
18 Ocak 2011 Salı
Güney Amerika'nın Esmer Çocuğu

Simon Bolivar zamanında tüm Latin Amerika'yı tek bir bayrak ve tek bir yönetim altında birleştirmeyi amaçlayan bir kahramandı... Bolivar Latin Amerika'yı birleştiremese de sırasıyla bütün Latin Amerika ülkelerini İspanyol sömürgesinden kurtarmayı başardı... Onun tek bir vatan hayali gerçekleşmese de bir ülke onun adını kullanarak bağımsızlığı kazandı ve Bolivar ölümsüz oldu.
Bu ülke Bolivya...
Bolivya büyük bir atılım yaparak siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel her türlü eşitsizliği minimize etmeyi hedefleyen yeni anayasa hazırladı ve halk bunu kabul etti. Bu Bolivya için 1825'te alınan bağımsızlıktan sonra ikinci bir bayram nedeni oldu adeta... Yıllardır ülkedeki sorunların çözümüne aç olan Bolivyalılar 'futbolun asla sadece futbol olmadığını' da milli takımları sayesinde yine tüm Güney Amerika'da olduğu gibi bizlere gösteriyorlar...
1926 yılında -yine aynı zamanda ülkenin en büyük futbol takımı 'Club Bolivar'ın kurulduğu yılda- ilk milli maçını oynadı Bolivya... Herşey çok hızlıydı. Zamanında Bolivya'yı sömürmek için orada olan İspanyollar önce Federasyonun kurulması için büyük çaba sarfetti, daha sonra da takım 1930'da Uruguay'ın şampiyonluğu ile biten ilk Dünya Kupası'na katıldı. Bu ilk deneyim Yugoslavya ve Brezilya'nın olduğu grupta Bolivya'nın gol atamaması ve iki yenilgi alması ile büyük bir başarısızlıkla sonuçlansa da ilk Dünya Kupası'nda Bolivya'nın isminin yazması yıllar sonra ülkedeki futbolseverler tarafından daha iyi anlaşılacaktı...
1930-1950 arası Bolivya, 1935'te sınır anlaşmazlığı nedeni ile Paraguay ile yaptığı savaş dışında tam bir durgunluk dönemi geçirdi. Futbol milli takımdan ve Club Bolivar'dan ibaretti. Ülkenin tek kulübü de Bolivya'nın bir ligi olmadığından komşu ülkelerin takımları ile oynuyordu. Bolivya milli takımı 1934 Dünya Kupası'na ise hem politik hem ekonomik nedenlerden dolayı katılamamıştı. 1950'ye gelindiğinde ülke futbolunun kurtuluşu yine Dünya Kupası'ydı...
1950'de Brezilya'da düzenlenen kupa Bolivya için çok ilginç bir turnuvaydı. Sadece bir maç oynayıp evlerine dönmüşlerdi. Bunun nedeni Bolivya'nın grubunda Uruguay ile birlikte yer alan İskoçya ve Türkiye'nin turnuvaya bazı nedenler nedeniyle katılamamasıydı. Bu durumda Bolivya sadece Uruguay'la bir maç oynaması gerekecekti ve öyle de oldu. Grup 4'te Uruguay Bolivya'yı tam sekiz golle geçmişti. İskoçya ve Türkiye'nin katılamamasını şansa çevirmek isteyen Bolivya için Uruguay tam bir kabus olmuştu...
Ülkenin ilk futbol ligi 1950 Dünya Kupası'ndan sonra nihayet kurulmuştu. Gözle görülür bir gelişme gösteren Bolivya'da bu lig ilk olarak 1960'ta tam anlamı ile oynanabildi. Arada geçen 10 yılda 54 ve 58 Dünya Kupaları'na katılamasa da ülke artık hem kulüpsel bazda hem de Copa America'da yavaş yavaş kendini de gösteriyordu. Bu dönemde ayrıca Club Bolivar takımında halen Bolivya milli takımının en golcü ikinci oyuncusu olan Víctor Ugarte efsanesi doğuyordu... Ugarte'nin milli takımın en golcüsü ünvanının kırılması 2001 yılında ancak Joaquín Botero ile olabildi. Bu durum bile daha sonradan Bolivya milli takımını çalıştıracak olan Victor Ugarte'yi ülkenin efsanesi yapıyordu... Sanıyorum Futbol Federasyonu binasının önüne dikilmiş olan heykeli de bunun en büyük kanıtı... Yine L. Hector Cristaldo'da efsaneler arasında... Zira Cristaldo en çok milli formayı giyen isim. Onun döneminde Bolivya milli takımı hiç şüphe yok ki en güçlü yıllarını yaşadı. Ülkenin üçüncü kez 1994'te Dünya Kupası'na katılması ve 1997'de Copa America'da final oynaması bunun en büyük kanıtı.
Şimdilerde Bolivya Güney Amerika'nın Peru ile beraber en zayıf halkası olarak görülüyor. Bunda son yıllarda gösterdikleri Dünya Kupası eleme performansları çok etkili. Dünya Kupalarında Bolivya'nın son golünü İspanya'ya atan E. Sanchez'de Bolivya'yı çalıştırarak en iyi yerlere gelmesi için uğraşıyor. Biz her ne kadar sempatik bulup sevsekte Bolivyalı futbol dilencilerine inanılmaz yükseklikte Arjantin'e atılan 6 golden daha fazlası gerekiyor. 2010 hayalleri de gerçekleşmeyen ülke şimdi şansını önce Copa America'da sonra da kendi kıtalarında düzenlenecek olan Dünya Kupası'nda deneyecek...
Bir Göz Atın;
+
Tekrar Gösterimdir
17 Ocak 2011 Pazartesi
16 Ocak 2011 Pazar
Merseyside Vakti

Liverpool şehrini sevmek için birçok neden var. Beatles'ın memleketi olması ve Mersey nehrinin güzellikleri bu nedenlerin arasında; ama bizi ilgilendiren kısım, şehri mavi ve kırmızı olarak ikiye bölen Everton - Liverpool, yani Merseyside derbisi... Yine bugün Liverpool ahalisi nefeslerini tutup bu derbiye odaklanacak, bizler de mavilere ya da kırmızılara gönül vermiş 'dış taraftarlar' olarak televizyon karşısında yerlerimizi alacağız...
Evet, bugün Merseyside derbisi günü. Şimdi anlatacaklarım ise 120 yıllık bir rekabete konu olan iki takım olan, Mersey nehrinin iki yanına mavi ve kızıl olarak dağılmış Everton ve Liverpool'un hikayesi. Nefret yok; sadece tek bir şehirde birbirlerinin var olmasını isteyen böylece rekabetin her daim yaşanmasını arzulayan bir iki kulüp taraftarı var Liverpool şehrinde. Kimisi 'Asla Yalnız Yürümeyeceksin' diyor, kimisi de Gwldays Street tarafından söylenen Grand Old Team ile takımını destekliyor bu şehirde...
Neyin rekabeti?
Rekabetin doğumu spesifik bir olay değil esasında. Bu rekabetin ortaya çıkışı bir şehirde iki futbol kulübünün olmasından başka bir şey değil...
Önce 1872'de St. Domingo FC kurulur, 1878'de Everton FC adıyla devam eder. Bu takım maçlarını Anfield Road yakınlarındaki boş ve çitlerle çevrili bir arazide oynar ilk önce. 1892 yılı gelir... Everton'un maç yaptığı arazinin sahibi olan Jhon Houlding kirayı arttırınca Everton bunu sert bir dille reddeder ve Houlding bu duruma çok sinirlenerek yine bu arazide oynatabilmek amacı ile FC Liverpool'u kurar... Rekabet böyle doğar.
Bu iki kulüp yüzyıllardır büyük bir rekabet içinde. Ama başta da dedik ya, taraftarların birbirlerine karşı nefreti yok diye, işte 'Hillsborough' faciası da bu iki taraftarı biraraya getiren bir olaydı... Sheffield'ın sahasında oynanan FA Cup yarı finali için oraya giden Liverpool taraftarlarının bulunduğu tribün haddinden fazla dolunca, doksan altı Liverpool taraftarı yaşanan izdihamda hayatını kaybetti. O acıyı yaşayanlar sadece Kırmızılar değildi. Liverpool halkı derin bir hüzünle bu faciayı unutmaya çalıştı. Stanley Park'taki anma törenlerine sürpriz bir şekilde mavi formalı bir grup geldi ve ellerinde mumlar vardı. O mumlar iki kulüp arasında oluşan kocaman buzdağını da eritiverdi. Anfield Road'daki ilk maça birlikte yürüdüler, tribünlerde kırmızı ve maviyi karıştırarark birlikte saygı duruşunda bulundular ve en hüzünlü şarkıları birlikte söylediler...
Everpool
"Ada'da yaşanan ve buralardan kilometrelerce uzaklıkta olan bu rekabet bizim için ne kadar önemli?" gibi bir soru kafanızı kurcalayabilir belki. Bu soruya, benzer bir şekilde bizim de kendi toprak parçamızda benzer duyguları yaşadığımızı ve oralardan kimseleri tanımasak da 'futbol aşkı' ile beraber yürek birliği içinde olduğumuzu düşünüyor ve bu soruyu boşveriyoruz hemen...
Son olarak bir 'Everpool' takımı oluşturalım ve düşünelim. Bu takım şu an Premier Lig'de zor günler geçiren Everton ve Liverpool'dan daha başarılı olur mu?
Everpool (4-4-1-1): Pepe Reina; Phil Neville, Jamie Carragher, Phil Jagielka, Leighton Baines; Dirk Kuty, Mikel Arteta, Steven Gerrard, Steven Pienaar, Tim Cahill; Fernando Torres.
"Liverpool şehrinde iki büyük takım vardır; Biri Liverpool FC, diğeri de Liverpool FC genç takımı..."
B. Shankly
"Everton, Liverpool'dan daha büyük kulüptür. Merseyside'da nereye giderseniz gidin mutlaka bir Everton taraftarına çarparsınız..."
G. Suoness
Tekrar Gösterim.
Ligin ilk yarısındaki maç Everton'ın 2-0'lık galibiyeti ile sonuçlandı.
16.1.2010, Liverpool - Everton
Spor, Futbol
Everton,
Liverpool,
Merseyside
15 Ocak 2011 Cumartesi
Blog Spor, 13.1.2011
Sky Türk'te 13 Ocak'ta konuk olduğum 'Blog Spor' Programı.
Spor, Futbol
Blog Spor,
Oğuz Öztürk,
Sky Türk
14 Ocak 2011 Cuma
Cantona Kollektifi

Cantona Kolektifi, futbolla ilgilenip mevcut futbol ortamından yola çıkarak, futbolun diliyle dünya düzeninden memnuniyetsizliğini dile getiren gönüllülerin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir birlikteliktir.
Cantona Kolektifi’nin amacı;
Cantona’nın sembolik çatısı altında, sanat ve kültürün 21. yüzyıl kapitalist tüketim çılgınlığına kurban edilmeden herkesin ulaşabileceği şekilde yeniden üretilmesidir.
İngilizce, Fransızca ya da herhangi bir yabancı dil bilmeyen insanların bilgiye ulaşma hakkı olduğunu savunmak, kâr elde edilemeyeceği için çeviri yapmaya ve kitap basmaya yanaşmayan mevcut düzene inat insanların okuyabilmelerine aracı olmaktır.
Önceliğimiz futbol ikliminin değişmesine kendimizce katkıda bulunmak olacaktır. İnsanların renk kavgalarına tutuştuğu, oyunun bir sektör, oyuncuların birer gladyatör, statların birer arena, taraftarların ise sadece birer müşteri gibi algılandığı futbol dünyasında; eşitlikçi, adil, herkes için bir oyun yaratma çabasıdır Cantona Kolektifi.
Irkçılığın, ayrımcılığın, şiddetin yeşil sahaları da esir almaya başlamasının karşısında; futbolun insanları birleştirici, tüm ayrımları anlamsızlaştırıcı etkisini bu ülkeye de yansıtmak niyetindeyiz.
Yani futbolun bir ideoloji gibi algılandığı bir gezegende, halen bazılarının “Burası Türkiye yok öyle!” bağnazlığına karşı dünyaya hâlihazırda fazlasıyla eklemlenmiş futbol kültürümüzü(!) geliştirmek, okuyarak öğrenmek, bir arada durup dayanışmayla var olmak ve mevcut futbol ortamını değiştirebilmektir hedefimiz.
İnsanları ırk, dil, din, cinsiyet ayrımlarına göre değerlendirmeyen, futbolun afyon olarak kullanılmasının karşısında olan, başka bir futbol mümkün diyen herkesi bizimle birlikte bu çabanın bir parçası olmaya çağırıyoruz. Havaya bir avuç tohum savuruyoruz, bir gün rüzgârın bizden yana eseceğini ve o tohumların topraktan meyve vereceğini biliyoruz.
Ne de olsa Cantona üstadın söylediği gibi: “Martılar balıkçı teknesini kendilerine sardalya atılacağını zannettikleri için izlerler!”
Spor, Futbol
Cantona Kollektifi,
Eric Cantona


