Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2011 Cumartesi

İyi, Kötü, Çirkin!


Çok bir şey istememiştik aslında. Son 2 ayda ülkece yaşadığımız olayları biraz olsun unutmak, bu olaylardan dolayı yara alan herkesin yüzünde biraz olsun tebessüm yaratmak için şu maçı kazanmamız gerektiğini söylemiştik. Ama ne eski milliyetçiliğimiz kalmış formaya sahip çıkabilecek, ne de eski hırsımız kalmış forma için ter dökecek! 11 kişinin üzerine giydiği ay-yıldız forma vardı sadece Hırvat maçında sahada, içinde ne bir futbolcu vardı, ne de hırslı bir insan...

İyi kötü sonuçlarla geldik EURO 2012 otobüsü için son bilet yarışına, play-off turuna. Maçlar kazandık, penaltılar kurtardık, son dakikalarda maçları çevirdik, ağır yenilgiler aldık, beklenmedik zamanlarda mağlup olduk, ama o ay-yıldız formaya yakışan mücadele ile yine de işin peşini bırakmadık. "EURO 2008'deki parçalayan, forması için ağlayan Türkiye geliyor!" dedik önce, ama sonra anladık ki o eski hırs ve duygu kalmamış hiç kimsede! Ne futbolcularda, ne kulüplerde, ne teknik ekipte, ne federasyonda, ne ülkede... "Duygusallık yok ama bu sefer de futbolumuz gelişti." dedik, sadece kendimizi kandırdık. Hayatını başarılarla doldurmuş, istemediği kadar parayı doymuş adama, koskoca bir milli takımı emanet ettik. Ancak ne istediğimiz, gördüğüm oyuncular alındı kadroya, ne de istediğimiz güzel, mücadeleci futbol döküldü sahaya!

Benim gibi 2000 jenerasyonu olanlar bilmez eski milli takımı, aynen benim gibi. Ancak televizyondan izledik yıllarca eski maçları, eskileri. Metin Oktay, Lefter, Aykut Kocaman, Tanju Çolak, Metin Tekin, Rıdvan, Hami, Sergen, Hakan Şükür, Engin, Abdullah, Ziya Şengül... Belki de bu zamankinden daha iyi yaratıcı ve mücadeleci oyunculara sahiptik o zamanlar da, ama hep takıldık yolun sonuna gelemeden. İngiltere ile her karşılaştığımızda fark yedik, San Marino tarihinin ilk golünü bize attı... Bunun gibi anti-rekorlarımız oldu hep. Ama bizim gibi 90 doğumlular uğurlu gelmişti herhalde Türkiye'ye! EURO 2000 için çabaladık önce ama o yolda takıldık. Sonrasında gittik 2002'de Dünya Kupası'na, alnımızın teriyle dünya üçüncülüğünü kazandık orada, ertesi sene de Konfederasyon Kupası'nda finalde boyun eğdik Fransa'ya ama göstermiştik gücümüzü. Sonraki ilk turnuvamız EURO 2008 oldu, bir üçüncülük de bu sefer Avrupa kıtasında aldık. Dedik artık tamam diye! Turnuva takımı olduk, Avrupa'nın en iyi 10 milli takımından biri olduğumuzu iddia ettik. 2010 Dünya Kupası'na gidemesek de şanssızlığa bağladık bunu, son şans olarak EURO 2012 hayallerimizi güçlendirdik. Kadroda yeniliğe gittik, gurbetçileri takıma kazandırdık, Hiddink'i getirdik... Ancak her şey 1970-80 Türkiye'sine döndü işte, aynı hamam aynı tas!

Son 10 yılda iyi-kötü-çirkin oynadık hep! Ev sahibinin Japonya-Güney Kore olduğu turnuvada en fazla taraftarı olan takım bizdik, İsviçre-Avusturya ev sahipliği altında yapılan turnuvada bütün statları dolduran tek taraftara sahip takım yine bizimdi; ancak en önemli maçımızda oyuncumuza küfür edecek kadar düşen taraftar da biz olduk, karşı takım pas yaparken "oley" çeken taraftar da! Her şeyimizle, her kişimizle sınıfta kaldık. Futbolcumuz da, teknik heyetimiz de, federasyon(umuz) da, taraftarlarımız da, hiçbirmiz gitmeyi hak etmedik o turnuvaya! Ve zaten gidemeyeceğiz de bu durumda.

İsterdik ki çıkıp aslanlar gibi mücadele etsinler, bu zor günlerde yaralanan bebeklerin ve ninelerin-dedelerin yüzlerini güldürsünler. Maalesef olmadı! İyi oynamayı zaten geçtik; ancak iyi de koşmadık, iyi de mücadele etmedik. Tekrardan eski Türk milli takım günlerine geri döndük.

Ve ortaya çıkan çok net bir şey var ki: SINIFTA KALDIK TÜRKİYE!

11 Kasım 2011 Cuma

Sergen Yalçın - Zvonimir Soldo


Fotoğraf: 11 Jun 1996: Sergen Yalcin of Turkey (left) is beaten in the tackle by Zvonimir Soldo of Croatia during the European soccer championship match between Croatia and Turkey at the City Ground, Nottingham. Croatia won the match by 1-0

By: Clive Mason @Getty Images Sport

10 Kasım 2011 Perşembe

Türkiye'nin baraj maçları öyküleri. Normal olmayan, satır satır anlatılabilecek düzeyde...

Türkiye, bugüne kadar tarihinde yaşadığı en büyük uluslarası başarısından önce dahi, playoff eşleşmesi ile giriş yaptı, Milli Takım yine bir playoff turunda büyük stres yaşadı, hatta kavga etti, cezalar aldı.

Türkiye, genel olarak Avrupa Şampiyonaları ve Dünya Kupası'na bakıldığında büyük hikâyelerin çıkabileceği playoff eşleşmeleri yaşadı bugüne dek ve tümü, normal olmayan bir şekilde satır satır anlatılabilecek düzeyde ve heyecanda geçti.

"İçimizdeki İrlandalılar..."

Daha önce ilk kez Euro 96'ya katılma başarısını gösteren Türkiye, Euro 2000 Elemeleri'nde Almanya, Finlandiya, Kuzey İrlanda ve Moldova ile bulunduğu grupta yine ikinci olup playoff hakkı kazanmış, ve finaller öncesinde rakip İrlanda Cumhuriyeti olmuştu. O dönem yeni yeni çıkış yakalayan yıldız oyuncu Robbie Keane, ve Manchester United forması giyen Roy Keane, İrlanda'nın en etkili isimleriydi. Oynanan ilk karşılaşmada Mustafa Denizli yönetimindeki Türkiye, Sergen Yalçın ve Hakan Ünsal'ın ayağından iki net fırsattan yararlanamamış ve Robbie Keane, cezayı kesip 79. dakikada takımını 1-0 öne geçirmişti. Ancak Türkiye, 83. dakikada kazandığı penaltı ile deplasmanda skoru 1-1'e getirmeyi başarmıştı. Bu, avantajlı bir skordu. Ardından Bursa'da oynanan rövanş maçı da 0-0 tamamlanınca Euro 2000 biletini alan Türkiye olmuştu. Türkiye rövanş maçına Rüştü, Ogün, Alpay, Abdullah, Sergen, Tayfun, Arif, Okan, Hakan Şükür, Tayfur, Ali Eren ilk 11'i ile çıkmış, maçın ardından Mustafa Denizli, "İrlanda'yı yendik ama önemli olan içimizdeki İrlandalıları yenmek" diyerek büyük bir göndermede bulunmuştu. Rüştü Reçber ise oynanan bu iki İrlanda maçında 2002 Dünya Kupası'ndaki performansları da dahil olmak üzere keriyerinin en başarılı maçlarını çıkartmıştı.

"Viyana seferi..."

Euro 2000'de çeyrek final yapan Türkiye, bu kez kendisine Güney Kore ve Japonya'da düzenlenecek olan Dünya Kupası'nı seçmişti. Yıllardır Dünya Kupası'nda mücadele edemeyen Türkiye, Galatasaray'ın 2000'de UEFA Kupası'nı kazanan kadrosunun da içinde olduğu altın jenerasyonu ile beraber geleceğe oldukça umutla bakıyordu. 2002'de Asya'da Dünya üçüncülüğü alan Türkiye, bu başarısından önce ilk adımı yine playoff turlarında yapmıştı. Eleme gruplarında ikinci sırayı alan Türkiye'nin önündeki tek engel, Avusturya ile oynayacağı baraj maçlarıydı. İlk maç 10 Kasım 2001 tarihinde Viyana'da idi ve tüm Avrupa ve taraftarlar, bu iki baraj maçında Milli Takım tarihinin en uyumlu ve etkili takımını izleyeceklerdi. Viyana'da yapılan ilk karşılaşmaya Rüştü Reçber , Fehmi Alpay Özalan, Emre Aşık, Ümit Özat, Okan Buruk, Ümit Davala, Abdullah Ercan, Tugay Kerimoğlu, Yıldıray Baştürk, Ergün Penbe, Hakan Şükür ilk onbiri ile çıkan Türkiye, deplasmanda sahadan 60. dakikada Okan Buruk'un attığı gol ile 1-0 galip ayrılmıştı. Bu, Türkiye'de oynanacak olan rövanş karşılaşması için büyük bir avantaj olmuştu. O dönem Türkiye'nin başında bulunan Şenol Güneş ise, "Artık Dünya Kupası'na katılacağımızı düşünüyorum" diyerek, tura olan inancını göstermişti. Bu inancında haksız olmadığı, oynanan rövanş maçında bir kez daha kanıtlanmıştı. Rakibini 5-0 yenen Türkiye, toplamda 6-0'lık skorla 2002 Dünya Kupası'na gitmeyi garantilemiş, maçtan önce "Katılacağımıza inanıyorum" diyen Şenol Güneş, maçın ardından oyuncular tarafından omuzlara alınmıştı. Türkiye'nin o maçta gollerini Arif Erdem (2), Yıldıray Baştürk, Okan Buruk ve Hakan Şükür kaydetti. Devamında ise 2002 Dünya Kupası'nda tarih yazıldı...

"Çek bir Letonya..."

Daha önce Euro 96 ve Euro 2000'e katılma başarısını gösteren Türkiye, Dünya Kupası 2002'den sonraki büyük turnuva olan Euro 2004'e kolay katılması beklenen ülkeler arasında gösteriliyordu. Çekilen kuralar sonucunda 7. Grupta İngiltere, Slokavya, Macaristan ve Liechtenstein ileaynı grupta yer alan Türkiye, 20 puanlı İngiltere'nin ardından topladığı 19 puanla grubu ikinci bitirmiş ve yine playoff oynamaya hak kazanmıştı. UEFA'nın gerçekleştireceği kura çekimi öncesi muhtemel rakiplere bakıldığında 4. Grup'ta 16 puanla ikinci olan Letonya hemen göze çarpıyordu. Tüm basın ve taraftarlar doğal olarak zayıf göründüğü için bu takımın kurada çekilmesini tercih ediyor, kuraların çekilmesinden bir gün önce tüm gazeteler 'Çek bir Letonya' başlıkları atıyotlardı. Evet, Letonya gelmişti ancak herşey beklendiği gibi gitmemişti. Riga'da 2003 yılında oynanan ilk karşılaşmaya yine Dünya üçüncülüğü sıfatı ile çıkan Türkiye, Riga'da oynanan karşılaşmayı 1-0 kaybedince, acı gerçekle karşılaşmıştı; "İşler hiç kolay değildi..." 19 Kasım 2003 yılında Türkiye'de oynanan rövanş karşılaşmasına yine mutlak favori olarak çıkan Türkiye, büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı.

"Ayağa kalkın! 15 dakika kaldı!..."

Böyle bağırıyordu maçın anonsçusu. Tarih, bir kez daha Dünya Kupası'nda üçüncü olan bir takımın bir dahaki büyük turnuva olan Avrupa Şampiyonası'na katılamamasına tanıklık ediyordu. Üstelik Türkiye, bunu kuralardan önce çok çok istediği Letonya karşısında yaşıyordu. İhan Mansız ve Hakan Şükür'ün golleriyle 2-0 öne geçerek büyük avantaj yakalayan Türkiye, üst üste kalesinde gördüğü 2 golle maçtan 2-2 berabere ayrılıp, final biletini rakibine adeta hediye etmişti. Şimdi hedef, 2006 Dünya Kupası'ydı...

Olaylı İsviçre maçları...

Euro 2004'e katılamayan Türkiye, 2002 Dünya Kupası'nda yaşadıklarını unutmamanın da etkisi ile artık yegane hedefi olarak önüne 2006'da Almanya'da düzenlenecek olan Dünua Kupası'nı koymuştu. Bu uğurda kendine çok güvenen Türk Milli Takımı, UEFA tarafından çekilen kuralar sonucunda çok zor bir grupta kendisini buluvermişti. İkinci Grup'ta Ukrayna, Danimarka, Yunanistan, Arnavutluk, Gürcistan ve Kazakistan ile eşleşen Türkiye, artık kaderi olan şekilde grubu 25 puanlı Ukrayna'nın ardından 23 puan ile ikinci tamamlamış ve Grup 4'ün 18 puanlı ikincisi İsviçre ile playoff turunda eşleşmişti. 12 Kasım'da Bern'de oynanan karşılaşmada Türkiye, rakibine Senderos ve Behrami'nin attığı gollerle 2-0 mağlup olunca umutlar Türkiye'deki maça kalmıştı yine. 16 Kasım günü geldiğinde deplasmanda alınan 2-0'lık yenilgiye rağmen herkes umutluydu. Bu umutlar, A. Frei'nin henüz 2. dakikada attığı penaltı golü ile artık tamamen sona ermiş gibi dursa da, hemen ardından Tuncay Şanlı, 22 ve 36. dakikalarda sahneye çıkmış ve durumu 2-1'e getirmişti. Tüm ülke Necati'nin 52. dakikada attığı penaltı golü ile 2006 Dünya Kupası'na inancını arttırmıştı. Tur için üç fark gerekiyordu ancak umutlar, bu kez de Streller'in 84. dakikada attığı gol ile maç 3-2'ye gelince tamamen yıkılmıştı. Tuncay Şanlı, 89. dakikada durumu 4-2 yapsa da, kendisi dahi attığı bu golden sonra sevinememiş ve Türkiye, 2006 Dünya Kupası'na gidememişti. Bu maçtan sonra her iki takım futbolcuları ve teknik heyeti arasında yaşananlar ise kara bir leke olarak kalmıştı. Maç sonunda tünelde yaşanan kavga, itiraf etmek gerekirse, bir strateji olarak gerilimi tırmandırmayı tercih eden Federasyon ve Türk Milli Teknik Heyeti'nin etkileri ile oluşmuştu.

Oynanan bu İsviçre maçlarından sonra Türkiye futbol tarihinde yeni bir başlangıç yapabilecekken birden bire tüm beklentiler tersine dönüvermişti. Sonuç olarak 12 Kasım'da oynanan maçta İsviçre'de gerginleşen ortam 15 Kasım'da Türkiye'de zirveye ulaşmış ve Türkiye, bu playoff eşleşmesinde 2006 Dünya Kupası'nun uzağında kalıvermişti.

Euro 2008'deki Hırvatistan maçı, Euro 2012 yolunda oynanacak olan Hırvatistan maçları önünde kıstas olmamalı...

2006 Dünya Kupası'na katılamayan Türkiye, ardından Euro 2008'de yarı final oynadı. Akabinde yenilenen Milli Takım, kendisine hedef olarak koyduğu 2010 Dünya Kupası elemelerinde 3. sırayı alarak alışkın olduğu playoff turunua dahi katılamadı. Şimdi hedef, Euro 2012 ve tek engel Hırvatistan olarak görünüyor. Rakibini Euro 2008'de dramatik bir şekilde eleyen Türkiye, oynanacak olan bu iki karşılaşmada mutlaka Euro 2008'i hatırlayacaktır. Ancak (Bu konuyu daha sonra yeni bir yazıda daha ayrıntılı inceleyeceğiz) unutulmamalı ki, Türkiye'nin bu turu geçmesindeki en büyük engellerden bir tanesi de yine Euro 2008'de ekstra motivasyonla oynadığı Hırvatistan maçıdır. Aradan geçen üç yıl içinde değişenler oldu ve Türk Milli Takımı, oynayacağı iki karlılaşmada da Euro 2008'deki maça göre değil, daha çok rakibe göre oynamayı tercih etmeli.

Goal.com
Fotoğraf: Tayfur Havutcu (Ireland - Turkey) By: Ross Kinnaird @Getty Images Sport
13 Nov 1999: Tayfur Havutcu of Turkey celebrates his goal against the Republic of Irleand in the Euro 2000 play-off first leg match at Lansdowne Road in Dublin, Ireland

7 Kasım 2011 Pazartesi

Türk-Avrupa futbolu arasındaki fark açılıyor!


Türk futbolu ile Avrupa futbolu her zaman farklı olmuştur. Organizasyon kaliteleri, taraftar yapıları, takım değerleri, oyuncu kaliteleri, futbol gelenekleri, tarihi değerleri, bakış açıları... Her şey farklı olmuştur ve dünya var olduğu sürece de birbiriyle tamamen benzemeyeceklerdir, tıpkı dünyada hiçbir insanın hiçbir şekilde birbiriyle aynı olamayacağı gibi...

Ancak gel gelelim, son 4-5 yılda Türk futbolu ile Avrupa futbolu arasında kıyaslamalar başladı ve çoğu zaman tavan yaptı bu kıyaslamalar! Önce EURO 2008 başarımızın ardından milli takımımızın her milli takıma kafa tutacak düzeye geldiğini ve kesinlikle turnuva takımı olduğunu iddia ettik; ancak burada uzattığımız el maalesef boş kaldı ve bu taraftan çöktük!

Daha sonrasında ülkemize kaliteli(!) yabancı oyuncular gelmeye başlayınca birden heyecanlandık. "Artık en iyi oyuncular bile bizim ülkemizi seçiyor." dedik. Dedik ama ne için, neye göre dedik? Roberto Carlos geldi ilk önce, 2 sene boyunca aldığı parayı karşılayak en fazla 5 ya da 6 maç oynayıp gitti. Sonra bir Elano gördük ülkemizde. Koskoca Brezilya milli takımının değişmez oyuncusu olan adam, ülkemizdeki her maçta umursamaz ve top oynamayı bilmiyormuş edalarında geçirdi Türkiye kariyerini. Ardından bir Guti geldi ülkemize! Real Madrid tarihinin en büyük oyuncularından biri, ki öyle bir ismi o yaşta olsa bile ülkemize getirmek hiç de kolay değil, ülkemiz futboluna kazandırdık. Ancak arkadaşları sahada terk dökerken gece kulüplerine gitti efsane Guti Hernandez. Maalesef transfer tarafına uzattığımız elimiz de boş kaldı, oradan da bir şey çıkaramadık.

En sonunda o da yetmedi! 24 yaşında kırılmadık rekor bırakmamış ve 5 yıllık profesyonel kariyerinde 250'ye yakın gol atmış Messil ile Arda Turan'ı karşılaştırdık. Türkiye'nin son 10 yıldaki en yetenekli ismi kimdir diye sorduğumuzda herkes söyler Arda Turan'ı. Ama Messi ile Arda Turan bir tutulabilir mi? Bana göre kesinlikle hayır! Senede 30-35 maç oynayan ve bunların kısmen 5'te 1'inde kişisel yetenekleriyle maç kazandıran bir Arda ile, ki bu değer de ülkemiz futbolu açısından büyük bir değerdir, yılda yaklaşık 50-60 maç oynayan ve maç başına 1.5 gol ortamalası ile oynayan bir adamı karşılaştırdık. Bu hem futbol kültürüne, hem de Arda Turan'a yapılan büyük bir saygısızlıktı bana göre. Nitekim bu taraftan da bir şey çık(a)mayacağını anladık ve en sonda kulüp bazına döndük...

Kulüplerimiz son yıllarda muhteşem bir şekilde yükseliyor dedik... Dedik ama yine dediğimizle kaldık! Galatasaray'ın muazzam 2000 zaferleri ve Fenerbahçe'nin destansı 2008 çeyrek final olayları dışında ne yaptık Avrupa kulüplerinin hizasına erişebilmek için? Hiçbir şey. Ligimizin kalitesi artıyor dedik, dünyanın hiçbir tarafında görülmeyen 2 haftada 4 maç sistemini getirdik; dünya büyüklerine gitmeyen oyuncuları transfer ediyoruz dedik, yaşı geçmiş ve kariyerini gözünde bitirmiş adamlara paraları saçtık; milli takımımız tamamen turnuva takımı oldu dedik, 6 senede bir zorla turnuvalara gitmeye alıştık... Çok şey sayılır böyle, ancak biz hala Avrupa futboluna yaklaştığımızı düşünüyoruz. Çok yanılıyoruz...

Fenerbahçe-Galatasaray derbileri için "dünya derbisi" diyoruz, hoş bana göre bunu söyleyen sadece biziz, ancak bana göre ülkemiz dışında bu derbiyi izleyen kişi sayısı ülkemiz nüfusu bile etmez. Tahmini olarak Fenerbahçe-Galatasaray maçlarının bütün dünyada 150 milyon kişi tarafından izlendiğini düşünelim(maksimum tahmin); bugün oynanan Real Madrid-Osasuna maçının Çin'de izlenme sayısının bile iki katını yakalmış oluyoruz. İşte siz düşünün futbolumuzun hâlini! Dünya derbisi dediğimiz derbiyi 150 milyon kişi belki izliyor tüm dünyada, Real Madrid-Osasuna gibi normal günde açıp bakmayacağımız bir maçı sadece Çin'de 65 milyon kişi izliyor.

İşte futbolumuzun gerçek hâli! Yorumu size kalmış...


Fotoğraf: Real Madrid CF v AFC Ajax - Champions League By: Denis Doyle @Getty Images Sport

14 Nisan 2010 Çarşamba

Hakan Balta Özelinde Türk Savunmacılığına Bakış ve Rijkaard


Geçtiğimiz hafta sonu Galatasaray Ali Sami Yen'de Diyarbakırspor'u ağırlarken veteran stoper Emre Aşık tribünde, bir anlamda Kewell'a eşlik ediyordu. 2007'den beri takımda aktif olarak görev alan ve teknik kapasitesi sınırlı olsa da üstün mücadele gücüyle taraftarının gönlünü almayı başaran Servet ise hiç alışık olmadığı bir şekilde Hollandalı hoca yönetiminde yedek kulübesine çekilmeye başlamıştı. Geçtiğimiz Pazar günü de öyle oldu... Ancak bu defa Servet'in yerinde oynayan Emre Güngör, hatta Gökhan Zan da değildi. Rijkaard ikinci stoper tercihini hazır durumda olan 4 stoperinden yana değil de esas mevkisi sol bek olan Hakan Balta'dan yana kullanmıştı. Belki bu karar maç esnasında yaşanan protestoların ardından pek konuşulmadı, hatta protestoların gölgesinde kaldı fakat Rijkaard'ın Galatasaray'a geldiği günden beri yaşadığı sıkıntıları göstermesi bakımından çok ilginçti. Önce Rijkaard'ın stoperde Hakan Balta'yı kullanmasının ardında yatan gerekçeleri kendimizce açıklamaya çalışalım ardından da Türk futbolunun o meşhur "stoper sorunu"na bir bakmaya çalışalım.

Ocak ayında Galatasaray'a katılan Neill'i, Rijkaard'ın Barcelona'nın başındayken de istediği bilinen bir gerçek. Peki onca defans oyuncusu dururken Barcelona gibi dünyaca ünlü bir takım neden İngiltere'nin orta sıra ekiplerinden olan Blackburn'den veya West Ham'dan bir oyuncu transfer etmek istesin ki? Mutlaka bir sebebi olmalı. Aslında bunun sebebini Barcelona'nın oyun yapısıyla açıklayabiliriz. Katalanlar, futbola da aynı dillerine, kültürlerine gösterdikleri özeni gösteriyorlar. Yani futbolu da kültürlerinin bir ögesi olarak görüyorlar ve bunun neticesinde oynadıkları futbol estetik, sanatsal bir kaygı taşır hale geliyor. Şüphesiz ki bu çok önemli bir tavırdır. Ancak bu tip hareketler eğer tabandan gelen bir bilinçle desteklenmezse ya da yaşanan bu dönüşüm yalnız bir alanda sınırlı kalırsa istenilen sonuç elde edilemez.Konunun dışına çıkıp örnekleyecek olursak,tarımda devrim yapamayan ülkeler alelacele bindikleri "sanayi devrimi treninde" de en havasız,en eski vagonlarda yolculuk etmeye devam edeceklerdir.Bugünün Barcelonası Cryuff'dan hatta Cryuff öncesinden beri sahada pozitif bir şeyler ortaya koymaktadır ama bu tavrı kesinlikle bir bilinçten yoksun olarak takındıklarını söyleyemeyiz.Yani,bugün Barcelona'da oyun Valdes'ten başlayıp Pedro'nun kadife ayağında noktalanıyorsa bu kesinlikle futbol tanrılarının bir hikmeti değildir.Bu koordineli pas ağının asayişle örülmesi için savunmanın dahi topu kullanabilen oyunculardan oluşturulması gereklidir. Böylesi bir amaç içinse sağ bek oynadığı halde takımın kornerlerini de kullanabilen(Neill-Blackburn) bir isimden daha uygunu olmayacaktır.

Yıllar Rijkaard'ı Galatasaray'a taşıdı ancak o inandığı felsefeyi ne yazık ki oyuncularına taşıyamadı. Sezona Servet-Gökhan tandemiyle başladı ancak böylesi bir ikilinin topu kanatlara dahi aktarırken zorlandığı görmek zor değildi. Genelde "yüreğiyle" oynamaya alışmış fubolcularn anavatanıydı sanki Türkiye ve Hollandalı bunun öğrenilebilecek belli tekniklerle çok olumlu sonuçlar vereceğine inanıyordu.Yalnız eminim ki Türklerin belli bir konu üstünde kafa yormaya bu kadar isteksiz olacaklarını düşünmemişti. Sevet-Gökhan ikilisinin öğrenmeme konusundaki inatlarına daha fazla dayanamayan Hollandalı,zamanla topu daha iyi kullanabildiğine inandığı Emre Güngör'ü o bölgeye çekti ve yanına Barcelona'dan göz ağrısı olan Neill'i koydu.Adı "total futbol" ya da neyse,oynanması gereken oyunun mevkileri flulaştırdığını,dolayısıyla sahadaki her futbolcunun topla arasının iyi olması gerektiğine inanıyordu.Ne var ki Emre Güngör de,ihtiyaç duyulan topu kullanabilme tekniği ya da oyunu okuyabilme ve yönlendirebilme gibi mental yetilerden yoksun olduğu için Rijkaard'ın ideal savunma anlayışı sahaya yansıtılamıyordu.İşte Hakan Balta böyle bir durumda Rijkaard'ın son çare olarak başvurduğu isim oluyordu,hem de savunmanın ortasında!

İdeal bir beki hem hücuma hem de savunmaya aynı özeni gösterebilen,bunu yaparken aynı zamanda süratini de kullanabilen kenar adamları olarak tanımlayacak olursak, Balta'nın kesinlikle bir Dani Alves olmadığını söyleyebiliriz.Ancak Belletti,Finnan,Corluka gibi beklerin de uzun yıllar üst düzey kulüp ve liglerde mücadele ettiğini biliyoruz.Bu isimler şüphesiz "modern" bekler değildir,ne var ki sade,gösterişsiz oyun yapıları ve topu doğru kullanabilme yetileriyle öne çıkmaktadırlar.Bu tip isimler kimi zaman takımın doğal inhibitörü olarak görev alırlar ki günümüz futbolunun yüksek tempolu,teknik becerilerin yanı sıra mental ögelerinde öne çıktığı yapısında "inhibitör" görevi görecek bir futbolcunun varlığına şüphesiz ki her takımın ihtiyacı olacaktır.Bu sebepten,Hakan'ın bir stil haline getirdiği sakin,soğukkanlı oyunun yanı sıra topu doğru kullanabilme becerisi onu Türkiye'de özel kılmaktadır.Rijkaard da bu sebeplerden dolayı,her ne kadar kesiciliği ve mücadele gücü eksik de olsa inandığı akışkan ve dinamik oyun anlayışnı sahaya yansıtabilmek için Balta'yı stoperde kullanmıştır.

Alpay Özalan,Bülent Korkmaz,Emre Aşık,Vedat İnceefe,Saffet Akbaş,Tolga Seyhan,Gökhan Zan,Servet Çetin ve Emre Güngör... Bu isimler Türk Milli Takımı'nda 1996'dan beri görev alan savunmacıları oluşturuyor. Hemen hepsi ulusal başarılara imza atmış,uluslararası turnuvalarda boy göstermiş isimler... Fakat bu özelliklerinin dışında belki de tek ortak özellikleri topu kullanmadaki zafiyetleri ve eksik yer hakimiyetleri.Bu zafiyetin kuşaklar değiştikçe de sürdüğü düşünülürse asıl meselenin Türk futbolcusunun gelişim sürecindeki eğitimsizlik olduğu kolayca görülecektir.Hem ayağına hakim, oyunu kurabilen hem de hava hakimiyeti olan,kesici özellikleriyle öne çıkan bir stoper Türk futbolu için neredeyse bir hayal olagelmiştir.Bu anlamda,Balta'nın stoper de oynayabilmesi -Rijkaard başka sebeplerle tercih etmiş olsa bile- savunma zihniyetimizi değiştirebilecek kadar önemli bir gelişmedir.Kabul,Balta her ne kadar soğukkanlı gözükse de hala ciddi bir özgüven problemi vardır.Kabul,fiziği yeterince uygun olsa da herhangi bir stopere göre mücadele düzeyi düşüktür.Ancak sadece ve sadece topu doğru kullanabildiği için bile üstünde ısrar edilmesi gerekn bir isimdir.

Son olarak devşirmeci anlayışın ne kadar yararlı da olsa uzun vadede başarılı olmayacağını düşünsem de Hakan Balta son tahlilde "savunmacının olmadığı bir ülkede Abdurrahman Çelebi" olmaktadır.

18 Mart 2010 Perşembe

Billy Mehmet


Hazır Guus Hiddink ülkemize gelmişken ve henüz imzası dahi kurumamışken,onun devşirme futbolcuları takıma entegre etmektense,Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde yaşayan,futbol oynayan Türk asıllı futbolcuları takıma kazandırmayı amaçlamasının paralelinde Hiddink'e biz de naçizane önerimizi sunmuş olalım:Billy Mehmet...

Öncelikle milli takımın bu anlamda yararlanamadığı isimlerden söz edelim.Bu isimlerin en önemlileri Mesut Özil,Eren Derdiyok,Gökhan İnler ve Serdar Taşçı.Bunun yanında,Colin Kazım,Mustafa İzzet,Yıldıray Baştürk,Hamit ve Halil Altıntop gibi isimlere milli formayı giydirebilmişiz.Ancak,gerçek şu ki,Hamit dışında,milli formayı giydiremediklerimizin performansı,bizim adımıza mücadele eden "gurbetçilerin"kinden daha yüksek görünüyor.Hal böyle olunca,kimi endişeler taşısam da,Avrupa'da yetişmiş bir Türk asıllı futbolcuyu daha kaçırmamak adına Billy Mehmet'in milli takıma çağrılması gerektiğini düşünüyorum.

Mehmet'in artı özellikleri,daha önce bünyesinden Carrick,Lampard,Ferdinand,Glen Johnson,Joe Cole gibi bugün İngiltere milli takımının omurgasını oluşturan isimleri futbol piyasasına çıkarabilmiş bir kulübün altyapısından,WestHam'dan yetişmiş olması.Dolayısıyla,sırf yetiştiği akademiye bakarak,fundamental'i gelişmiş bir futbolcu olduğunu söyleyebiliriz.Ayrıca,milli takımın Hakan Şükür sonrası,hücumda hava toplarına dair yaşadığı sıkıntıyı 1,88'lik Mehmet'le biraz da olsa aşabiliriz diye düşünüyorum.

Babası Kıbrıs Türkü,annesi İngiliz olan Mehmet şu ana kadar bir tek büyük annesinin kökeni dolayısıyla,İrlanda U-21 takımında oynadı.Ancak A milli derecesinde henüz hiç bir ülke ile adı geçmiş değil.Fırsat bu fırsat diyerek,Mehmet'e Türkiye formasını giydirmeli ve onun neler yapabileceğini hep birlikte görmeliyiz diye düşünüyorum.

19 Şubat 2010 Cuma

Milli Takım Kadrosunu Tanıyor Muyuz?

Selamlar. Öncelikle bu Barbarossa blogdaki ilk yazım olduğundan dolayı kısa bir giriş paragrafı olacak yazımda. İsmim Kaan Kavuşan, klasik futbol blogunun sahibiyim. Orada daha çok geçmiş yıllarda yaşananlar ve yad etmeye değer her şey hakkında yazıyorum. Barbarossa blogdaki yazılarım da bu kulvarda olacak. Ölmez kalmazsak her cuma sizlerleyim. Hiddink konusu çok işleniyor şu an blog aleminde ben ise bugün yardımcılarına doğru bir anma, bir hatırlatma yolculuğuna çıkarmak istiyorum sizleri.


Hiddink'in Fenerbahçe macerasını bilmeyeniniz yoktur zaten. 1990-91 sezonunda geldiği ülkemizde açık sözlülüğü ve oryantal/arabesk kültürü fazla anlayamadığı için başarısız olmuş, sistem oturtsun diye getirdiği kulüp bile 22 maç sonra onu istifaya zorlamıştı. Şimdi milli takımların tüm teknik kadrosu açıklandı. Oğuz Çetin asistan antrenörlüğe, Engin İpekoğlu kaleci antrenörlüğüne, Raşit Çetiner ümit milli takımın başına, Ersun Yanal ise koordinatörlüğe getirildi. Bunları zaten tanıyorsunuz, ama ya diğer teknik kadro; Tahir Karapınar, Şenol Ustaömer, Altay Dağdelen, Kemal Özdeş ve Murat Aydın kim biliyor musunuz? Biliyorsunuzdur elbet ama takip etmekten kopmuşsunuzdur belki de. Blog okurları en çok okuyan en bilgili okurlardandır, buna canı gönülden inanıyorum. Amacım sizlere ders vermek değil, unutmuş olabileceklerinizi hatırlatmak...

Oğuz Fenerbahçe'de yıllarca oynamış, imparator lakâbını almış, uzun süre kaptanlık yapmış bir oyuncuydu. Teknik adamlık kariyeri aynı oranda başarılı olmadıysa da, kendisi beklenmedik bir şeyi denedi ülkemizde ve asistan antrenörlükte söz sahibi olmaya çalıştı, başarısız Fenerbahçe macerasından sonra. Hiddink ile çalışmış olması da avantaj.



Engin İpekoğlu ise Karşıyakalı Büyük Levent'in ayağını kırmasından önce "on numara" bir kaleciydi. Nerede uçacağını, nerede açılacağını bilen fakat ayaklarını kullanmayı bir türlü öğrenemeyen bir kaleciydi. Levent (Eriş), Karşıyaka maçında onun ayağını kırdığında hüngür hüngür ağlamıştı ben ne yaptım diye TV'lerde. Daha sonra iyileşti ama kaleyi Rüştü'den devralamadı bir türlü. 40'ına kadar oynadı , tecrübe abidesiydi. Kocaeli ve Sakarya'da teknik direktörlük, Fenerbahçe'de kaleci antrenörlüğü yaptı. Raşit hoca ile ümit milli takımda da çalıştı.

Ümit Milli takımın başına getirilen Raşit hoca ise Galatasaray ve Fenerbahçe forması giymiş, hem santrafor, hem stoper olarak oynamış, bunun avantajı olarak da oyunun her iki yönünü de bilen gençlerle çalışmayı seven bir hoca olarak en doğru seçim. Kaldı ki A Milli takım antrenörü olabilecek seviyede bence. Zamanında ümitlere en parlak dönemini yaşatmıştı. Ahmet Dursun, Erhan Albayrak, Hasan Şaş ve Erkan Özbey'in kariyerinde önemli rol sahibidir meselâ.

Ersun Yanal ise futbol bilgisi şüphe götürmeyen ama istatistiğe fazla abanan bir teknik adam olduğu için kaybeden bir hoca. Ama FM deyişiyle "judging player potential"ı yüksek; yani oyuncuyu gözünden anlıyor, gerekli kararları alabilecek kadar da cesur. Hakan Şükür'ü milli takım dışında bırakışını hatırlayın. O da koordinatör olarak doğru seçim.



Bunların dışında daha az tanınanlara geçelim. Milli takımın iki antrenöründen biri Abdullah Ercan'ı tanıyorsunuz. Yıllarca Trabzon'da oynadı, her büyük takımın transfer listesinde uzun süre yer aldıktan sonra Fener'e geldi ve burada da başarılı oldu, daha sonra Galatasaray'a gitti. Milli takımda 18 yaş altı'nın antrenörlüğünü yaptıktan sonra Hami'nin yardımcısı olarak ümit milli takımın yardımcılığına getirildi. Şu an görevi net olarak belli değil ama büyük ihtimalle çifte görev alıp hem bu görevine devam edecek, hem de A milli takım antrenörlerinden olacak. İkinci antrenör ise Şenol Ustaömer. Abdullah gibi o da Trabzon'dan Fenerbahçe'ye gelen oyunculardan birisi. O da bir sol bekti. 103 gol atan Fenerbahçe takımının değişmezi olan Küçük Şenol, futbolculuktan sonra 20 yaş altı milli takımının başında görev yaptı. Yine o da çift görevle şimdiki görevine devam edecek, A milli takım antrenörlerinden olacak.


Tahir Karapınar oluşumun yenilerinden. Yenilerinden derken görev değişimi var. 19 yaş altı milli takımının başında olacak. Altay'da yıllarca oynamış, sembol olmuş isimlerden birisi. Sağ beki yıllarca kimseye bırakmış, Altay düştüğünde de takımda kalmıştı. İleri geri oynayan sert bir oyuncuydu. Çanakkale Dardanel, Sarıyer ve Kartalspor'u çalıştırmış ve ümit veren futbol oynatmıştı. Özellikle Kartal dönemi iyidir. 16 ve 17 yaş altı milli takımlarını çalıştırmışlığı da yeni görevinde başarısını sağlayacaktır.

Altay Dağdelen ise 17 yaş altı takımın başına geliyor. Altay'ın kalecisi Altay geyiklerine maruz kalan fakat müthiş performansıyla Fenerbahçe'ye transfer olan bu hakkı yenilmiş adam, daha sonra Vanspor'a gitmişti. Erciyesspor'da Bülent Korkmaz'ın yardımcılığını da yapmıştı. Mentalitesi düzgün bir kaleciydi ama teknik adamlığını göreceğiz artık. Güvenmek gerek.

Kemal Özdeş ve Murat Aydın ise antrenörler arasında en az tanımadıklarımız. Kemal Özdeş 15 yaş altı milli takımın çalıştıracak. Manisa döneminde Ersun Yanal'ın yardımcılığını yapmış. Ersun'un isteğiyle burada. Murat Aydın ise Yanal'ın Trabzon döneminde sağ koluydu. O da Altay Dağdelen ve Tahir Karapınar'ın yardımcısı olacak.

Hepsine kısaca değindik, A'dan Z'ye doğru seçimler olarak görüyorum şu an. Tüm kadronun Fenerbahçe/Trabzon/Altay ağırlıklı olması da dikkat çekici. Bu yazım biraz yakın dönem nostaljisi oldu ama Hiddink dışındakilerle pek ilgilenilmemiş bloglarımızda. Hal bu ki Hiddink sistem yaratmaya geliyor; alt kademeleri de tanımak, tanıyorsak hatırlamak lâzım. Şimdilik idare edin. Her cuma buradayız nasılsa.
---
Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan