31 Mayıs 2010 Pazartesi

" Dünyada Aptal Bir Fransızdan Daha Aptal Bir İnsan Yoktur..."


Fransızlar Dostoyevski'ye bu sözu söyletmişler zamanında. Her milletten ve her ırktan insan Aptal olabilir Destoyevski'ye göre. Ancak Aptal olan Fransız ise bu durum olayın zirvesidir...

Şimdi neden böyle bir yazı yazıyorum? Bu uzun zamandır aklımda olan bir konuydu. Euro 2016'nın ev sahibinin belli olmasının ardından değinme vakti geldi diye düşündüm kendi kendime.

Ancak;

Elimden geldiğince 'sadece bu seferlik' konuyu futbola bağlamamaya gayret edip en azından Futbolu kirletmemeye çalışacağım. Amacım 'Neden' Fransızları sevmediğimi biraz da olsa anlatabilmek, sizin de fikirlerinizi duymak...

Şimdi, Fransızlarla ilgili ilk söylenecek söz Dünya'da en yanlış tanınan millet olduklarıdır. Ancak Fransızların yanlış tanındığını söylemek ile Fransızlara haksızlık yapıldığını söylemiyorum. Tam tersine Fransızların ve Fransa'nın hak etmediği değeri fazlasıyla gördüğünü söylemek istiyorum. Peki bu neden böyle? Bir bakalım...

Söylenecek ilk neden bizzat Fransızların karakteristik özellikleri ile alakalı bir durum. Herşeyi negatif görmeleri ve sorulan basit bir soruya 'evet' ya da 'hayır' olarak basit bir cevap verilecekken önce 'ne kaybedeceklerine' bakmaları ve insanı sıkan uzun cümleleri artık tüm Dünya'da Fransızlar ile ilgili bilinen ilk gerçek...

Fransızların hata yapmaktan korktukları ve tüm gelişmeleri geriden izlediği, buna pararlel olarak 'denenmişten' yana olduğu ise ikinci bir gerçek. Buna paralel olarak Fransızların çıkarlarına bağlı olduğunu ve yine çıkarları doğrultusunda herşeyden rahatlıkla vazgeçebileceğini söyleyebiliriz. Bu nedenle Fransız kendi hatalarından değil, başkalarının hatalarından birşeyler öğrenmek için çabalar. Ne demek başkalarının hatalarından bir şeyler öğrenmeye çalışmak? Bu herşey olup bittikten sonra o şeye ilişkin bir kararın söyleneceği anlamına gelir. Bu karar da 'yeniye' karşı hareketsiz kalmaktır. Çünkü 'yeni' bir karar gerektirir ve bu Franszılar için zor olduğundan her daim 'denenmişin' yanına koşarlar... Bundan dolayı bir Fransız hiçbir olayda asla insiyatif almaz. Alacağı tutum artık sonuçları belli olan birşey olacağı için Fransız 'Prensip' sahibi de değildir. Çünkü Prensip olayların başında ortaya çıkar... Fransızlarınki çıkarlara göre hizmetten başka birşey değildir. 

Gelelim Fransızların Genel Politikalarına...

Bekle Gör, Azınlığa oyna... Kısaca 'çakal' politikası.

Çakal korkak ve ödlek bir hayvandır. Besinini iki yoldan sağlar. İlki Aslan ve benzeri yırtıcı hayvanların ardından kalan leşten faydalanmalarıdır. Çakalın ikinci yolu da ya küçük hayvanları avlamak ya da kornmasız olan yiyeceklere saldırmaktır. İşte Fransızların dış politikaları da aynı buna benzer. Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak'a yapacağı operasyona karşı en çok karşı çıkan devletlerden biri de Fransa'ydı. Fransa'nın Irak'a Amerikan müdahelesine karşı çıkmasının nedeni sanıldığı gibi savaşa karşı olması değil, çıkarlarına ters düşmesiydi... Bunun nedeni tahmin edildiği üzere Saddam'ın Irak'ına en çok yatırım yapan ülkenin Fransa olmasıydı. Saddam rejiminin değişmesi ile Fransa bu üstünlüğünü de kaybetti...

Pek Franszılar Irkçı mıdır? Öyleyse neden?

Evet, çoğu farklı yönlerden bakıldığında ırkçıdır. Fransızlar herşeyden önce yabancılara 'Fransızlaşması gereken' yabancılar gözü ile bakarlar. Bu anlamda onlar için 'Etnik Grup' kelimesi başlı başına bir yanlıştır. Çünkü etnik grup bir kimlik anlamına gelir... Yine de bu yabancılar Fransa için Dünyaya mal olan başarılar elde etselerde saf Fransızların için hala yabancıdırlar. Bu durumu en iyi Nicolas Anelka özetliyor;

" Fransa'da bana genelede iyi gözle hiç bakılmadı. Varoşlarda doğup büyümüş siyah bir gencin Ferrari sahibi olmasını asla kabullenmiyorlar. İyi ama, bir twingo ile gelseydim insanlar yine söyleneceklerdi. Benim paramı gizlediğimi düşüneceklerdi. Ne yaparsam yapayım haksız bulunacaktım..."

Fransa'da Anelka'nın hissettiklerini hissetmeyen yabancı kökenli bir Fransız bulmak güçtür. Normalde bir insan bir ülke de on yıl yaşadıktan sonra oy kullanma hakkına sahip olmalıdır. Vatandaşınıza bu hakkı vermiyorsanız o insanın çocuğuna milli takımınızın kaptanlığını verip, Marseillaise'i söylemesini nasıl tutarlı bir şey olarak görebilirsiniz? Bahsedilen isim tabii ki Zidane... 2005'te çıkan haberlerde Zidane'ın babasının halen oy kullanma yetkisine sahip olmadığı yazıyordu. Fransızlara göre Zidane Fransızdır, Babası Cezayirlidir...

Yukarıdaki paragraftan yola çıkarak Fransızların deyimi ile 'nötralize' olmuş yabancılar ancak ülkeleri için madalya getirirlerse kabul görürler. 

" Afrikalı siyah veya Arap madalya getirince Fransız, değilse HLM'de oturan potansiyel suçludur... "

Ekim - Kasım 2005 olaylarında o tarihte iç işleri bakanı olan Sarkozy olaylara katılan gençler için ' ayak takımı ' ifadesini kullanmıştı. Fransız milli takımının %70-80'i bu 'ayak takımından' oluşuyor... 

Ben Hitler'e 'Aman Heykellerimiz, kulelerimiz zarar görmesin' diye Paris'i teslim eden Franszılarla ilgili yazmak niyetindeydim ve şimdi rahatladığımı hissediyorum...

* Yazıyı baştan aşağıya okuduğunuzda Tüm Fransız halkının bu tip düşüncelere sahip olduğu anlamanız normal. Yazı da belirtmeyi unuttuğum şey birçok cümlenin Fransızların geneline değil, Fransız Hükümetine olduğudur...

30 Mayıs 2010 Pazar

1950 Brezilya || Belo - Horizonte Mucizesi...



Fransa'da 1938'de düzenlenen Dünya Kupası'nın bitmesinin ardından tüm futbolseverler yine dört yıl sonrasını, 1942'yi beklemeye koyulmuşlardı. Peki nerede oynanancaktı? Nerede oynanabilirdi ki? Dünya Kupası yerini Dünya Savaşı'na bırakmıştı artık...

Futbol masumdu, Bombaların yıktığı binaların altında kalmıştı. İkinci Dünya Savaşı 1939-1945 yılları arasında birçok güzellik gibi Futbolu ve oynanması gereken 1942 ve 1946 Dünya Kupaları'nı da ezip geçmişti.

Aradan tam 12 yıl geçmişti. Savaşın verdiği olumsuz herşey yavaş yavaş yok olup gidiyordu. Sıra 1950'de tekrar düzenlenen Dünya Kupası'na gelmişti. Ev sahibi Brezilya olmuştu ve tüm ulus kendini bu organizasyona adamıştı...

Gruplar belli olduğunda futbolda eski, Kupada yeni bir takım dikkat çekiyordu. Bu takım daha önce 'Futbolu biz bulduk, Dünya Kupası gibi kıyrıtık bir organizasyon ile vakit kaybedemeyiz' diyerek FIFA'ya rest çeken ama sonra dan akıllanan İngiltere'ydi... Blackpool'un efsanesi Sir Stanley Matthews, 1946-1960 yılları arasında Preston North End takımından başka hiçbir yerde forma giymeyen ve şimdilerde Deepdale'in önünde yükselen Tom Finney'da İngiltere'nin 1950 Dünya Kupası kadrosunda yer alıyordu. İngiltere bu kadrosu ile kendini 'futbolun babası' olarak adlandırmanın dışında 1950 Dünya Kupası'nında mutlak favorisi görüyordu. Fakat işler dışarıdan göründüğü kadar basit olmayacaktı İngilizler için. Futbol sahnesi, İngiltere sadece kendi adasında oynarken gelişmişti...

İngilizlerin bulunduğu ikinci grupta diğer takımlar Şili, İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri'ydi. İspanyollar dışında İngilizleri zorlayacak bir takım yok gibi duruyordu. Grupta maçlar başladığında Şili ilk iki maçında hem İngiltere'ye, hem de İspanya'ya yenilerek kenara çekilmişti. İngiltere Şili karşısında aldığı galibiyet ile çoktan 'bu iş çok kolay olacak' havasına girmişti bile... Fakat İngiltere için 29 Haziran 1950 tarihi tam bir kabus olacaktı...

Amerika Birleşik Devletleri 1930'da büyük tesadüf eseri üçüncülük yaşayan, 1934'te ise ev sahibi İtalya'dan tam 7 gol yiyerek elenen bir takımdı. Yine Birleşik Devletler futbol takımı yarı profosyonel oyunculardan kurulu bir takımdı. Çoğu futbolcu şimdilerin San Marino'su gibi aileleri için ek olarak mesleklerini sürdürüyorlardı. Walter Bahr lisede Amerikan Edebiyatı öğretmeniydi. Ed McIlvenny ise bir posta dağıtıcısı... İçlerinde II. Dünya Savaşı'nda Amerikan ordusunda yer alanlar bile vardı...

Birleşik Devletler gibi zayıf bir takımın İngiltere'den kaç gol yiyeceğine dair bahisler açılmıştı. Tek soru İngilizlerin 'acemi öğrenciler' Amerikalılar'a kaç gol atacağıydı...

Maç başladığında tribünlerde kupa boyunca pek alışılmamış olarak sadece 10.000 kişi vardı. İlk yarım saat geçildiğinde dahi İngilizler şaşkındı. Maçta gol yoktu! Bu imkansızdı. İngiltere'nin yarım saatte Birleşik Devletler'e gol atamaması dahi tuhaf bir durumdu. Dakika 36'ya geldiğinde maçın başından bu yana hiçbir şey yapmayan Birleşik Devletler sağdan gelen İngilizlerin atağını kesmişlerdi. Edebiyat öğretmeni olan Bahr sağdan ortayı gitmesi gereken en güzel yere, santrafor Gaetjens'in kafasına göndermişti. Gaetjens çok iyi yükselmişti, ve topu ağlara göndermeyi başarmıştı. Bu bir mucizeydi. Bu gol bile İngilizleri akıllandırmamıştı. Tribünlerde alkış yerine tebessüm kol geziyordu. ' Amerikalılar şeref golünü çok erken bulmuşlardı...'

İkinci yarı İngiltere onlarca taktik denemişti ancak hiçbiri işe yaramamıştı. Kalesini gole kapatan Birleşik Devletler hakikatende 'nadir gelişen' ataklarından birinde golü bulmuş ve İtalyan hakem Dattilo'nun son düdüğü ile maçı kazandığını tüm Dünya2ya ilan etmişti. Yıllar sonra 'Belo Horizonte Mucizesi' olarak anılacak bu tarihi olay Avrupa'ya ajanslara bildirildiğinde herkes şaşkındı. Skor yanlış olmalıydı... Bu durumu 1-0 İngiltere galibiyeti olarak anlayıp küçümseyenler gazetelere de İngilizlerin galibiyetini basmışlardı. Hatta 1-0'ı 10-0 zannedenler bile olmuştu... Sonuçta gerçek anlaşılmıştı. Birleşik Devletler İngilizleri yenmişti!

'Futbolu ben buldum' diyerek tafra yapan İngilizlerin itibarı Birleşik Devletler'in ardından alınan İspanya yenilgisi ve gelen başarısızlık ile yıkılmıştı adeta... Gruptan yoluna devam eden İspanya olmuştu ve Amerika'nın bu galibiyeti yıllarca konuşulmuştu, halen de konuşuluyor. 2010 Dünya Kupası'nda aynı gruba yıllar sonra yeniden düşen bu iki ülke yeniden 1950'yi anacaklar... Amerika Birleşik Devletleri bu galibiyetin getirdiği onur ile, İngiltere ise intikam duygusu ile maça çıkacak...



Fotoğraflar: 1950'de İngilizleri yıkan golün sahibi Gatjens maç sonunda omuzlarda / ABD 1950 / Turnuva öncesinde ABD'li oyuncular bir arada...

+

1994 Öncesi Birleşik Devletler

1982 İspanya || Macaristan - El Salvador

" Futbol Şampiyonasıydı ama futboldan başka her şey vardı... " || 1962 Şili


27 Mayıs 2010 Perşembe

Balkan Futbolu # 22 || Kızılyıldız - Partizan















Zamanında "Avrupa'nın Brezilyası" olarak anılan Yugoslavya'nın her tarafı kasıp kavurduğu dönemde daha göz önündeydi bu derbi elbette. Şu sıralar Avrupa'nın ve Dünya'nın gözünden düşmüş durumda ama klasik bir rekabet olduğu su götürmez. İki takımın kapışması "Balkan Futbolu" için tam bir hazine ama bir o kadar üzücü olaylara sahne olmuş bir eşleşme. İkisi de popüler bir deyişle "annelerinin ligine" döndüler günümüz futbolunda. Ama derbinin bu haliyle bile yüksek tansiyona tanık olması bu derbiyi ilgi çekici kılıyor. Sırplar bu derbiye "Ölümsüz Derbi" adını vermişler, biz de geç olsa da Balkan Futbolu serimizde bu derbiye yer veriyoruz...

İki takımın farklılıkları, aradaki rekabeti körükleyen etkenlerden elbette. Bununla başlamak gerekirse; Kızılyıldız II. Dünya Savaşı sırasında anti-faşist hareketi yürüten Sırp gençler Zoran Zujovic ve Slobodan Cosic tarafından kurulmuş bir takım. Tüm sol hareketler gibi kaynağını halktan almaya çalışan ve halkla bütünleşmeye çalışan bir kulüp. Takım bu yüzden Nazi zulmüne karşı koyan halkın moral kaynağı olmuş ve taraftar toplamış. Ezeli rakipleri Partizan ise II. Dünya Savaşı'nda Nazilere direnen Yugoslav Halkının Ordusu'nun desteklediği bir kulüptü. Nazi işgalinden sonraki dönemdeki Sosyalist Yugoslav ordusunda da görev yapmaya devam eden birçok YHO (orijinal adıyla JPA) üst düzey komutanı sayesinde Partizan ordunun takımı olarak anılmaya başlamıştı. Bu da takımın elitist bir görüntü vermelerine sebep oldu.

Kızılyıldız sol çıkışlı bir kulüp olmasına rağmen savaş bittikten sonra, Sosyalist Yugoslavya zamanında dahi Sırplara pozitif ayrımcılık yapmış bu yüzden de adım adım milliyetçi bir taraftar kitlesine sahip olmaya başlamıştı. Yine de o "ayrımcılık yapıyor" denilen günlerde, günümüzdeki koşullara göre milliyet ayrımı konusunda çok çok daha medeni olduklarını söylemek gerek. Günümüzde ise ırkçılık derecesinde aşırı milliyetçi ve saldırgan bir taraftar kitlesine sahip. Partizan da rakibi gibi aşırı milliyetçi ama "kendi içinde" nasyonel sosyal görüşlü taraftarlara sahip. Savaş suçlusu, insan kasabı Radovan Karadzic posterleri açan bir kısım taraftarı da yok değil! Siyaset futbola çoğu zaman karışır, Sırbistan'da da öyle elbet. Ülkede aşırı milliyetçilik yükselişini daha da tırmandırıyor. Partizan'ın da bundan etkilenmemesi mümkün değil.

Tribünlerde Partizan Grobari (Türkçesi Mezar kazıcılar) grubuyla, Kızılyıldız ise Delije (Türkçesi Delici, Osmanlı'nın Sırp Yeniçerileri sınıflandırmada kullandığı bir isim) grubuyla etkili organizasyonlar ve tribün şovlarına girişiyor. Çoğu zaman da iki kulüp taraftarları arasında şiddet ve holiganizm dolu atraksiyonlar yaşanıyor. Delije grubu, Partizan'ın Grobari grubuna kendisi Türkçe'den gelme bir ad taşımasına rağmen zaman zaman "Siz Sırp değilsiniz" savını destekleyen tezahüratlarla "Türk, Yugoslav, Komunist" diye hakaret ettiğini sanıyor. Grobari de Sırplığını kanıtlama peşinde. Ülkemizin yeni yeni terk ettiği satırlı, kelebekli kavgalar bu derbi öncesinde hâlâ yaşanıyor. Bu yaşananlar derbiyi başka boyutlara da taşıyor tabiî ki.

Her şeye rağmen en büyük etken bu iki kulübün Sırbistan'ın en başarılı iki kulübü olmasından kaynaklanıyor. Hatta Yugoslavya döneminin de en başarılı kulüpleri de onlar. Hajduk, Sarajevo ve hatta Dinamo Zagreb bunlara ancak "yancı" olabilmiş Yugoslavya dönemlerinde. Kızılyıldız 23 kez şampiyon olurken, Partizan 21 kez mutlu sona ulaşmış. Yugoslavya bölündüğünden beri ise Partizan 8-6 önde.

İki takımın da Avrupa'da finalleri, yarı finalleri var. Partizan ilk kez Şampiyon Kulüpler Kupası'nda final oynayan Yugoslav takımı. Ekôlün oluşmasında öncülük etmiş bir ekip. 1966'da kupayı Benfica'ya kaptırmışlar. Kızılyıldız ise uzun süre final görememesine rağmen birçok yarı ve çeyrek final görmüş, 1979'de UEFA finali oynamış ama kaybetmiş, 1991'de yakaladığı jenerasyon ile Şampiyon Kulüpler Kupası ve Kıtalararası Kupa'ya uzanmış bir takım. O takımda Savicevic, Mihajlovic, Jugovic ve Pancev gibi isimler var.

İki takım arasında unutulmaz maçlar sürekli yaşanmış. Rekabetin tohumları ilk olarak 1947'de atılmış. O maçı Kızılyıldız deplasmanda olmasına rağmen 4-3 kazanmış. Kızılyıldızlı Kostic ve Dzajic derbi tarihinde 9'ar gol atarak derbinin en golcüleri olmuş.

İki takım arasında oynanan maçlarda Kızılyıldız daha başarılı olan taraf. Bugüne kadar oynanan 141 derbiden 64'ünü Kızılyıldız, 33'ünü Partizan kazanmış. 41 maç ise berabere bitmiş. Ajax'ta da forma giymiş olan Velibor Vasovic, Milko Djulkovski, Antun Rudinski ve Dejan Joskimovic her iki
kulüpte de derbi heyecanı yaşayan isimler olmuşlar.

Özellikle 80'li yılların ortalarından Yugoslavya'nın yıkılışına kadar geçen süre zarfında; Kızılyıldız'ın başarıları sonucu daha da hırslanan Partizan'ın futbolunu geliştirme çabalarıyla güzel maçlar ortaya çıkarmış. Saviçeviç, Stojkoviç, Djukiç, Pançev, Prosinecki, Jugoviç, Darko Kovaçeviç, bir dönem Fenerbahçe kalesini koruyan "Partal" Lukovcan, yine ülkemize uğrayan ve Beşiktaş'ta forma giyen Mrkela Kızılyıldız adına; Predrag Mijatoviç, Marko Pantiç, Zlatko Zahoviç, Dragan Ciric, Nebosja Gudelj, Srecko Katanec, kulübün araba kazasında ölen efsane ismi Drangan Mance, eski İstanbulsporlu Ömeroviç, eski Fenerbahçeliler Fadıl Vokkri, Zoran Mirkoviç ve Djoni Novak ise Partizan adına o dönemlerde derbi heyecanını yaşayan isimler.

Yugoslavya bölündüğünden beri Partizan'ın ligde biraz daha başarılı olduğunu söylemiştik. Oyuncu yetiştirme konusunda FIFA'ya göre hâlâ Ajax'tan sonra dünyanın en iyi ikinci genç akademisine sahip olan Partizan takımı Sırbistan milli takımına birçok oyuncu gönderdi ve göndermeye devam ediyor. Pantelic, Vidic, Kezman, Ljalic ve Jovetic son dönemde Partizan altyapısından çıkan başarılı oyuncular. 80'li ve 90'lı yıllarda tüm Avrupa liglerinde Yugoslav furyası estiğini hatırlayacak olursak, Partizan'ın ve Kızılyıldız'ın nasıl altyapılara sahip olduğunu anlayabiliriz. Şu an Kızılyıldız bu konuda Partizan'ın biraz gerisinde kalmış vaziyette.

Bir dönemler oynadığı hızlı ama bireysel yeteneklere ve şova dayalı futboluyla ekôl olmuş Yugoslavya'nın en büyük iki kulübü Kızılyıldız ve Partizan. Böyle önemli bir futbol ülkesinin en önemli derbisi de bu işte. Eski önemini kaybetmiş olsa da, eski önemine kavuşması özlemle beklenen bir derbi. Kırmızı-beyaz'ın ve Siyah-beyaz'ın kapışmasının, şiddetten uzak, kardeşliğe daha yakın olduğu eski günlere dönmesi dileğiyle. Onları izlemek bir zevkti çünkü.

F. Kaan Kavuşan

26 Mayıs 2010 Çarşamba

World Cup 2010, ESPN Gallery


Güney Afrika


Danimarka


Kamerun


Brezilya



ABD


Uruguay


İspanya


İsviçre


Güney Kore


Slovenya


Sırbistan


Portekiz


Paraguay



Yeni Zelanda


Kuzey Kore


Nijerya


Hollanda


Meksika


Japonya


Fildişi Sahilleri


İtalya


Honduras


Yunanistan


Gana


Almanya


Fransa


İngiltere


Şili


Avustralya


Arjantin


Cezayir


25 Mayıs 2010 Salı

Miguel Ángel Benítez


Fransa 1998’de İspanya’nın hüsran yaşadığı D Grubu’nda, o dönem Afrika’nın en güçlüsü konumundaki Nijerya ile beraber gruptan çıkarak ses getiren Paraguay Milli Takımı’nın Chilavert ve Arce ile beraber en dikkat çeken ismiydi Benitez...

 La Liga’yı takip edenler için 1998 yılını beklemeye gerek yoktu; zira “Peque”, İspanya’da 90’ların 2.yarısına damga vuran etkili yabancılardan biriydi ve Espanyol taraftarlarının Tamudo’dan önceki döneme dair en sevdiği isimlerdendi. 6 sezonda 200’e yakın resmi maça çıktığı Katalan ekibiyle 2000’de Kral Kupası da kazanan ama 2002’de ülkesine döndükten sonra pek ses vermeyen ve Paraguay futbolunun evliya çelebisi olarak pek çok kulüp gezdikten sonra 2007’de futbola veda eden Paraguaylı’yı bugün hala hatırlamamıza vesile olansa Dünya Kupalarında atılmış en güzel gollerden birindeki imzası...

Bu gol İspanya’nın Bulgaristan’ı gole boğup Paraguay’ın puan kaybetmesini beklediği dakikalarda Nijerya kalesindeki Rufai'yi çaresiz, İspanya'yı ümitsiz bırakmış ve muhteşem yeteneğine rağmen geniş kitlelerce tanınmayan Benitez'in ismini de kupanın kazandırdıkları arasına yazdırmıştı. Ancak ilginç bir şekilde 1999 sonrası milli formaya uzak kaldı 15 numara ve arkasında 29 maçta 11 gollük bir milli takım kariyeri bıraktı. Bu durumun, onu izleyen ve yeteneğinin farkında olan birine fazlasıyla saçma geleceğini söylemek lazım. Tamam, Benitez'in futbol dünyasında ender görülecek bir yeteneği yoktu belki de ama yine de bugün fazlasıyla yaygın Benitez soyadını duyduğumda beynimde canlanan tek şeyin Rafael Benitez olmamasını sağlayan bu Paraguaylı, ülke futboluna çok daha fazlasını verebilirdi ama onun kaderinde, güzel oyuna dair yarım kalan bir başka harika hikayenin kahramanı olmak varmış ki bugün onu anmak için çabalamamız gerekiyor işte...


23 Mayıs 2010 Pazar

09-10 Şampiyonlar Ligi Şampiyonu İnter


Yaz günleri sansasyonel transfer haberleri ile geçerken sanırım aklımıza en çok yer edeni İbrahimovic-Eto'o değişikliği idi. Eto'o ve Zlatan'ın adları ortalarda bu kadar zikredilirken arka kapıdan usulca giren adamın bir takımın en önemli silahı olacağını, o takıma kupayı getireceğini kim bilebilirdi? Biz futbol romantiklerinin kazanandan ziyade futbol topu ile içli dışlı olana duyduğumuz ilgi bir yana, onun sahip olduğu kibir ve ego bir yana, Jose Mourinho dünyadaki en iyi taktisyenlerden biri. Bir kazanan olmak istemesinin altında yatan nedenler arasında pek tabii kişilik de var ama, onun geçtiği yollardan buralara gelmiş biri için "kazanan" olmak istemenin yanlış bir tarafı yok sanırım. Bugün boynuz kulağı geçti. Şampiyonlar Ligi finalini, en sevdiği, kendine örnek aldığı adamın elinden almak, hangi alanda olursa olsun bu, dünyadaki en büyük mutluluktur hiç şüphesiz.

Turnuvalar başka hikayeler. En üst seviyede birinci dahi olsanız bu sizi en iyi yapmıyor bana göre; zira grup maçlarından sonra eleme yolu ile devam ediyorsunuz ve sahanın topla alakasız saçma bir yerinde ayağınızın kayması dahi sonucu etkiliyor. Grup maçlarında Nou Camp'da tutunamadıkları Barça'ya karşı iki maçta da oynadıkları oyun, izledikleri taktik yapı, işin futbol içi ve dışı görüntüleriyle birçok insanı rahatsız etse de yapılması gerekenlerdi. Sadece Inter tarafı değil; finale gelene kadar Bayern'in geçtiği yollar başka bir hikaye konusu. Ovrebo'nun perişan ettiği Fiorentina, Rafael'in kırmızısı sonrası 2-0'dan dönen Manchester United maçı ve yarı finale kadar oynadığı oyunun yarısını oynayamayan Lyon. Bu tarz sürprizlerin renkli olması gerekirken, içinde Mourinho'nun bulunduğu final maçlarının sıkıcı geçtiğine dair bir genelleme yapmaya doğru koşuyorum aradan geçen yıllarda...

Oynayan ve oynatmayanın maçında Inter blok 4-3-3'ü ile, Bayern ise Müller'i Olic'in arkasında bırakan bir 4-2-3-1 ile sahadaydı. Savunma takımı yaratmakta uzman olan Mourinho'nun alan düşkünü oyun anlayışı, Milano'da oynanan Barcelona maçı gibi en önden başladı. Toplu oyunu seven ve bu oyunu en geriden başlatan Bayern'e Pandev-Milito-Sneijder-Eto'o dörtlüsü ile ön alanda baskı kurarak başlayan Inter'in en büyük avantajı, Bayern'in Barcelona'nın yanında oldukça rezil kalacak pas bağlantısıydı. Bu baskı Bayern'i öyle geniş bir alanda oynamaya ittiki, bu baskıdan kurtulup topu orta sahaya taşıdığında 11 kişilik bir bloğu karşısında gördü her seferinde Bavyeralılar. Van Gaal'in kısa iç-dış pas bağlantılı oyun yapısını alanları seri bir biçimde daraltarak kesti Inter. Rakibini kitleme ile ilgili bir sıkıntısı yoktu ki, 5.dakikada bulduğu ilk kontrada Bayern savunmasının bize verdikleri "dağınığız" mesajı, olası eksik yakalanma durumlarında neler izleyebileceğimize dair ipucuydu.

Eto'o'nun bariz şekilde sol kenar oynadığı, özü stoper Chivu'nun soldan bindirme gayretinde olduğu maçın ilk 25 dakikasındaki sıkıcı havanın dağılması adına ilk girişimleri Hamit ve Sneijder uzaktan yapıyordu. Finalin herkese final olduğunu ve heyecan yapılabildiğini gösteren pozisyonda Müller ve Robben'in beraberce heyecanlı giriştikleri pozisyondan sonuç çıkmıyordu. İlk yarıda Bayern'in temel problemi, aynı Barcelona gibi ağır kalmaktı. Maç boyunca da devam etti bu. Eksik yakalayamadığınız bir rakibe nasıl gol atarsınız? Mesele burada başlıyor; zira Inter aradığı golü, oldukça basit, oldukça temel bir hatayı affetmeyerek buldu. Demichelis'in Milito'nun indirmesine izin verdiği top, zaten dağınık ve ağır olan, üzerine bir de önde olan Bayern savunmasını, savunmasız bıraktı! Artık alıştığımız tavana plaselerinden birini yaparken Arjantinli, Barcelona maçını seyreden birçokları için, kupanın üzerine adı yazılması gereken takımı da açık ediyordu.

İlk yarıda temel problemi hız olan Bayern'in, basketbol takımı gibi hücum etmekten vazgeçip, başlama düdüğünün galeyanı ile girdiği pozisyonu Müller'in gole çevirememesi maçın Bayern adına tek kırılma anı. Sonrasında olan biten tanıdık. Sonuçsuz top çevirmeler ve Milito'nun Van Buyten'i çuval gibi yatırışı. Milito'nun hakkını teslim etmek bir yana, bu seviyede, bu noktada bu çalımı yemek? Milito'ya verelim krediyi biz yine de, zira gözümde Inter'in sempatik birkaç tarafından biri. Ve sonrası yine aynı Bayern adına.

Ölü bir 90 dakika geçirdi Van Gaal'in takımı ve bir önceki Inter maçında söylediğimi tekrarlayacağım; bazen kaos iyidir bu oyunda. Avrupa Şampiyonası sırasında rakiplerimizin bizimle ilgili söyledikleri şey bu idi; tahmin edilememe. Oyun içinde geçirdiğimiz evrim. B planı olarak algılanmasın bu. Hem Barcelona'nın, hem Bayern'in Inter'i kırmak adına bir şey üretememelerindeki temel etken sistem takıntılı olmaları. İşte o sistemin antisini bulan adam da sabahtan akşama kadar kibirlenmekte haklı hale geliyor bu durumda.

Muhakkak Van Gaal'in oyundan beklentileri farklıydı Hamit'i kenara alırken ama, Bastian Schweinsteiger'in hiçbir şey yapmadığı, Müller'in kafası kesik tavuklar gibi dolandığı bir maçta, hem oyun görüşü iyi olan, hem uzaktan şut kabiliyeti olan Hamit'in kenara gelmesi... Dediğim gibi, aklımızın yetmediği şeyler var bu oyunda, bizi aşan. Robben'in her topu alışında 2 direk, 2 gölge adam gördüğü bir maçta etkinliği bu kadar olurdu. Tıkandığındaki hücum alternatifi Ribery'de olmayınca... İş geliyor yine Inter'in savunmasına. Üzerine fazla bir şey söylemeye de lüzum yok sanırım...

Mourinho'yu sevmeyiz, oynattığı hoşumuza gitmez, bunlar ayrı konular. Bu kadar kötü bir finalin ardından bu kadar şey konuşuyorsak başka bir şeyler olmalı. Futbolun kendisi ile, yapısı, mantalitesi ne olursa olsun büyülenen biriyim ve Van Gaal oldum 70 dakika televizyon başında. Yazarken de öyle olma gayretinde oldum; maç bittiğinde de birkaç hafta önce olduğu gibi sinirlendim kazananın iyi futbol olmadığına ve söylendim. Bütün bunları düşünmeye iten adam Jose Mourinho. Ve bir başkasının bu kadroyu buralara getireceğine ihtimal dahi vermiyorum. Frank Lampard, John Terry, Cambiasso, Milito ve hatta aylardır farklı bir role bürünen Eto'o. Kabul etmek gerekir ki, bu adam ile çok değiştiler ve bu adam ile daha fazla, daha değişik biçimde konuşuldular. Kibiri bir yana, yaptıkları için tebrik edilmeli; Robben'in sarılışındaki içtenlikten, bu adamdaki adını koyamadığım şeyi takdir etmeli...

Inter şampiyon ve şampiyon olduğunun akşamı hocasını, kupayı kaldırdığı yerde bırakıyor. Her sezon olduğu gibi başka bir hikayeyi arkamızda bırakıyoruz bizde. Tebrikler Nerazzurilere...






Fotoğraflar @La gazetta dello sport, uefa.com

M. Can Mutlu

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Ajax Altyapısı ve Hollanda'nın Şahlanışı


Endüstriyel futbola biraz boyun eğmiş gibi görünse de Ajax'ın UEFA tarafından hâlâ Avrupa'nın en iyi altyapısına sahip kulüp olduğu tescilleniyor. Ajax 60'lı yılların başında Avrupa'nın futbolda geri kalmış ülkelerinden biri olan Hollanda'nın atılımı yapmasını sağlayan kulüp de aynı zamanda.

O zamanlar bizdeki gibi facialar yaşıyormuş Hollanda takımları Avrupa Kupaları'nda. Ajax, Tromso misali Frederikstad'a falan yenilmiş. İçte başarı az çok gelmiş ama dışta hep başarısızlık var. Hollanda futbolunun genelinde var o yıllarda bu başarısızlık. Sürekli bir kaos ortamı, sürekli değişen stiller. Vic Buckingham'ın gelişiyle daha yardımlaşmacı bir futbola geçmiş A takım. Bu rüzgarla beraber kalıcı bir stil yapılanmaya başlamış altyapıda.

Öncelikle takım nasıl oynamak istediğini belirlemiş. Kimse defansif oynamak istemez. Defansif oynamak ancak bir zorunluluk olabilir. Bu yüzden ofansif bir dizilişe, 4-3-3'e göre şekillendirmişler sistemlerini. 4-3-3, kolayca 4-5-1'e dönebileceğinden gayet değişken bir sistem olarak tercih edilmiş. O yıllardan günümüze değişmeyen bir şey var, o da Ajax'ın sürate dayalı ve tempolu oynuyor olması. Öncelikle Ajax oyuncu kalitesinin zaman içinde değişiklik gösterebileceğini ama üç aşağı beş yukarı takımın aynı stilde oynayabileceğini hesaplamış. 4-3-3 sisteminden vazgeçilmiyor. Bu zaman zaman çok ofansif, zaman zaman da biraz daha defansif olabiliyor tabi oyuncu kombinasyonuna göre. Ama yıllardan beri Ajax altyapılarında bu sistem oynanıyor. 12 yaşında bu futbola başlayan çocuk 20'sinda A Takıma çıktığında da aynı sistemle, aynı hareketleri yaparak oynuyor. Sisteme adaptasyon kolay. Buckingham'dan sonra Michels bunu daha da ileri götürmüş ve top yekün bir eğitimi savunmuş. Taktik öğretilmiş bacak kadar çocuklara. Biz de 20-22 yaşındaki adam taktik bilmiyor.

Değişim süreçlerindeki yetenek farkını kapatması için futbolcuların mental eğitimine önem verilmiş. Süper bir yetenek olmayabilirsiniz, ama doğru mentaliteye sahipseniz futbolda bir yeriniz olabilir. Gençlerin doğru düşünmelerini istemiş Ajax. Hem hayatlarında, hem de futbollarında. Cruijff gibi annesi kulüpte temizlikçilik yapan bir adamın, dünya futbolunu en çok değiştiren bir futbol filozofu ve özel hayatında da bir entellektüel olması boşuna değil. Peki Ajax için doğru mentalite nedir? Şüphesiz bir takım olmaktır. Kişiler değişir, takım baki kalır çünkü.

Bunun yanı sıra tamamen bir antrenmana yüklenmek yerine, her şeyden anlamalarını istemiş altyapı oyuncularından. Böylece bu şekilde defans yapan arkadaşımızın çektiği zorlukları da anlıyorduk diyor 70'lerin büyük yıldızı Johnny Rep, "birbirimize karşı daha bağlı ve hoşgörülü oluyorduk." Bu arada herkes kendi mevkisinde oynar kesinlikle lig ve antreman maçlarında. Ama bilmek zorundadırlar diğer şeyleri de.

Ajax'ta altyapı hocaların yapılmasını istediği başka bir uygulama var meselâ: Michels'in aklından çıkma tabiî ki bu. Altyapıdaki oyuncular lig maçlarında bildiğiniz gibi top toplayıcı olur. Bu oyuncular takımdaki mevkilerine göre sahanın o bölgesinde top toplayıcı olurlarmış. Bunun sebebi ise kendi mevkilerinde daha önceden aynı mentaliteyle eğitilmiş oyuncuları izleyip öğrenmeleri.

Altyapıda önemli şey oyuncunun "doğal sağlığının" ve azminin olması. Gerisi kazandırılabilir. Yatılı okul ise yasak. Aile ortamından koparılmıyor oyuncu. Ajax futbol okulu masrafları karşılıyor ama oyuncuya para ödemiyor. Kanunen yasak bu Hollanda'da. Böylece mental gelişime de katkıda bulunuyor okul. Batuhan gibi problemli yıldızlar yerine son derece profesyonel bireyler yetişiyor. Yurtdışından altyapıya katılan oyunculara Flemence öğretiliyor. Sadece onlara yatılı bir sistem var.

Ve hiçbir şey, hiçkimse sistemden üstün değildir Ajax'ta. Bazı kuralları vardır. Bir çoğu baskıcıdır. Şu an Ajax altyapısındaki oyunculara cep telefonu yasağı varmış meselâ. Ama uyan uyar, uymayan gider. Mutlu olacaksa, Ajax tarzında mutlu olmayı kabullenir altyapıdaki futbolcu adayı ve kendisini iyi yapanın bu olduğunu da anlar ve bu görüşleri tüm yaşamı boyunca benimser. Ajax için oyuncu takımın bir parçasıdır ve tek başına anlamsızdır.

60'lı yıllardan beri bunlar yapılıyor Ajax'ta. Sayısız oyuncu çıkmış altyapıdan. Cruijff, Neeskens, Rijkaard, Van Basten, Davids, Van der Sar ve daha niceleri. Adını saymadığımız bir ton büyük oyuncu. Minimum maaliyet ama bolca emek.

Ajax ne kazandıysa mental eğitimi iyi beceren altyapısı sayesinde kazanmıştır. 70'lerin başında üç kez üst üste Şampiyon Kulüpleri alan takım, Cruijff'un teknik adamlığı döneminde Kupa Galipleri Kupası, Van Gaal'in son Şampiyon Ajax'ı. Hepsi altyapının eseri. Şimdi bu sistemi Barça'ya adapte eden Cruijff aynı başarıyı Katalunya'ya getirmiştir. Yıllarca transfere büyük paralar döken Barcelona son üç-dört senede altyapıdan Messi (önce altyapıda oynamıştır bir transfer sayılabilecek olmasına rağmen), Krkic, Pedro, Jeffren ve daha bir çok oyuncunun sayesinde şu an Avrupa'nın en iyi takımı olarak görülmekte. Hem Ajax hem de Barcelona altyapısından kapatamadığı açıkları aynı stilde oyuncular transfer ederek kapatmakta. Ibrahimovic transferinin eleştirilmesi boşuna değil yani. Şimdi bu anlattıklarım, bir kulüp üzerinden ülke futbolunun da çağ atlaması üzerine. Ajax üzerinden Hollanda, Barcelona üzerinden İspanya. Bu milli takımlar bu takımların bu düşünce sistemleri olmasa başarılı olabilirler miydi? Diğer başarılı ülkelere bakalım bir de. Hollanda gibi Brezilya'nın, Arjantin'in ve hatta haz etmesem de İtalya'nın stili de yıllardır değişmiyor.

Bir de ufaktan bir günümüz çıkarımı yapayım. Ülke futbolunun mental eğitim eksikliği inanılmaz boyutta. Her gelen teknik adamın altyapıya karşımasına ve her sene değişen futbol stiline dur demeli. Aynı Aziz Yıldırım, pas oyunu oynatan Aragones'in ardından tamamen kondisyona dayalı oyunu oynatan Daum'u getiriyor. Tempolu oynatan Löw'den sonra ne oynattığı belli bile olmayan Lorant geliyor. Şimdi ise tekrar Löw gündemde ama diğer aday Parreira stili oynatan Aykut Kocaman. Anadolu takımlarına en çok kaynak sağlayan takımlardan biri Fenerbahçe ama A takımda bir tane bile altyapıdan çıkma oyuncu yok.

Galatasaray Saftig'in uyutucu oyununu görmüş bir takım. Daha sonra Terim'in kavgacı pres oyunundan, babacan Lucescu'nun faydacı oynuna, oradan Gerets'in mücadeleci oyununa, son olarak da henüz uygulamasa da Total Futbola geçiyor.

Beşiktaş'ın ne yaptığını anlamak mümkün bile değil. Milne'in dengeli ve sıkı takımı, Toshack'ın Liverpool vari takımı, Lucescu gibi güne göre oynatan bir teknik adam, ondan sonra Del Bosque'un pas oyunu, ardından geriyi sıkı tutan Rıza Çalımbay. Bunlar son 20 yılda sürekli gördüklerimiz.

Altyapılardan oyuncu çıkmıyor. Çıkanlar da Serdar Özkan, Arda, Batuhan, Barış Memiş ve Aydın. Hepsinin ortak özelliği ne? Safi yetenek olmaları ama taktik bilgilerinin ve futbolu okuyuşlarının çok zayıf olması. Artık takımlarımız başarı kadar, futbolun felsefik yanını da bir masaya yatırmak zorundalar. Biz seyirci olarak da yatırmak zorundayız. Yoksa bunların düşüneceği, bizim de iyi futbol izleyeceğimiz yok.

Ve son olarak İspanyol insanı ile Türk insanı benzer. Barcelona bu devrimi yaptıysa, bir ufak çaplısını da biz neden yapmayalım? Hani derler ya Akdeniz insanı profesyonel değildir diye o yüzden ekledim...

Sezonun Yıldızı; Ömer Erdoğan


Galatasaray'da 1 sezon oynayıp fazla iz bırakamadan ayrılmak zorunda kalan Ömer Erdoğan, 33 yaşında Bursaspor'da oynarken 2009-2010 sezonunun yıldızı oldu. ZTK de dahil 33 maçta Yeşil Beyazlı formayı giyen Ömer, stoper olmasına rağmen toplam 6 TSL golüne imza attı. Zaten takımın en golcü futbolcusu 8 golle sol açık Ozan İpek'ti. Hani şampiyon olacak takıma ekstra işler görecek futbolcu gerekir derler ya, Bursaspor'un ekstrası hiç şüphesiz Ömer Erdoğan'dı.

Almanya'ya göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak 1977'de Kassel'de dünyaya gelen Ömer, değişik kulüplerin altyapılarında oynadıktan sonra Hamburg'un efsanevi takımı St. Pauli'ye transfer olur. Bir sezon St. Pauli'de oynadıktan sonra Bursaspor'un da taliplisi olduğu bir transfer döneminde Hikmet Karaman'ın çalıştırdığı Erzurumspor'la anlaşır.

Erzurumspor'un ardından Güneydoğu'ya geçer ve Diyarbakırspor'a transfer olur. Şenol Karagöl'lü, Hasan Yiğit'li, Deniz Kolgu'lu ve Murat Hacıoğlu'lu Diyarbakır, 4 büyüklerin korkulu rüyası olurken Ömer Erdoğan'ın piyasası gittikçe artar ve 2 yıllık Diyarbakır macerasının ardından soluğu 2. Terim dönemini yaşayan Galatasaray'da alır.

Çalkantılarla geçen Galatasaray macerasında önce Bülent Korkmaz - F. De Boer ikilisinin ardında kalır. Kadro dışı vakalarının ardından forma şansı bulsa da Fatih Terim takımdan ayrılıp göreve Gheorghe Hagi getirilince yedek kulübesi çilesi yeniden başlar. Biri Fenerbahçe, biri de Elazığspor filelerine giden iki golüyle Galatasaray macerasına nokta koyar. Yeni durağı Malatyaspor olacaktır.

Ömer Erdoğan Malatyaspor'da 2 sezon geçirir. Aykut Kocaman vasıtasıyla transfer olduğu Malatya'da ilk sezonu güllük gülistanlık devam ederken ciddi bir sakatlık geçirir ve uzun müddet sahalardan uzak kalır. 2. sezonu ise tam bir felakettir. Özellikle Ziya Doğan döneminde hatrı sayılır başarılara imza atan, UEFA Kupası'na katılan Malatyaspor 2006'da Turkcell Super Lig'e veda eder. Ömer Erdoğan da o kadronun içerisindedir.

Malatyaspor'daki son maçlarında üst üste goller bulunca transfer döneminin paylaşılamayan futbolcularından biri olur. O ise tercihini lige yeni yükselen Bursaspor'dan yana kullanır. Bursaspor ona, o Bursaspor'a öyle uyum sağlar ki kaptanlığa dek yükselir. Ertuğrul Sağlam göreve getirilene dek inişli çıkışlı bir performans sergileyen Bursaspor, Sağlam'la birlikte adeta şahlanır ve bu şahlanışın en mühim parçalarından biri 30'unu geçmiş Ömer Erdoğan olur.

Ömer'in en önemli özelliği gol yollarındaki başarısı. Bu değirmenin suyu, Ömer'in Almanya'da santrfor olarak oynamasından kaynaklanıyor. Futbola santrfor olarak başlayan Ömer, bir defalığına stopere çekilir ve çekiliş, işte o çekiliş. O günden bugüne stoper olarak ülke futboluna nam salar.

Ligin açık ara en profesyonel ve en beyefendi futbolcularından olan Ömer, evli ve -bildiğim kadarıyla- 1 çocuk babası. Bilgi yanlışlığı varsa kendisinden özür dilerim :). Ömer'in favori takımı Bayern Münih, en beğendiği futbolcu Cristiano Ronaldo. Kendisi 2007'de Tam Saha dergisi için verdiği röportajda bugüne dek forma giydiği futbolculardan şöyle bir 11 oluşturmuş; "Kalecim Mondragon. Savunmanın sağına Emrah Eren'i soluna Celaleddin'i, defansın ortasına ise Egemen'le kendimi yerleştiriyorum. Orta alanın sağı için favorim Sabri Sarıoğlu. Solda Murat Erdoğan'ı çok beğenirim. Göbek için seçtiğim oyuncular Ayman ve Ergin Yücetaş. Forvet ikilim ise Sinan Kaloğlu ve Ümit Karan'dan oluşuyor."

Haftanın Yıldızı serisini Sezonun Yıldızı ile bitirdik. Son olarak 2009-2010 Turkcell Super Lig'de 24 Kasım 2009'dan beri seçtiğimiz 'Haftanın Yıldızları' Listesi.





21 Mayıs 2010 Cuma

İnter '65 vs Bayern '01



İnter'in şimdiki adı ile Şampiyonlar Ligi'ni kazandığı son yıl 1965. Bayern Münih'in ise özlemi biraz daha az, 2001. Bu iki takım; İnter '65 ve Bayern '01 kozlarını Barbarossa Arena'da 185 kişi, Blogger, Twitter, RSS gibi platfrormlar ile yüzlerce kişi önünde paylaşıyorlar... Maçı Norveçli hakem 'Tom Henning Øvrebø' yönetiyor.

İnter 1965 maça kalede Sarti, defansta Burgnich, Facchetti, Guarneri ve Picchi, orta alanda Bedin, Jair de Costa, Suarez, Carso, ileride ise Mazzola ve Piero ile başlıyor. 

Bayern 2001 ise kalede Kahn, defansta Sagnol, Kuffour, P. Andersson, Linke ve Lizirazu, orta alanda O. Hargreaves, Effenberg, Salihamidzic, Mehmet Scholl, ileride ise Elber ile başlıyor.

Ottmar Hitzfeld bu maçta kaptanı Effenberg'e çok güveniyor.  Helenio Herrera ise 1964 yılının şampiyonu olarak takımının başındaki yerini alıyor. Maçtan önce yaptığı açıklamada Hitzfeld bu kupayı ne kadar çok istediğini açıklıyor fakat Herrera'dan cevap gecikmiyor: 'En az onlar kadar biz de istiyoruz...'

Takımlar nihayet sahaya çıkıyorlar. Bayern kaptanı Effenberg sahaya çıkarken geçen sezon ManU karşısında son anda kaybettikleri kupaya bakıyor. İnter'de Brezilyalı Jair'de sahaya çıkarken kupayı şöyle bir sıvazlıyor. 

Dk 01: Maça İnter 65 başlıyor. Daha ilk dakika da gerçekten çok hırslılar. Jair'in uzun topunda Mazzola topa yetişemiyor ve top Kahn'da kalıyor.

Dk 12: İlk 10 dakika müthiş bir baskı kuran İnter'e nihayet cevap geliyor. Hargreaves'in ara pasında sağ kanattan çok hızlı çıkan Salihamidzic bir de karşısındaki Burgnich'i saf dışı bırakıyor. Ancak yaptığı ortasında Elber'den önce yükselen Guarneri topu uzaklaştırıyor. 

Dk 24: Dakikalardır orta saha mücadelesi şeklinde geçen bir maç izliyoruz. Effenberg ve Bedin mücadelenin başrollerini oynuyorlar. Bir anda İnter savunmasının unuttuğu M. Scholl defansın arkasına sarkıyor ve bu dakikada kaleci ile karşı karşıya kalıyor. Ancak kaleci Sarti ceza alanı dışına zamanında çıkarak mutlak bir golü önlüyor.

Dk 29: Sağ kanttan hızla ilerleyen Jair'e sert bir müdahele yapan Sagnol bu dakika da Ovrebo'dan sarı kart görüyor.

Dk 30: Ve GOL! Serbest vuruşu sağ kanattan kullanan Jair harika bir orta kesiyor ve topu kafayla ağlara gönderen isim Mazzola oluyor. Dakikalardır oyunun kontrolünü Bayern 01'in eline veren İnter 65 beklenmedik bir anda önce geçiyor. Bu gol aynı zamanda kitlenen ve zaman zaman zevksiz bir hal alan maçında kilidini açan gol oluyor...

Dk 38: İnter 65'in golünden sonra Bayern 01 daha atak bir oyun anlayışı içine giriyor. Sol kanattan Lizirazu topu M. Scholl ile buluşturuyor ve o da yine Elber'e doğru ortayı kesiyor fakat İnter 65 defansı topu uzaklaştıryor. Bayern gol için elinden geleni yapıyor.

Dk: 43: Ve TOP AĞLARDA! Bayern 01'in baskısı nihayet sonuç veriyor. Mazzola o kafa golünü attığı için pişman gibi! Salihamizdic'in ortasını İnter 65 defansı kafayla uzaklaştırıyor. Ceza alanı önüne düşen topu kaptan Effenberg gelişine harika bir vuruşla sol köşeden ağlara yolluyor. Uzun yıllar unutulmayacak bir gol bu...

İlk yarı sonucu İnter 1965 1-1 Bayern 2001

İkinci devreye İnter 65 aynı kadro ile geliyor. Bayern 01'de ise bir değişiklik var. Owen Hargreaves yerini Carsten Jancker'e bırakıyor. Bayern 01 böylece çift forvete dönmüş oluyor. 

Dk 51: İkinci yarıya ilk yarının başlarında olduğu gibi hızlı başlayan taraf İnter 65 oluyor. Kazanılan kornerde defanstan çıkıp gelen Guerneri'nin kafası direkte patlıyor, ardından Kuffour topu uzaklaştırıyor.

Dk 57: Yine bir İnter 65 atağı ancak kalede Kahn var... Luiz Suarez'in serbest vuruşu Kahn'ın ellerinde eriyor...

Dk 63: Ve PENALTI! Bayern 01 sakin paslarla İnter 65 kalesine yaklaşıyor. Linke'nin uzun topunu Elber kafayla Jancker'in önüne indiriyor, önü boş olan Jancker topa tam vuracakken Picchi'nin müdahelesi ile yerde kalıyor. Ovrebo tereddütsüz penaltı diyor. Topun başına M. Scholl geçiyor, uzunca geriliyor, sert şutunu İnter 65 kalecisi Sarti kornere tokatlıyor. Bayern 01 öne geçme şansını kaybediyor.

Dk 69: Yine Jair ve yine Sagnol. Üst üste çalımlarla ilerleyen Jair'i çekerek düşüren Sagnol ikinci sarıdan oyundan atılıyor. Bayern 01'in tüm planları alt üst oluyor.

Dk 76: İki takımda aynı anda iki değişiklik yapıyor. Bayern 01'de oyundan çıkan M. Scholl oluyor, yerine giren ise Tarnat. Bayern 01 Sagnol'ün kırmızısından sonra biraz olsun önlem almış oluyor ancak bu atak organizasyonlarını şüphesiz etkiliyecek. İnter 65'te ise ilk değişiklik bu dakikaya kadar hiçbir varlık gösteremeyen Piero ile Misaro arasında oluyor.

Dk 82: Bayern 10 kişi kaldıktan sonra atakları kısırlaşıyor. İnter 65 bu dakikada oyuna sonradan giren Milani ile ceza sahası dışından kaleyi yokluyor ancak top çok az farkla dışarıya çıkıyor. Bayern 01 taraftarı rahat bir nefes alıyor. 

Dk 88: Ve GOOL! Tam bütün taraftarlar maçın 1-1 bitmesini beklerken 10 kişilik Bayern 01 golü bir kontra atakla buluyor. İnter 65'in orta alanda Effenberg'e kaptırdığı top sağ kanatta Salihamidzic ile buluşuyor. İnter 65 savunmasını az adamla yakalayan Bayern 01'de Salihamidzic'in yerden pasında topu kalecinin sağından kaleye yuvarlayan Jancker oluyor. Müthiş bir sevinç var. Ottmar Hitzfeld kenardan sevinci kısa kesmeleri için elleriyla çabuk geri benzeri işaretler yapıyor.

Dk 90: Ve BAYERN 2001 Kupanın sahibi. Müthiş bir sevinç var. Takım taraftarına koşarken kaptan Effenberg gözyaşlarını tutamıyor. İnter 65 ise çkmüş vaziyette. Rakibi 10 kişi kaldıktan sonra öne geçme şansları varken bir kontra atakta kupayı kaybetmek onları yıkıyor adeta. Helenio Herrera sahanın kenarında dizlerinin üstüne çkmüş sahada olan biteni izliyor. UEFA başkanı elinde kupa ile geliyor ve kupayı Effenberg'in ellerine bırakıyor... 


İnter 1965

GK 1 Giuliano Sarti *** 
RB 2 Tarcisio Burgnich **
LB 3 Giacinto Facchetti ***
DM 4 Gianfranco Bedin **
CB 5 Aristide Guarneri ***
SW 6 Armando Picchi **
RW 7 Jair da Costa ****
FW 8 Sandro Mazzola (c) **** (Gol dk 30)
FW 9 Joaquín Peiró * (76') N. Milano **
CM 10 Luis Suárez **
CM 11 Mario Corso ***

Bayern Münih 2001

GK 1 Oliver Kahn ****
RWB 2 Willy Sagnol  **
CB 4 Samuel Kuffour ***
CB 5 Patrik Andersson  ***
CB 25 Thomas Linke ***
LWB 3 Bixente Lizarazu ****
CM 23 Owen Hargreaves ** (45') Jancker **** (Gol dk 88)
CM 11 Stefan Effenberg (c) ***** (Gol dk 43)
AM 20 Hasan Salihamidžić ****
AM 7 Mehmet Scholl *** (76') Tarnat **
CF 9 Élber Giovane ***

20 Mayıs 2010 Perşembe

David Villa & Barcelona




Son 2 senede seyrettiğim Barcelona, benim hayalini kurduğum oyuna en yakın takım; birçokları için de öyledir. Total futbol üzerinden konuşmaya kalksam, vurmaya kalkacak adam çoktur da, zamanında yakıştırdığım modern total futbol kavramı da onların üzerinde eğreti duracaktır. Mutlak top hakimiyetine dayalı, sürekli golü ve hücumu düşünen bir sistem. Sadece bir hücum takımı değil Barcelona, dünyada alan oyununu en iyi oynayan takım ve belki en iyi savunmanın hücum olduğunu bizlere gösteren takım. Ligde attıkları 98 gol ve yedikleri 24 gol istatistiğinin atılan gol karşılığı olsa da, onlardan sonra en az gol yiyen takım ikinci Real Madrid 35 golle. Bu 11 gol mü kazandırdı şampiyonluğu Barcelona'ya? Sanmıyorum ama sistemin getirdiklerinin payı büyük.

Çoğu kişi tarafından Eto'o'nun yerine düşünülen İbrahimovic doğru stilde oyuncu olmasa da, Guardiola'nın aklındakileri açık şekilde önümüze koyuyordu; tamamı ile futbol aklına sahip ve savruk olmayan bir futbol takımı. Oynadıkları pas ve alan oyununun mükemmelleşmesi için gerekli her parçayı bir araya getiriyordu Pep; Puyol'un yerine düşünülen Chygrinski'de bu yönde yapılmış bir transferdir. Yine de İbrahimovic'in sene içinde, özellikle kilit maçlarda, ortaya bir şey koyamaması soru işaretlerini beraberinde getirdi. Inter'e elendikten sonra tercih ettiği Bojan Krkic'in kısa boyuna rağmen bu kadar etkin olmasındaki en büyük sebep, monte edildiği sistemin doğuştan bir parçası olması! Topu havaya kaldırmayan takımın "tehlike anında kırınız" durumu için aldığı İbrahimovic'i kullanamayışındaki en önemli sebep oyun karakteri. İbrahimovic'in ceza sahasını savurma gibi bir özelliği de olmayınca tıkanan Inter maçı gibi maçlar problem oluyordu ki, Pep bunun için de formülü hazırladı: David Villa Sanchez.

Sanırım onun şanssızlığı Valencia'nın Benitez sonrası içine düştüğü durum. Bir türlü toparlanamayan takım ekonomik krize son sürat ilerlerken onu bırakmadı, o da kulübünü bırakmadı. Ancak bir yerde bu kopmanın yaşanması şarttı; dünyanın en iyi forvet oyuncularından birinin cvsinde İspanya Milli Takımı ile Avrupa Şampiyonluğu dışında bir şey yazmaması benim bile içime sinmiyor. Hareketli, göze hoş gelen oyun stilinin yanında teknik ve son vuruş becerisi bu dünyadaki en iyilerden olan bu adamın Barcelona'ya neler vereceği, İbra'nın durumu şimdi konuşulacaklar.

Tixi Beguiristain'ın "Zlatan bir yere gitmeyecek" açıklamasının arkasında yatanları okumaya çalışalım. 6 kupa kazanılan sistemin ilk ve en belirgin değişikliği Lionel Messi'nin standart kenar oyununu bırakıp, ortaya daha yakın, gezgin bir oyuna dönmesi. Sistemin kendi içinde yaşadığı bu tip belirgin değişiklikleri görünce akla ilk gelen Villa-İbrahimovic-Messi üçlüsünün ön alandaki dizilişleri. Oyunu alanlar üzerinden oynayan ve bu yüzden defansif sıkıntı çekmeyen bir takımın defansif zaafiyet çekmesi söz konusu mu? Zannetmiyorum. Torres-Villa ikisinin hemen arkasında sola yakın oynayan Iniesta ile Avrupa şampiyonu olan İspanya'nın hemen hemen benzer bir oyunu oynadığını hatırlatmakta fayda var. Kısacası Villa ve İbrahimovic'in biraz önde Messi'nin biraz arkalarında beklediği deforme bir 4-3-3 seyretmeye hazırlıklı olalım şimdiden.

40 milyon € Villa gibi bir oyuncu için standart bir fiyat. Villa İbra'nın eksik kaldığı hemen tüm özelliklere sahip. Barcelona'nın şimdiki hedefi kendi çocukları Fabregas. Arsenal kaptanını bırakmak istemiyor ama Fabregas'da altın jenerasyonu, bu "uzay takımı" olarak adlandırılan takımla kazanabileceklerini kaçırmama derdinde. Fabregas'ın gelmesi durumunda oluşabilecek Xavi-Iniesta-Fabregas orta sahası ise, rakiplerin kendi toplarını evden getirmelerine sebep olacaktır; hali hazırda her maç %70 top hakimiyeti ile oynayan Barcelona'nın yapacaklarını düşünmek bile istemiyorum.


Fotoğraflar @flickr

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Haftasonundaki final öncesi, geçmiş finallerin en anlamlılarından birine dönüp B. Dortmund'u hatırlayalım...


Roy Hodgson ve anıları derken 1997 Uefa Kupası Finali'ne gitmiş, Schalke 04'ün tarihindeki en önemli başarıyı anımsamıştık geçen hafta. Hazır 1997'ye dönmüşken Borussia Dortmund'u atlamak da olmazdı tabii!

28 Mayıs'taki Şampiyonlar Ligi Finali'nde Juventus'u 3-1 devirip, Almanların uluslararası alanda duble yapmasını sağlayan Ottmar Hitzfeld'ın oyuncularının çoğu çoktan unutulmuştur; bana düşen haftasonundaki final öncesi, geçmiş finallerin en anlamlılarından birine dönüp fosforlu formayla sempati kazanan o Dortmund'luları şöyle bir hatırlatmak...

Stefan Klos: 17 yılının 8'ini Dortmund'a, 9'unu da Rangers'a veren bu bayrak adam; Köpke, Kahn, Lehmann gibi isimlerin arasında hep geride kaldı ve milli forma yüzü göremeden emekli oldu. Pek çok lig şampiyonluğu yaşamış biri olarak İsviçre'de dinleniyor...


Matthias Sammer: Kadrodaki en unutulmaz isim belki de. Şimdilerde Alman Federasyonu'nda görev yapan ve birkaç yıl önce Galatasaray'ın başına geçmekten son anda vazgeçen bu efsane, pek çok başarılı sezon geçirse de en unutulmaz anısını sonlara saklamış ve Avrupa'da yılın futbolcusu seçildiği sezonun ertesinde -ki bu da futbola vedasının 1 yıl öncesi demek oluyor- Dortmund savunmasını muhteşem bir şekilde yöneterek bu Şampiyonlar Ligi zaferinin mimarı olmuştu. Oyunu zekasıyka oynayan büyük bir liderdi.

Jürgen Kohler: Futbolcudan çok matematik öğretmenine benzetsem de hayranlıkla izlediğim fazlasıyla sağlam bir stoperdi Kohler. 105 kez giydiği milli takım formasıyla özdeşleşip, Avrupa'nın sayılı savunmacıları arasına girmişti ancak 2002'de bıraktığı futbola geçen sezon Kreisliga C'de mücadele eden Alemannia Adendorf forması ile dönerek karizmayı biraz çizdirdi. Zira 44 yaşında hala şansını zorlaması ve aradaki 7 sezonda teknik adam olarak dikiş tutturamamış olması, efsane yılların mirasına pek yakışmıyor.

Martin Kree: Şampiyon kadronun en zayıf halkasında sıra. Bochum ve Leverkusen'de iz bırakmış olsa da ne milli formaya ne de Dortmund formasına ısınamadan ve kulübe kokusu üstüne sinmiş bir şekilde futbolu bırakan Kree, unutulası kariyerine unutulmaz bir anı eklediği Juventus zaferinde o sezonki 8. resmi maçını oynamıştı.

Stefan Reuter: Dönemin "Turbo" lakaplı kanat oyuncusu, şimdilerin Dani Alves'i misali ileri geri çalışırdı. Milli formayla 90'da Dünya Kupası, 96'da da Avrupa Kupası kaldıran Reuter, 2004'e kadar devam ettiği Dortmund kariyeriyle de unutulması imkansız oyunculardan biri olarak hafızalarda yerini koruyor olsa gerek.

Jörg Heinrich: Amatör olanları da sayarsak 12 kulüp gezen solak oyuncu, finalin etkili isimlerinden biri olup kariyerinin en istikrarlı günlerini geçirdiği Dortmund'la görebileceği en güzel günü yaşamıştı. 2 Dortmund dönemi arasında oynadığı Fiorentina'da fena işler yapmamış olsa da pek unutulmaz biri olamadan 2008'de veda etti futbola.

Paul Lambert: İskoçya'da kazanabileceği her şeyi kazanarak futbola veda eden bu adam, yurt dışına çıktığı tek sezonda; Motherwell'den Dortmund'a gelip haarika işler yapmış ve finalde genç ama her zamanki gibi muhteşem olan Zidane'ı durdurarak tarihi başarının gizli mimarı olmuştu. Şimdilerde ise istikrarlı yapısını teknik adamlığına yansıtmakla meşgul ve tekrar Championship'e yükselen Norwich City'nin başındaki isim olarak sessiz ve derinden ilerlemekte.

Paulo Sousa: Futbol tarihine oyunu okuma meziyetleri ve kesiciliği ile de geçebilecek kadar kaliteli bir orta saha oyuncusuydu ama o bunu, 96'da Juventus'la Kupa 1'i kaldırdıktan sonra kupanın kokusunu iyi alıp Dortmund'a transfer olarak ve 2 yıl üst üste aynı sevinci yaşayarak başardı. 90'lı yılların ortasında başarıyla eş anlamlı olan Portekizli, teknik adamlıkta da ışık verdiği birkaç sezonun ardından şimdilerde West Ham'la görüşüyor.

Andreas Möller: Anlatırken en az efor sarfedeceğimiz isimde sıra. 10 numara kavramının içini dolduran, üstün tekniği ve karizmatik tavırlarıyla her daim unutulmaz kalan Möller, aynı Reuter gibi hem Dünya Kupası hem de Avrupa Kupası şampiyonlığu yaşadığı kariyerinde hep yıldızlaşan isim oldu ve 97 finalinde de eski takımı Juventus'u yıkanların başında geliyordu. Şimdilerde Kickers Offenbach'ta futbol beyni olarak görev yapmakta.

Karl-Heinz Riedle: 90'ların başına damga vuran Riedle, isminden gelen karizmasını gol vuruşlarındaki zerafetiyle süsleyen fazlasıyla bitirici bir hücum oyuncusuydu. Bu kadroda Dünya Kupası zaferi yaşayan bir diğer isim olarak finale damgasını vurmuş ve attığı 2 golle Juventus'un gardını düşürmüştü. Sonrasında berbat geçen Ada macerasıyla önce gözden sonra da gönülden ırak düştü ama Stuttgart altyapısındaki oğlu Alessandro sayesinde tekrar Riedle ismini duymaya başlayabiliriz.

Stéphane Chapuisat: İsviçre futbolunun yetiştirdiği en büyük isim, 8 muhteşem sezon geçirdiği Dortmund'da bu kupayı en çok hak eden isimlerin başında geliyordu. Zira kendisi hem Bundesliga'nın çekiciliğine hem de İsviçre futbolunun gelişimine öyle katkılar yapmıştı ki bugün bile 80'lerde doğan futbolseverlerin göz bebeği olarak yerini korumaktadır. Finalde sahneyi Riedle'ye bırakmış olmasınıysa alçak gönüllülüğüne bağlamak lazım.

Lars Ricken: Finalde oyuna sonradan giren ve girer girmez 16 saniye içinde 3.golü atıp Juventus'a son darbeyi indiren Ricken, en hızlı golcü olarak Şampiyonlar Ligi tarihine geçmişti. Yine en genç forma giyen olarak Dortmund tarihine de geçmişti ki bu ünvanı Nuri Şahin'e bırakmak zorunda kaldı. Kariyeri içinse fazla söyleyecek bir şey yok, Dortmund'un Bülent Korkmaz'ı olarak 15 sezonu geride bırakıp 2008'de kariyerini noktaladı Alman oyuncu.

Michael Zorc: Finalde takımın en yaşlısı olarak kısa da olsa süre alan Zorc da bir önceki neslin Ricken'iydi. 17 yılda 500'e yakın maç oynayıp Dortmund'un bayrak adamı olduktan sonra 98'de futbolu bıraktı ve yine kulübüne hizmet etmek üzere Genel Menajerlik görevine başladı. Zorc'a dair daha fazlasını anlatmaya benim yaşım yetmiyor ne yazık ki.

Heiko Herrlich: Finalde sonradan şans bulan diğer isim Herrlich'i futbolculuğundan çok beyninde çıkan tümörle hatırlıyorum. 1 sene mücadele ettiği bu beladan kurtulup Dortmund kariyerine devam etmişti Alman forvet ama 2000'ler öncesindeki performansını tekrarlayamadan veda etmek zorunda kalmıştı futbola. Bu sezon Bochum'dan kovularak teknik adamlık kariyerinde irtifa kaybettiğini eklemiş olayım.



Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan