0 bitmişti. Paraguay'ın direnişi inanılmazdı. Lens'ta, Stade Félix Bollaert'ta toplanan Fransızlar maçtan önce 'kaç atarız' hesaplarını bırakmıştı. Şimdi içlerindeki korku olası bir altın golle ya da şanssız bir şekilde penlatılarla Güney Amerikalılara kaybetmekti. Böyle harika bir oyundan sonra elenmek kabus gibi olurdu onlar için. 

Fakat Fransızların korktukları başlarına gelmemişti...

İlk kez Fransa 98'de uygulamaya başlanan bir kural olan 'Altın Gol' uygulaması ev sahibine uğur getirmişti. Savunmadan çıkan L. Blanc ceza sahası içinde Trezeguet'in göğsü ile indirdiği topa sert vurarark Chilavert ve Paraguay'ı avlamştı. Dakikalardır direnen Paraguay yıkılmıştı adeta. Blanc'ın attığı  herhangi bir gol değildi. Bu 'Altın Gol' dü...

Fransa-Paraguay maçını Marcel Desailly'den dinleyelim son olarak:

"Kahraman! İkinci tur maçında altın gole imza atarak Paraguay'ı 1-0 elememizi sağlayan L. Blanc... Tüm Fransa'yı kurtaran adamın savunmadaki komşunuz olması çok ilginç bir durum! Pazar günü, öğleden sonra, Lens'ta, oynanan bu maçta, Blanc savunmayı bana emanet etmişti. Onun ileriye çıkmaması, yerinden ayrılmaması için çok uğraşmıştım. Düşünsenize, rakip ceza alanında oynamaya başlamıştı! Paraguay kalesine yaklaştı, yaklaştı ve bize çeyrek finali getiren golü attı. Her şey gayet basitti, futboldaki herşey gibi. Maçtan önce F. Barthez'in kafasına kondurduğu öpücük gibi..."

Fransa çeyrek finaldeydi. 113 dakika ecel terleri döken Fransa İtalya'nın rakibi olmuştu... 

FRANSA

Fabien BARTHEZ (GK) - Bixente LIZARAZU  - Laurent BLANC - Youri DJORKAEFF  - Didier DESCHAMPS - Marcel DESAILLY - Thierry HENRY (-64') - Bernard DIOMEDE (-76') - Lilian THURAM - Emmanuel PETIT (-69') - David TREZEGUET 

PARAGUAY

Jose Luis CHILAVERT (GK) - Francisco ARCE - Carlos GAMARRA - Celso AYALA  - Jose CARDOZO (-91') - Roberto ACUNA - Pedro SARABIA - Carlos PAREDES (-74')  - Miguel BENITEZ - Julio Cesar ENCISO - Jorge CAMPOS (-55')




1974 || Haitili Sanon

1982 İspanya || Fransa - Kuveyt

1982 İspanya || B. Almanya - Avusturya

1982 İspanya || Macaristan - El Salvador

1994 Öncesi Birleşik Devletler


Fotoğraflar: Blanc 113'te Paraguay'ı avlıyor. @ Gettyimages, Barthez ve Blanc Paraguay maçı öncesinde. @ Calciopro.

24 Nisan 2010 Cumartesi

1982 İspanya || Fransa - Kuveyt


Kuveyt 1982 Dünya Kupası'na katılarak zaten başlı başına bir sürpriz gerçekleştirmişti. Esasında onlar içib bu turnuva da yer almak bile yeterliydi. Kuveyt 4. Grupta Fransa, İngiltere ve Çekoslavakya ile eşleşmişti. Bu grupta sonuncu olacağı zaten belliydi ancak Kuveyt milli takımı sempatikliği ile hemen ön plana çıkıyordu.

Fransa ise 1982'nin en iyi futbolunu oynayan takımlarından biriydi...

Platini,

Genghini,

Bossis,

Ufak ama futbolu büyük Giresse...

Fransa ile Kuveyt grup 4'te karşı karşıya geliyorlardı. Fransa yıldızları sayesinde sahanın da tek hakimiydi. Goller de sırasıyla gelmiti... İlk gol şahaneydi. Genghini serbest vuruşta topu ağlarla 'seviştirmişti' adeta. Sonra Platini 27. yaş günü hediyesini kendi kendine veriyordu; 2-0. İkinci yarı da Six'in golü ile başlamıştı. Fransa tam da gol rekoruna gidiyor denmeye başlamışken Kuveytliler bir anda silkinmişlerdi. Bu şahlanma Kuveyt'e gol getirmişti. Al Boulushi durumu 3-1 yapmıştı.

Peki ya Sonra?

Ufak tefek Giresse harika oyununu sürdürüyordu. Yine organize bir ataktan sonra Fransa'nın 4. golünü atmıştı. Sovyet hakem Miroslav santrayı gösterdiğinde Fransa 4-1 öndeydi. İşte bu esnada bu maçın tarihe geçmesine neden olacak gelişmeler yaşandı...

Golden sonra bütün Kuveytli futbolcular hakemin etrafını sarıp itiraz etmeye başladılar. Daha önce yedikleri 3 golde sesi çıkmayan Kuveytliler çıldırmış gibiyidi. Birden saha kenarına koşan Kuveytli futbolcular tribüne doğru bakıyorlardı. Tribünde baktıkları isim Kuveyt futbol federasyonu başkanı Şeyh Ahmet'ti. Ayağa kalkan şeyh eliyle oyunculara birşeyler söylemeye çalışıyordu. Bunun üzerine Kuveytli futbolcular sahayı terkt etmeye başladılar. Saha komiseri bunu engellemek için oradaydı fakat nafile...

Şeyh'te çoktan tribünden inmiş ve sahaya gelmişti. Şeyh le beraber Sovyet hakem, İsveçli yardımcıları ve daha birçok yetkili uzun uzadıya tartıştılar. Kuveytliler golde kural hatası olduğunu söylüyolardı. Uzun tartışmaların ardından herkes köşesine çekildiğinde Fransa'nın golü iptal edilmişti. Bu kez de sahaya dalan Frasnsa teknik direktörü Hidalgo'ydu... Fakat Şeyh Ahmet baskın çıkmıştı...

Oyun 3-1'den devam etti...

Ne var ki, Fransızlar o hırsla hemen Kuveyt kalesine inmişler ve bu kez kimsenin hayır diyemeyeceği bir golle durumu 4-1 yapmışlardı. Golü atan Bossis'ti. Bu olaylı maçın da son golüydü.

Tüm bu olanlara rağmen Sovyet hakem maçı bitirdiğinde iki takım futbolcuları inanılmaz bir centilmenlik içinde forma değiştirmişler ve birbirlerine sarılmışlardı.

Şeyh Ahmet ertesi gün bir basın toplantısı düzenleyerek " Mafya FIFA'nın yanında hiç kalır..." diyerek müthiş bir söz etmişti...

25.000 İsviçre Frangı ceza alan Kuveyt'te aynı zamanda Şeyh Ahmet'in maçlara girmesi yasaklandı...




Kuveytliler kimi peçeli, kimi başörtülü, kimi başı açık ama yöresel kıyafetleri ile turnuva boyunca ilgi uyandırmış, tribünleri renklendirmişlerdi... Tabii Frasna maçında yaşanan bu olaylar Kuveyt milli takımını ünlü yapan esas neden olarak hatırlandı hep... Kuveyt sonuncu olup elendi, Fransa'ya da Yarı finalde Federal Almanya dur diyebildi...



22 Şubat 2010 Pazartesi

Paris Saint Germain 1993-97



Efsanenin Başlangıcı
Efsane 1993 yılının Haziran ayında başlamıştı. Ginola, Roche ve Kombouare'nin golleriyle Nantes karşısında 3-0 kazanan Paris St. Germain, 10 yıl sonra Fransa Kupası'na uzanıyordu. Takım uzun yıllar bekledikten sonra iyi bir kadroya kavuşmuş, iddialı bir ekip haline gelmişti. Zaman zaman ligi üst sıralarda bitirse de hiçbir zaman favori görülmüyordu. Fakat Fransa Kupası'nı alan takım bir sonraki sezonda gerçekten ciddiye alınmaya başladı. Portekizli Artur Jorge, bir sezon sonra PSG hayranlarını sevindirecekti.

1993-94 sezonu başladığında takım artık favoriler arasında gösteriliyordu. Marsilya, Bordeaux ve Nantes ise diğer favorilerdi. Takım lige çok iyi girdi. Sıkça berabere kalmasına rağmen fazla yenilmediği için ligin üst basamaklarında yer almayı becerdi. Marsilya ile girdiği şampiyonluk mücadelesinden galip ayrılarak kulüp tarihinde ikinci kez Fransa şampiyonluğunu elde ettiler. Ginola ve Liberyalı forvet George Weah'ın müthiş çabalarıyla gelen şampiyonluk takımı çok iyi havaya soktu. Sezon boyunca sadece üç kez yenildiler. Aynı sene Kupa Galipleri Kupası'nda mücadele ettiler. Apoel, Universitatea Craiova gibi sıradan takımları geçtikten sonra çeyrek finalde Real Madrid'i saf dışı bıraktılar. Takımın yarı finaldeki rakibi ise Arsenal'di. İlk maçta 1-1 berabere kaldılar fakat ikinci maçta Arsenal 1-0 kazanınca finale çıktı ve daha sonra kupayı da aldı. Yine de Paris için başarılı bir sezondu. Bir şampiyonluk ve bir Avrupa Kupası'nda yarı final...

1994-95 sezonunda ise Paris SG, Şampiyonlar Ligi'nde oynamaya hak kazanmıştı. Ülkesine Benfica'yı çalıştırmak için dönen Artur Jorge'nin yerine eski milli oyuncu Luis Fernandez getirilmişti. Elemeleri başarıyla geçen Paris temsilcisi gruplarda Bayern Münih, Spartak Moskova ve Dinamo Kiev ile eşleşmişti. Takım bu gruptan lider olarak çıktı ve kalitesini kanıtladı. Çeyrek finalde rakip ise Barcelona'ydı, takım bu engeli de aştı. Yarı finaldeki rakipleri İtalyan devi Milan'a karşı ise tutunamadılar; 1-0 ve 2-0'lık mağlubiyetlerle yine finalden oldular. Ligde ise ancak üçüncü sırayı alabildiler. Yine de hem Fransa Kupası'nı, hem de Fransa Lig Kupası'nı alarak Kupa Galipleri Kupası'na katılma hakkını kazandılar. Bu sezonun öne çıkan isimleri Brezilyalı Rai ve Ginola'ydı.

İki Final, Bir Kupa
1995-96 sezonu başladığında Paris St. Germain yine iyi bir giriş yaptı. Giden Ginola'nın yeri Djorkaeff ile doldurulmuştu. Ayrılan bir diğer isim ise George Weah'tı ki onun yeri de Loko veya Dely Valdes ile doldurulmak isteniyordu. Kaldı ki Loko iyi performans sergiledi ve Fransa Milli takımına kadar yükseldi. Ayrıca müthiş bir genç yetişmek üzereydi adı da Nicolas Anelka'ydı. Sezon sonu geldiğinde takım ligi lider Auxerre'in dört (4) puan gerisinde ikinci olarak buldu. Asıl başarı ise Kupa Galipleri Kupası'nda gelecekti.

İlk turda Norveç temsilcisi Molde kolay geçilmişti. İkinci turda rakip daha dişli görünüyordu ama onlar da Fransız fırtınasına dayanamadılar. Paris, İskoç temsilcisi Celtic'i de 1-0 ve 3-0'lık skorla kolay geçti. Çeyrek finalde Parma, Paris'i biraz zorladı. İlk maçta 1-0 kazanan Parma ikinci maçı 3-1 kaybedince Paris yarı finale uzandı. Deportivo'yu 1-0'lık skorlarla toplamda 2-0 geçen Paris finalde Avusturya temsilcisi Rapid Viyana'nın rakibi olmuş oldu.

Final maçı 8 Mayıs 1996'da Belçika'nın Brüksel kentindeki Kral Baudoin stadında oynandı. Paris Saint Germain maça 4-4-1-1 düzeniyle çıktı. Teknik Direktör Luis Ferdandez takımından temkinli bir oyun bekliyordu. Bol gollü maç bekleyen yok gibiydi. İki takım da önce yememeyi düşünüyordu ki 28. dakikada bir defans oyuncusu olan Bruno N'Gotty frikikten Paris Saint Germain'i 1-0 öne geçiren golü kaydetti. Triffon Ivanov, Carsten Jancker, Heraf ve Kühbauer gibi yıldızlara sahip olan Rapid Viyana da gol atmakta fazla ısrarcı olmayınca Paris kupayı müzesine götürdü. Bu Paris Saint Germain'in kazandığı tek Avrupa Kupası olarak kaldı.

1996-97 sezonunda ise Paris, Fransa Ligi şampiyonluğunda gene iddialıydı. Bilbao'yu çalıştırmaya giden Fernandez'in yerine eski oyuncuları Ricardo Gomes'i getirmişlerdi. Geçen sene kazandıkları Avrupa Kupası'nın morali ile lige başladılar. Fakat Monaco sezonu açık ara önde şampiyon bitirirken Paris SG de ikinci sırada yer alıyor ve yeni yürürlüğe giren uygulama ile Şampiyonlar Ligi'ne kalıyordu. Sezon başındaki Süper Kupa macerası ise başarısızdan çok acıydı; Juventus, PSG'yi tam 6-1 yenmişti. Ama Kupa Galipleri Kupası'ndaki başarı sürüyordu. Geçen senenin şampiyonu, ilk turda Moldova'nın zayıf ekibi Vaduz'u 3-0 ve 4-0'lık sonuçlarla eliyor, ikinci turda ise temsilcimiz Galatasaray ile eşleşiyordu. Net nafızalarda olan bu eşleşme oldukça çekişmeli geçmişti aslında. Galatasaray ilk maçta 4-2 kazanmasına rağmen ikinci maçta 4-0 yenilerek kupaya veda etti. Dely Valdes'in golleri hala Türk futbolseverlerin hatırındadır. Çeyrek finalde AEK, yarı finalde ise Liverpool; Paris karşısında tutunamayan takımlar oldular. Saint Germain yine finaldeydi. Bu sefer ise rakip Rapid Viyana kadar zayıf değildi. Rakip İspanyol devi Barcelona'ydı.

Ricardo Gomes yönetimindeki Paris St. Germain Cauet ve Leonardo ile kuvvetlendirilmiş kadrosuyla Bobby Robson'ın Romario, Ronaldo, Figo ve De la Pena'lı Barcelona'sına karşı iyi bir mücadele verdi. Feyenoord'ta oynanan maçı Barça, Ronaldo'nun penaltıdan attığı gol ile 1-0 aldı ve kupayı evine götürdü. Paris St. Germain geçen sene aldığı kupayı bu sene alamamıştı ama Avrupa Kupaları'ndaki ününü sürdürüyor ve büyük kulüp olma yolunda emin adımlarla ilerliyor gibiydi ama beklenenin aksine düşüş başladı.

1997-98 sezonunda ise Şampiyonlar Ligi'nden elenen Paris, Fransa'da da düşüşe geçti. Fransa kupası'nı kazandı ama ligde ancak sekizinci sırada yer alabildi ve günümüze kadar uzanan başarısızlık dönemleri başladı.


Taktik:
Paris Saint Germain'in yükseliş dönemindeki ilk hoca Portekizli Artur Jorge, Paris'i yıllar sonra büyüklerin ligine tekrar sokmuştu ve Kral Arthur olarak anılıyordu artık. Kalede atletik yetenekleri üst düzeyde olan Bernard Lama'yı tercih ediyordu. Lama Fransa milli takımına kadar yükselmiş ve yıllarca kaleyi korumuştu Arthur'dan sonra. Defansı dörtlü kuruyordu elbette; liberoda Brezilyalı tecrübeli isim Ricardo Gomes hem oyun kuruyor hem de atakları kesiyordu. Kambouare ise fiziken kuvvetli ve hava toplarında üstün bir oyuncuydu. Solbekte Colleter, sağ bekte ise Sassus vardı. Orta sahada ise Paul Le Guen ve Guerin göbeği tutarken, Ginola ve Valdo ise sol ve sağ kanatları kullanıyorlardı. Forvetin hemen arkasında Rai, onun önünde de George Weah vardı. Gravelaine, Daniel Bravo, Nouma, Fournier gibi kaliteli isimler vardı. Jorge daha önce pekçok takım çalıştırmış başarılı bir antrenördü. Disiplinli ve sıkı bir futbolla Paris Saint Germain'i şampiyonluğa ulaştırmıştı ama yönetim oynattığı futbolu fazlasıyla defansif olarak görüyor ve bunu beğenmiyordu.

1993-94 İdeal 11: Lama / Sassus, Kambouare, Ricardo Gomes (Roche), Colleter / Valdo, Le Guen, Guerin, Ginola / Rai / Weah


Arthur Jorge sert oynattığı için gönderilirken, yerine Luis Fernandez getirildi. Luis daha atak bir futbolu tercih etse de şablonu fazla değiştirmedi. Lama yine kaledeydi. Lu Guen defansa çekilip, Ricardo'nun yerini almıştı. Roche da özellikle Fernandez'in ilk sezonunda sakatlığı sebebiyle sadece 14 maçta oynamıştı ve yerini N'Gotty'ye kaptırmıştı. Buna karşın iyileşince N'gotty sağ beke çekildi. Sol bek ise Colleter olmuştu. Orta sahada da bir dizi değişiklik vardı. Bravo as takıma terfi etmiş, Guerin ile beraber göbeğe yakın pozisyon alıyorlardı. Sağ kanatta Fournier oynarken, ilk sezonda Ginola daha sonra ise Djorkaeff defansif katkısı olmadan, biraz da sol kanada yakın olarak forvetin arkasında Rai ile beraber duruyordular. Forvette ise 1994-95'te George Weah varken, 1995-96'da yerini Loko'ya bırakmıştı. Dely Valdes ise yedek kulübesindeki kozdu. Takım daha ataktı ve Avrupa'da başarılı da oldu. Ferdandez'in durduğu iki sezon boyunca ligde şampiyon olamasalar da bu kadro seçimiyle bir Kupa Galipleri Kupası aldılar, aynı kupada bir kere de final oynadılar.

1994-95 İdeal ilk 11: Lama / N'Gotty, Le Guen, Roche (Ricardo Gomes), Colleter / Fournier, Daniel Bravo, Guerin, Ginola / Rai / Weah
1995-96 İdeal ilk 11: Lama / N'Gotty, Lu Guen, Roche, Colleter / Fournier, Daniel Bravo, Guerin, Djorkaeff / Rai / Loko



Ricardo Gomes ise geçmiş iki teknik adamın yaptıklarını tekrarladı ve sistemle oynamadı. Sadece gidenlerin yerine yenilerini aldırdı. Lama'nın kaledeki, Lu Guen de bankoydu ama Roche'un yerine N'Gotty defansın göbeğine çekilmişti. Fournier ise orta sahadan sağ beke geldi, sol bek ise genç Domi'nin olmuştu. Orta saha ise tamamen değişmişti. Sağ kanatta Leroy, solda Leonardo takımın güçlü isimleriydi. Cauet ve Guerin ise orta sahanın ortasındaydılar. Rai forvet arkası, Loko ise santrafordu.

Üç teknik adam da 4-4-1-1'den vazgeçmediler.
Fakat sürekli daha atak oynayan PSG'ler izledik.

1996-97 İdeal ilk 11: Lama / Fournier, Lu Guen, N'Gotty, Domi / Leroy, Cauet, Guerin, Leonardo / Rai / Loko



Takımın En İyi Oyuncusu:

4 senelik zarf içinde Paris SG kadrosuna çok iyi oyuncular gelip gitti. Özellikle bu sürecin ilk iki senesinde forma giyen George Weah çok iyi performanslar ortaya koydu. Zaten 1995'te daha Milan'a yeni transfer olduğunda PSG'de sergilediği futbolla Avrupa'da yılın oyuncusu da seçildi. Fakat o zamanlarda takımda olmasının yanı sıra, Kupa Galipleri Kupası'nı kazanan ve ardındaki sezon final oynayan takımın maestrosu Rai takımın en iyi oyuncusuydu bence. 1982 Dünya Kupası'nın yıldızlarından Socrates'in kardeşi olan Rai, aynı onun gibi müthiş bir oyun zekasına sahipti. Buna karşın kuvvetli ve hareketli bir oyuncuydu. Güçlü fiziği, oyun kurmasında yardımcı oluyordu. Pasları adrese teslimdi, şutları da hiç fena değildi. 145 maçlık Paris Saint Germain kariyerinde 45 gol kaydetmeyi bildi. Loko ve daha öncesinde Weah'a yaptığı asistler de dikkat çekiciydi. Kulüp takımlarındaki başarısını milli takımda da yakaladı. 51 maçta kaydettiği 17 gol az bir rakam değil.

Kaleciler:

Bernard Lama, Luc Borelli,
Richard Dutruel, Vincent Fernandez,
Miriel Bruno


Defans:

Alain Roche, Antoine Kambouare,
Didier Domi, Omar Dieng,
Patrick Colleter, Jean-Claude Fernandez
Françis Llacer, Gregory Paisley,
Eric Rabesantradana, Jimmy Algerino,
Ricardo Gomes, Romeo Calenda,
Jean-Luc Sassus, Paul Lu Guen,
Stephan Mahe, Jose Cobos,
Fabrice Kelban, Bruno N'Gotty,
Daniel Kennedy,


Orta Saha:

Pierre Reynoud, Vincent Guerin,
Daniel Bravo, Candido Valdo,
Bernard Allou, Laurent Fournier,
Rai Souza de Vieria, Djamel Belmadi,
Cedric Pardeilhan, David Ginola,
Youri Djorkaeff, Leonardo Araujo Nascimento,
Jerome Leroy, Benoit Cauet,
Jean-Philippe Sechet


Forvet:

George Weah, Xavier Gravelaine
Pascal Nouma, François Calderardo
Patrice Loko, Dely Valdes
Patrick Mboma, Cyille Pouget,
Nicolas Anelka


Başarılar

  • 1 kez Avrupa Kupa Galipleri Kupası (1995-96)
  • 1 kez Avrupa Kupa Galipleri Kupası Finali (1996-97)
  • 1 kez Şampiyonlar Ligi Yarı Finali (1994-95)
  • 1 kez Avrupa Kupa Galipleri Kupası Yarı Finali (1993-94)
  • 1 kez Fransa Şampiyonluğu (1993-94)
  • 2 kez Fransa Kupası (1992-93, 1994-95)
  • 1 kez Fransa Lig Kupası (1994-95)

----


27 Ocak 2010 Çarşamba

Gerçekleşmeyen Buluşma...


Tigana kariyeri boyunca en çok Fransa milli takımını çalıştırmayı istedi fakat bu yolda yaşadıkları ilginç…

***

Fransa milli takımından ona gelen ilk teklif Fransa 98 öncesiydi. O dönem Tigana milli takımı çok istese de çalıştırdığı kulüp olan Monaco‘ya bir sözü vardı ve bunu nazikçe reddetmişti. Tigana’nın içinde ukte olarak kalan bu teklif 2002 Dünya Kupası öncesi yine kendini yinelemişti…

***

2002 yılında Fulham‘ı çalıştıran Tigana yine Monaco yıllarında olduğu gibi aynı nedenlerden dolayı milli takımı çalıştıramadı. Fulham başkanına tekliften 3 ay önce bir söz vermişti ve zaten Fulham’ında onu bırakmaya niyeti yoktu.
Böylece 2002 Dünya Kupası’nda Tigana çok istediği Fransa’nın başında olamamıştı.

***

2004 yılı geldiğinde ise işler değişmişti. Tigana bu görev için bu kez çok müsaitti ve çok istiyordu. Fransa milli takımına aday olduğunu açıkladı ve normalde ona teklif edilen paradan daha azına razı oldu.
Fakat bu defa reddedilen Tigana olmuştu.

***

Eski başkan Simonet katıldığı bir davette çok gereksiz açıklamalarda bulunarak sakin olan ortamın bir anda gerilmesine neden olmuştu. Simonet, Fransa milli takımında zaten birçok siyah oyuncunun bulunduğunu, teknik direkötüründe siyah olmasının çok fazla olacağını söylemişti. Bu gereksiz açıklama Tigana’yı kızdırsa da milli takımı şampiyona öncesi etkilemek istemediği için konuşmamayı tercih etmişti. Sonrasında rahatsızlığını dile getiren Tigana, bir özür beklediğini söylemişti.

***

Ama herşeye rağmen Tigana, Simonet’in o sözleri ırkçı anlamda söylemediğin bir şekilde ve iyimser bir havayla kabul etmişti. Bunun nedeni daha önceki yıllarda da milli takıma Tigana’yı isteyenin Simonet olmasıydı.

***

Bu olay Tigana’nın verdiği röportajdan sonra kapandı. İkilinin birbirlerini mahkemeye vermesi beklenirken bu gerçekleşmedi. Tigana ve Fransa milli takımı 1998′den bu yıla dek gerçekleşmeyen bir aşk olarak kaldı…
Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan