30 Ağustos 2010 Pazartesi

Şimdi Bana Kaybolan Yıllarımı Verseler; Faustino Hernán Asprilla


Faustino Hernán Asprilla Hinestroza ya da hepimizin bildiği üzere kısaca Asprilla. 10 Kasım 1969'da Kolombiya'nın Tulua kentinde dünyaya gelen siyahi yıldız, kısa Avrupa macerasına rağmen bir dönem adından sıkça bahsettirmiş ve gerek hızı ve bitiriciliğiyle gerek de renkli kişiliği ile dünya futbolunun gündemine oturmayı başarabilmişti. Futbolda yıldız olmanın kolay ancak efsane olmanın çok zor olduğunu bize bir kez daha hatırlatan Asprilla'da birçok yıldız gibi çabuk sönmüş ve kariyerinin sonlarına doğru G.Amerika'da o kulüp senin bu kulüp benim gezerek yavaş yavaş dünya futbolundan kayıp gitmiştir.

Profesyonel yaşantısına 1988-89 senesinde Kolombiya'nın Cucuta Deportivo takımında başlayan Asprilla 36 maçta attığı 17 gol ile dikkatleri üzerine çekerek ertesi sezon ligin iddialı takımlarından Atletico Nacional'e transfer olur. 

A.Nacional'de geçirdiği 3 başarılı sezon ve kazanılan bir Interamaricana ve bir Kolombiya Lig Şampiyonluğunu'na Asprilla da 78 maçta attığı 35 gol ile katkıda bulunur ve kendisine Avrupa'nın yolları açılır.

O dönem G.Amerika'lı yıldızları sıkı takip içinde olan İtalya'nın köklü kulüplerinden Parma'nın dikkatini çeken "El Octopus" lakaplı Asprilla; 1992 yazında 10.9 milyon dolar gibi rekor bir rakama kendisini Parma'lı yapan imzayı atar.Böylece dünya futbol sahnesinde kendisine iyiden iyiye yer bulacağı ve kariyerinin en büyük başarılarını yaşayacağı İtalya macerası başlar.

Parma'da geçirdiği 4 sezon boyunca 84 maçta 25 gol atan Asprilla belki istatistiksel açıdan çok golcü bir oyuncu olarak gözükmese de, savunmayı yıpratması, arkadaşlarına boş alan yaratması ve yaptığı asistler ile takımına büyük katkı sağlıyordu. Özellikle Milan'ın 58 maçlık yenilmezlik serisinin Parma önünde aldığı 1-0'lık mağlubiyetle noktalandığı maçta yaklaşık 30 metreden attığı gol ile hafızlara kazınan Kolombiyalı, Parma'nın Avrupa Kupalarındaki tarihi başarılarında da büyük pay sahibi oluyordu. 92/93'de Kupa Galipleri Kupası, 93/94'de Süper Kupa ve 94/95'de UEFA Kupası'nı müzesine götürerek belki de tarihinin en başarılı sezonlarını geçiren Parma'da kuşkusuz El Octopus'un katkısı büyüktü. Özellikle 94/95 sezonundaki efsane Parma kadrosunda yer almayı başaran Asprilla; Zola, Brolin, F.Couto, Dino Baggio, Fiore ve Sensini gibi yıldızlarla birlikte Parma tarihinin en büyük başarılarından birine imza atan kadroda yer almayı başarıyordu.

Parma'da gösterdiği bu müthiş performans onu ülkesinin en iyi oyuncuları arasına sokuyor ve Milli Forma'yı giymesini sağlıyordu. İlk olarak 92 Yaz Olimpiyatları'nda Kolombiya formasıyla tanışan Asprilla daha sonra sırasıyla 93 Copa America, 94 Amerika Dünya Kupası, 95 Copa America ve son olarak da 98 Fransa Dünya Kupası'nda boy gösteriyordu. Özellikle 94 Dünya Kupası'nda Valderamma,Higuita ve Rincon gibi isimlerle birlikte Kolomibya'yı turnuvanın en renkli takımlarından biri yapan Asprilla takımının ilk turda elenmesine engel olamıyordu. 98 dünya kupasından sonra hocasını eleştirdiği için kadrodan çıkartılan hırçın yıldızın milli takım kariyeri sona eriyordu. Son kez Kolombiya formasını 2001 yılında giyiyor ve 57 maçta 20 gol attığı Milli kariyerine son noktayı koyuyordu.

Tekrar Parma yıllarına dönelim; ertesi sezon dönemin teknik direktörü olan bir Parma efsanesi Nevio Scala kendisinden memnun olmasına rağmen ve Zola ile ileride iyi bir ikili oluşturmalarına rağmen Stoichkov'un Parma'ya gelişi ile adeta ikinci plana atılıyordu. 95-96 sezonu boyunca Zola-Stoichkov ikilisinin arkasında yedek bekleyen Asprilla sezon sonunda bambaşka bir maceraya yelken açarak 6.7 milyon pound karşılığında Ada'ya Newcastle United forması giymeye gidiyordu. Bu noktada Parma'da geçridiği çalkantılı son sezona rağmen FIFA'nın 96 yılında açıkladığı en iyi 6 futbolcu arasına girmeyi başarıyordu Asprilla.

Ancak İngiltere'de oynanan futbol Kolombiya'lıya uymuyordu ve Asprilla birçok yıldız gibi Ada'ya uyum sağlayamadığından performansında dramatik bir düşüş yaşıyordu. Newcastle formasıyla geçirdiği 2 sezon boyunca 48 maçta yalnızca 9 gol atabiliyor ve hayal kırıklığı yaratıyordu. Buna rağmen 97 yılında Newcastle'ın Şampiyonlar Ligi'nde St. James' Park'da Barcelona'yı 3-2 mağlup ettiği efsane maçta hat-trick yaparak taraftarların gönlünde ayrı bir yere sahip olmayı başarıyordu Asprilla. Bu çöküşte kuşkusuz Asprilla'nın saha dışındaki hareketli yaşantısının da etkisi vardı porno yıldızlarıyla olan birliktelikleri, içkiye olan düşkünlüğü ve geçirdiği araba kazalarının futboldaki yeteneğinin önüne geçmesinin ardından Kolombiya'lı adeta İngiltere'den kaçarcasına ayrıldı.


Ertesi sezon bir çok tutunamayan futbolcu gibi yuvaya dönüş yaparak tekrar kendisini Parma'lı yapan imzayı atıyordu Kolombiya'lı. Ancak bu transferde çok ilginç bir ayrıntı göze çarpıyordu; Asprilla İtalya'ya bir inşaat şirketinde işe girerek inşaat işçileri için verilen çalışma izni ile girebiliyordu. Eski görüntüsünden çok uzak olan Asprilla takımının çok başarılı geçirdiği ve İtalya Kupası ile UEFA Kupası'nı aldığı bu yılda Chiesa - Crespo ikilisinin gölgesinde kalıyordu. 99 UEFA Kupası finalinde Marsilya'yı 3-0 gibi net bir sonuçla yenen Parma'da Asprilla 85.dakikada Crespo'nun yerine oyuna giriyordu. Aynı sezon Parma'nın UEFA Kupası'nda Fenerbahçe'ye Kadıköy'de 1-0 mağlup olup, İtalya'da 3-1 yenerek tur atlamasını da dipnot olarak ekleyelim. 22 maçta sahaya çıkıp yalnızca 3 gol atabildiği ikinci Parma macerası kupalarla ancak hüzünlü bir şekilde son bulan Asprilla kendisine Avrupa'dan istediği teklifi bulamayınca rotayı tekrar G.Amerika'ya çevirir ve Brezilya'nın Palmerias takımına transfer olur.

30 yaşında döndüğü kıtasında Palmerias ile yalnızca bir sezon geçiren Asprilla 12 maçta 2 gol atabilir sadece. Palmerias kariyerine bir Rio-Sao Paulo Turnuvası Şampiyonluğu ile Brezilya Şampiyonlar Kupası'nı ekleyen Asprilla ertesi sezon soluğu bir başka Brezilya ekibi Fluminense'de alır. Burada da dikiş tutturamayan Kolombiya'lı 12 maçta forma giyip 8 gol atmasına karşın oradan oraya savrulmaya devam eder. 2001-02 sezonunda Meksika'nın Atlante takımına transfer olan Asprilla burada da 11 maç oynayıp yalnızca 3 gol atabilir. Ertesi sezon ülkesine geri dönen Asprilla futbol kariyerini eski takımı Atletico Nacional'de bitirmeyi planlarken işler istediği gibi gitmez. Ligin ilk yarısında çıktığı 11 maçta 3 gole imza atan Kolombiyalı, 2002-03 sezonunu tamamlayamadan sezon ortasında bu kez kendisini Şili'de bulur ve sezonun ikinci yarısını Universidad de Chile takımında 13 maç - 5 gol ile tamamlar. 03-04 sezonu kendisi için son durak olur ve Arjanti'nin Estudiantes de La Plata takımıyla sözleşme imzalar. Burada da yalnızca 2 maça çıkan ve gol ile buluşamayan bir zamanların "El Octopus"u sessiz sedasız futbol yaşantısına nokta koyar.

Futbol dünyasına Parma ve Newcastle'da geçirdiği yıllar ile damgasını vuran Asprilla renkli kişiliği, sürati ve çalımlarıyla bir dönem herkesi kendisine hayran bırakmayı başarmıştı. Bitiriciliği daha iyi olsaydı bugün kendisini belki de efsaneler arasında anabilirdik. Futbolu bıraktıktan sonra futbolun içinde kalmayan El Octopus bir süre modellik yapıp televizyon programlarında boy gösterse de sonradan Kolombiya'da sakin bir yaşamı seçti. Asprilla son olarak gündeme kendisine yakışmayan bir haberle geldi. 2008 yılının Haziran ayında ruhsatsız silah bulundurma suçundan dolayı kontrol nokasından arkadaşları ile birlikte geçmesine izin verilmeyince polislere makinalı tüfeği ile mermiler yağdırarak cevap veren Kolombiya'lı iddiaları yalanlasa da davasının hala görüldüğünün altını çizelim. Ne diyelim Asprilla futbol yaşantısından gerekli dersleri çıkarmışa ve uslanmışa benzemiyor. Yine de Dünya Futbolu'nda renkli bir iz bırakması ile onu hatırlamayı tercih ederiz...

RCD Mallorca - Real Madrid || Maç Sonu


İlk haftada beklenmedik bir kaza yaşadı Real Madrid Mallorca depslasmanında. 0-0 biten dün gece açık bir şekilde Real Madrid'in biraz daha zamana ihtiyacı olduğunu göstermiş oldu. Maçtan önce Mourinho'nun yaptığı açıklamalara baktığımda olası bir puan kaybını beklemek boş bir durum değildi aslında. 

"  İki ay sonra daha iyi oynayacağız ve 4 ay sonra daha iyi bile olacağız. Takımlarım ikinci sezonlarında sabit çalışma metotları ile potansiyellerinin en üst noktasına ulaşırlar. Bununla birlikte, İyi bir kulüp başlangıçtan itibaren şampiyonlukları kazanmalıdır ve biz psikolojik olarak buna hazırız. Limitlerimizin nereye ulaştığını bilmek önemli çünkü bu bizi güçlendirir. "

Yani Jose Mourinho diyor ki, takımım çalışma metodlarına ve stratejilerime uyum sağladığında 2 ay kadar bir süre geçmiş olacak. Ancak bu süre zarfında yaşanacak bu tip puan kayıpları Barcelona gibi zaten hazır olan bir takım karşısında Real Madrid'in işini zora sokabilir. İkinci sezonlarında üst düzeye ulaşacaklarını söyleyen Mourinho iyi bir kulübün başlangıçtan itibaren şampiyon olması gerektiğini söyleyerek te ilk sezonunda hem Perez'in hem de artık pek sabrı kalmayan taraftarında psikolojisini anladığını vurguluyor...

Maça genel olarak bakarsak ilk 20 dakikalık bölümde istediği üstünlüğü kuramayan bir Real Madrid'den söz edebiliriz. Ligin ilk maçı olması nedeniyle adepte olmaya zorlanan iki takım izledik maçın ilk bölümlerinde. Bunun üstüne Mallorca takım defansını da iyi yapınca Real Madrid'in beklenen pozisyonlaru bulması çok zorlaştı. İkinci yarının başlarından sonra Real Madrid oyundaki üstünlüğü ele geçirse de bir türlü beklenilen gol gelmedi. 84. dakikada Benzema ve Higuain, 86. dakikada Khedira (Mourinho onu oyuna alırken 'işte' dedim. 'Selçuk Şahin giriyor Alex çıkıyor'...), 90. dakikada Mesut Özil ve yine Karim Benzema'yla fırsatlar bulundu ancak gol yine gelmedi. 

" Mutlak Gol Pozisyonu..."


Laudrup'un başında bulunduğu bir takım sizi her zaman zorlayabilir. Mallorca'da böyleydi dün gece. İçinde bulundukları mali krize rağmen sanki bundan hiç etkilenmemişler gibiydi. Orta alanlarındaki De Guzman ve kalecileri Aouate Mallorca adına en iyilerdi. Özellikle Aouate zaten maçın adamı seçildi ve Higuain'in yakaladığı net fırsatlara da geçit vermeyerek takımını olası bir mağlubiyetten kurtarmış oldu. Mallorca sınırlı potansiyeline rağmen bu kadar disiplinliyken tam tersi bir durumdan Real Madrid açısından bahsetmek mümkün mü? Özellikle bir kaç oyuncunun bireysel performanslarının beklentilerin altında kaldığı söylemek doğru olacak. Penarol maçında harika bir gol atan Di Maria Marca gazetesinde hayal kırıklığı olarak gösterilmiş ki bu maç için çok ta yanlış sayılmaz. Yine Cristiano Ronaldo iyi gibi görünse de geçmiş performanslarını daha yakından bildiğimiz için dün geceki oyunu maalesef yeterli düzeyde değildi. Sergio Canales'in çok genç ve tecrübesiz olduğuna sürekli değinen Mourinho nedeniyle ondan çok fazla bir şey beklemek elbette yanlış olurdu. Maç sonunda sakatlandığı açıklanan ve durumu belirsiz olan Lass ise bana göre Real Madrid adına sahanın en iyisiydi. Basmadık yer bırakmadı ve bir kaç ay öncesine kadar takımdan ayrılması gündemde olan bu adam maçtan önce 'Ona Chelsea'den beri hayranım' diyen Mourinho'nun da sözlerini haklı çıkartmış oldu. Mesut Özil oyuna girdiği dakikadan sonra sahada kaldığı anlarda ilerisi için umut verdi ancak onun da henüz hazır olmadığını söyleyebiliriz. Moutinho'nun maçtan önce yaptığı açıklamalarda yeni transferler Mesut ve Khedira'nın durumları hakkında zaten sabit bir fikre sahip oluyor şu durumda. " Khedira ve Mesut Özil için adapte olmak kolay değil. Ben onlardan iki günde ful performanslarını göstermelerini beklemiyorum. Sakinliklerini korumalılar ve yavaşça her şeyi gerçekleştirmeliler."



 


Real Madrid'in önümüzdeki hafta (milli maç arasından sonra) rakibi Camacho'lu Osasuna...


29 Ağustos 2010 Pazar

La Liga 10-11; RCD Mallorca - Real Madrid Maç Öncesi || Mallorca'nın Real Madrid İle Ufak Bir Anısı Var...



Nihayet açıyoruz 2010-2011 sezonunu La Liga'da. İlk durak Balear takımadalarından Palma şehri ve Mallorca. Bu ada hakkındaki akılda kalıcı ilk cümle Fatih Akyel tarafından söylenmişti bir zamanlar ' O kadar güzel ki Türkiye'ye gelmek istemiyorum...'. Bu söz Palma'nın havası mı yoksa Avrupa'nın en büyük eğlence merkezlerinden biri olan Tittos'un oradaki varlığından dolayı mı söylendi bilmiyorum... Fatih Akyel dönmesine döndü elbet ama hakikaten de komşusu İbiza kadar popüler olmasa da müthiş bir güzelliğe sahip Palma. Bu adanın yine İspanya'nın genelinde hakim olan 'biz farklıyız' durumları yine var. İber yarımadasından farklı bir yerde olmalarından kaynaklı kendilerini farklı bir ülke gibi görme ve kendi dilleri olan Mayorkin dilini konuşmaları bunu gösteriyor. Zaten Islas Baleares İspanya'nın 17 otonom bölgesinden bir tanesi. Şimdi her maçtan önce çok büyük ihtimal Paella yemeyi ihmal etmeyen Palma sakinleri takımları Mallorca'nın sezon açılışı için Real Madrid'i Iberostar Stadyumu'nda konuk edecek olmanın heyecanı içerisindeler. 

Efendim Real Madrid için Mallorca takımının yeri biraz ayrı. 2006-2007 sezonunda Real Madrid ve Barcelona şampiyonluk için kıyasıya bir mücadele içine girmişlerdi ve Real Madrid Bernabeu'da Mallorca ile oynuyordu. Fenerbahçe'nin Roberto Carlos transferini açıklamasından sonra Fenerbahçelilerin de Roberto'nun son maçı olması sebebiyle ayrı bir gözle izlediği bir karşılaşma olmuştu bu. Barca'nın bu maçtan önce Mallorca'ya Real Madrid'i yenmesi halinde iki milyon avro kadar bir ödül vereceğini duyurmuş olması kamuoyu tarafından ilginç karşılanmıştı ve Mallorca belki de bu yüzden maça çok istekli başlamıştı ve dakika 17'de de öne geçmişti. Real Madrid karşılaşmayı geride götürürken Barcelona aynı dakikalarda 3-0 öne geçmişti ve Barca as başkanı Albert Vicens 'kapalı saat kaç?' yapmak için hazır bekliyordu. Real Madrid bir Tenerife faciasına çok yaklaşmışken Jose Antonio Reyes (2) ve Diarra takımı 3-1 öne geçirmeyi başarmışlardı. 2. Real Madrid golünden sonra tribünlerde sevinen R. Nadal ve eşini öpen T. Cruise gözlere hitap etmişlerdi...  Barca ise Mallorca'ya verdiği parayı düşünmeye başlamıştı bile. (Satılan mal geri alınır ama zorluk çıkartırız.). Ölüp ölüp dirilmişti o maçta Real Madrid. Pek sevilmeyen Reyes attığı 2 gol ile şampiyonluğu getirmişti. Ben de çocukken tutulduğum Real Madrid sevgimin daha da güşlendiğini farketmiş, Roberto Carlos'u uğurlamış, Capello'ya saygı duruşunda bulunmuştum...

Şimdi bu gece 23:00'da başlayacak ve Ntvspor'dan yayınlacak maçtan önce ligden önce Real Madrid analizimizden yola çıkaraj Mourinho'nun bu takıma neler verebileceğine son kez bakalım. 

Başkan Florentino Perez Jose Mourinho'yu takımın başında görmek istediği gün aklından sadece şu cümle geçmiş olabilir 'Artık biz de kazanmalıyız!'. Bundan kasıt lig değil kesinlikle. Perez artık Şampiyonlar Ligi'ni takımının müzesinde görmek istiyor. Hiç şüphe yok ki Moutinho bu işe çok uygun. Zaten Jose Real Madrid ile anlaştığı gün Perez'in aklından geçen tıpkı C. Ronaldo'ya yaptığı gibi Santiago Bernebau Stadı'nda görkemli bir imza töreni düzenlemekti. Fakat daha başından Jose, ne kadar farklı bir isim olduğunu bu teklifi reddedip basit bir basın odasında gazeteciler önünde imza atmasıyla göstermiş oldu.  İspanya'da genel kanı Perez'in ve Mourinho'nun elbette ki Real Madrid'in başarısı için çalışacakları. Ancak her ikisinin de fikirlerinin ve başarıya ulaşmaya çalışmaları farklı olabilir. Real Madrid bu her iki isminde bir payda da buluşması ile başarılı olacaktır. Aksi halde işine müdahele edilen bir Mourinho Real Madrid'de iki dakika durmaz. Real Madrid bugüne kadar Mourinho'nun çalıştıracağı en büyük kulüp. Zaferlere bağımlı yaşayan bir kulüpten söz ediyoruz ancak bunun üstesinden Mourinho'nun geleceği kesin gibi.

Geçtiğimiz sezondan... Valero, Ronaldo'nun peşinde. Fakat biraz umutsuz gibi...


Maça Dönelim. Real Madrid'te Pepe, Kaka, Fernando Gago, Raul Albiol ve Ezequiel Garay sakat oldukları için maç kadrosunda yoklar.  Mahamadou Diarra ve Royston Drenthe ise Mallorca'ya giden takımda yer almadılar. Mourinho bunu şöyle açıklıyor; " Her oyuncumu kadroya alamam. Harika bir kadromuz var. Diarra dizindeki sakatlığından yeni kurtuldu bu yüzden kendisi bizimle gelmeyecek. Marcelo ilk 11'de sahaya çıkacak ve Arbeloa onun yedeği olarak kulübede yer alacak. Drenthe'ye yedek kulübesinde ihtiyacım olmayacak..." Ne kadar samimi değil mi? Mourinho'ya göre Van der Vaart yaratıcı bir oyuncu ve zaten sakat olan Garay'ın yerine onu kadroya almak çok akıllıca. Benim açımdan Real Madrid'in yeni Raul'u olabilecek kapasiteye sahip olan Canales ise Mallorca maçında oynayabilir. Ancak Mourinho benim bu tezime şu şekilde karşı çıkıyor; " Canales'i bir fenomene dönüştürmeyi istemiyorum çünkü o onlardan bir tanesi değil. Onu Raul'e döndürmekte istemiyorum çünkü o Raul'un tecrübesine sahip değil. Canales azmi, öğrenme ve kendini geliştirme isteği olan harika potansiyele sahip genç bir oyuncu."  Elbette Mourinho'nun takımında kimsenin yeri garanti değil ancak hem Canales'in çok genç, hem de çok hırslı olması takıma gönderilecek olumlu bir mesaj niteliğinde. 

Mallorca deplasmanını kazanmak elbette çok önemli ancak puan kaybı olduğunda bunun şampiyonluğu büyük ölçüde etkileyecek olması düşüncesi de bir hayli yanlış. Ancak pek tabii 3 paun her zaman önemli çünkü sezon sonuna doğru bunun önemi daha çok kavranıyor. Bu 3 puanın nerede işe yarayacağını kestiremiyorsunuz. Mallorca için de aynı şeyleri söylemek mümkün ve onlar içinde şimdilik en önemli kozları önce teknik direktörleri Laudrup ve kiralık olarak gelen Cavenaghi... 

Real Madrid için muhtemel takım kadrosu: Casillas, Arbeloa, Carvalho, Ramos (defansın ortasında oynayacak olması beni heyecanlandırıyor), Marcelo (umarım saçlarını kesmiş olarak çıkar sahaya...), Xabi, Kheidra, Di Maria, Canales, C. Ronaldo ve Higuain.

Son olarak 2006-2007 sezonundaki şampiyonluğun geldiği maça gidelim. Reyes'in muhteşem golü ve şampiyonluğun adım adım gelişi...


Pazar neşesi de Palma sahillerinden. Real Madrid kafilesi milli maç arası öncesinde burada biraz takılmakta özgür olabilirler sanıyorum


Fotoğraflar; @flickr

27 Ağustos 2010 Cuma

Balkan Futbolu || Geçmiş Yazılar.


1) NK Dinamo Zagreb | " Yetiştirdiği oyuncularla , Aldığı şaşırtıcı sonuçlarla ve Milli takıma verdiği oyuncularla her zaman Hırvat futbolunun lokomotifi olmuştur... "


2) Kızılyıldız Belgrad | " İsminden dolayı sosyalist ideolojinin destekçisi gibi görülsede gerçek bu değildir.. sosyalizm propagandasını yapan partizan'a karşı kurulmuş bir kulüptür..."


3) İgli Tare | " Liberya için Weah neyse, Arnavutluk içinde Tare odur. "


4) Darko Pancev | " Makedon efsane..."


5) Sinisa Mihajlovic | " İtalya'da kaleciler arasında yapılan bir ankette, 'Frikik ve penaltılarda karşınızda kimi görmekten çekinirsiniz?' sorusuna aynı cevabı verdiler. '' Sinisa Mihajlovic ! ''...


6) Mateja Kezman | " Batman'in PSV günlerini özlediği kesin. Kezman hep futbol sahalarında ki gösterdiği hırsla ve tempoyla hatırlanacaktır. "


7) Hristo Stoichkov | " Hristo'nun annesi Penka, oğlu daha yeni yürümeye başladığında topa olan ilgisinden olacak ki hemen şu sözü söylüyordu: 'Ayaklarının arasında top ile doğdu' "


8) Hırvatistan | " Eğer bir ülkenin Hırvatistan gibi genç bir devlet tarihi varsa ozaman sportif başarılar özellikle daha çok gururlandırır. Hırvatlar için bunun milliyetçilikle okadar yakından alakası yok. Bu beraberlik, ödüllendirilmiş gayret ve vatan sevgisi hissi. "


9) İvica Osim | " İvica Osim, heykeli dikilen Zico gibi dışarıdan gelip hizmet edenler arasında çoktan yerini almış durumda Japonya'da..."


10) Bükreş'in Düşüşü | " Dinamo ve Steaua'nın başarılı oldukları 80'li yıllarda bu 'Endüstriyel' denen illete rastlamak mümkün olmuyordu. Sevgi ve kenetlenme en büyük silahtı. Peki ya kurtuluş ? "


11) Makedonya [ 1. Bölüm - 2. Bölüm ] | ''Biz Yunanlı değiliz, Bulgar, Sırp'da değiliz...''


12) 10 Mayıs 1997. S.Bükreş-D. Bükreş


13) Atina, Olympiakos - Panathinaikos | " rekabetin kaynağı sadece iki 'Atina' takımı olmaları mı? Panathinaikos ve Olympiakos kulüpleri arasındaki "ezeli" rekabet, 90 yıldır her geçen gün artarak devam ediyor. "


14) Ferencvaros | " Zöld Sasok, yani Yeşil Kartallar takımın takma adı. Tüm balkan takımları gibi eski günlerini arasa da hala bir efsane... "


15) Yunanistan 1994 | " 1994'te ABD'de düzenlenen Dünya Kupası'ndaki Yunanistan takımı şüphe yok ki Kupa tarihinin en başarısız takımlarından biri... 


16) Kosova | " Kosova gelecekte 2012 Avrupa Şampiyonası için ön eleme maçlarında mücadele edecek ve bunun büyük sevinci yaşanıyor. Bizlerde futbolseverler olarak onların neler yapabileceğini görmek için sabırsızlıkla bekliyoruz. "


17) Karadağ [ 1.Bölüm - 2. Bölüm, Savicevic ]  | " Milli takımlarının lakabı olan "Hrabri Sokoli" yani " Cesur Kartallar" ın hakkını fazlasıyla vermek niyetindeler. 24 Mart 2007, Henüz bağımsızlıklarının üstünden bir yıl geçmeden başkent Podgorica'da Macaristan ile oynadıkları ilk milli futbol karşılaşmasının tarihi... Haziran 2006'da siyasi olarak kazanılınan bağımsızlıktan sonra Karadağ halkı için bu maç ikinci bir bağımsızlık hikayesi. 


18) Kızılyıldız - Partizan | " Zamanında "Avrupa'nın Brezilyası" olarak anılan Yugoslavya'nın her tarafı kasıp kavurduğu dönemde daha göz önündeydi bu derbi elbette. Şu sıralar Avrupa'nın ve Dünya'nın gözünden düşmüş durumda ama klasik bir rekabet olduğu su götürmez. İki takımın kapışması "Balkan Futbolu" için tam bir hazine ama bir o kadar üzücü olaylara sahne olmuş bir eşleşme. "


Gelecek Yazı; PAOK - AEK

" Mükemmel Gece..."


Tostoixima Yunanistan spor basınının en önemli gazetelerinden bir tanesi. Ve Dün Gece için diyor ki ; "Mükemmel Gece..." Pek haksız da sayılmazlar. Sadece PAOK açısından atmıyorlar bu manşeti. PAOK ile beraber dün gece Aris takımı A. Wien'i, AEK ise Dundee Utd'ı eleyerek Avrupa Ligi'nde gruplara kaldılar. Bunun yanında Panathinaikos'ta Şampiyonlar Ligi'nde yoluna devam edecek. Kıskanıyorum...

Lig ve Kupa Dışında Elde Kalan Bir Şey Yok...


Dün akşam Fenerbahçe - Paok maçında ilk farkettiğim şey Aykut Kocaman'dan sonra takımın halen C. Daum zihniyetinde oynamaya devam etmesi oldu. Daum'un bıraktığı oyun tarzına Stoch ve Niang eklenmiş gibi duruyordu dün gece, hepsi bu... Selanik deplasmanında alınan bir farklı yenilginin ardından Kadıköy'de minimum iki golü daha ilk yarıda bekliyordum, fakat maçın daha ikinci dakikasında Paok takımına elenileceğini anlamış biri olarak izledim maçımı... Young Boys maçının rövanşında Kadıköy'deki maçı nasıl izlediysem, aynı o şekilde. Emre Belözoğlu'nun attığı gol ve sonrasında yaşanan 5 dakikalık bölümden sonra aynı durum aldı yürüdü yine... Young Boys maçında mavi formayı görünce bir hayli kızmıştım, şimdi çubuklu vardı Fenerbahçe'nin üstünde, fakat suç onda değil pek tabii, onu giyenlerde...

Volkan kalede ileride birkaç arkadaşının dışında hiçbirşey yapmak istemeyen takımını sessizlik içinde izledi. Sağ tarafta Gökhan Gönül çok büyük çaba gösterdi, sahadaki 'biz' di, o da Mehmet Topuz'un uyumsuzluğu nedeniyle asık suratlıydı hep... Tota yine aynıydı, Cristian ve Andre Santos'un umursamazlığı mide bulandırdı (Andre Santos'un kestiği şut şimdi gol olsa ve maçta 2-0 bitse düşüncelerim değişmezdi.), Stoch çabaladı, terledi en azından Twente maçlarından hayran olduğumuz o adamı bizlere yaşatma çabasındaydı tekrar, fakat abisi Andre Santos'tan kalan eksikleri gidermek için gücü yetmedi, Niang ise zaman içinde bu takımın aradığı forvet oyunusu olabileceğini gösterdi... Emre zaten golü atan oyuncuydu, o çıktıktan sonra bir şeyler hep eksik kaldı. Muslimovic'in attığı golden sonra da saha kenarında otururken kameralar ona çevrildiğinde ne kadar çaresiz olduğunu gördük hep beraber. Alex? tüm samimiyetimle bilmiyorum... Selçuk'u ise spiker özetlemişti 'Top kaptırmak için elinden geleni yapıyor' diyerek.  Bireylere dökünce böyle cümleler kuruyorum maçla ilgili, aslında esas sorumlu tribünlerin en güzelinde, en rahat yerinde oturan adam... Bunların dışında çok ayrıntıya da girmek istemiyorum sahadaki oyunla ilgili.

Peki takım istenilen gibi oynamaya ve istenilen seviyeye nasıl gelecek? Aynı soruyu basın toplantısında Aykut Kocaman'a sormuşlar;

"Bugünkü takım, bugünkü oynama arzusu eğer sezon içinde hakim olur ve gelişirse, esas olan budur. Son derece baskılı, oyunu kanatlara açan, mücadele eden, baskı yapan bir takım vardı sahada. Takımın kapasitesinden de son derece memnunum. Son maçlarda oyun anlayışında son derece iyiye gittik. Adımlar atıldığını da herkese gösteriyoruz. Sonuçta takımın ’İstemeye’ ihtiyaç var. Lig ve kupadan başka elde kalan bir şey yok. Avrupa olması gereken bir yerdi ama sadece kulüp değil takım da bunu çok istediğini göstermesine karşın, bazı şeylerin bazen önüne geçemiyorsunuz ". Biz elbette inanıyoruz Aykut Kocaman'a. Şimdi burada mühim olan bir kaç ismin dışında her daim tutuk görünen diğer futbolcularımızında buna inanmaları... 

Gelelim Paok taraftarına. Bir kere şunu söylemek lazım, gerçekten çok iyi deplasman yapmışlar. Gate 4'ü izlemek hep zevkli oldu benim için ancak bilmek gerekir ki aynı Paok taraftarı tribünlerde pkk bayrağı açma yanlışında bulundular. Tahrik için başka bir şey yapmaları da beklenemezdi... Akıllara gelen ilk şey o çünkü. Empati kurarak olaylara bakmak belki de tahrik olmama açısından faydalı olacaktır ancak bu durum bile bu takım taraftarını kardeş ilan etmemek gerektiğinin bir göstergesi... Bunun yanında o açılan bayrağın uzun süre güvenliğin müdahele etmemesi nedeniyle indirilememesi de ayrı bir konu. Şansa Atatürk için hazırlanan ve bir arkadaşımın otobüslerinin camında gördüğü pankart maça alınmamış... Ben burada o pankartın içeriğinden bahsetmek istemiyorum. Son olarak siyah beyazlı takım taraftarlarının internet sitelerindeki İntro'da görülmeye değer nitelikte. Çok şeylere üzüldüm ancak Muslimovic'in korner bayrağını yerinden kaldırmasından ve o taraftardan sonra şu Paok'u eleyemediğimize daha çok üzüldüm... Taraftar sitesindeki intro içinde şuradan; http://www.paokmania.gr/index.html

2 Kupa var Fenerbahçe'nin önünde deniyor. Aynı şekilde Karpaty'e elenen Galatasaray içinde. Çok değil bir kaç hafta sonra derbi muhabbetleri başlayacak, ben de o muhabbetlerin içinde olacağım çok büyük ihtimal fakat şu an içinde olduğum ruh hali 'Dün gece biri Paok gibi diğeri Karpaty gibi kendisinin yarısı etmeyecek takımlara elenen Fenerbahçe ve Galatasaray birbirlerini yenseler umrumda değil...' cümlesini kurdurtuyor bana... Kısacası Avrupa'da biri Şampiyonlar Ligi'nde Bursaspor ve diğeri Avrupa Ligi'nde Beşiktaş'ın olması dışında temsilcimizin kalmamasının ardından en kötü tabir ile 'anamızın' liginde olmak çok üzüyor beni... Zaten dün gece UEFA takım sıralamasında ilk 20'de yer alan takımlar içerisinde elenen iki takım var ; Galatasaray ve Fenerbahçe... Yazık. Son olarak şu resim durumun mizahsal yönü ama açıklıyor bazı şeyleri; 'Oh be Fener elenmiş, Oh be Galatasaray'da elenmiş...' Şuradan; http://st.krampon.net/strips/3d7b9860-0a7b-48/strip1.jpg

Son paragrafa ekşi sözlükte karşılaştığım bir arkadaşın yazdığı entryi koymak istiyorum. Arkadaşın nicki 'pav'. Onca kargaşanın, üzüntünün ve beyin fırtınasının arasında beni güldürmeye yeten bu yazı oldu;

" D-smart yüzünden maçı dışarda, projektörden perdeye yansıma yapan bir yerde izledim. Fakat nasıl stratejik bir noktaya oturduysam inanılmaz kafa ve saç yapısıyla perdenin yarısını alıp götüren bir arkadaşa denk geldim. The demon barber of fleet street'in sweeney Todd'u gibi yapmış saçları a*** ağızlı. Zaten bedevenin ön saflarında bayrak sallayanlardan biriyim, bu ergen yüzünden her şey daha başlamadan bitti benim için. Devre arasında evden kaptığım gibi braun traş makinasını alıp gelmeyi, var olan şarzıyla kafasına kafasına "cozztt" diye sürtmeyi düşündüm bi an. Yapmayın gençler, üç kuruşluk şekle, bir kuru saça gönül veren ergenler, saçlarınızı öyle yapmayın. Subay traşı olun, alabrus olun be a**** koyduklarım. Sinirim geçmedi arkadaş, freşa üstüne freşa içiyorum... "

- Bende şahsım adına Real Madrid ile gülmek istiyorum Avrupa Kupaları'nda, evet... Şampiyonlar Ligi kuraları da çekildi, Real Madrid açısından buna da ayrıca değineceğim -

FENERBAHÇE: Volkan Demirel, Gökhan Gönül, Lugano, Bilica, Andre Santos, Mehmet Topuz (Özer dk. 91), Cristian (Gökhan Ünal dk. 106), Emre (Selçuk Şahin dk. 75), Stoch, Alex, Niang

PAOK: Kresic, Boussaidi (Sznaucner dk. 75), Contreras, Malezas, Lino, Sorlin, Pablo Garcia, Fotakis (Koutsianikoulis dk. 91), Vierinha, Salpingidis, Filomeno (Muslimovic dk. 83)

GOLLER: Emre (dk. 50) (Fenerbahçe), Muslimovic (dk. 102) (PAOK)
SARI KARTLAR: Boussaidi, Malezas, Pablo Garcia (PAOK), Mehmet Topuz, Lugano (Fenerbahçe)

26 Ağustos 2010 Perşembe

Haftanın Teknik Direktörü; Şenol Güneş


2. haftanın teknik direktörü Şenol Güneş oldu. Şenol Güneş kadar yeterliliğini ispatlamak zorunda bırakılan teknik direktör var mı acaba? Trabzonspor'u şampiyonluğa taşımak üzereydi, şanssızlıkla kaybetti, tüm suç onun omuzlarına yüklendi. Türkiye'yi yıllar sonra Dünya Kupası'na taşıdı, bu da yetmedi 3. yaptı, adı karizma yoksununa çıktı. Derken Trabzonspor'la yolları ayrıldı, tü kaka denerek G. Kore'ye gitti. Alex Ferguson'la basın toplantısı yapana dek ne yaptığını hiçbirimiz merak etmedik. Sonra Asya'dan -iş olsun diye bahsedilen- başarıları geldi. Ve nihayet Trabzonspor bu kez itibarlı bir şekilde ustayı ait olduğu yere geri getirdi.

Genel bir kanıdır, kalecilerden teknik direktör çıkmaz derler hatta kaleciyi bir futbol oyuncusu olarak dahi görmezler. Fakat o bunların hepsini yıkmayı başardı ve ülkenin 3 önemli teknik adam figüründen biri olmayı başardı. Üçlünün diğer halkaları Mustafa Denizli ve Fatih Terim'den tek farkı -teknik direktör olarak- henüz lig şampiyonluğu yaşayamamış olması. Belki de onu 58 yaşında bu kadar dinç tutan şey, bu gerçeğin kendisi.

Şenol Güneş'in hayat felsefesini en iyi anlatan şey tabii ki kendi sözleri;


"Benim için hayatın her döneminde merdivenler vardır. Bunun sonunda bir zirve vardır. Her basamak önemlidir. Basamağın ilkine basmadan o zirveye çıkamazsınız. Eğer zirveyi hedefleyen bir insansanız her basamağı tek tek basmalısınız. Atlayarak gittiğiniz de olabilir ama basamağı sindirerek gitmek daha yararlıdır."


O belki de kaderin cilveleri nedeniyle her basamağı haddinden fazla sindirerek çıktı. Hatta öyle çok sindirdi ki mücadelecilik kanına karıştı. Hiç yaşanmaması gereken şeyler yaşadı, hak etmediği eleştiriler işitti ama hep ayakta kalmayı bildi. Şimdiki görevi yine çok zor. Futbolun adeta bir din olduğu Trabzon'da, Trabzonspor'un hasretine son vermek için uğraşıyor. En son 1983-1984 sezonunda duyduğu mutluluğu Selçuk İnan'a, Yattara'ya, Onur Kıvrak'a da tattırmak için mesaisini harcıyor.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Yakın Tarihten...

2004... Alex İstanbul'a ilk adımını atıyor, arkasından abimiz yaklaşıyor ve omzuna almaya çalışıyor Alex'i... Alex tam yere düşecekken Volkan Ballı ve yanındakiler durumu kurtarıyorlar. 

2003-2004 Sezonunun başı... Ümit Özat, arkasında Aurelio, Ali Güneş, Alper, Can Arat, Luciano ve Yusuf yağmurlu bir İstanbul gününde Daum ve Koch'un kontrolünde antrenmandalar...

Semih'in çok 'genç' olduğu zamanlar. 2002, Fenerium katalog çekimi...

Tuncay'ın ilk geldiği sezon. Yine 2002, Volkan'da ilk kez göz önünde...

Rahmetli Enke, Van Hooijdonk ve Volkan Ballı...

2004... Önder Turacı Fenerbahçe'ye imzayı attıktan hemen sonra... 

2004. Murat Hacıoğlu ve Serkan Balcı aynı anda imzayı atmışlar, Stadı geziyorlar.

Vladimir, 'Besçasnik'...

2003-2004 sezonunun son maçı. Rakip Malatyaspor. Takım şampiyonluğu garantilemiş. Saçlar sarı ve laciverde boynamış. Malatyaspor 2-4 kazanıyor...

24 Ağustos 2010 Salı

Fanatizm Damarlarınızı Bir Yerlere Bağışlamışsanız Eğer, Trabzonspor - Fenerbahçe Maçı Tam Size Göreydi...


Fenerbahçe'nin Trabzonspor'a karşı deplasmanda aldığı mağlubiyete üzülmediğimi söylemek istiyorum en önce. Ligin ilk haftalarında olmamızın verdiği psikolojinin etkisi bir yana, maçtan önce Aykut Kocaman'ın tercihleri ve takımı farklı bir Fenerbahçe'ye büründürme çabaları Trabzonspor - Fenerbahçe maçından sonra alınan bu mağlubiyet kadar galibiyet te benim için aynı öneme denk geliyordu maçtan önce. Tabi bunlardan bağımsız olarak söylenecek ilk cümle de maçın iki açıdan zevkli olduğu... Birincisi üst düzey bir mücadele izledik her iki takım adına, ikincisi de son hafta değil de ilk hafta oynanan bir Trabzonspor - Fenerbahçe maçı farklı bir etki bıraktı bünyede... Eğer Fanatizm damarlarınızı bir yerlere bağışlamışsanız ve holiganlık derecesinde bir taraftar kimlğiniz yok ise dün gece oynanan bu maç bir futbolsever için bulunmaz bir Hint kumaşıydı. En azından bir şeylerin değiştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Normal olarak birer futbolsever olan kazanan takımın taraftarı Trabzon'lularda, kaybeden takımın taraftarı Fenerbahçe'lilerde 'Güzel Maçtı' diyebiliyorlar... Tekrar şampiyon olabilmenin hayali ile yanıp tutuşan Trabzonspor'da bunu Şenol Güneş ile neden başaramasın ?

Şimdi önce Fenerbahçe'nin geleceği ile ilgili umutlar beslememin yanında hafif karamsar olduğumu ya da daha doğru tabir ile endişelerimin olduğunu söylemeliyim. Bu şartlar altında da şampiyonluk adaylarından Trabzonspor karşısında deplasmanda bir beraberlik ruhumuzu okşayabilirdi, fakat olmadı. Herşeye rağmen şok gibi gelen 2 Trabzonspor golünden sonra takımın toparlanması ve direncinin artması, üstüne eklediği hırs ise bir alkışı hak ediyor kendi düşüncemde... Yine gerekli sabrın gösterilmesi halinde (çok inanarak yazamıyorum) Fenerbahçe bu ligin en güçlü takımı olacaktır. Tabi tüm bunlardan bağımsız olarak hafta içinde PAOK mutlaka elenmelidir. Ligin telafisi sabırla mümkün olacaksa da Avrupa Ligi'nde gruplara kalamamak kötü olacaktır...

Fenerbahçe'de Aykut Kocaman ile beraber çözülmesi gereken bir Alex konusu var. Ben Alex konusunda romantik ve duygusal davranan bir Fenerbahçeli olarak oynamasını ve katkı yapmaya devam etmesini elbette istiyorum ancak söz konusu yıllardır tek forvete dayalı sistemde gol bulmaya çalışan Fenerbahçe'nin çift forvet denemeleri ve taktiksel anlamda devrime gitmesi tabii ki daha önemli. ( Fenerbahçe'nin özellikle Daum Dönemlerinde oynadığı tek forvet sistemi ile ilgili bir yazı dizimiz de vardı dileyenler buradan okuyabilirler;
Fenerbahçe'de Tek Forvetli Sistemde Kanatların Etkisi #1 ve #2 ) Alex'in yokluğunda takımdaki yaratıcılık görevi Özer Hurmacı'ya verilmiş gibi duruyor ancak açık sözlü olmam gerekirse ben Özer Hurmacı'nın bu yükü kaldıramayacağından ziyade Fenerbahçe'ye çok şey verebileceğini düşünmüyorum. Ya da fazla umut beslendiğini düşünüyorum. Eğer olurda bir gün Özer yeni bir Alex olursa bu takımda dönüp bu satırları 'çok yanılmışım' diyerek tekrar okumayı çok isterim...

Daha önce Volkan Demirel'in yokluğunda kalede izlediğimiz adaşı Volkan Babacan'ı güvenenlerden biri de bendim. Ancak yönetim onunla ilgili bir karar almış ve bu takımın ikinci kalecisi Mert Günok'tur diyerek Volkan Babacan'ı yolcu etmiştir, saygu duymak lazım bu karara. Zamanında Volkan Babacan'ın bir Fenerbahçe klasiği olarak Engin İpekoğlu, Rüştü Reçber ve Volkan Demirel'den sonra milli takımın en güçlü adayı olduğu savunanlardan biriydim. Halen, Kayserispor'a kiralık verilen Volkan Babacan'ın tekrar toparlanacağı görüşündeyim ancak Mert Günok'un da en az ağabeyi Volkan Demirel kadar başarılı bir kaleci olacağının sinyalleri en güçlü haliyle Avni Aker'de verilmiş durumda zaten. Mert Günok zaman zaman hata yapacaktır fakat onu hatalar büyütecektir. Zamanında az mı 'Ah Volkan' dedik, varsın birazda Mert Günok için diyelim... Mert Günok sezon içinde daha yer bulacaktır ve umuyorum ki bunları en iyi şekilde değerlendirecektir.

Niang'ın ikili mücadelelerin yaşandığı anlarda ayakta kalan yapısı ve son vuruşlarda etkili olma poatnisyeli taşıyan oyun tarzı ile Fenerbahçe forması altında bu sezon gol sayısında çift haneli rakamlara ulaşması sürpriz olmayacaktır. En azından P. Van Hooijdonk'tan sonra Kezman ve Güiza ile bir türlü dikiş tutturamayan Fenerbahçe'nin forvet hattının hastalığına şifa olabilir. Niang yıllar sonra biz Fenerbahçelilere Trabzonspor maçı dahil, bir forvetimizin üst düzey mücadele edebileceğini, daha fazla gol potansiyelinin olduğunu ve daha dayanaklı olabileceğini göstermiştir en azından. Daha yeni başlayan bir ligimiz olmasına rağmen Niang için 'olmadı, bu da olmadı' diyen çatlak seslere de anlam veremediğimi söylemeliyim. Aykut Kocaman'ın şu anda aklında olan ve daha önce de sık sık tekrarladığı 'hızlı takım', yani Stoch, Dia, Niang üçlüsünün oturması halinde daha da güzel olacaktır... Zateng Niang'da herşeyin farkında; "Henüz geleli 1 hafta oldu. Takımım ve teknik kadromla bütünleşmem zaman alacaktır. Ama iyi başladık ve iyi gidiyoruz. Alışmam gereken başka şey de Türk futbolu. Bugün Türk futbolunda formadan çekmenin çok fazla olduğunu gördüm. Fransız futboluna göre farklı bir mücadele var sahada..." Ligue 1'de oynadığı her sezonda çif haneli rakamlar içeren goller atan ve belki de ligin yine en istikrarlı oyuncularından olan Niang'a gerekli özen gösterilirse hem Fenerbahçe kazancaktır, hem de daha ikinci haftadan 'olmadı' diyerek umutsuzluk denizinde boğulanlar utanacaktır diye umuyorum...

Maçtan sonra " Burada oynamanın zorluğu biliyorduk. Rakibimizin zayıf noktalarını biliyorduk ama değerlendiremedik. Açık bir maç oldu. İki takım da pozisyonlara girdi sonuç olarak mağlup olduk..." diyen Cristian hakkında da uzun uzun bir şeyler yazmayı planlıyordum ancak Papazın Çayırı Blog maç içinde Cristian ile ilgili çok önemli bir ayrıntıyı yakalayarak durumu özetlemiş.
Şuradan...

Maç ile ilgili son paragrafı da Aykut Kocaman'ın sözlerine bırakalım; "Kalecimizin eline top gelmeden 3 gol yedik, ilginç bir periyottu. Arka arkaya iki gol geldi. Topuz’un kafasından duran topun ardından, 3. gol de duran toptan geldi. Antalyaspor maçında kazanırken 15 dakika içinde 2 gol olmuştu, aynı şey başımıza geldi. Trabzonspor kalemize gelmeden 2 gol buldu. Sonra oyuna tutunmaya çalıştık, riske girdik. Yarım saat oyuna geç başladık. Golü bulduk ama arkasından bir gol yemek kötü oldu. 2-0’ı çevirmek kolay olmasa da nispeten öngörülebilir bir şeydi. Ama 3. golü yemek inanılmaz demoralize etti bizi. Buna rağmen 2. Golümüz, maça tutunmamızı sağladı. İkinci yarıda esas olan farkın 2’ye çıkmasını önlemekti. Çünkü tekrar çevirmek zordu. Ana amaç bu ve baskıyı artırmaktı. Ama ilk 5 dakika Trabzonspor daha net pozisyonları kaçırdı. Beklediğimiz gibi olmadı. İlk 2 gollerine kaleciye değmeden, ’sihirli dokunuşlar’ demek lazım. Ama ikinci yarıda daha net pozisyonlar kaçırdılar. Sonra topu diğer kaleye taşıdık, fırsatlar da kaçırdık. Penaltının gol olmaması da şans anıydı. Maçta o kadar gelgitler oldu ki, insanın kafasından çok şey gelip geçti... "
GJGJHJGH
TRABZONSPOR 3 - 2 FENERBAHÇE


TRABZONSPOR: Onur, Serkan, Glowacki (Giray dk. 64), Egemen, Cale, Ceyhun, Selçuk, Colman, Alanzinho(Umut dk. 46 ), Yattara(Barış Ataş dk. 85), Teofilo.

FENERBAHÇE: Mert Günok, Gökhan Gönül, Lugona, Bilica, Andre Santos, Özer, Christian(Alex dk. 75), Emre, Mehmet Topuz(Selçuk Şahin dk. 68), Semih(Stoch dk. 39), Niang.

GOLLER: Mehmet Topuz (dk. 14 K.K.) Yattara (dk. 16), Glowacki (dk. 29) (Trabzonspor), Lugano (dk. 28), Mehmet Topuz (dk. 42) (Fenerbahçe)
SARI KARTLAR: Egemen, Ceyhun, Onur, Barış Ataş (Trabzonspor), Christian (Fenerbahçe)

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Şampiyonluğu Getiren Gol, Efsane Sezon, Gözyaşı, Yoklar ve Deivid'in Vedası...


Aklımda nasıl kaldı Deivid?

Fenerbahçe'nin 100. yılı öncesinde kadrosuna kattığı fakat aynı sezon eleştirilerin bir türlü durmadığı bir transferdi Deivid ilk senesinde. Ben de bir türlü ısınamamıştım kendisine, ancak Türkiye Kupası'nda İBB ağlarına bıraktığı akıl dolu gol ve Trabzon deplasmanında şampiyonluğu getiren kafası aklımdaki soru işaretlerine çare olmasa da sevmeye başlamıştım sanki Deivid'i...

100. yıl şampiyonluk ile bitmişti, ancak Deivid tatmin etmemişti geçen sezon içinde. Gönderilmesi gerektiği yazıldı, çizildi, bavullarını, tüm eşyalarını Brezilya'ya götürdü dönmeyecek denildi... Fakat Deivid destan yazılan 2007-2008 sezonunda da takımdaki yerini almıştı. Hiç şüphe yok ki Zico ona inanmıştı... Zico inandıysa biz de inanmıştık ona ve 19 Eylül 2007 günü İnter filelerine bıraktığı harika gol ile çoşmuştuk. Bu o sezon Şampiyonlar Ligi'nde başlayacak olan hikayenin ilk satırıydı. Sessiz, sakin görünen Deivid o golden sonra vucüduna terden yapışan forması ile aslında nasıl bir oyuncu olduğunu bir kez daha göstermişti. 

Herşey anlık yaşanıyordu işte hayatta... 100. yılda gelen şampiyonluktan sonra gönderilmesine kesin gözüyle bakılan Deivid kahraman oluvermişti birden. Alex uyarmıştı...

" Gerçek Deivid bu değil..."

Ve Alex haklı çıkmıştı. Deivid 2007-2008'de kariyerinin en iyi sezonunu geçiriyordu. İnter'i, CKSA Moskova'yı, Chelsea'yi, Sevilla'yı yıkan adam o olmuştu... Zico'nun Fenerbahçe'sinin karakteriydi Deivid. 


Ve talihsiz sezon... 

Bir Avusturya kampı, bir kırık. Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi kahramnı Deivid, Aragones'li berbat sezonu yaşadığı büyük sakatlık nedeniyle bomboş geçirecekti... Ayağı yarısına kadar alçılıydı, fakat sabrediyordu Deivid. 'Yengeç Dansının ' mimarı Deivid en formda olduğu zamanlarda çok büyük bir sakatlık geçirmişti. Üstüne Annesi vefat etmişti... Yaşadığı sakatlık büyüktü, annesinin cenazesine bile gitmesine engel olmuştu bu durum Deivid'in...

" Benim için çok büyük bir acı. bu kadar kısa sürede hiç bu kadar acıyı bir arada yaşamamıştım. bu acıyı yaşamak özellikle yaşayanların anlayabileceği bir şey. ayağım kırıldığında çok üzüldüm, çok acı çektim. üzerine bu haberi alınca çok büyük bir acı oldu. annemi bir daha göremeyecek olmam benim içimi acıtıyor. karşılaşmam ve üstesinden gelmem gereken büyük bir acı bu. ayağım 3 ay sonra iyileşecek. ben sahalara döneceğim, futbolumu oynayabileceğim ama annemi bir daha hiçbir zaman göremeyeceğim..."

Sakatlığından çıktıktıktan sonra Bursaspor ağlarına bıraktığı golden sonra gözyaşlarına hakim olamamıştı Deivid. Bu yaşadığı acıların patlama anıydı onun için. Yaşam dolu ve Futbolu 'eğlenerek' oynayan adam çok ani bir şekilde iki tane şok yaşamıştı üst üste. Bu olanlar küçük coğcuğa olsa hüngür hüngür ağlardı 'koca adam' dı Deivid... İçine atmıştı belli ki ve Ekim 2008'de Bursaspor ağlarına bıraktığı golden sonra ağlaması da bunun patlamasıydı... Bu mükemmel bir futbol hikayesiydi... Ve 4-1 biten Galatasaray maçında yine eyngeç dansı onun döndüğünün göstergesiydi...

2009-2010 sezonunda yıldızı C. Daum'la bir türlü barışmadı. Biz de bir yerlerden çıkıp 2007-2008'deki gibi birşeyler yapmasını, yeniden bize jeneriklik goller izletmesini bekledik ama olmadı... Deivid bir türlü sakatlıktan sonra eski Deivid olamadı... Şimdi Zico ona o Zico'ya kavuştu... Deivid Flamengo ile imzaladı. Kim bilir, belki de Flamengo'da sportif direktörlük yapan Deivid ile Zico oturup 2007-2008 sezonunu yad ederler...

Şimdi yazının başında söylediğim Aklımda nasıl kaldı Deivid? " sorusunun cevabı. 'Özet Geçer' nitelikte aynı zamanda...

2006 -2007; Şampiyonluğu Getiren gol...

2007 - 2008; " Allah'ım yok böyle gol, şapka da çıkartın, önünde de eğilin, ayakta da durun, selam da verin. "

2008 - 2009; Şanssızlıklar ve Gözyaşı

2009 - 2010; Yoklar...

2010-2011; Yolun açık olsun Deivid...

"Formamızla 100'ün üzerinde maça çıkan ve takımımıza önemli katkılar sağlayan Deivid de Souza'ya teşekkür ediyor; Brezilya ekiplerinden Flamengo'da devam edeceği kariyerinin başarılarla sürmesini diliyoruz."

" İstatistik Mini Etek Gibidir... "


Eskişehirspor Konya'da kaybetti ve hemen ilk kanı deplasmanda kaybedilen her maçtan sonra ortaya çıkan defans problemi ve iyi oyunun sonuca yansıyamaması durumu. Taraftar Konyaspor deplasmanında olduğu gibi diğer deplasmanlar da da bu tarz puan kayıplarının devam etmesi halinde lig de hedeflerin çok uzağında kalınmasından endişe duyuyor. Ancak Eskişehirspor taraftarının da sonuca endeksli, alınan galibiyetlere veya yenilgilere göre değişen bir karakter yapısına sahip olduğunu söylersek yanlış bir tespitte bulunmuş olmayız. 

Takımın ilk iki hafta da oynadığı oyuna bakıp konuşmak erken gibi olsa da geçen sezondan daha iyi bir futbol ortaya çıkacağa benziyor. Ancak mevkii olarak kadroda yaşanan bazı sıkıntılar bu güzel oyunun skora yansımasının önündeki tek engel. Yine takımın tam anlamıyla hazır olduğunu söylemek mümkün değil gibi. Pele ve Doğa Kaya dışında göze hoş gelen bir futbol ortaya koyan oyuncu henüz yok. İlk haftalar olması sebebiyle anlaşılabilir bir durum olabilir ancak ilerleyen haftalarda takımın başı yine biraz ağrıyabilir, önlemler alınmadığı takdirde. 

Peki Eskişehirspor Konyaspor karşısında bu kadar atak oynamasına rağmen sonuca neden gidemedi? Öncelikle benim düşüncem Eskişehirspor forvet hattında bir eksikliğin olmadığı. Bu mevkiyi eksik gösteren Eskişehirspor'un hücum anlayşının basit ve rakip takım defansı tarafından gayet kolay engellenebilir olması. 

Şimdi bir de rakamlara bakalım; Eskişehir 19’u kaleyi bulan 26 şut atmış, Konya ise 4’ü isabetli 6 şut. Eskişehir’in ceza sahasına yaptığı orta 40 iken, Konya 10’da kalmış. Korner 4’e karşı 11. Topla oynama ise yüzde 65’e yüzde 35. İsabetli pas 297’ye 98. Buna karşılık Konya faulde Eskişehir’i katlamış: 18’e 9. Bu istatistiklere bakıldığında Eskişehirspor'un daha iyi bir futbol oynadığı veya oynamaya çalıştığı, Konyaspor'un ise 'oynatmama' felsefesinde olduğu apaçık ortada... Ancak futbolu bu istatistiklerin dışında tutmak zorundayız zira görüldüğü gibi Eskişehirspor bu rakamlara rağmen kaybediyorsa başka faktörler de etkili olmuş demektir.  Maçın skorunu bilmeyen bir futbolsever bu tanblo karşısında ne gibi bir yorumda bulunabilir? "İstatistik mini eteğe benzer bir çok şeyi gösterir ama asıl görmek gereken şeyi göstermez..."

Rıza Çalımbay'ın maçtan sonra yaptığı açıklamalara bakıldığında sorunları ve çözüm yollarını aradığını söylemesi bir yandan bir artı ve ileriki haftalarda iyi oyununa puanları ekleyecek bir Eskişehirspor'u izleme yolunda umut verici nitelikte.

" Maçı kaybetmememiz gerekiyordu. Maçın başında mağlup olmamıza rağmen oyundan kopmadık. Defansta yaptığımız hatalar ile mağlup olduk. İkinci yarı neredeyse tek kale oynadık. İyi pozisyonlar vardı. Konyaspor kazandıkları ölü toplarla geliyordu. Defansın yaptığı hatalarla gol yedik. Defansta çok büyük zaafımız var ve çözmemiz gerekiyor. Bireysel hatalar yapmamamız gerekiyor. Bu maç geride kaldı. Önümüze bakmamız gerekiyor. Fikstür gereği zor maçlarımız var. Böyle defans hataları yaparsak büyük problemler yaşayacağız. Bu haftadan itibaren bütün önlemleri almaya çalışacağız. Oynadığımız oyunun karşılığı bu olmamalıydı. Ama yaptığımız defans hatalarından dolayı maçı kaybettik... "


KONYASPOR: 2 - ESKİŞEHİRSPOR: 1

STAD: Büyükşehir Belediyesi Atatürk

HAKEMLER: Tolga Özkalfa, Adil Sinem, Ali Saygın Ögel

KONYASPOR: Gökhan, Basem Abbas, Kere, Erdinç, Adnan, İbrahim Ege (dk. 50 Hakan Aslantaş), Emre Toraman, Peter Grajciar (dk. 65 Ramazan Kahya), Dockal, Eser Yağmur (dk.70 Tazemeta), İvan Lietava 

ESKİŞEHİRSPOR: İvesa, Sezgin, Volkan, Passos, Sezer, Naderevic, Koray, Erkan Zengin (dk.66 Serdar Özbayraktar)(Tello (dk.71 Burhan), Doğa (dk.86 Adem), Okvunvawne

SARI KARTLAR: Emre Toraman, Lietava (Konyaspor), Passos (Eskişehirspor)

GOLLER: İvan Lietava (dk.2), Adnan Güngör (dk.78) (KONYASPOR), Passos (dk.51) (Eskişehirspor)


20 Ağustos 2010 Cuma

Futbol Skordan İbaret değil, Biz Fenerbahçe'deki Hareketlenmeyi Farkediyoruz Ancak Bu Biraz Hızlı Olmak Zorunda...


Selanik'teydi Fenerbahçe...

İsim çeker, toprak çeker derler, işte Selanik'te öyle bizim için. Gitmedim ama, resimlerine, sokaklarına dahi bakınca bizden mutlaka birşeyler bulmak mümkünmüş gibi... Salih Bozok demiş zaten zamanında; " Selanik'in elimizinden gideceği hayalimizden bile geçmezdi, üstüne şakası bile yapılmazdı. Bir gün Selanik elimizden gitti, şaşakaldık..." Seviyoruz Selanik'i. Atatürk'ün doğduğu yer elbette ama Atina ile didişen bir şehir sevilmez mi? Sevilir... 

Fenerbahçe'de kuralar çekildikten sonra her daim işinin zor olduğu söylenen maçı Paok ile oynamak için o topraklardaydı... Topun içinden Paok ismi çıkar çıkmaz hemen akla gelen 'Gate 4' yani harika taraftarı oldu siyah beyazlı takımın. Futbol yapıları, oyuncuları falan önemli olmadı hiç maçtan önce, tek hissedilen Paok maçının çok zor geçeceğiydi ve öyle de oldu... Young Boys'tan beklenmeyecek bir taraftar performansından sonra Fenerbahçe'nin yeni bir rakibi yine taraftarı ile maçı aldı götürdü dün gece... AEK taraftarı da Fenerbahçe formalarıyla izlemişler maçı, bazı Paok'lularda Beşiktaş ve Partizan formaları ile tribünlerdeki yerlerini almışlar, gelen duyumlar bu yönde.

Paok'tan bahsedelim biraz önce. Efendim kesinlikle maçtan önce 'abartıldığı' kadar tehlikeli bir takım değil fakat taraftarının arkadan iteklemesi sayesinde, abartmıyorum her maçı kazanabilecek seviyede bir futbol takımı. Kendi evi olan Selanik'te pek tabii... Birkaç hırslı ve hareketli oyuncusu ile beraber tehlikeli olabiliyorlar...

Paok dersine iyi çalışmış en öncesinde. Artık duymayan kalmadı zaten, Fenerbahçe özellikle eksik bir onbir ile sahada olduğunda paslar Alex'e atılıyor ve takım onun ayaklarına bakıp hücumu şekillendirmeye çalışıyor. Bu engellendiği zaman da Fenerbahçe'nin yapacak çok birşeyi kalmıyor. 

1-0 kazandı Paok. Fenerbahçe'nin maçtan önce gol atmasını beklediğim halde (birçok fırsat yakalanmasına rağmen) bu gerçekleşmedi. Yine Emre'nin orta alanda yer alamayacağını öğrendikten sonra sevgili Aykut Kocaman'dan beklentiler Cristian - Selçuk ikilisi yerine Mehmet Topuz - Selçuk ikilisi ile başlaması yönündeydi. Cristan'ın maç içerisinde hem defans hem de ofans olarak yetersiz kalması nedeniyle ikinci yarıda böyle bir değişiklik beklesek te maalesef gerçekleşmedi. Rakip 10 kişi kaldıktan sonra gol atamayan bir Fenerbahçe eleştirilir elbet ama Paok 10 kişi kalan bir takımın nasıl oynaması gerektiği yönünde ders verdi dün gece. Skor üzücü gibi görünse de İstanbul'da turu geçmemek için hiçbir neden yok. Ya da şöyle yazmak belki de daha doğru olacaktır, Fenerbahçe turu geçmek zorunda. Futbol skordan ibaret değil elbette, biz de Fenerbahçe'deki hareketlenmeyi farkediyoruz ancak bu biraz hızlı olmak zorunda artık. 

Yeni transfer Niang oyuna girdikten sonra bizim onu Marsilya'dan izlediğimize yakın bir oyun ortaya koyma çabasındaydı ve hırsı alkışı hak etti bana göre. İkili mücadeleler olduğu anlarda ayakta kalan oyun tarzı ve son vuruşlarındaki etkili olma potansiyeli Niang'ın Fenerbahçe forması ile çift haneli bir rakam olarak golleri bulacağı yönünde inancımızı kuvvetlendiriyor... 'Tekmeye de kafa uzattı' Niang, ilk maç için başka da birşey beklemiyorduk kendisinden. Fenerbahçe taraftarının kanayan yarası olan Forvet mevkiisi için aranan adam O olabilir, Hoşgelmiş... Bu arada kendisinini bir pozisyondan sonra yerde kalmasından sonra Keita'nın Brezilya maçında yaptığı 'sahtekarlık' ile karşılaştıranlara da buradan selam olsun, değişik yerlerimle gülüyorum sizlere efendim... Anti Fenerbahçeli kör holiganlardan değil sadece, antinin her türlüsünden nefret ediyorum... Bunların içinde sarı kramponuna hiçbirşeyden haberi yokken 'aids' le ilgili olarak, yani Nike'ın başlattığı bir kampanya dahilinde kırmızı bağcık kullanan Niang'a salyalar saçarak anti hareketler yapanlarda dahil. 'Niang Galatasaraylı'... Çemkirmelerinizi okudukça bir tuhaf oluyorum. Zira siz çemkirdikçe ne kendi takımınız başarılı olabiliyor, ne çemkirdiğiniz takım. 

Aykut Kocaman sezon öncesinde ne demişti? " Kuvvetli, hızlı, iyi oynayan ve beraber düşünüp hareket eden takım oluşturmak öncelikli hedefimiz..."Bu yıl Avrupa arenasına bunu yetiştirebilir miyiz bilemem. Ama Aykut Kocaman ile beraber ağır ama emin adımlarla ilerleyen bir takım olma yolunda Fenerbahçe... Antalyaspor maçı ile başlayan bu süreç Paok karşısındaki yenilgiye rağmen tökezlese de devam ediyor bana göre. Kadıköy'deki Young Boys maçından sonra "Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'si yürümeyi yeni öğrenen bir çocuktur ve dün gece de tökezleyip düşmüştür." Cümlesini kurmuştum. Antalya maçında ayağa kalkan o çocuk Paok maçlarının ilkinde düşmese de tökezledi, gerisi Şükrü Saraçoğlu'nda... Son olarak maçı Aykut Kocaman özetlesin;

"İlk yarı sıkıntılı geçti. İkinci yarıda yapmamız gereken basit şeyler vardı. Sakinleşmek, topun hızını arttırmak ve ön tarafta küçük bir oyuncu değişikliği ile topu biraz daha ileride tutmak. Bu düşünce bizi kırmızı kart gelene kadar oyuna ortak etti. Kırmızı karttan sonra 15 dakikalık periyotta baskıyı arttırmayı beklerken, bocaladık. Rakibin tamamen geriye doğru çekilmesi ve daha yüksek mücadeleyle oynamasıyla, bizim topu kanatlara taşımak ve hızlandırmak arzumuz 10-15 dakikada gerçekleşmedi. Daha sonra baskımızı arttırdık. Son 10-15 dakikada rakibimizin de dengesinin bozulmasıyla top hakimiyetini sağladık. Fakat etkili ataklar üretemedik. İki takım için de tur ikinci maça kaldı"


STAT: Toumba
HAKEMLER: Manuel Grafe, Volker Wezel, Markus Haecker (Almanya)

PAOK: Kresic, Boussaidi, Pablo Garcia, Vitolo, Salpingidis (Papazoglou dk. 86), Muslimovic (Sorlin dk. 60), Malezas, Contreras, Lino, Vierinha, Ivic (Filomeno dk. 77)

FENERBAHÇE: Volkan Demirel, Gökhan Gönül, Lugano, İlhan, Andre Santos, Mehmet Topuz, Cristian , Selçuk (Gökhan Ünal dk. 80), Caner (Özer dk. 70), Alex, Semih (Niang dk. 46)

GOL: Vieirinha (dk. 19)
KIRMIZI KART: Vitolo (dk. 58) (Paok)
SARI KARTLAR: Caner, Semih, Lugano, Andre Santos (Fenerbahçe), Vitolo, Ivic (Paok)

Maçın Özeti;


19 Ağustos 2010 Perşembe

" Trabzonspor Şöhretli Liverpool'u Dize Getirdi..." 1976'daki Trabzonspor ve Biraz Bu Geceye Dair...


Başlık 21 Ekim 1976 tarihli Milliyet gazetesinin spor sayfasından... Trabzonspor'un 20 Ekim 1976'da mağlup ettiği Liverpool maçının öyküsünü o günün gazetesinde yazan İlker Ateş'in kaleminden tekrar anımsayalım...

" Hava İlk yarıda kapalı. Fakat yağış yok. Futbol için elverişli. Ancak ikinci yarı tam tersi. Sağanak yağış ve ıslak çimler üzerinde mücadele. Tribünler tamamen dolu. Sahayı gören apartmanlar ve yamaçlarda öyle. 

Trabzonspor futbolun ana vatanından gelen milyonluk takım Liverpool'u da devirdi. Doğrusu şampiyonumuz Trabzonspor İngiltere şampiyonu karşısında yapması gereken her şeyi yaptı. Eğer bir Ahmet gününde olabilse Trabzonspor rakibinin işini belki de burada bitirebilirdi. Çünkü TV'de herkesi ayağa kaldıran gollerin sahipleri Keegan ve Toshack gibi yıldızlar izleyenleri hayal kırıklığına uğrattılar. 

Bir Şenol, bir Turgay, bir Necati, bir Kadir dün terlerinin son damlasına kadar mücadele ettiler. Sadece onlar değil tüm Trabzonspor elinden geleni yaptı ancak tek bir gol atabildi... Bu tur atlamak için yeterli mi bilinmez ama şu bir gerçek ki, Liverpool galibiyeti tarihte kolay kolay unutulmayacak. 

Hakem bitiş düdüğünü çaldığında seyirciler böylesine büyük bir takımı yenmenin verdiği mutluluğun içerisindeydiler. Ama hemen herkes Trabzonspor'un ortaya koyduğu futbol ile daha farklı bir galibyeti kaçırdığı kanısında birleşiyordu... "


Bu gece oynanacak maç;

Liverpool - Trabzonspor (19.8.2010)


STAT: Anfield Road Stadı
SAAT: 21:45
HAKEM: Thomas Einwaller / Avusturya

Yıllar Önce, 1976'da Liverpool zaferinde kaleyi koruyan Şenol Güneş bu kez teknik direktör olarak Liverpool karşısında...

'' Büyük bir yenilgi tattırmayı amaçlıyoruz. UEFA Şampiyonlar Ligi'nde oynamayı haketmiş bir takıma karşı oynayacağız. Ancak son zamanlarda futbolda her sonucu alabilirsiniz. Büyük bir kulüp olmak için sürprizler yapacak kadar sıkı çalışmanız gerekir. Bizim yaptığımız bu. Bu bizim için erken gelen bir final. Takımımın Avrupa'da yoluna devam etmesini bütün kalbimle istiyorum. Grup aşamasına gelir ve son kalan 32 takım arasına girersek bunu bir başarı olarak kabul edeceğim. ''

Son olarak karşılaştığım ilginç bir haberi de paylaşmak istiyorum;

"Perşembe günü oynanacak olan PAOK - Fenerbahçe maçı öncesi PAOK tribünlerinin ruhani lideri olan Papaz Mitsios, Sarı-lacivertlilere papaz büyüsü yaptı. Papaz Mitsios Beşiktaş'ı çok sevdiklerini de sözlerine ekledi."

http://www.htspor.com/fenerbahce/haber/543535-fbahceye-buyu-yaptilar

Haftanın Teknik Direktörü || Yücel İldiz


Bugün, bir ikinci lig efsanesinden bahsedeceğiz. Tabii o ligin adı artık ikinci lig değil, orası başka mesele. 4 Haziran 1953 doğumlu Yücel İldiz'i uzunpaslar.com Haftanın Panoraması'nda 1. haftanın teknik direktörü olarak belirledik. Şimdi sizlere "Yücel Hoca"yı olabildiğince tanıtmaya çalışacağım.

Yücel İldiz güneyli, İskenderunlu bir teknik adam. Futbol hayatı çok kısa sürmüş ve talihsiz bir sakatlıkla sona ermiş. Derken yardımcı antrenör olarak İskenderunspor'da göreve başlamış. Sonrası da gelmiş. Birkaç yıl yardımcı antrenörlük yaptıktan sonra alt liglerde iki elin parmağını geçecek sayıda takım çalıştırmış.

Kardemir Demir Çelik Karabükspor onun 13. takımı. Karabük'ten önce Orduspor ve Malatyaspor ile büyük başarılar yakalamış. 2004-2005 sezonunda Orduspor'u 11 puan geriden alarak ve ligdeki son 17 maçını art arda kazanarak(bu bir rekor) bugünkü Bank Asya 1. Lig'e çıkartmış. Belki de o dönemi olaylı Eskişehirspor maçından hatırlayabilirsiniz. Malatyaspor'daki başarısıysa çok daha spektaküler. 2000-2001 sezonunda bugünkü gibi Süper Lig'in altında 3 lig yoktu, sadece 2 lig vardı. 2. lig ve 3. lig. 2. lig klasman ve yükselme grupları olarak ikiye ayrılmıştı. İşte Yücel İldiz'in çalıştırdığı o Malatyaspor, klasman grubundan yükselerek play-off'lara kaldı ve finalde Sakaryaspor'u geçerek Süper Lig'e çıktı. Bu başarıyı menajerlik oyunu türevi bir zafer öyküsü olarak niteleyebiliriz.

Uzun bir aradan sonra Süper Lig'e dönen Kardemir DÇ Karabükspor, üstün bir oyun sonucunda Manisaspor'u 2-1'le geçti. Ve Manisaspor maçı gösterdi ki Karabükspor bu ligde epey iş yapacak. Yücel İldiz tecrübesi ve başarılarıyla Süper Lig'de takım çalıştırmaya layık bir teknik adam. Gecikmiş olsa da hak ettiği yere nihayet ulaşması "romantik futbol severler" adına sevindirici bir gelişme.

- Her Hafta maçlarından sonra uzunpaslar.com'da yapılan panaromanın ardından öne çıkan isimleri 'Haftanın Teknik Direktörü' ve 'Haftanın Yıldızı' olarak yazmak niyetindeyiz sevgili  Göksel ile beraber. Bu haftanın teknik direktörü de Yücel İldiz olmuş oldu. Buradan da Panaromaya ulaşabilirsiniz 


Bizlere Del Piero'yu Hediye Eden Mauro Sandreani ve 4-2-3-1

Futbolculuk kariyerinde Roma, Vicenza, Genoa, Modena formaları giyen Sandreani, kulübe kariyerine Perugia'da yardımcı teknik adamlıkla başlamış. Sonrasında Padova'ya geçmiş ve oldukça uzun bir süre, 7 yıl bu takımda kalmış(1989-1996). İlk iki yılında yardımcılık görevinde bulunurken sonraki 5 senede takımın birinci adamı olmuş. 3.sezonunun sonunda takımı Serie A'ya çıkarmayı başarmış(1993-1994). Bu başarıyı elde etmesinde katkısı olan isim oldukça tanıdık, artık futbolculuk hayatının sonuna gelmiş bir efsane; Alessandro Del Piero. Ertesi yıl takımı Serie A'da tutmayı başaran teknik adam, 1995-1996 sezonunda takım ligi 18. bitirip Serie B yolunu tutunca kulüpten ayrılmış. Sonrasında birer yıl sırasıyla Torino, Ravenna, Empoli, Tenerife, Treviso kulüplerinde çalışmış ve 2001'den bu yana aktif şekilde TV yorumculuğu yapmakta. Torino, Ravenna, Treviso gibi takımları Serie B'de çalıştırmış ama, teknik adamlık kariyerinin neden çok uzun soluklu olmadığı biraz ortada gibi; zira Serie A'ya çıkardığı Padova dışında, Empoli'yi de oradan düşürmeyi başarmış. Son teknik adamlık deneyiminde daha da ileri giderek Treviso'yu Serie B'den düşürmüş. Tek yurt dışı deneyimi olan Tenerife'de(Segunda Division) benzer şekilde yine başarılı olamamış. Sanırım yorumculuk onun için doğru meslek olacak ki, daha da girişmemiş bu işlere. Her şeye rağmen Del Piero'yu bizlere sunmuş bir adam olarak övgüyü hak ediyor.

Gelelim teknik adamlığı boyunca benimsediği taktik detaylara. Başarılı bir koç gibi görünmesede, eli yüzü düzgün bir takımda çalışamamış olmasıyla bağdaştırabiliriz bu durumu. Çoğu teknik adam bu tarz şanssızlıklarla karşı karşıyadır. Uzun yıllar 96-00 kredisi yiyen Fatih Terim buna iyi örneklerdendir; herhangi bir takımda ekstra başarısı bulunmazken, altın jenerasyon ile gelen 96 Avrupa Şampiyonası ve 96-00 arası ekonomik olarak bertaraf olmasına rağmen, müthiş başarılar yakalayan Galatasaray. Bazı insanlar bu şansları kullanır, bazıları bu şansları hiç ele geçiremez. Bu başka bir yazının konusu, şimdilik Sandreani'nin neden 4-2-3-1 benimsediği ile başlayalım.

Genellikle birçok teknik adam 4-4-2 benimsiyor ve bu oldukça tahmin edilebilir bir diziliş ve taktik biçimi. Bu formasyon 4-4-2'yi daha farklı bir biçimde karakterize etme imkanı veriyor. Bu sistem size defans önünde oynayan iki sert orta saha oyuncusu ile defansif açıdan daha güvenli bir yapı sergileme imkanı veriyor. 4-4-2'nin aksine pozisyona göre 2 ya da 3 santraforla oynama imkanı veriyor aynı zamanda.

Daha önceki örneklerimizin aksine, dengeli bir takımdan ziyade defansif yönü daha kuvvetli bir takım tercihi var Sandreani'nin, tıpkı tipik İtalyan futbolu benimseyen teknik adamlar gibi. Hücum kısmındaki 2 ya da 3 forvet oyuncusu ile ilgili örneklemeyi 1998 Dünya ve 2000 Avrupa şampiyonu Fransa, yine 2000'de yarı final oynayan Portekiz üzerinden yapıyor. Bu yapının size her zaman 4 ön oyuncusu ile oynama imkanı olduğunu söylüyor. İsterseniz o günün takımlarına ve dizilişlerine bir göz atalım.


Sistemin avantajları ile devam edelim. Oyuna ve skora göre daha defansif veya daha ofansif bir yapıya dönüşmesine izin veriyor bu diziliş. 4-4-1-1 ya da 4-2-1-3 gibi. Bu yapılar son yıllarda sıklıkla karşılaştığımız oldukça tanıdık yapılar. Hatta ligimizin ilk iki sırasında bulunan takımlarımızın benimsediği(!) yapılar sırasıyla. Burada ufak bir şey söylemek lazım; dizilişin önemli olmadığını, aslolanın sahadaki düşünce biçimi olduğunu bundan önce hem biz, hem de bu işin pirleri olan, Ancelotti ve Lippi'de belirtmişti. Sistemin girebileceği şekillerden bahsederken, daha önce incelediğimiz isimlerin yolundan gidiyor Sandreani'de; mevcut oyuncuların yapıları sistemin işleyiş biçiminde son derece etkili. Peki defansif durum ve genel oyun yapısı, defansın önünde oynayan 2 kesici ile ilgili neler düşünüyor onlara bakalım.

“Rakip ataklarını 6 kişi ile karşılamak(takım geri dönemediğinde) kabul edilebilir bir durum. Bu diziliş önde baskı ve yüksek pres gücü yerine topla oynanan zamanı daha iyi kullanmayı gerektiriyor. Ön tarafta 4 oyuncu ile oynamamız sıklıkla geride az adamla yakalanmamıza neden olacaktır; bu yüzden mümkün olduğunca oyunu yavaşlatıp, önde kalan oyuncularımızın geri gelmesine imkan vermeliyiz. Bu yüzden defansın önünden oynayan iki oyuncunun görevi, rakip atakları yavaşlatmak ve defansif güvenliği sağlamak. Bu iki oyuncu kesici oyuncular olabilir; ancak İspanya ve Fransa'da olduğu gibi bir tanesi iki yönlü de olabilir(bu oyuncuyu geometrik oyuncu diye adlandırmış). Redondo, Deschamps gibi oyuncular bu görevde oldukça başarılı.”

Günümüz futboluna baktığımızda işler biraz daha karışık hale geldi diyebiliriz. Halen kendisinin verdiği ikinci örneği -yani bir defansif, bir iki yönlü oyuncu- kullanan takım sayısı oldukça fazla olsa da, şimdilerde iki tane çift yönlü oyuncuyu beraberinde oynatma gayretinde takımlar. Defansif yapının oldukça ağır bastığı 2002 sonrası, Yunanistan'ın mucizevi Avrupa şampiyonluğu, 2006'da bu oyunun geçirdiği evrim ve kontrol futbolunun zaferi, 2008'de ise mutlak top hakimiyeti ve hıza dayalı İspanya zaferi. Devamında gelen benzer yapılı(top hakimiyeti ve hız bakımından) Barcelona'nın uzay futbolu. Sanırım bunlar içerisinde, seyredenleri en çok mutlu eden Barcelona olmuştur. Defansif yöne oldukça önem veren bu teknik adamın öndeki 4 oyuncudan ne gibi istekleri var biraz da onlara bakalım.

“Öndeki 4 oyuncudan istediklerimin başında defansif organizasyonlara katılmaları geliyor. Forvetin arkasındaki üçlü ön tarafa istedikleri kadar yaklaşabilirler; abartmadıkları ve defansif organizasyonlara zarar vermedikleri sürece. Hücum yönünde ise, kenar oyuncularımda ise top, supporter oyuncumun bu pozisyona yaklaşmasını, forvet oyuncumun rakip defansın dikkatini mümkün olduğunca dağıtmasını isterim. Bunun yanında 1-1 ler ve kanat organizasyonları oldukça önemli. Ayrıca bu dörtlünün ön tarafta kendi içerisinde rotasyon halinde olması da son derece önemli. Öndeki tek oyuncu kuvvetli ve uzun olmalı; Morientes iyi bir örnek. Defans oyuncularımın da setlerde ve duran toplarda ön tarafa destek vermesini isterim; ancak defansif görevleri konusunda konsantrasyonlarını kaybetmemeliler.”

Beklediğimiz gibi defans yönü kuvvetli bir taktik benimsiyor Sandreani; golden ve üretken oyundan ziyade, arkası sağlam sert ama kontrollü bir takım istiyor. Bu formasyonun 4-3-3, 4-3-1-2 gibi formasyonlara geçişte kolaylık sağladığını da ekliyor sözlerine. Futbolun geleceği ile ilgili soruya ise benimsediği taktiğin karşıtı bir yönde cevap veriyor: “Futbolun teknik ve hızdan oluşan eski yapısına geri dönmesi gerekli. Eskisi kadar geniş alanlarda oynanmadığından, 2-1 pozisyonlar sıklıkla bulunmuyor; oyuncuları üretkenlik konusunda cesaretlendirmeli ve 1-1 tercihleri arttırmalıyız. Futbol fantezi ve teknik kalite olmadan keyifli olmaktan çıkar.”

Hep kazanmak zorunda olan iki teknik adamdan sonra, daha farklı bir bakış açısını inceleme şansı bulduk; dahası çoğumuzun bilmediği birini yakından tanımış olduk. Bunun yanında 4-2-3-1 in oynanış biçimi ile ilgili oldukça yararlı bilgiler verdiğini de düşünüyorum; Micheal Skibbe'nin kontrollü tercihlerini de biraz bu bakış açısından değerlendirebiliriz sanırım. Oldukça popüler olan bu sistemin pek tabii kişilere göre farklı algılanış biçimi var; yakın zamanda onlara da bakma, inceleme şansı elde ederiz umarım. Mauro Sandreani 2009 Haziran ayı itibari ile, Ferrara ve ekibinden boşalan Juventus altyapı ekibinin bir parçası, kulübün yeni altyapı koordinatörü. Futbol bilgisine güvenilmese oraya getirilmez herhalde; ne de olsa Del Piero'yu verdi bizlere.

Kaynaklar: Soccer: Modern Tactics-Alessandro Zauli, Wikipedia, UEFA, Kulüp web siteleri, vs. ...

Can Mutlu
Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan