2 Nisan 2010 Cuma

Miguel González "Michel" & Carlos Valderrama


1990-1991... Real Valladolid - Real Madrid.

Real Valladolid korner kullanıyor, Michel'de ceza sahasında yerini almış, Valderrama'yı 'tutmak' için orada...


Türk Futbolunun Kaleci ile İmtihanı

Bir ülke kaleci beğenileri olarak bu kadar yanlış tercihler içinde olamazdı diye düşünüyorum şahsen. Bakıyorum da ne kalecileri göndermişiz, ne kalecilere sahip çıkmışız. Çok enteresan ve Avrupa'da başarısızlığımızın üzerinde belki de doğrudan büyük bir etken. Biraz kurcalayalım yakın geçmişimizi...

70'lere uzanırsak Sabri Dino-Yasin Özdenak dilemması var. Bir rivayete göre İtalya maçında ben diyeyim 100, siz deyin 1000 gol kurtarmış olan Sabri Dino'nun yerine ertesi maç Yasin oynatılmış ve bir Galatasaraylı Coşkun Özarı'nın tercihi Yasin'den yanaymış hep. İzleyemediğimiz için sağlık bir yorumda bulunamayacağım ama Yasin'in Volkan gibi "fotoğraf çektiren" bir kaleci olduğu, Sabri'nin ise oturaklı olduğu söylenir şahit olduğum sohbetlerde.

Şimdi biraz daha yaklaşalım günümüze 90'lı yıllarda ülkede iyi bir kaleci bulmak zordu. Bir Engin çıkmıştı onu da Avusturya'dan ithâl etmiştik. Bacağı kırılınca ardından Rüştü geldi, başka kaleci çıkmadı. Onun devri de kısa sürdü. 96'dan 2000'e. 2002'de bir canlandı sonra daha da beter oldu. Hâlâ milli takımda vitamini ölmüş, posası kalmış ama arada zaman zaman üstü parlatatıp vitrine koyulan Rüştü oynasın mı diye tartışıyorsak ayıptır. Aynı yıllarda başka bir fenomen vardı ligimizde: Hayrettin! 90'ların sonuna kadar top oynadı adam. Yaptıklarını anlatmaya bu sayfalar yetmez. Ama 90'ların ilk yarısında "Hayrettin gibi kaleciyi kazanmamız lazım.", "Hayrettinler kolay yetişmiyor" başlıklarının gazetelerde atıldığını net hatırlıyorum. Milli takımda da oynardı zaman zaman. Aynı yıllarda Beşiktaş'ta başka bir felaket Zafer vardı. Altay'da Şanver efsanesi. Trabzon'da şizofren Metin Aktaş. Bunlar milli takım kalesi koruyanlar sadece. O kadar kötülerdi ki...


Bir de beğenmediklerimize bakalım: Beşiktaş'a gelen iki isimle başlayalım, biri Bayern'in kaptanlığını dahi yapmış Aumann'dı. Oldukça oturaklı bir kaleciydi. Şapkasıyla ünlenmişti. Yeri geldiğinde uçardı sadece. Ama bir Rosenborg maçıyla asıldı. Sonra daha da beteri oldu; Mrmiç geldi Hırvatistan'dan ve bence milli takımdaki ası Ladiç'ten kat be kat iyiydi. Mrmiç biraz daha uzun tutundu. Köşelerden top alır, ceza sahası içine gelen topları toplardı. O zamanlar "auta giden topa bile uçuyor, bıraksaydı da aut olaydı, vay efendim ya kornerden gol yersek "mantığıyla çok elelştirilirdi. Halbuki adam risk almıyor diye sevinmek gerekiyordu. Bir tane hatasını hatırlamıyorum ama gönderilmişti ikinci sezonda yanılmıyorsam. 90'ların başında Trabzon kalesini koruyan Victor iyiydi, eski Fenerbahçeli merhum Enke, ülkesinde iki kez yılın kalecisi seçildi zaten. Serdar'ın gönderilmesi, Volkan'ın abuk hatalarından bıkan Fenerbahçelilerin içinde uktedir hâlâ.

Bugüne kadar kaleci algımızı eleştirmedi kimse. Hep bol hata yapan ama artistik yanları olan kalecileri tuttuk ve takımda onlara yer verdik. Oturaklı kalecileri ise sevmedik hiç. Mondragon ve Taffarel gibi köşe kapatan kalecilerle başarıyı yakalayan Galatasaray haricinde son yıllarda doğru dürüst kaleciler izleyemedik, hep problem var kalelerde. Biz istiyoruz ki son ana kadar beklesin, sonra uçsun plonjonla topu alsın. Halbuki mâkulu köşesini kapatması ve sadece gerektiğinde uçmasıdır. Biz kedi kaleci arayışımıza devam edelim, o kaleciler de maç vermeye devam etsin, biz de onları kazanmaya çalışmaya devam edelim. Benim ömrüm bu paradoksu izlemekle ziyan olacak herhâlde.

Dahi Azeglio Vicini



Euro 88... 

Köln, Müngersdorfer Stadion.

İtalya gruptaki son maçına Danimarka karşısına çıkıyor. Maçtan önce puan 3. Kazanılması gereken bir maç. İlk yarı kısır geçiyor. Roberto Mancini, Vialli gibi isimler suskun kalıyorlar. 

O anlarda teknik direktör Azeglio Vicini devereye giriyor. İlk önce 65'te Mancini kenara geliyor, Altobelli oyuna giriyor. Dakika 67'de skor Altobelli ile 1-0 oluveriyor, düğüm bir anda çözülüyor... 

Daha sonra 83'te Donadoni çıkıyor, De Agostini giriyor oyuna... Vicini yine hissediyor, De Agostini'de 87'de atıyor ve durum 2-0 oluyor. Değişiklikler işe yarıyor... İtalya'da Vicini için 'dahi' deniyor...

Bu maçın özeti de Dakika 65'ten sonrası ile gösteriliyor...


1 Nisan 2010 Perşembe

Bursaspor'un Yedek Forvet Problemi ve Kevin Phillips


Bursaspor 27. hafta itibariyle ligde toplam 54 gol atmış. Söz konusu 54 golün 6'sının hükmen yendiği varsayılan Ankaraspor ve Diyarbakırspor maçlarından eklendiğini düşündüğümüzde dahi Yeşil-Beyazlıların ligin en çok gol atan takımı olduğunu görüyoruz. Salt bu rakamlar düşünüldüğünde, Bursaspor'un belki de Türkiye'deki en iyi hücum oyuncularına sahip olduğu veya takımın genelinin hücum futboluna yatkın isimlerden oluştuğu gibi yargılara rahatlıkla varılabilir. Hatta bu yargılar kısmen doğrudur da. Ancak kesin olan tek şey Bursaspor'un forvetlerinin(Sercan,Turgay ve Iglesias) "saha içinde" atılan 48 golden yalnızca 10'unda imzasının bulunduğu gerçeğidir. Tabii bu gol sayılarına "uzak forvetler" Ozan İpek(8) ve Volkan Şen(5)'inkileri de eklersek önümüze çıkan tablo o kadar da iç karartıcı sayılmayacaktır. Ancak, benim dikkat çekmek istediğim nokta, Bursaspor'un merkez forvetlerinin, takımlarına skor anlamında herhangi bir ligin birincisi konumundaki bir takımın merkez forvetlerinin takımlarına sağladığı katkıyı sağlayamamamış olmasıdır. Kanatimce, bu etken Bursaspor'un şampiyonluğunun belirleyicisi olacaktır. Yani, Bursa savunmasının geçtiğimiz hafta sonuna kadar skora sağladığı katkıyı(Ali 2 gol,Ivankov 2 gol,Ömer 4 gol,Zapo 3 gol) ligin son haftasına kadar sürdürebileceğinin garantisini verebilir miyiz?

Sözü getirmek istediğim yer, kendi blogumda da sıkça incelediğim, devre arasında yapılan transfer veya kiralamaların takıma sağladığı katkı meselesi. Galatasaray bu anlamda sınıfta kaldı, zira Atletico Madrid maçına forvetsiz çıkabilecek kadar aciz bir duruma düşmüştü. Aynı sorunu Ertuğrul Sağlam açısından da ele alabiliriz. Takıma devre arası Ankaragücü'nden Iglesias'ı getirdi, ancak Iglesias'ın kariyerinin hiç bir döneminde golle arasının iyi olmadığını biliyoruz. Sorun da burada ortaya çıkıyor zaten: Mevcut forvetleri yeterli sayıda gol atamamış bir takıma, Iglesias karakterinde bir futbolcunun nasıl bir katkı sağlayacağı ciddi bir soru işareti olarak durmaktadır. Iglesias'ın takıma "yedek forvet" kontenjanından dahil olduğu aşikar. Bu da Arjantinlinin asist yapabilme özelliklerinin ve hava hakimiyeti veya fiziki avantajı sayesinde topu rakip yarı sahada tutabilme yetisinin en azından şu an için Bursaspor'un ihtiyaç duyduğu şeyler olmadığını göstermektedir.Peki öyleyse bir "yedek forvet"in görevi nedir?

Yedek forvet ünvanını son iki senedir layıkıyla taşıyan isimlerin başında,geçtiğimiz hafta sonu da gördüğümüz üzere, Kevin Phillips geliyor. Britanyalı forvet 1973 doğumlu. Yani 37 yaşında. İlerleyen yaşına rağmen hala dünyanın en üst düzey liginde oynayabilmesinin altında yatan şey ise gücünü ekonomik kullanabilmesi ve sahaya çıktığı andan itibaren bir tek amacının olması: Gol atmak! Zira Phillips bu sezon attığı 4 golün tamamını oyuna sonradan girdiği 3 maçta kaydetti ve Birmingham sadece Phillips'in attığı gollerden tam 4 puan kazandı. Bir anlığına yalnız Iglesias'ın Bursaspor'a 4 puanlık bir katkıda bulunduğunu düşünün, Timsahlar belki de şimdiden şampiyonluklarını ilan etmiş olabilirlerdi. Ancak başından beri söylediğim gibi Arjantinli "yedek forvet" pozisyonunda ideal bir isim değildir dolayısıyla ondan böyle bir katkı beklemek en hafif haliyle acımasızlık olacaktır. Umarım, Bursa Ertuğrul Sağlam'ın Ocak ayı boyunca ceza sahasında tüm derdi topu kalenin içine yuvarlamak olan, tecrübeli bir santrafor transfer etmemesinin bedelini ağır ödemez ve tarihinde ilk kez görebildiği şampiyonluk rüyalarından erken uyanmak zorunda kalmaz.

Barca'da sarışın, uzun saçlı bir forvet vardı nerede o?


2001 falandı sanıyorum...

River Plate futbol fabrikasının o yıl son ürünlerinden biriydi sarışın çocuk Maxi Lopez.

River'da yanlış hatırlamıyorsam sağ açık oynuyordu ve adeta fırtına gibiydi. Önden ayakları, arkadan uzun sarı saçları giderdi... Zaten ismi de karizmatikti... Hemen de dikkatleri çekti tabi doğal olarak. Arjantin futbolunun Avrupa'ya pazarladığı bilmemkaçıncı topçu olarak Barca'nın yolunu tuttu. 6 Milyon Euro falan vermişti yanlış hatırlamıyorsam Barcelona. 2005'ti, yeni ve heyecanlıydı aynı zamanda. Gençti de. (Hala genç saylır: 26). Geldikten sonra 23 Şubatta oynanan Chelsea maçında oyunun akışını değiştirmeyi başarmıştı. O maçla görmüştük ki Barca doğru bir iş yapmıştı. 

Arjantin futbolunun getirdiği tipik saldırgan ve dengesiz oyun anlayışını bünyesinde barındıran bir oyuncu olarak çıkmıştı sahneye. Geldiği sezon 21 maçta oynamıştı ve 3 gol atmıştı Maxi. Fakat ondan sonraki sezon ne olduysa Barca yönetimi Mallorca'ya göndermişti onu kiralık olarak. Kötü bir performansı yoktu ama belki de daha tecrübeli bir futbolcu olması içindi bu karar.

2006-2007 sezonunda 25 maça çıktıktan sonra göz önünde olduğu son sezon oldu bu...

Sonrasında Moskova'ya gitti 2 Milyon Euro gibi komik bir rakama. (Hayır Spartak falan değil FK Moskova). Kankalarla FİFA falan oynarken 'ya abi bu Barca'da sarışın uzun saçlı bi forvet vardı nerde o?' diye sorar olmuştuk bu dönemlerde.

Yine olmadı...

22 maça çıktı ama Moskova'da da kalamadı Maxi Lopez. 2009'un başından beri kiralık olarak Gremio'da takıldı... Şimdiki durağı ise Catania... 

26 yaşında olan bu sarışın adamı ben tekrar göz önünde görmek isteyenlerdenim. Ayrıca unutmadan, Arjantin'de yıldızı parladıktan sonra Barca'ya gelen ve tepetaklak kariyeri tersine dönen Saviola ve kaleci Roberto Bonano'nunda kankası olması muhtemel Maxi Lopez'in...Gerçi şimdilerde Saviola biraz toparlandı, belki Maxi Lopez'de toparlanıp tekrar gözümüzün önüne döner...

Fotoğraf @ flickr
Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan