12 Aralık 2010 Pazar

"Very Happy"


Newcastle United taraftarlarının takımın patronu Mike Ashley'i pek sevmedikleri, daha doğrusu çok fazla güvenmedikleri bir gerçek. Zaman zaman St James' Park'ta aleyhinde birçok pankart açıldığı da olmuştu. 2008-2009 sezonunda küme düşen Newcastle United'ı satma girşimleri ve taraftarın sevgilisi olan Kevin Keegan'ı da kulüpte çok az zaman tutması bunlara neden olan birkaç etkenden bazıları. Kulübü satma kararından vazgeçmesi ve takımın 2009-2010 sezonunda tam 102 puan toplayarak tekrar Premier Lig'e geri dönmesi onu yine mutlu etmişti.

Bu günlerde onun bu fotoğraftaki gibi sırıtmasına neden olacak gelişmeler topluluğu da var. Sezon başından geçtiğimiz bir haftaya kadar takımın başında bulunan İrlandalı Chris Hughton'ı da tekmeleyen Mike Ashley, göreve Alan Pardew'i getirerek yeniden başarı yollarını aramaya başladı. West Bromwich'e karşı alınan mağlubiyetin ardından boş kalan koltuk için adaylardan biri yeniden kulüp efsanelerinden Alan Shearer'dı ancak Mike Ashley tekrar riske girmek istemedi ve takımın başına Pardew'i getirdi.

Charlton Athletic'i 2008'de küme düşürdükten sonra sahayı alkışlar arasında turlayan ve farklı bir kişiliğe sahip olan Pardew'in Premier Lig'de kendisini kanıtlaması için son şans olabilir Newcastle United. Açılışı da Liverpool'u 3-1 yenerek yapınca hem kendisi mutlu oldu, hem de tribünde Mike Ashley 'pişmiş kelle' ye büründü...

7 Aralık 2010 Salı

Pek Tanıdık Bir Hikâye; Sarı-Lacivertin düşüşü... Oxford United.


Premier Ligin henüz bilinmediği zamanlarda...

1981–1982 sezonunun sonuydu...

Bol paralı işadamlarının henüz adına futbol denilen güzel oyuna el atmadığı zamanlardaydı. Ada futbolunun köklü takımı üçüncü ligde yaşam mücadelesi veriyor, ülkenin en büyük bankalarından Barclays Bank’a olan borçları nedeniyle sıkıntılı günler yaşıyordu. Kuruluşu 1893 tarihine dayanan takım, 1967–1968 sezonunun sonunda üçüncü ligi şampiyon olarak bitirmiş, sekiz sene ikinci ligde mücadele ettikten sonra, 1975–1976 sezonunda tekrar üçüncü lige düşmüştü. Mali sorunların bir türlü üstesinden gelemeyen kulüp, 1982 senesinde kapanma aşamasına gelmişti. Ancak o günlerde beklenmeyen bir olay gerçekleşiyor, 1923 doğumlu Çekoslavak asıllı medya patronu Ian Robert Maxwell, kulübü satın alarak gereken maddi desteği sağlıyordu.

1983 yılında yeni başkan Maxwell, yakın şehrin takımı ve ezeli rakibi Reading Town ile birleşme önerisini getirdi. Yeni kurulacak takım “Thames Valley Royals” adını alacak, maçlarını iki şehrin ortasında yere alan Didcot kasabasında oynayacaktı. Takımın başına, İngiliz futbolunda o dönemin önemli isimlerinden Jim Smith’i getirmeyi planlayan başkan, yardımcılığını da Maurice Evans’ın yapmasını önermişti.

Ancak iki takımın taraftarları, tarihlerini ve ezeli rekabeti ön planda tutarak bu birleşmeye şiddetle karşı çıktı. Uzun süren protestolar neticesinde, o birleşme asla gerçekleşmedi. Öncelerı, bu birleşme gerçekleşmezse kulübün üzerinden desteğini çekeceğini açıklayan para babası medya patronu, taraftar gücü karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştı. Başkanın tehdidine boğun eğmeyen taraftarlar dik duruşları sayesinde kazanmıştı.

1985–1986 sezonunun sonunda, ‘”Ada Futbolu”nda bir takım 1. ligde kalmayı son maçında garantiledi. Sezon boyunca küme düşmesine kesin gözüyle bakılan sarı–lacivertliler, o sezon ligi 18. sırada bitirerek kümede kalmanın sevincini yaşarken, 22 takımlı ligde Ipswich Town, küme düşmesi daha önce kesinleşen Birmingham City ve West Bromwich Albion’la birlikte bir alt lige düştü.

Kaderin cilvesi olsa gerek, sarı-lacivertli takım o zamanki adıyla “Süt Kupası” olarak bilinen Lig Kupasını, Queens Park Rangers’ı finalde üç golle geçerek, Avrupa Kupalarında oynamaya hak kazanmıştı. Ancak Heysel faciası yüzünden İngiliz takımlarına verilen Avrupa kupalarından men cezası nedeniyle kupalara katılamadı.

İki sene öncesinde kadar kapanmasına kesin gözüyle bakılan takım, şimdi ülkenin en üst liginde kıyasıya mücadele ediyor, üstelik onemli kupalardan birini kazanıyordu. Televizyon kanallarında başkan Maxwell’in kupa kutlaması esnasındaki neşeli görüntüleri yer alıyor, Wembley stadını dolduran sarı-lacivert renklere bürünmüş taraftarlar takımları ile birlikte zaferi kutluyordu.

Sonra...

1986–1987 sezonunda takım bir sezon daha kümede kalmayı son haftalarda garantiledi. 1987 senesinin Mayıs ayında Robert Maxwell başkanlığı oğlu Kevin’e bırakarak, bölgenin daha önemli takımı Derby County’i ele geçirererek başkanlık koltuğuna otururken, o senenin Mart ayında teknik direktör Maurice Evans’la yollarını ayıran eski takımı, üç senelik birinci lig macerasının sonunda 1. ligden düşüyordu.

Güzel günler geride kalmıştı...

İkinci lige düşmesiyle birlikte takımın başına Liverpool’un efsane defans oyuncularından Mark Lawrenson getirildi. Ancak bu beraberlik uzun sürmedi. Takımın golcüsü Dean Saunders’ın Liverpool’a satılmasını sindiremeyen yeni teknik direktör kısa sürede görevinden ayrıldı. O tarihten sonra sıklıkla teknik direkör değiştiren takım, 1993–1994 sezonun sonunda üçüncü lige düştü.

1. lige dönmenin özlemi ile geçen yıllarda kulüp inişli çıkışlı görüntü sergiliyor, borcu giderek kabarıyordu. 1998 senesinin kış aylarında kulüpteki kriz iyice büyümüş, kulüp çalışanları paralarını alamadıkları gerekçesiyle haklarını mahkeme kapılarında aramaya başlamıştı. Durumdan rahatsız olan taraftarlar, ‘Fighting for Oxford United's Life (FOUL) adına bir oluşumun çatısında birleşti. O dönem 15 milyon Sterlin borcu olan kulüp, 1 Sterlin karşılığında Firoz Kassam adındaki işadamına satıldı. Ancak yeni işadamı da kulübün kötü gidişine çare olamadı. 2006 senesinin Mart ayında, kulübü iki milyon Sterlin karşılığında satışa çıkartırken, o sezonun sonunda takım amatör kümeye düşüyordu...

Yakın geçmişte, tarihi Wembley stadında ülke futbolunun önemli kupalarından birini kazanmış takım artık amatör kümelerde eski günlerine ağıt yakacaktı...

Robert Maxwell’e gelince…

O dönem dünyanın en büyük medya patronu olarak bilinen ve 70’li yıllarda İşçi partisinden milletvekilliği yapmış işadamının, 5 Kasım 1991 tarihinde Kanarya adaları açıklarında yatından düşerek boğulduğunu yazdı gazeteler.

Kimilerine göre, adı İngiltere’de o dönemin en büyük yolsuzluk davalarına karışmış 68 yaşındaki işadamı, İsrail gizli servisi Mossad tarafından zehirlenerek öldürülmüştü. Ölümünden sonra, İngiltere’nin en büyük bulvar gazetelerinden, Maxwell’in de sahip olduğu Daily Mirror, eski patronlarının Mossad’a şantaj yaptığını ve bu yüzden öldürüldüğünü manşetlerine taşırken, eski bir Mossad görevlisi Maxwell’in bir dönem kendileri adına çalıştığını açıklıyordu.

10 Kasım 1991 tarihinde toprağa verilen işadamının mezarı, Kudüs’te bulunan Har Zeitim Mezarlığında yer almaktadır.

Bu yazının yazıldığı saatlerde 24 takımlı League Two’da 14. sırada yer alıyor sarı-lacivert renkli Oxford United. İngiltere’nin güney batısında, başkent Londra’ya 60 mil uzaklıkta dünyanın en bilindik üniversitelerinden biriyle adını duyurmuş 165 bin nüfuslu o şirin kasabanın kendi halinde takımı… Sahasında en son oynadığı maçı, 7647 taraftarının önünde Northampton Town takımına karşı 3–1 kazandı.

Uzun seneler amatör kümelerde can çekiştikten sonra, geçtiğimiz sezon League Two’ya terfi eden, bir zamanlar ülkenin en üst liginde kupalar kazanmış, zaman içinde birleşmenin eşiğinden dönmüş, sonrasında siyasetin ta içinden gelen, seveni az zengin bir babadan oğula devrolmuş, sayısız teknik direktörün görev yaptığı, yönetimlerin her fırsatta taraftarı “bırakmakla” tehdit ettikleri, çalışanların paralarını alamadıkları, borç batağında, özünü, ruhunu, kimliğini kaybetmiş köklü sarı–lacivertli takımın, Oxford United’ın hikâyesi bana pek tanıdık geldi!

Ya size?

Sahi, siyasi gücü arkasına almış, parası sevdasından büyük bir başkan oturunca koltuğa, herşey göz açıp kapayıncaya tozpembe olur, onca yara bir akşam da kapanır mı dersiniz?

Ziya Adnan

6 Aralık 2010 Pazartesi

Fluminense 1984

Brezilya'da Fluminense oynanan son maçların ardından şampiyonluğunu ilan etti. Bu 26 yıllık hasretin de son bulması anlamına geliyordu. Fotoğraf, 1984 yılında Brezilya'da şampiyonluğunu ilan eden Fluminense takımı. Teknik Direktör Carlos Alberto Perreira. Fotoğrafta 1984 şampiyonluğunun mimarlarından Aldo - Paulo Vitor - Duílio - Vica - Leomir - Renato - Romerito - Renê - Washington - Assis Tato yer alıyor. 

1984 yılında şampiyon olan Fluminense takımı 39 puanla bunu başarmıştı. 15 galibiyet, 9 beraberlik ve sadece 2 yenilgi. Son olarak 2010 şampiyonluğunda takımın en golcü oyuncularından birinini 10 gol ile eski Fenerbahçeli Washington olduğunu hatırlatalım.

5 Aralık 2010 Pazar

Rusya ve Katar'a Güvenmek Gerek

FIFA, 2018 Dünya Kupası için Rusya'yı, 2022 içinse Katar'ı uygun gördü. Bu iki ülke tüm dünyaya bu organizasyonların altından kalkabileceğini gösterme niyetinde. Peki, neden Rusya ve Katar?

Öncelikle seçimlerden önce büyük favori olarak görülen ancak 22 oyun, sadece iki tanesini alabilen İngiltere'yi düşünelim. Ülkede oynanan üst sınıf futbol, mükemmel stadyumlar, futbolun beşiği sıfatı ve tabii ki ateşli taraftarlar bu ülkenin artılarıydı. Diğer adaylardan İspanya ve Portekiz ortaklığına geldiğimizde iki ülkenin dünya futboluna armağan ettiği büyük yıldızlarını ve mükemmel altyapı ağını hemen görüyoruz. Amerika Birleşik Devletleri'ne baktığımızda da 1994 Dünya Kupası'nı başarıyla idare ettiğini söyleyebiliriz. Avustralya ise düzenleyeceği ilk Dünya Kupası sebebiyle var olan müthiş potansiyelini mükemmel bir organizasyon ile futbolseverlere sunabilirdi. Hollanda ve Belçika ortaklığında öne çıkanlar ise iki ülke arasındaki harika ulaşım olanakları, Avrupa futboluna bıraktıkları güzel bir futbol mirası daha önce bu tip bir organizasyonu beraber düzenlemiş olmaları idi.

Peki FIFA, yukarıda saydığımız ve ellerinde birçok güçlü etkeni bulunduran ülkeleri değil de, neden Rusya ve Katar'ı tercih etti? Bu iki ülkenin taşıdığı potansiyellerin riskli olduğunun farkında olan FIFA, öncelik olarak bu kararı verirken Günay Afrika 2010 Dünya Kupası'ndan hareketle farklı coğrafyalarda bir turnuva görmek istedi. FIFA'nın verdiği bu kararlar iki ülkenin lojistik ve güvenlik açısından henüz oturmaması sebebiyle eleştirilse de, FIFA 2010'dan sonra bir kez daha futbolun dünyayı birleştirici bir unsur olduğunu göstermek istedi ve Rusya ile Katar'ın bu düşünceye katkı yapabileceğine yürekten inandı.

Daha önce Dünya Kupaları'nda başarılı maçlar çıkartan Rusya, bunun yanında derin futbol gelenekleri olan bir ülke. Yabancılara çokta açık bir turizm etkisine sahip olmayan Rusya, Dünya Kupası sayesinde ülkesini dünyaya açma fırsatını da yakalamış olacak. Tarihten gelen ve soğuk savaş dönemi ile günümüz arasında sıkışıp kalan Rusya, nihayet futbol sayesinde kendisini bir kez daha kanıtlama fırsatını yakalamış durumda. Küresel dostluk ve işbirliğini futbol sayesinde pekiştirecek olan bu soğuk ülke, tüm dünyaya yeni bir Rusya ile merhaba diyecek. Dünya futboluna Lev Yashin ve daha birçok efsane isim kazandıran Rusya'da genç futbolcular, şimdi kendilerini bu kez yaşadıkları coğrafya üzerinde kanıtlayacak olmanın mutluluğu içerisindeler. Turnuva oynanacağı sırada 37 yaşında olacak olan Arsenalli Rus forvet oyuncusu Andrey Arshavin, bu konu ile ilgili yaptığı açıklamada Rusya'nın geleceğini şekillendirdiğini belirterek, aynı zamanda ülkede sosyal bağlılığın ve iş imkanlarının da artacağının altını çizdi.

FIFA'nın 2022 için uygun gördüğü ve uzmanlar tarafından riskli bir seçim olarak lanse edilen Katar ise müthiş bir pazar görünümünde ve tüm Asya ve Arap dünyası adına bu organizasyonun altından kalkmak zorunda. Futbolun kültürel farklılkları birleştirici bir unsur olduğu düşünüldüğünde ise Katar gerçekten de doğru bir seçim sayılabilir. Katar'ın yakın olduğu Orta Doğu coğrafyasında ise diplomatik olarak karışık bir görüntü içinde olan düzen, yine daha önce birçok kez olduğu gibi futbol sayesinde rayına oturmuş ve daha barışçıl bir hal alabilecek. Dünyanın en hassas bölgelerinden biri olan Katar'ın bulunduğu coğrafya, FIFA'ya göre futbol sayesinde tüm dünya tarafından kabul görecek. Bunlar göz önüne alındığında Katar gerçekten de doğru bir seçim olabilir.

Dahası, Katardaki futbolun gelişimi için bu turnuva bulunmaz bir nimet. Belki küçük bir ülke olabilir ancak orada futbola beslenen tutku çok büyük boyutlarda. Dünya için hızla çok büyük bir seyehat merkezi haline gelen Katar'ın ekonomik olarak sıkıntı yaşamayacak olması da onlar için artı bir yön niteliğinde. Katar için ufukta görünen tek sorunun, yaz aylarında yaşanacak olan sıcak iklim olacak ancak teknoloji ve bulunacak yeni çözümler sayesinde bunun da üstesinde rahatlıkla gelinebilir. Sonuç olarak FIFA'nın 2022'yi Katar'a vermesi sayesinde futbol yeni topraklara daha fazla yayılmış olacak ve dünyanın taptığı spor olan futbol, çok kültürlü bir hale gelmiş olacak. Bu iki ülke için sorulacak son soru düzenleyecekleri Dünya Kupaları'nda başarılı olup olamayacakları. 2010'da Güney Afrika'nın turnuvaya gruplarda veda etmesi ve tarihte ilk kez bir ev sahibinin gruplardan bir sonraki aşamaya katılamaması gerçepi biraz can sıkıcı olsa da, genel anlamda ev sahibi ülkelerin yaptığı birçok sürpriz de mevcut. En güzel örnek kesinlikle 2004 Avrupa Şampiyonası'nda kimsenin şans tanımadığı Yunanistan'ın kupayı kaldırmasıydı. Peki ya, 2002 Dünya Kupası'nda Türkiye'nin, 2010'da ise Uruguay'ın yarı finale kadar geleceğini bur turnuvaların öncesinde düşünmüş müydünüz? Yine 1994 yılında Bulgaristan'ın yaptıkları ve 2007'de Asya Kupası'nı kazanan Irak ile bu örnekler çopaltılabilir. Rusya ve Katar'ın kendi evinde nasıl bir performans sergileyeceği konusunda çok büyük endişelere gerek yok. Hepimiz biliyoruz ki hem Rusya, hem de futbolu 2022'ye kadar gerçekten büyük bir gelişim gösterecek olan Katar, hem performans, hem de turnuvayı düzenleme açısından hepimizin gurur duymasını sağlayacak.

Gianluigi Longinotti-Buitoni, Goal.com Kurucusu. (Çeviridir)

1 Aralık 2010 Çarşamba

Real Madrid'i Sevmek...

Rekabetinin konusu İspanya'yı aşan, topraklarımızda da belki de İspanyollardan fazla konuşulan Real Madrid - Barcelona rekabeti gün geçtikçe yeni bir boyut kazanıyor. Özellikle Real Madrid'in son maçta yaşadığı 'hezimetin' ardından çoğalan 'Real Madrid sevilir mi?' tarzı sorular artık sıkça gündeme gelmeye başladı. Evet, Real Madrid sevilir...

Durum her zaman bir ülkeyi ikiye bölen benzersiz bir rekat olmayı başardı. Barcelona ve Real Madrid, her biri yüzbinlerce üyesi olan ve her konuda birbirlerini alt etmeye çalışan devler. O kadar büyük ki, iki kulüp İspanya Futbolunun son 50 yılına damga vurmayı başardı. Bu iki takım son 23 şampiyonluğun 21'inin sahibi oldular ve bu durum gelecekte de değişeceğe benzemiyor.

Geçmişte yaşanan ne varsa her maçtan önce nefretin daha da artmasına neden oluyor. Bu nefret elbette sahaya atılan bir domuz kafasından ibaret değil. Aslında bu rekabeti 'savaş' olarak nitelendirmekte hiç yanlış olmayacaktır. En doğru cümle ise belki de Real Madrid ve Barcelona'nın bir terazinin iki tarafı olduğu. Birbirlerini dengeleyen iki takım... Burada iki takımın birbirlerinin başarılarına ihtiyaç duydukları sonucu rahatlıkla ortaya çıkıyor. Barcelona'nın kendini kanıtlaması için güçlü bir Real Madrid'e, Real Madrid'in kendini kanıtlaması için güçlü bir Barcelona'ya ihtiyacı var. Real Madrid cephesi geçmiş yıllarca Barcelona'nın kötü günler geçirdiği dönemde rekabetin kötüye gittiğini dahi savunmuştu. Her iki tarafın kazandığı başarılar birbirlerini teşvik ediyor. Burada en güzel sözü, Real Madrid başkanı Florentino Perez dile getiriyor; "Eğer Barcelona olmasaydı, onları biz yaratırdık..."

Kimse General Franco'nun siyah beyaz dönemlerde yaptıklarını inkar edemez elbette. Hatta Real Madrid'i ve kulübün stadı Santiago Bernabeu'yu 'halkı oyalamak' adına (burada altını çiziyorum) 'kullanmış' olmasını da inkar edemez. Fakat bugünlerde Barcelona'yı destekleyen insanların Real Madrid'in Şampiyonlar Ligi Kupaları'na ithafen 'Onlar siyah beyaz yıllardaydı' demelerine karşılık ben de 'Franco da Real Madrid'i kullandığında heryer siyah beyazdı' diyebilirim rahatlıkla. Tüm bunların ışığında yeni nesil Real Madrid'i destekleyen taraftarların da bazı gerçekleri kabul etmesinin yanında Barcelona'ya gönül verenlerin de şimdi bu satırları yazan tıpkı ben gibi bu kulübe destek verenlerden 'Franco'cu' etiketini kaldırmaları acilen yapılması gereken bir hamle.

Real Madrid'i destekleyen bir insandan bunu Franco nedeniyle yaptığını kim iddia edebilir? Sadece Katalunya nefretinden kaynaklı olarak Real Madrid'i destekleyen taraftar sayısı ülkemizde en fazla kaç kişidir misal? Herhangi bir kulübün yaşadığı başarılarda taraftarlık olgusunun pekiştirildiği şu günlerde, Butregueno'yu, Raul'ü, Hugo Sanchez'i izlemiş, Santiago Bernabeu'nun atmosferine aşık olmuş bir Real Madrid taraftarına 'Tutamazsın bu takımı, sevemezsin. Bak Franco neler yapmış zamanında. Demek ki sende öylesin' demek, etik dışıdır. Futbol romantikliği ile beraber, Raul'ün gollerden sonra yüzüğünü öperken kendisi de aynı anda sevinen bir taraftarın, 2002 Şampiyonlar Ligi Finali'nde Zinedine Zidane'ın Bayer Leverkusen'in ağlarına bıraktığı harika gol ile ayağa kalkan kaç Real Madridli'nin aklında General Franco ve İspanya iç savaşı vardrı acaba?

Real Madrid'in zalim, Barcelona'nın ise çokça masum bir takım olduğunu göstermek oldukça yanlış bir harekettir. Jose Mourinho Inter'in başındayken Barcelona'yı Şampiyonlar Ligi'nde eledikten sonra Inter'li oyuncuların sevinçlerini engellemek için açılan fıskiyeler masum değildi. 29 Kasım gecesi oynanan maçta tribünlerde Jose Mourinho için açılan ve aşağılayıcı bir yapı taşıyan 'Tercümandın, tercüman kalacaksın' pankartı da o kadar masum değildi. Jose Mourinho elbette egosu şişkin bir teknik direktördür ve evet sinir bozucu da bir karakteri olduğu doğrudur ancak bu onu günah keçisi yapmak için bir neden değil ve en önemlisi onun bir şampiyon olduğu gerçeğini asla değiştirmez. Barcelonalı iğneleyici bir söz kullandığında 'ayar' ,ya da 'nokta atışı eleştiri' olurken, bunu Jose Mourinho yaptığında maalesef Real Madrid'in hocası olduğundan 'tencere - kapak' dahilinde eleştirilere maruz kalıyor. O gençliğinde asla iyi bir futbolcu olamadığın anladığında bu yola baş koyduğundan beri dünyanın en iyisi olmayı fazlasıyla başardı. Ve bunları takiben kendi kendini methetmekte de gecikmedi. Haklı olarak... Porto'yu zirveye taşıdığı yılların ardından kendini hep özel biri olarak gördü. Ondaki sahte bir alçakgönüllülük değildi.

Bazı gerçekler yeni nesil Real Madrid sempatizanları adına bu takımdan vazgeçmek için bir etken midir? Barcelona'nın Real Madrid'e göre daha sistemli olduğu apaçık ortada. Barcelona'da güzel bir sistem varken bu Real Madrid de biraz farklı. Bu konuyla ilgili bir atışmada eski Barça başkanı Laporta, kendilerinin Ballon d'Or kazanan oyuncuları yetiştirdiklerini, Real Madrid'in ise Ballın d'Or kazanan oyuncuları satın aldığını söylemesi bir yandan haklı bir yaklaşım. Peki bu neden Real Madrid'den nefret etmek ya da vazgeçmek için bir neden olsun? Tabii ki bir neden değil. Aksine, benim de bir Real Madrid'li olarak eleştirdiğim bu sistemsizlik acilen çözülmesi gereken bir mesele. Benim gibi bu durumu kabul gören, efsane ismim Raul'ün dahi altyapıdan değil de Atletico Madrid'den çıkış gerçeğini onaylayan bir Real Madrid taraftarı da sanıyorum kimseye rahatsızlık vermez. Aynı zamanda Barcelona forması giyerken büyük bir ahlaksızlık içinde Real Madrid tribünlerine hareket yapan Schuster'in, hareket yaptığı takım olan Real Madrid'e transfer olması da Barcelona'dan soğumak için bir neden değil örneğin. Veya 16 yaşında 'bundan iş çıkmaz' diyerek kulüpten gönderilen Cesc Fabregas'ın, yıllar sonra bir yıldız olması ile birlikte medyanında etkisi ile Barça'ya geri getirme çabaları, üzerine forma giydirip psikolojik bir baskı yapılması da Barcelona'yı sevmemek için bir neden değil. Umarım anlatabilmişimdir...

Ben de bir futbol aşığı olarak Real Madrid'i daha 8 ve 10 yaşları arasında sevdim. 1998 Şampiyonlar Ligi Finali'nde Mijatovic topu Juventus ağlarına bıraktığında ben beyaz formanın büyüsüne, 2000 finalinde 'Lambacı Melek' Raul Valencia'yı yıktığında ise bir Real Madrid efsanesinin büyümesine şaih tolarak bu sevgiyi yarattım içimde. Sonra zamanla babamdan duyduğum Sanchez'li, Butregueno'lu Real Madrid'i dinledikçe, daha eskilerden Di Stefano'ları da okuyunca tamamen pekişti. Kulüplerine özellikle benim de büyük bir saygı duyduğum Johan Cruyff'un felsefesi ile birlikte bağlı kalan Barcelonalılar gibi ben de Real Madrid'i sevmiştim. Ancak Real Madrid ile ilk kucaklaşmayı yaşadığım yıllarda bugünlerde sıkça duyduğum 'Tü kaka, Real Madrid...' cümleleri bana pek bir uzaktı... 2006-2007 sezonunda ise tamamen pekişmişti Real Madrid'e olan sevgim. Öncelikle 2006-2007'de alınan şampiyonluk, önceki 1-2 yılda los galacticos'un son bulduğunun, sıkıntılı günlerin artık geride kaldığını işaretçisiydi.

Bir Barcelona taraftarı için Barça, Guardiola’nın, Koeman’ın, Bakero’nun, Romario’nun, Giovanni’nin, Stoichkov’un, Rivaldo’nun, Luis Enrique’nin ve daha nicelerin takımı ise, benim takımım Real Madrid'de Raul'ün, Morientes'in, Casillas'ın, Ramos'un, Xabi'nin, Fernando Hierro'nun, Michel Salgado'nun, Helguera'nın, Van Nistelrooy'un, Di Stefano'nun, Hugo Sanchez'in, Puskas'ın, Mijatovic'in, Guti'nin ve daha nicelerinin takımıdır, General Franco'nun değil... İşte yukarıda saydığım tüm Barçalı ve Real Madridli oyuncuların ışığında ülkemizde sıkça oluşturulmaya çalışılan 'anti' kavramından oldukça uzak bir Real Madrid ya da Barcelona sevgisi olmalı herkeste. Çünkü bu rekabet, sığlıktan ve klişelerden uzak olduğu vakit daha güzel, daha sempatik ve daha izlenebilir bir hal alıyor. Real Madrid sevgisi neden Barçe nefreti ya da Barça sevgisi neden Real Madrid nefreti uyandırsın ki bizlerde? O yüzden Barcelona'da sevilir, çokça eleştirilere maruz kalan Real Madrid'de en az onun kadar sevilebilir...

Oğuz Öztürk, Goal.com (Bu yazı aynı zamanda Goal.com Türkiye için yazılmıştır)

Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan