20 Mart 2010 Cumartesi

Real Madrid - Sporting Gijon | Maç Öncesi


La Liga'da 27. Bölüm...

Real Madrid geçen hafta Bask Bölgesi'ne doğru çıkarken Castilla'da son şehir olan Valladolid'de Şampiyonlar Ligi'nden elenmenin şokunu biraz olsun dağıtmıştı... Higuain'in 'Lyon maçında bir türlü gelmeyen' 3 golüne Ronaldo'da 1 golle katkıda bulunmuş ve maç 4-1 bitmişti... 

Bu Bölümde ise Real Madrid Bernabeu'da Bask Bölgesi'nden gelecek olan Sporting Gijon'u ağırlayacak...

Öncelikle Real Madrid'in yine öncelikli hedefi geceyi elbette farklı bir galibiyet ile bitirmek olacak...

Yarın gece Zaragoza'ya gidecek olan Barcelona ile lider Real Madrid'i birbirinden ayıran sadece 2 gol... 

Alınacak her galibiyet kadar atılacak her gol de şampiyonluk için çok önemli...

Sporting Gijon düşme hattının 9 puan üstünde. Rahat gibi görünseler de matematiksel olarak alınan yenilgiler de onları düşme hattına sokabilir. Carmelo, Bilic, Castro ve Barral takımın önemli isimlerinden, ancak bu maçta takımları ile sahada olmayacaklar...

Sporting Gijon'da orta alanda oynayacak olan Alberto Rivera Pizarro 1995 yılında Real Madrid altyapısından çıkan bir isim. Yine forvette oyanayan ve nispeten tehlikeli bir futbolcu olan Barral'da 2002'de Real Madrid altyapısından çıkan bir isim... 

Drenthe, Kaka ve Diarra kesin olarak kadroda yer almayacak isimler. Benzema'nın durumu ise belirsiz... Sakatlıktan döndü ancak sanıyorum Higuain'den yerini alması için (ki bence çok zor) biraz daha beklemesi gerekebilir.

Kale ve defans dörtlüsü İker - Albiol - Garay - Ramos ve Marcelo şeklinde olacaktır. Lass - Alonso - Granero ve Van der Vaart orta alanı, Higuain ve Ronaldo'da forvet hattını oluşturacaklar. Yine Kaka'nın yokluğunda kadroda kendine yer bulabilen Van der Vaart için yine bu maç büyük şanslardan bir tanesi, izleyip göreceğiz.

Bernabeu ahalisi artık en ufak puan kaybına dahi ihtimal vermek istemiyor. 

Gözler yine her zamanki gibi Pellegrini'nin üzerinde fakat benim şahsi düşüncem takım şampiyon olsa bile F. Perez'in onunla yollarını ayıracağı yönünde...

20 Mar 2010 20:00 GMT
Santiago Bernabéu
Hakem: Paradas Romero

+

Geçen Hafta; Valladolid 1 - 4 Real Madrid

Bu gece Real Madrid'den beklentiler sanıyorum yine geçen sezon 7-1 biten Gijon maçındaki beklentiler ile aynı olacak... O maçın geniş özeti ile bitirelim...

Foto: 2009-2010 La Liga, Sporting Gijon 0-0 Real Madrid. @ realmadrid.com




Patrik Berger


Güzel futbolun yerini, atletik bir saçmalığın aldığı şu günlerde bize saf futbolu izlettiren ustalar da birer birer gönlümüzün sahnelerinden çekiliyor. Onlardan biri de ocakta futbola veda eden ‘Son Çekoslovak’lardan Patrik Berger. 

Çocukluğundan beri formasını giydiği Sparta Prag’dan profesyonellik uğruna ayrılıp; Slavia’nın yolunu tuttuğu zaman 18 yaşındaki bu genç adam henüz minnet ve sadakat gibi karmaşık duyguları barındırmıyordu.Çalışkanlığı sayesinde Slavia Prag forması ile ilk sezonunda kadronun içinde yer almayı başardı. Genç yaşına rağmen öldürücü driplingleri ve oyunu okuma becerisi takım için önemli bir oyuncuya dönüşmesini sağladı. İkinci sezonunda daha fazla öne çıkmayı başaran ve mili takım için adı geçen bir oyuncuya dönüştü. Çekoslovakya sessiz sedasız ayrılırken milli takım formasını son kez giyenlerden olmayı başardı. Slavia formasıyla üst üste 3 sezon Sparta Prag’ın arkasında kalmaları onu deli ediyordu. 95-96 sezonu başlamadan önce Borrusia Dortmund’dan teklif alan Berger, yeteneklerini tüm Avrupa’ya kanıtlama fırsatı bulacaktı. Üstelik henüz 22 yaşındaydı!

Ottmar Hitzfeld’in Dortmund’u o yıllarda sessiz sedasız Avrupa’nın zirvesine yürüyen bir futbol fabrikasıydı. Sezon sonunda sarı-siyahlı ekip şampiyonluğa ulaşırken, Berger gelecek vadeden bir yetenek olarak yedek kulübesinden ara sıra çıkacaktı. Ancak Hitzfeld’in, Berger’i ön libero olarak kullanmak istemesi hiç hoşuna gitmiyordu. Euro 96 öncesinde, kadrolar açıklandığında yeteneğinin büyüklüğü bir kez daha ortaya çıktı. Çek Cumhuriyeti kadrosunda yer alan oyunculardan yalnızca yedi tanesi yurt dışında forma giyiyordu ve bu oyuncuların en genci 23 yaşındaki Berger’di. Genç oyuncu söylentilerden aldığı güçle, İngiltere’de düzenlenecek turnuva boyunca en güzel futbolunu sergiliyordu. Oynadıkları futbolla rakiplerini devirerek finale kadar geldiler. Wembley’de Almanya ile karşılaşacakları final maçında herkes gerginken kazanılan penaltıyı gole çevirmeyi başardı. Turnuva boyunca herkesin takdirini kazanan bir futbol oynayan Çekler, Lineker’in sözünün haklı çıkarırcasına Bierhoff’un attığı altın golle Almanlara boyun eğdi!

Patrik Berger , ‘’Kariyerimin en harika günü Liverpool’a imza attığım gündü. Bana inanılmaz gelen bir şey gerçekleşmişti. Southport’a taşındığımda Kenny Dalglish ve Alan Hansen ile komşu oldum. Onlar benim için Dünya’nın en iyi oyuncularıydılar! Ne mutlu bana ki torunlarıma bir Liverpool oyuncusu olduğumu söyleyebileceğim.’’ diyerek Euro 96 sonrasında gerçekleşen rüyasını tanımlıyor. Berger, Liverpool kariyerine muhteşem bir başlangıç yapmıştı. Hatta Eylül ayında ‘Ayın Oyuncusu’ ödülünü kazanarak İngiliz kamuoyunun takdirini kazanmayı başarıyordu. Ancak yedek kalmaktan bir türlü kurtulamıyor, teknik direktör Roy Evans’ın gözünde uyumsuz ve tatminsiz biri olarak görünüyordu. Bolton maçında yedek kalmayı reddetmesi gözden çıkarılmasına neden oluyordu. 98-99 sezonunda Gérard Houllier’in göreve getirilmesiyle takımda kalmasına karar veriliyor; çok sevdiği kırmızı formadan böylelikle kopmamış oluyordu. Houllier, Berger’e güvendi ve düzenli olarak kadroda yer verdi. Ancak 2000 yılının Kasım ayında dizinde yaşadığı sakatlık nedeniyle altı ay kadar sahalardan uzak kaldı. UEFA Kupası Finali’nde yaptığı geri dönüşle kupayı Anfield’a getiren gizli kahramanlardan biri oldu. Ancak 2003 yılında sakatlığı nüksetti ve çok sevdiği kırmızı formadan ayrıldı. O artık minnet borcunu ödemeye çalışan yalnız bir süvariydi.

Portsmouth ve Aston Villa formalarıyla zaman zaman eski günlerini anımsatsa da sakatlık belası peşini bırakmadı. Ameliyatlar ve rehabilitasyon süreçleriyle dolu 5 sezonun ardından Premier Lig’den ayrıldı ve 18 yaşındayken terk ettiği Sparta Prag formasını giymeye başladı. Burada geçirdiği 1,5 sezonun ardından sakatlıklardan bezmiş ve yorulmuş bir biçimde futbola veda etti. Nasıl ki o Dalglish ve Hansen onun için birer kahramansa, Balkanlarda futbol oynayan pek çok çocuk için de Patrik Berger ismi bir kahramanın ismi olarak anılıyor.


KÜNYE
Doğum tarihi 10 Kasım 1973

Doğum yeri Prag, Çek Cumhuriyeti

Boyu 1.85 m

Kulüp kariyeri

1991-95 Slavia Prag 90 maç 24 gol

1995-96 Borrusia Dortmund 25 maç 4 gol

1996-2003 Liverpool 149 maç 28 gol

2003-2005 Portsmouth 52 maç 7 gol

2005-2008 Aston Villa 29 maç 2 gol

2006-2007 Stoke City (kiralık) 7 maç 0 gol

2008-2010 Sparta Prag 23 maç 6 gol


R. Baran Eryılmaz

19 Mart 2010 Cuma

Müller Sendromu




Çok gol atan bazı santraforları anlama konusunda bazı insanların Müller sendromu vardır. Müller sendromu ne mi? Bilmiyorum az önce uydurdum. Daha doğrusu biliyorum da adını yeni koydum. Nedir bu Müller sendromu açıklayayım biraz...

Ayağına geleni gol yapan, yüksek gol yüzdesi tutturan forvetler geldi geçti futbol dünyamızdan. Fırsatçı oldukları için de genelde koşmuyor, çabalamıyor muamelesine maruz kaldılar bir çoğu. Müller öyle sanılırdı, hâlâ da öyle sanılıyor. Ama bir doksan dakika izlediğinizde Müller hakkında bildiğiniz her şey değişebilir. Deparlı, kıvrak, makul bir oranda defans üstüne baskı da yapan, zeki bir oyuncu olduğunu anlarsanız o zaman. İzlemeyenler gol oranlarına bakıp, "atar yatar" tipi santrafor sanırlar genelde.

Müller'e bir Jardel, bir Tanju Çolak, bir Ohen muamelesi yapmak pek adil değil kısacası. Müller sendromundan dolayı yanlış izlenime kapıldığımız başka kimler var? Mesela Van Basten, Di Stefano ve Krankl. Yeterince izleyince anlanıyor ne oldukları ama yeterince izleyemediğimiz eski oyuncuların fizik yapısına göre karar vermek bu sendromu geliştiriyor.

Blog Söyleşileri #14, Bağış Erten | 2. Bölüm


- Yaptığınız işler dışında sosyal hayatınız nasıl geçiyor ?

" Eşim amatör tiyatrocu, bu yüzden tiyatroya çok sık gidiyorum. (Bağış abinin telefonu çalıyor ve tiyatro daveti alıyor bu sırada ). Sinemayı da çok seviyorum. İstanbul'da yapılan festivallere katılmaya çalışıyorum. Yakın zaman Türk sinemasını çok yakından takip ediyorum. Çok iyi filmler çıkıyor... Yine 'Looking for Eric' gibi filmler yakalarsam mutlaka izliyorum. Onun dışında seyahat çok ediyorum işim gereği. Ve tabi bu gezilerin iyi yanlarını da çıkarıyorum. Madrid'de biraz uzun kaldım mesela. "

- Sürekli seyahat etmek güzel olmalı. Peki gittiğiniz yerlerden atkı veya buna benzer şeyler alıp koleksiyon yapıyor musunuz?

" İyi bir koleksiyoncu değilim, iyi bir arşivci de değilim... Elimde arşive veya koleksiyona konacak ne varsa bu işi iyi yapan arkadaşlarıma veriyorum. Etrafımda çok fazla forma biriktiren var. Banu Yelkovan'ın eşi mesela... Bende dışarıdan forma alırsam yardımcı oluyorum. Ben absürt takımları daha çok sevdiğim için onların formaları var bende. Getafe forması bulamadım Madrid'de... Osasuna formam var mesela... Bu tip şeyler bir de segilenmedikçe elde kalıyor gibime geliyor. Evde falan da o tip şeyleri sergileyeceğim bir odam yok. "

- Oyunlarla aranız nasıl? Fm oynuyorum dediniz zaten. PES ya da FIFA?

" Evet FM oynuyoru ama PES ya da FIFA oynamıyorum. Bilgisayar oyunları ile aram pek iyi değil. Ben ilk oynadığım zamanlar CM'ydi isim olarak... Çok eskiden beri oynuyorum. Hukuk Fakültesi'ndeyken bir arkadaşla 15 gün aralıksız CM oynamıştık İtalya Ligi'nde. O yüzden benim için ayrı bir yeri var. Düzenli olarak hala oynuyorum. Bu yıl Napoli ile şampiyonluğa oynuyoruz :) 2011-2012 sezonundayım. "

- İtalya Ligi'ni sevmiyorum dediniz ama FM'de sizi İtalya Ligi'ne çeken ne oldu?

" Napoli... Biraz da FM'yi bu yüzden oynuyorum zaten. Uzun zamandır şampiyon olamayan takımları alıyorum. Bir ara Vefa'yı alıp bir yerlere getirmek istedim ama Vefa yok maalesef... Büyük takımları almayı sevmiyorum. Onlar hazır zaten... "

- Biraz Bloglardan da bahsedelim. Takip ediyorsunuz zaten...

" Zaten Blogcularla program yapıyoruz... Blogları ayrı ayrı söylemeyeceğim, hepsini okuyorum. Bloglar çok özgür yerler. Biz gazete de çok sıkıntılı bir alanda hareket ediyoruz. Ve bazı konlarda mecburuz... Bloglar çok daha verimli bir dünya. Blogların en büyük özelliği rahat konuşmaları. Ama bunu bazen kaybediyorlar. Zaman zaman Bloglara köşe yazarı stajeri lafı söyleniyor. Ben bun sevmiyorum... Bunun dışında değişik noktalar yakalayan, zeka işi şeyleri çok seviyorum.  İyi ve özgün haberler veren blogları çok seviyorum. Zaten Blogları iyi takip etmeyen bir spor yazarının iyi bir iş yaptığını düşünmüyorum. Blogları takip etmek zorundasınız artık. Bir de blogların biraz referans sorunları var... Yazıyı yazarken nerelerden yararlandıklarını söylediklerinden o yazı değersiz olmayacak... La Gazetta Dello Sport'ta çıkan bir haberi duymuş gibi anlatmak hiç doğru değil. Bunlar gazeteciliğin ilkeleri ben belki de bu yüzden takıldım buna...  Blog yazarken böyle birşey yapılması zorunlu değil tabii. İnsan gene de onları bekliyor. Bunu dışında blogların çok iyi bir sinerji yarattıklarını düşünüyorum. "

- Siz düşündünüz mü peki Blog açmayı?

" Zaten yazarak hayatımı devam ettirdiğim için düşünmedim. Çok fazla yazdığım için günlük bir blogu başarabileceğimi sanmıyorum. "

- Blog yazarları medya sektöründe yer almaya başlıyorlar... 

" Tabi Bloglar ilerisi için önemli imkanlar sağlıyor. Ama 'gazetecilik' hedefi ile yazılmaya başlandığı zaman pek güzel olmuyor. Gazetecilik başka köşe yazarlığı başka... Fikir sahibi her insan köşe yazarı olabilir.  Yalnız çok iyi blog yazdığı için birine köşe verirler mi bundan emin değilim... Bende köşe yazarı olmama rağmen gazetecilik öğrenmeye çabaladım. Bloglar insanlara bu tip kapıları açabilir, ama bu tip kapıları açsın diye blog yazıyorsanız işler pek iyi gitmeyebilir." 

Sevgili Bağış abiye bizi kırmadığı için tekrar teşekkür edelim... 

+

1. Bölüm

İlk bölümde beraber çektirdiğimiz bir fotoğrafı kullanmıştım, 2. Bölüm içinse Bağış abinin Twitter sayfasındaki kasket in ilginç olacağını düşündüm.


18 Mart 2010 Perşembe

Billy Mehmet


Hazır Guus Hiddink ülkemize gelmişken ve henüz imzası dahi kurumamışken,onun devşirme futbolcuları takıma entegre etmektense,Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde yaşayan,futbol oynayan Türk asıllı futbolcuları takıma kazandırmayı amaçlamasının paralelinde Hiddink'e biz de naçizane önerimizi sunmuş olalım:Billy Mehmet...

Öncelikle milli takımın bu anlamda yararlanamadığı isimlerden söz edelim.Bu isimlerin en önemlileri Mesut Özil,Eren Derdiyok,Gökhan İnler ve Serdar Taşçı.Bunun yanında,Colin Kazım,Mustafa İzzet,Yıldıray Baştürk,Hamit ve Halil Altıntop gibi isimlere milli formayı giydirebilmişiz.Ancak,gerçek şu ki,Hamit dışında,milli formayı giydiremediklerimizin performansı,bizim adımıza mücadele eden "gurbetçilerin"kinden daha yüksek görünüyor.Hal böyle olunca,kimi endişeler taşısam da,Avrupa'da yetişmiş bir Türk asıllı futbolcuyu daha kaçırmamak adına Billy Mehmet'in milli takıma çağrılması gerektiğini düşünüyorum.

Mehmet'in artı özellikleri,daha önce bünyesinden Carrick,Lampard,Ferdinand,Glen Johnson,Joe Cole gibi bugün İngiltere milli takımının omurgasını oluşturan isimleri futbol piyasasına çıkarabilmiş bir kulübün altyapısından,WestHam'dan yetişmiş olması.Dolayısıyla,sırf yetiştiği akademiye bakarak,fundamental'i gelişmiş bir futbolcu olduğunu söyleyebiliriz.Ayrıca,milli takımın Hakan Şükür sonrası,hücumda hava toplarına dair yaşadığı sıkıntıyı 1,88'lik Mehmet'le biraz da olsa aşabiliriz diye düşünüyorum.

Babası Kıbrıs Türkü,annesi İngiliz olan Mehmet şu ana kadar bir tek büyük annesinin kökeni dolayısıyla,İrlanda U-21 takımında oynadı.Ancak A milli derecesinde henüz hiç bir ülke ile adı geçmiş değil.Fırsat bu fırsat diyerek,Mehmet'e Türkiye formasını giydirmeli ve onun neler yapabileceğini hep birlikte görmeliyiz diye düşünüyorum.
Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan