30 Kasım 2010 Salı

El ' İnsaf '



Ne demişti Jose Mourinho?

"Barcelona'ya yenilirsek ne mi olacak? Ertesi gün Salı olacak sadece..." 

Evet, bugün Salı olmasına Salı ama, güzel bir Salı değil. Aslında Pazartesinin de o kadar güzel başladığını söylemek zor. Barcelona - Real Madrid maçını izlemeye başladığımızda yanımdaki arkadaşlarıma daha maçın 37. saniyesinde 'Barcelona baskılı başladı' dedim espri yolu ile, güldük eğlendik. Aslında öyle olmuştu. Barcelonalı Messi'nin ilk dakikalarda kaleyi yoklaması ve topun direkten dönüşü bazı şeylerin sinyallerini de vermişti. 

2005-2006 sezonuydu. Real Madrid aslında hikayesi çok bol olan Los Galacticos döneminin sonlarındaydı ve o sezon Santiago Bernabeu'da oynanan ve Ronaldinho'nun harikalar yarattığı maçın sonunda Real Madrid taraftarları ayağa kalkmış, 3-0'lık Barcelona galibiyetini kutluyorlardı. İşte dün gece de son düdük çaldığında tüm 90 dakika olanları unuttum ve Barcelona'nın oyununu alkışladım. Çünkü alkışlanması gerekiyordu. Geçtiğimiz sezon Katalanlara Inter altında büyük eziyet yaşatan Jose Mourinho, yine aynı stadyumda ömründe bir maçta yemediği kadar gol görerek üzgün ayrılıyordu... Jose tüm bunlara alışkın değildi.

Jose Mourinho'nun bir şampiyon olduğu asla inkar edilemez. O gençliğinde asla iyi bir futbolcu olamadığın anladığında bu yola baş koyduğundan beri dünyanın en iyisi olmayı fazlasıyla başardı. Ve bunları takiben kendi kendini methetmekte de gecikmedi. Haklı olarak... Porto'yu zirveye taşıdığı yılların ardından kendini hep özel biri olarak gördü. Ondaki sahte bir alçakgönüllülük değildi. Chelsea'de göreve başladıktan sonra yarım yüzyıldır kupa alamayan bir takımı şampiyonluğa taşıdı ve özel bir isim olduğunu yine kanıtladı. Göze fazlasıyla çarpan bir ego, insan yönetimi, harika bir antrenörlük yeteneği ve sonsuz çalışma kapasitesi... Jose Mourinho'nun tüm bu özellikleri maalesef Barcelona'nın son yıllarda oynadığı futbolu 'Real Madrid' çatısı altında 'şimdilik' durdurmaya yetmedi. Barça tribünlerinde açılan 'tercümandın tercüman kalacaksın' pankartının cevabı aslında Inter'in başında iken verilmişti ancak dün gece tüm bunlar yutulmak zorunda kalındı...

Daha önce görmediğim, daha iyi oyunlar seyrettiğim ancak bunu hırsı ile bütünleştiren bir oyuna şahit etmeyen bir Barcelona idi sahadaki. Ekran başında dahi baş döndüren bir pas trafiği, 'eh yeter artık' derecesine getiren ve rakiple dalga geçen temposu ile harika bir takım. Ronaldo'nun Pep Guardiola'yı itekleyip ortamın bir anda gerilmesi, Sergio Ramos'un hem Puyol'u hem de Xavi'yi tokatlama teşebbüsleri de Real Madrid hırsının elinden oyuncağı alınmış çocuk psikolojisine dnmüş hali gibiydi. Birini düşünün, bir şeyle uğraşıyor, didiniyor fakat yaptığı şey bir türlü istediği gibi olmuyor. Sonunda ise 'eh yeter!' diyerek fırlatıyor elindekini. İşte Real Madrid'in oyunun sonunda 'Jeffren ve hile ile' ruh hali tam da bu şekildeydi. Tüm bunlardan hareketle benim yazdığım bu yazının başlığı da doğal olarak El Clasico'dan El İnsaf'a dönüşmüş oldu. Atılan onlarca pasın ardından gelen golde bunların üstüne tuz-biber gibi eşlik etti. (Fenerbahçe'nin Galatasaray'a 4-0'lık maçta attığı 4. golde, Anelka'nın tamamladığı ve 35 pas yapılan gol, bu alanda en iyisi). 

Barcelona sahada harikalar yarattıkça, Ben ekran başında, Jose Mourinho'da kenarda çaresizliği artan bir adamlara dönüşüyorduk. Maç 5-0 bittiğinde ise ortada Santiago Bernabeu'da alınan 2-6'lık galibiyetten daha önemli bir sonuç vardı Barça için. Çünkü kenarda bekleyen en büyük Real Madridli Jose Mourinho'ydu. 'Real Madrid'i yenersek orgazm yaşarız' diyen Xavi, ilk golde 'Barça modadır, gelir geçer' diyen Iker Casillas'ı mağlup etmişti ve işte o golden sonra benim adıma o maç bitişti. Çünkü oyunun gidişatı, seyri, Real Madrid'in ancak bir duran toptan ya da benzerinden gol atacağına işaret ediyordu ki, Ronaldo'nun direği yalayan serbesyt vuruşu dışında beni heyecanlandıran bir durumda olmamıştı...

Gelelim Mourinho'nun Inter ile yaptığının neden Real Madrid ile başaramadığına. Çok uzun bir paragraf açmaya gerek yok. İki cevabı var ve çok basit. İlki Inter'deki savunma oyuncularının ve takımdaki savunma kurgusunun tam da Jose'nin aradığı cinsten oluşu. İkincisi de Real Madrid'in istekleri doğrultusunda 'Ben gitttiğim ülkeye göre top oynatırım' diyen Jose Mourinho'nun Inter'i çalıştırırken aldığı önlemleri Real Madrid'in başındayken almaması. Fakat bende maçtan önce bu tür bir önleme gerek olmadığını düşünmüştüm. Hatta Higuain'in sakat olduğu ve oynayamayacağı açıklandıktan sonra işin içinde bi uyanıklık arayıp ilk onbirde Lassana Diarra'yı bekledim ama Mourinho Real Madrid'e oturtmaya çalıştığı sisteminden vazgeçmeyerek El Pipita'nın yerine maç boyunca çok etkisiz olan Karim Benzema'yı oynatmıştı. Tabii mevcut olan bu sistem, 4-0 dan sonra geri döndürülemeyecek skoru falan düşünmeyip sırf Barça'nın dominasyonunu yıkma amaçlı düşüncelerin de rafa kalkmasına neden oldu. Zaten son anlara doğru Lassana Diarra'nın oyuna dahil oluşu da Mourinho açısından belki de bir pişmanlığın göstergesiydi. 

Bu maç aynı zamanda benim açımdan Barcelona'nın daha önceki haftalardaki gibi herhangi bir La Liga maçı oynuyormuşçasına bir oyun sergilemesi ile vurucu nokta oldu. Önüne geleni bir şekilde yenmeyi başaran Barcelona ve Real Madrid arasındaki fark dün gece ortaya çıkmış oldu. Aslında pek tabii uzun olan ligde şampiyonluğun belirleyicisi bu maçlar olmayacaktır ancak geçen sezon örnek alındığında endişelenmek için fazlasıyla da sebep mevcut. Bunlardan ilki geçen sezon neredeyse 100 puana yaklaşan Manuel Pellegrini'nin beğenilmeyip gönderilmesinden sonra Jose'nin de bir Barcelona maçını kaybetmesi. Kişisel fikrim zaten Real Madrid'in bir şekilde La Liga maçlarını kazanabildiği. Bunu 2009-2010'dan da rahatlıkla görebiliyoruz. Şimdi Jose Mourinho'nun Real Madrid'e vermesi gereken ve farkını hissettirmesini sağlayacak 2 şey; Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu ve iki Barcelona maçınında en az 4 paunla bitirilmesi. Artık bu iki maçtan biri gitti ve kesinlikel söyleyebilirim ki Santiago Bernabeu'daki Barcelona maçının mutlaka kazanılması gerek. Evet, ligde neler olacağı, kimin hangi takıma puan kaybedeceği hiç belli olmaz ancak Yunan basınının 'Special one, 2, 3, 4, 5' başlıkları atıp dalga geçtiği Mourinho, geçen sezon Pellegrini'nin hissettiremediği farkı kendi evimizde oynayacağımız maçta mutlaka hissettirmeli.

Son olarak Barcelona ile ilgili sözlükte şöyle bir entry gördüm, Barcelona'nın yaptığını en iyi anlatan. "Herkes bilir ve söyler, futbol bir takım oyunudur. Hücum ve savunma takım olarak yapılır, topu kaybettiğin an topu kapmak icin alan daraltılıp pres yapılması gerekir, topa sahip olunca topa sahip olmayan diğer oyuncuların hemen boşa çıkıp top alması gerekir. Futbolun yetmiş - seksen metre arasında değil, otuz kırk metre arasında oynanması gerekir. Çalım sadece gerektiğinde atılması gerekendir, gerektiğinde çalım atabilecek oyuncularin takimda olmasi gerekir. Bu oyuncularin gereksiz çalım atıp kendilerini yormak yerine gerektiği kadar pas yapıp rakip takımı yormasını bilecek yetenek ve akıla sahip olmaları gerekir... Tüm bunları bu oyuna kafa yorup biraz düşünen herkes söyleyebilir ama nedense kimse böyle bir takım yaratmayi başaramaz, takımını bu şekilde oynatamaz. Herkese kolay görünen herkese kolay göründüğu için basit geleni kimse beceremez..." İşte Barcelona, burada yazılanları çok iyi beceriyor ve aslında rakibe duyulan hayranlıkta bu yüzden... 

Son cümlemi de temennilere ayırayım, sezon sonu Real Madrid şampiyon olursa anarız. "Kasım Barça'nın, Mayıs Real Madrid'in olsun." Ve tabii, El Clasico'nun ardından yaşanacak bir konsantrasyon bozukluğu ile beraber önümüzdeki hafta derbide Espanyol'un Barcelona'yı yenmesini bekliyoruz...

Kısmet...

Son olarak; "Üşüyoruz sobayı yak Raul Reyis..."

29.11.2010, BARCELONA 5-0 REAL MADRİD

---> Terazinin iki kefesi; Real Madrid ve Barcelona. Biri yoksa, diğeri de yok...

---> Barcelona 5-0 Real Madrid: historic Barca win (Zonal Marking)

---> José Mourinho admits Barcelona's thrashing of Real Madrid was fair (The Guardian)

---> Foto Galeri (Marca)

---> "Real Madrid'i sevmek" via Goal.com 

28 Kasım 2010 Pazar

Terazinin iki kefesi; Real Madrid ve Barcelona. Biri yoksa, diğeri de yok...



Real Madrid ve Barcelona... Birbirini tamamlayan bir ezeli rekabet onlarınki. Her iki takımda biri olmadan diğerinin olamayacağının farkında. Her iki takımda birbirinin çok güçlü olmasını diliyor. Çünkü taraflardan biri kötü olursa rekabetten söz edilemiyor.

İki takımda La Liga'da dolu dizgin gidiyorlar. Bu iki takım birbirlerinin pan zehirleri. Çünkü herkes gördü ki artık bu iki takımı durdurabilecek sadece birbirleri...

Real Madrid'in başarılarında büyük rol sahibi olan Fransız Zinedine Zidane, son yıllara Barcelona'nın üstün olduğu rekabette rakiplerini övmeden edemiyor. Üçleme yapmayı başarmış olan Barca Katalanları sevince boğarken Real Madridlileri ise kendine hayran bıraktırmıştı. Yıllardır devam eden rekabet en son 2009-2010 sezonunda yine Barcelona lehine sonlandı fakat sıcak esinti hiçbir zaman durmayacak.

Durum her zaman bir ülkeyi ikiye bölen benzersiz bir rekat olmayı başardı. Barcelona ve Real Madrid, her biri yüzbinlerce üyesi olan ve her konuda birbirlerini alt etmeye çalışan devler. O kadar büyük ki, iki kulüp İspanya Futbolunun son 50 yılına damga vurmayı başardı. Bu iki takım son 23 şampiyonluğun 21'inin sahibi oldular ve bu durum gelecekte de değişeceğe benzemiyor. Tıpkı Real Madrid'in eski başkanı Ramon Calderon'un da söylediği gibi, Barcelona ve Real Madrid hata yaptıklarında yeni bir şampiyon bizlere merhaba diyecektir. Fakat bu şampiyon çıksa dahi 2000 yılındaki Deportivo La Coruna örneğindeki gibi arka planda kalacaktır.

Barca - Madrid rekabeti kesinlikle bir futbol karşılaşmasından çok öte. Öncelikle Barca açısından rekabeti kavrayabilmek adına Katalan meselesini kesinlikle kavramak gerekiyor. Dünya üzerinde hiçbir maç bir ülkenin bir bölgeye karşı geldiği gibi politik bir anlam kazanamadı.

Bu durumu en iyi açıklayan ik söz, Bobby Robson'a ait. Efsane isim Robson, "Katalunya bir ülkedir. Barca'da onun ordusu..." diyerek herşeyi özetlemiştir. Barcelona'nın teknik direktörü Pep Guardiola ise yapılan bir hakem hatasının ardından hakemi "Bir ülkenin onuru ile oynamak" ile suçlamıştı. Elbette bu ülke İspanya değildi...

Real Madrid'in kimlği Barcelona'dan çok farklı. Madrid ekibi için en önemli şey kesinlikle sayılar. Santiago Bernabeu'nun girişinde yazan "Kupaların sayısı kimin büyük olduğunu anlatır" yazısı Real Madridi için Barcelona ile olan rekabetin bir özeti. Barcelona'nın Şampiyonlar Ligi'nde son yıllarda yakaladığı başarılara misilleme olarak kazanılan 9 kupanın gösterilmesi gayet doğal bir durum. Barcelona ise bu duruma alınan 9 kupanın 6'sının siyah beyaz yıllarda geldiğini söyleyerek hemen misilleme yapıyor. Katalunya'da bazı kesimler işi abartarak Real Madrid'in başarısız olmasını Barcelona'nın kazanmasına dahi yeğliyor.

Geçmişte yaşanan ne varsa her maçtan önce nefretin daha da artmasına neden oluyor. Bu nefret elbette sahaya atılan bir domuz kafasından ibaret değil. Aslında bu rekabeti 'savaş' olarak nitelendirmekte hiç yanlış olmayacaktır. En doğru cümle ise belki de Real Madrid ve Barcelona'nın bir terazinin iki tarafı olduğu... Birbirlerini dengeleyen iki takım... Burada iki takımın birbirlerinin başarılarına ihtiyaç duydukları sonucu rahatlıkla ortaya çıkıyor. Barcelona'nın kendini kanıtlaması için güçlü bir Real Madrid'e, Real Madrid'in kendini kanıtlaması için güçlü bir Barcelona'ya ihtiyacı var. Real Madrid cephesi geçmiş yıllarca Barcelona'nın kötü günler geçirdiği dönemde rekabetin kötüye gittiğini dahi savunmuştu. Her iki tarafın kazandığı başarılar birbirlerini teşvik ediyor. Burada en güzel sözü, Real Madrid başkanı Florentino Perez dile getiriyor; "Eğer Barcelona olmasaydı, onları biz yaratırdık..." Real Madrid'in son iki sezoniçinde yeniden yapılanmasını da Barcelona'nın kazandığı başarılara bağlamak bu bağlamda gayet mümkün oluyor. Belki Real Madrid'in geçirdiği değişim yadırgandı ancak mutlaka bir adım atılması gerekiyordu.


Geçmişte bu durum için Real Madrid'in Di Stefano transferi bizleri selamlıyor. O yıllar Barca'nın yıllarıydı ancak Di Stefano'nun Real Madrid'e gelişi herşeyi değştirmişti. Real Madrid o dönene kadar 20 yıl boyunca şampiyon olamamıştı ancak Di Stefano sayesinde 11 defa kupayı kaldırdı. Rekabette adı sıkça duyulan Şampiyon Kulüpler Kupaları'da yine aynı dönemin başarısı.

Johan Cruyff Barcelona'ya ayağını attığında ise kulüp 14 yılın ardından 1973 yılında şampiyon olmuştu. Bu şampiyonluk 15 yıl sonra Teknik Direktör olarak başarı olarak değil ancak ideoloji olarak takıma çok şey verecek olan Cruyff'un efsane olmasını sağlamıştı. Ardından şampiyonluk yaşanmadan geçen 8 yıla Arjantinli yıldız Maradona'nın bir son vermesi tüm takım tarafından beklendi ancak bu hasret Venables ve Archibald tarafından sona erdirildi. Sonrası ise malum; Ronaldinho, Messi...

1986 ve 1990 yılları arasında Butregueno ve arkadaşları Real Madrid'e altın dönemlerinden birini yaşattılar. Bu dönemlerde 5 şampiyonluk yaşandı. Ardından Cruyff'un teknik direktör olduğu dönemdeki başarılar geldi ve Real Madrid bu dönemde Barca'dan Laudrup'u alarak büyük sükse yarattı. Bir önceki sezon Barcelona'ya 5-0 kaybeden Real Madrid, 1995'teki derbiyi 5-0 kazanarak böylece rövanşıda almış oluyordu.

İki takımında birbirinden fazlasıyla çekindikleri kesin. Real Madrid'in Barcelona'ya göre daha rahat bir konumda olduğunu söyleyebiliriz. Bunun nedeni Barcelona'nın üzerinde oluşan siyasi baskı. Tüm bunlara rağman Barcelona'nın Real Madrid'e göre daha sistemli olduğu apaçık ortada. Barcelona'da güzel bir sistem varken bu Real Madrid'de biraz farklı. Bu konuyla ilgili bir atışmada eski Barca başkanı Laporta, kendilerinin Ballon d'Or kazanan oyuncuları yetiştirdiklerini, Real Madrid'in ise Ballın d'Or kazanan oyuncuları satın aldığını söylemesi bir yandan haklı bir yaklaşım. Yine Barcelona bir zamanlar en iyisi olan Real Madrid alt yapısını da geride bırakmış durumda. Yıllardır kaleyi koruyan Iker Casillas dışında elle tutulur bir isim şuan alt yapıdan gelerek beyaz formayı giymiş değil. Efsane oyuncu Raul'ü Raul yapanın Real Madrid olduğu gerçek ancak onun dahi Atletico Madrid alt yapısından transfer edildiği bir gerçek.

Son yıllarda iki takımın rekabetinde önde olan taraf Barcelona gibi görünse de son 20 yıla bakıldığında her iki takımda üçer kez Şampiyonlar Ligi'ni kazanmış durumda. En doğru tabirle Real Madrid 20. yüzyılın, Barcelona ise 21. yüzyılın takımı oldu...

Oğuz Öztürk, Goal.com (Bu yazı aynı zamanda Goal.com Türkiye adına yazılmıştır)


Blog Arşivinden;











Goal.com 'dan;



'Beşçiler'


'Kadife Ayaklı' Bulgar D. Berbatov, dün Blackburn karşısında 5 gol birden atarak Bayer Leverkusen ve Tottenham günlerinden bizler için bazı kesitler sundu. Ceza sahasında golü koklayan bu adamdan daha öncesinde bir maçta 5 gol birden atan başka abilerimiz de mevcut...

Andy Cole - Manchester United 9-0 Ipswich 4/3/95

Maçın ilk yarım saatinde hattrick yapan Cole, Manchester United'ın yedinci ve dokuzuncu gollerine de imzasını atmıştı.


Alan Shearer - Newcastle 8-0 Sheffield Wednesday 19/9/99

12 dakikada hattrick yapan efsane Alan Shearer, ikinci yarıda da attığı iki gol ile Newcastle United rekorunu kırdı.


Jermain Defoe - Tottenham 9-1 Wigan 22/11/09

İlk yarıda 1 gol atan Defoe, ikinci yarıda da 4 gol birden atarak Wigan'a kabus dolu anlar yaşattı.

Kaynak ve Fotoğraf: Daily Mail.

"Eşek Adam Olur, Batuhan Olmaz"

Batuhan Karadeniz Eskişehir'de ve Spor Medyasında en çok tartışılan futbolcuların başında geliyor. Eskişehirspor'un son oynadığı Manisaspor maçından sonra attığı gol ve maç sonundaki demeçleri ile yeniden gündeme gelmeyi başardı. Soyunma odasında Başkan Halil Ünal ile prim pazarlığı yapan, maç sonunda da bunu dile getiren Batuhan, attığı gole rağmen yine okların hedefi oldu.

Eskişehir sokaklarında dolaşırken, herhangi bir Eskişehirspor taraftarına Batuhan'ı sorduğunuzda artık slogan haline gelmiş olan 'Batuhan mı? Yetenekli ama adam olmaz' cevabını almanız çok yüksek bir ihtimaldir. Çünkü Batuhan bugüne kadar bugüne kadar sürekli Barlara gidip sabahlamıştır ya da verdiği röportajlarda itici bir görüntü içine girmiştir. Hatta Batuhan'ın Lig Tv'ye verdiği röportajın ardından oyuncuya konuşma yasağı veren Eskişehirspor yönetimi tebrik dahi edildi zamanla...

Batuhan Karadeniz'in gözlerimizin önüne ilk çıktığı günleri hatırlarsınız. O zamanlar 16 yaşında olan bu genç adam, güçlü fiziği sayesinde kendinden yaşça büyük olan futbolculara karşı kıran kırana mücadele ediyordu ve kendisi hakkında 'birkaç yıla kalmaz Avrupa'ya gider' yorumları yapılıyordu. Peki, böyle başlayan hikayenin devamında gelinen noktada Batuhan Karadeniz'in kişilik sorunlarının yanında çevresindekilerin etkisini neden göz ardı ediyoruz? Öncelikle söylenmesi gereken şey, bu oyuncuya yeterli eğitimin ve desteğin verilmemesi ve buna rağmen büyük beklentilerin oluşması. Aynı zamanda 1991 doğumlu genç bir oyuncuya henüz daha ortaya birşey koyamamışken verilen onca para da cabası. Tüm bunlar birleştiğinde zaten farklı davranışlar sergilemeye müsait olan Batuhan Karadeniz, tepkileri de üstüne çekiyor.

Zamanında Beşiktaş'tan gönderildikten sonra Mustafa Denizli hakkında 'ben birgün dönerim ama o orada olur mu bilinmez' diyecek kadar gevşek olan Batuhan aslında sahada verimli olduğunda, bir forvet oyuncusundan beklenecek tarzda gol ortalaması yakaladığında emin olun yukarıda yazdıklarım kendi kendine uçup gidecek. Eğer Batuhan Karadeniz günün birinde Eskişehirspor forması ile ligde kendinden beklendiği üzere 30 maçta 20 ve üzerinde gol atmayı başarırsa, kişisel sorunlarından kaynaklanan birçok problemde görmezden gelinecek, 'adam golünü atıyor, oyununu oynuyor, gerisi beni ilgilendirmez' konumuna gelinecektir. Zamanında antrenman sahasına işeyen Pascal Nouma'nın da savunulması, 'onu böyle kabul edelim' tarzı yaklaşımlarda aslında Nouma'nın Beşiktaş'ta attığı goller ve oyunu ile efsaneleşmesi değil midir? Çok çok abartarak G. Best'e kadar gidebiliriz örneklerimizde, Ronaldo'yu da verebiliriz, başkalarını da... 

Bu noktada 'eşek adam olur, Batuhan adam olmaz' cümlesi farklı boyutlara taşınıyor. Öncelikle bunu çürütmek için Batuhan'ın kişiliği üzerinden gidip, yaptıklarını değiştirmeye çalışmak kesinlikle boş bir uğraş olacaktır. Yapılması gereken Batuhan'ın saha içindeki verimini arttırmak için uzman kişilerin görevlendirilmesi ve bu doğrultuda hareket edilmesidir. Sahada istediğini yapabilen bir Batuhan Karadeniz'de yaşı ilerledikçe zamanla sosyal hayatında da yavaşlayacak ve kendini bulacaktır. Bu konuda en güzel örnek İtalyan Balotelli'dir aslında. Nereden bakarsak bakalım, Balotelli, Batuhan'dan kat kat daha 'delidir'. Fakat işin uzmanı kişiler onu 'adam olmaz' diye eleştirmek yerine çözüm bulma  yoluna giderek onun bu hali ile oynadığı takımlara verimli olmasını çabalamaktadırlar.

Şimdi bu saatten sonra Batuhan'ı afaroz etmenin kimseye faydası olmayacaktır. Yapılacak iki şey var; Birincisi Batuhan Karadeniz saha dışında ne yapıyorsa yapsın saha içinde gollerini atacak, ikincisi Batuhan'ın çevresindeki uzman kişiler ve yöneticiler oyuncuya doğru yaklaşacak ve hareket edecekler. Batuhan Karadeniz gibi aslında iyi bir değer olabilecek bir futbolcuyu ne Batuhan'ın kendisinin göz ardı etmeye hakkı var, nede bizlerin...

27 Kasım 2010 Cumartesi

El Clasico öncesi Iker Casillas: "Mourinho Anlatılmaz..." (Marca)


Iker Casillas Marca için El Clasico öncesinde güzel bir röportaj vermiş. İspanyolca, İngilizce ve nihayetinde Türkçe'ye çevirdikten sonra paylaşımını gerçekleştirelim istedim. Jose Mourinho için "anlatılmaz, yaşamanız lazım" diyor ve ekliyor, "Nou Camp'tan korkmaya gerek yok... Beraberlik başarı sayılmaz. Yenmeye gideceğiz."

Marca (M): Real Madrid sezon başından bu yana henüz kaybetmedi. Böyle olacağını düşünmüş müydün?

Iker Casillas (IK): Açık söylemek gerekirse Hayır. En azından bu kadar hafta sonunda namağlup olmayı beklemiyordum diyebilirim.

M: Jose Mourinho size Barcelona hakkında neler söyledi?

IK: Henüz bu konuda çok fazla konuşamadık. Sanıyorum ona göre maçtan bir önceki gece konuşmak daha doğru

M: El Clasico'nun ilk maçının Nou Camp'ta olması seni endişelendiriyor mu?

IK: Hayır... Biz büyük bir takımız. Bu da stresi yüksek ve Dünyaca ünlü bir Lig maçı...

M: Bu maç şampiyonluk yarışında belirleyici olacak mı?

IK: Büyük oranla. Yarısı bu maça, yarısı da Bernabeu'daki maça...

M: Sence Nou Camp'ta Figo'nun gördüğü tarzda bir tepkiyi Jose Mourinho'da görecek mi?

IK: Hayır, ikisi çok farklı durumlar. Tepkilerin aynı olmasına ihtimal vermiyorum.

M: El Clasico Dünyanın en iyi derbisi mi yoksa biraz abartılıyor mu?

IK: Hayır abartılmıyor. Geçmişte yaşananlar ve olanlar bunun en büyük kanıtı. İşin bambaşka boyutları da var. 

M: Barcelona senin üstünde stres yaratıyor mu?

IK: Doğal olarak... Çok iyi oyuncuları var ve oynadıkları oyun da ortada...

M: Peki Barca'nın anahtar oyuncusu kim sana göre?

IK: Kesinlikle Xavi...

M: Jose Mourinho takıma ilk geldiğinde onun hangi davranışı seni şaşırttı?

IK: Çok arkadaş canlısı olması... Sürekli kucaklaşıyoruz (gülerek). 

M: Seni Real Madrid'e imza atmadan önce aradığı doğru mu?

IK: Evet, final maçından önce beni aradı. Önce başarılar diledi ve sonra birlikte çalışacağımızı hatırlattı, şaşırdım.

M: Mourinho size en iyi neyi öğretti?

IK: Hırs, rakibi tanıma ve güçlü olmayı...

M: Peki, o halde Jose Mourinho bugüne dek çalıştığın en iyi teknik direktör olmalı...

IK: Evet. 

M: Sezon başında Raul ve Guti'nin takımdan ayırılması seni üzdü mü?

IK: Evet. Birinci ve ikinci kaptanımızı kaybettik. Onlar birer simgeydiler. 

M: Pepe - Carvalho mu, Pique - Puyol mu?

IK: Çok zor bir soru. Aslında Puyol ve Carvalho beraber oynasalar harika olurdu. 

M: Ajax maçında Dudek sana neler söyledi?

IK: Sadece Jose Mourinho'nun talimatlarını bana iletti, bu kadar...

M: Barca'nın zayıf noktası ne olabilir?

IK: Bilemiyorum... Ronaldo'ya ve diğer hucümcularımıza büyük iş düşecek.

M: Peki, Real Madrid'in güçlü yanı?

IK: Kadromuz, teknik kadromuz...

M: Senin için en büyük tehdit hangisi oldu? Ronaldinho mu, Messi mi?

IK: Her ikisi de... Ronaldinho'nun yaptıkları inanılmazdı. Zaten Messi için fazla söze gerek yok.

M: Barcelona maçı tahminin?

IK: Beraberlik dahi başarısızlık. Kazanmaya gidiyoruz...

--> Sami Khedira; Ne Cömert Ne Cimri.

--> El Pipita: "Jose'nin bazen konuşmadan dahi isteklerini anlıyorsunuz..."

--> Mesut Özil: "Müslümanım, ancak arada bir şarap içmek sağlığa kesinlikle iyi gelir..."

--> Xabi Alonso: "Kendimi Emektar Hissetmiyorum"

--> Sergio Ramos: "Barcelona'da oynamak mı?" (I.Bölüm)

--> Sergio Ramos: "Tanımadığım insanlarla yemek dahi yiyorum..." (II.Bölüm)

--> Sergio Ramos: "Taviz Vermem, En İyisi Ronaldo" (III.Bölüm)

Son olarak bonus: Eski günlerden, Kelme'li üstleri ile bir zamanlar Canizares ve Casillas.


Camp Nou'da Real Madrid



26 Kasım 2010 Cuma

'Orijinal' Ronaldo'nun Real Madrid'den Ayrılışı


Barcelona'da 1996-1997'de 49 maçta 47 gol atan Ronaldo o sezon doğmuştu. Kimilerine göre aynı sezon sergilediği bu performans onun dünyanın en iyi futbolcusu olmasını çoktan sağlamıştı bile. Ardından Inter'de harika geçen iki sezon, yaşadığı ağır sakatlık ve Real Madrid'de yeniden doğuş...

Ronaldo Luiz Nazario Lima, 2002'de Real Madrid'e imza attığında ondan çok şey bekleniyordu. 2002 Dünya Kupası'nda sakatlığının ardından yeniden doğmuştu ve bu kez tıpkı eski günlerdeki Ronaldo'yu futbol dilencilerine Real Madrid'de izletecekti. Öyle de oldu. İlk geldiği sezon 44 maça çıktı, 30 gole imzasını koydu. Ertesi sezon yine 48 maçta 31 gol kaydetti. 2004-2005 ve 2005-2006'da da toplamda 39 gol atan Ronaldo, 2006-2007'de Fabio Capello tarafından bileti kesilerek takımdan gönderildi.

Ocak 2007'de Roma Olimpiyat Stadı'nda oynanan Roma-Milan maçında tribünlerde oturup maçı izleyen 'dişlek', gazetecilerin ilgi odağıydı. Ronaldo Milan'a transfer olmuştu. Marca gazetesi o gittikten sonra 'Ronaldo yine mutlu' başlığını atmış ve oyuncuyu böyle uğurlamıştı. Florentino Perez'in 2005-2006'nın ardından takımdan ayrılmasından sonra göreve gelen ve 'İngiliz tarzı bir başkan olacağım' diyen Calderon'da Capello'ya tam destek vermişti.

Fabio Capello Real Madrid'e geldiğinde disiplinini bir şekilde hissettirebilmişti. İtalyan hoca, Dünya Kupaları tarihinin en çok gol atan oyuncusunu bir hamlede Santiago Bernabeu'nun kapısından yollamıştı. İlk başlarda bu kadar, Ronaldo'nun geçmiş sezonlarda Real Madrid'de yaptıklarına bakıldığında 'felaket' ve 'yanlış' olarak lanse edilmişti. Capello'nun 2006-2007 sezonununa kötü başlaması da bu tezi öne sürenleri haklı çıkartıyordu ancak sezon sonu öyle olmadı.

Capello'nun ilk sezonunda Real Madrid ilk haftalarda son 16 yılın en kötü sezonlarından birini yaşıyordu. Yakaladıkları gol ortalamasıysa çok kötüydü. Tüm bunların yanında son sezonların en golcü oyuncusu Ronaldo Milan'a satılmıştı ve tüm oklar Capello'nun üzerine çevrilmişti. Real Madrid Ronaldo ilk gittiğinde '9' numarasını kaybetmişti belki ama zamanla Nistelrooy ve Raul ipleri ellerine alacaklardı.

Real Madrid nihayetinde kupasız geçen yıllara son vermişti. Ronaldo'nun gidişinden sonra topa tutulan Fabio Capello, bu kez Marca ve AS tarafından göklere çıkartılıyordu.

Sezon sonu gelen şampiyonluktan sonra, Ronaldo'nun geçmişte onca yaptıklarına rağmen Real Madrid'den ayrlışı o sezon için 'gaza getirici' bir unsur olarak yorumlandı. Ramon Calderon'un sık sık dile getirdiği gibi 'çalışan formayı kapar' feslefesinin yavaş yavaş yerleşmesi de yine baz çevrelere göre Ronaldo'nun ayrılışı sayesinde uygulamaya konabilmişti.

Ronaldo ayrılsa dahi halen Real Madrid'in bazı taraftarlarınca geçmiş sezonlardaki inanılmaz başarısı sebebiyle halen çok seviliyordu. Hatta bazı kesimlere, çift haneli sayılara ulaşan Ruud Van Nistelrooy bir türlü yaranamıyordu. Ancak Fabi Capello Ronaldo'nun son hali hakkında böyle düşünmüyordu. Ona göre Ronaldo artık tam bir profosyonel sayılmazdı ve bir yüktü. Bü yüzden de Milan'a göndermişti. Sezon öncesi Ronaldo'nun yapılan antrenmanlarda Capello'nun direktiflerine uymaması, İtalyan teknik adamın tezlerini de doğrular nitelikteydi. Kulüpteki personel buzdolaplarını kilitliyordu! Hatta bir gün Capello, "Bu kadar şişman olduğun halde neden zayıflamak için kilo vermiyorsun? Eski Ronaldo'yu istiyoruz" diyerek son kez onu kurtarmaya çabalasa da bu bir işe yaramadı.

Ronaldo'nun gidişi ile birlikte ilk Galactico döneminin de simgelerinden biri yok olmuştu. Raul, bu işten galip çıkan oyuncu olmuştu. Takımda yeniden İspanyol çekirdek ön plandaydı ve ertesi sezonda bu çekirdeği bozmayan Bernd Schuster, takımı tekrar şampiyon yapmıştı. Ronaldo'nun ayrılmasından sonra büyük işler başaran Real Madrid, lig şampiyonu olmasının yanında tüm zamanların en iyi lig performanslarından birini de sergilemeyi başarmıştı...

Futbolu Bilmeyenler


2007-2008 La Liga sezonu...

Santiago Bernabeu...

Real Madrid ve Barcelona, ilk yarıda Real Madrid'in 1-0 kazandığı lig maçının rövanşında karşı karşıya geliyorlar. 

Real Madrid, 7 Mayıs 2008'de şampiyonluğunu ilan ederek çıktığı maçta kendi evinde Barcelona'yı ağırlıyor. Barca'lı futbolcular ezeli rakiplerini alkışlayarak karşılıyorlar büyük bir erdemle. İlk yarıyı 'Futbolu Bilmeyen' Bernd Schuster'in Real Madrid'i Raul ve Arjen Robben'in golleri ile 2-0 önde kapatıyor. İkinci devre Gonzalo Higuain ve Ruud Van Nistelrooy durumu 4-0 yapıyor, Barcelona'dan cevap son dakikalarda Henry'den geliyor ve Real Madrid 4-1 kazanıyor.

O sezon oynanan El Clasico'ların ilkini 'Futbolu Bilmeyen' Rijkaard'ın Barca'sı, diğerini de 'Futbolu Bilmeyen' bir başka antrenör Schuster'in Real Madrid'i kazanıyor... Geriye 'Futbolu Bilmeyen' bu iki adamın aynı kareye sığmış fotoğrafı kalıyor... 

Marca basıyor manşeti, "Schuster, aslında iyi bir teknik direktör değil. Fabio Capello'nun temelini oluşturduğu takımı aldı"

Bir yerden tanıdık geldi mi?


Bu da Bonus olsun. Jose Mourinho, Van Gaal'li Barcelona dönemlerinde Pep Guardiola birlikte aynı yedek kulübesinde.

Andre Santos ve Gerçek Potansiyeli


Fenerbahçe'de gösterdiği performans ile sık sık eleştirilen Brezilyalı sol kanat oyuncusu Andre Santos, Real Madrid haberlerinden sonra bu kez Barcelona'nın gündeminde. Brezilya Milli Takımı'nda da kendisine sürekli yer bulan ve Corinthians'ta oynadığı dönemlerde de sık sık Barcelona'nın takibine giren sol kanat oyuncusu yapılan onca eleştiriye rağmen nasıl büyük kulüplerin ilgisini çekiyor?

Bu sezonki formuyla zaman zaman Fenerbahçe taraftarını üzen ve geçtiğimiz sezonun ikinci yarısındaki performansı aratan Andre Santos, tüm bunlara rağmen kesinlikle özel bir oyuncu. Yetenekli ve hücumcu bek oyuncularının takımlara artı değer kattığı şu günlerde formu daha yükseye çıkacak olan bir Andre Santos Fenerbhaçe'ye kesinlikle daha faydalı olacaktır. Tüm bunlara Andre Santos'un tekniği ile beraber topu oyuna sokma becerisi ve soğukkanlılğı eklendiğinde iyi bir oyuncu çıkıyor karşısınıza. Tabii tüm bu söylediklerimiz formda ve istekli olduğu zamanlarda belirginleşiyor. Aksi durumda bolca eleştirilen bir Andre Santos bize merhaba diyor. Daha formda olursa önünde oynayan Stoch gibi hem hareketli, hem de top tekniği yüksek olan bir oyuncu ile uyumlu bir görüntü içine girecektir.

İspanya'nın transfer haberlerinde önemli başarıları ile bilinen radyosu Cadena Ser, Barcelona'nın Andre Santos'u gelecek sezon transfer etmek için takibe aldığını bildirmişti yakın zamanda. Yine aynı İspanyol basını, Andre Santos Corinthians'ta 2008-2009 sezonunu geçirirken Barca'nın izlediğini yazmıştı.

Peki Andre Santos'un bu kadar ilgi çekmesine rağmen Fenerbahçe taraftarı tarafından sık eleştirilmesinini arkasında yatan ne? Cevap basit. Yeterince istekli görünmemesi ve bunu taraftara bir türlü hissettirememesi. Yine bu tarz oyunculara yaklaşımda çok önemli. Özellikle Brezilyalı oyuncularda sık sık görülen 'küsme' 'kırılma' gibi durumlar, oyuncuya yaklaşımın bir eseri olabilir. Aynı duruma sol kanadın diğer bir alternatifi Caner Erkin'de rastlamak mümkün değildir mesela. Andre Santos'un şuan yaşadıkları bununla ilgili olabilir.

Herşeyi bir kenara bırakırsak Andre Santos ile ilgili çıkan transfer haberlerinden sonra onun yurtdışına iyi bir rakamla iyi bir takıma gitme potansiyelinin Spor Toto Süper Lig'in en iyilerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Mevcut sorunların ortadan kalkmasıyla beraber daha önce Andre Santos'un bol yıldızlı performanslar sergilediğine sıkça şahit olduk. Ama tabii tüm bunlar kötü performanslarını arasında yitip gidiyor zaman zaman. Son oynanan Bucaspor maçındaki vasat futbolunun gündeme gelmesi, onun aslında yüksek olan potansiyelinin unutulmasına yol açıyor.

Son olarak Andre Santos'un Barcelona ya da Real Madrid ile ilgili çıkan haberlere inanmayıp gülmek yanlış olur. Çünkü ben Brezilyalı oyuncunun gerçek potansiyelini sergilediğinde bu iki takımda da kendine yer bulabileceğine inananlardanım. Aşağıdaki video, aslında Andre Santos'un gerçek potansiyelini gösteren bir bütün. Bununla yazımızı bitirelim.




Oğuz Öztürk, Goal.com

19 Kasım 2010 Cuma

"Başlangıç"


18 Kasım 2010 Perşembe

Fenerbahçe için orta sahanın ilacı kim olur?



Ocak ayındaki transfer dönemi yaklaşırken Fenerbahçe 'yaralı' bölgesi olan orta alana takviye için daha çok çalışıyor. Bazı kesimlerde Fenerbahçe'nin devre arasında bu bölgeye bir transfer düşünmediği ve sezonu mevcut isimlerle bitirmeyi planladığı düşünülüyor ancak genel kanı son günlerde vurdum duymaz olan Cristian'ın takımdan gönderilip bu mevkiiye bir transfer yapılacağı yönünde. Sakat olan Selçuk Şahin'in Cristian'dan daha verimli olduğu düşünüldüğünde Brezilyalı oyuncunun yerine alınacak daha kaliteli bir defansif orta saha oyuncusu Fenerbahçe için büyük bir artı olacaktır.

Peki bu isimler kimler olabilir? Genel anlamda Aykut Kocaman'ın talepleri üzerine Fransa pazarına yönelen Fenerbahçe'de öncelikli hedef dayanıklı ve defansif anlamda yüksek düzeyde olan bir orta saha... Emre Belözoğlu'nun sakatlıktan döndükten sonra onun yükünü hafifletebilecek bir isim olması ilk hedef.

Mehmet Aurelio takımdan ayrıldığı günden bu yana bir türlü dikiş tutmayan bölge için en güçlü adaylardan bir tanesi Juventuslu Mohamed Sissoko. Valencia'da oynadığı dönemde 'yeni Vieira' olarak sürekli lanse edildi ancak çok fazla gelişim gösterdiği söylenemez. Oyuncunun fiziksel özellikleri ve oyunu okuma şekli kesinlikle en büyük artıları. Zaten Fenerbahçe için bireysel yeteneklerden çok, akıllı oynayabilen ve fiziksel gücü üst düzey bir orta saha oyuncusu ilk hedef konumunda. Atletik yapısı ve tüm orta alanın yükünü kaldırabilmesi nedeniyle zaten kendine Liverpool, Juventus gibi takımlarda yer buldu bugüne kadar. Aldığı topları da en iyi şekli ile kullanabilmesi ve zaman zaman hücumada destek vermesi artı yönleri olarak sıralanabilir. Son olarak Sissoko ile ilgili ilginç bir not: Malili oyuncu kariyerindeki ilk golünü Valencia forması ile Beşiktaş'a atmıştı...

Fenerbahçe ile adı sıkça geçen ve gündemde olan, ancak transferleri bir hayli zor olan iki isim daha var. Bu isimlerden biri geldiğinde kesinlikle nokta atışı olacaktır ancak Lassana Diarra ya da Nigel De Jong'un transferleri Fenerbahçe adına bir hayli zor. Lass ile ilgili kişisel düşüncem Real Madrid'in arka planında bulunan en önemli oyuncularından biri olduğu yönünde. Chelsea'de de Jose Mourinho ile birlikte çalışan oyuncunun en büyük destek vereni yine Mourinho'nun kendisi. Zaten sezon başında takımdan ayırlmasını 'ona ihtiyacım var' diyerek engelleyen kendisiydi. Arsenal'e gittiğinde Arsene Wenger tarafından beğenilmemiş, Portsmouth'ta güzel bir performans sergileyerek kariyerinin zirvesine yani Real Madrid'e gelmişti. Fenerbahçe'de orta saha sıkıntısı dendiğinde akla gelen iki isim var bildiğiniz gibi: Aurelio ve Appiah. İşte Lass, Fenerbahçe'de Appiah tarzında fayda sağlayan bir oyuncu olabilir eğer gelirse. Üstelik teknik kapasitesinin mevkisinde oynayan diğer oyunculara nazaran daha iyi olması onun artı yönleri. Bitmek bilmeyen enerjisinin yanında çalım atıp adam eksiltme yeteneklerinin yanında zaman zaman tehlikleli şutlar da çıkartabiliyor. Fenerbahçe adına Real Madrid'in diğer Diarra'sı olan Mahamadou ve Arjantinli Fernando Gago plaseler...

Nigel De Jong kesinlikle sınıf olarak Lass'ın altında bir oyuncu. Ancak tıpkı Lass'ın gibi onunda Fenerbahçe transferi adı geçmesine rağmen epey zor. Güçlü fiziği, hırslı oyun tarzı, sert ve yıldıran futboluyla, saha içinde yere sağlam basan duruşuyla, oynadığı mevkinin hakkını ortalamanın üzerinde veren bir futbolcu. Futbolun 'Hitler' i gibi bir isim yakıştırılan Hollandalı oyuncu Türkiye'ye adım atsa malzemesi çok bol olacaktır ancak bu ihtimal şimdilik uzak görünüyor...

Bordeaux formasını terleten Alou Diarra yine Fenerbahçe ile ismi geçen bir isim. Tıpkı Sissoko gibi İstanbul'a gelmesi Lass ve De Jong'tan daha mümkün görünen bir futbolcu. 'Patrick Vieira' modeli diyebileceğimiz bir oyuncu ve boyuna rağmen top tekniği de iyi. Eğer Fenerbahçe Aurelio'dan bu yana devam eden sıkıntıyı bitirmek istiyorsa bence en güçlü aday kesinlikle Alou Diarra olmalıdır. Yaşadığı Liverpool ve Bayern Münih maceralarının başarısız olması kesinlikle onun kötü bir oyuncu olduğu anlamına gelmiyor. 29 yaşındaki Fransız, 2007'de Lyon'dan transfer edildiğinden bu yana Bordeaux'un en verimli ve istikrarlı oyuncusu olmayı başardı. Sonuç olarak Fenerbahçe'ye imza atması çok zor değil ve ciddi düşünülmeli...

Son olarak Fenerbahçe için bir ismin daha adı geçiyor ki, ütopyadan ibaret olsa da gerçekten heyecan verici; Gennaro Ivan Gattuso...


Oğuz Öztürk, Goal.com

16 Kasım 2010 Salı

Kanlı Tango


Ulusların coğrafik, ekonomik ve sosyo kültürel özellikleri, yaşamlarının her alanında davranış ve yaşayış biçimlerini etkiler. İnsanlar ait oldukları toplumların koşullarına uymak zorundadırlar. Bir ulus için çok önemli olan bir olgu diğer biri için önemsiz veya sıradan olabilir...

İşte futbol kavramı bunlara en güzel örneklerden biridir. Dünya nüfusunun % 80’nini yakından ilgilendiren bu spor olayı, bazı toplumlarda çok farklı algılanmaktadır. Kimi ülkeler sadece hobi olarak bakar, kimisi taraftar olarak hafta sonlarını stadyumlarda geçirir. Kimilerinde ise 365 gün 24 saat etkisinden kurtulunmayan kurtulmak istenmeyen, yenen yemek, atılan adım, alınan nefes gibi bir yaşam biçimidir. Tıpkı Amerika’nın güneyindeki çılgın futbol ülkesi Arjantin’de olduğu gibi.

Güçsüz ekonominin, güçlü ülkelerin kıskacında eridiği bir ülkedir Arjantin. Halkın büyük bölümünün sefalet içinde maddi zorluklarla mücadele etmesi, zengin fakir farkının uçurumlar kadar büyümesi, insanların sosyal hayatlarını mutsuz geçirmesini sağlamıştır. Mutlu olabilmek için aranan neden stadyumlarda bulunmuştur. Özdeşleştikleri takımlarıyla beraber hareket etmeye başlar insanlar, hayatlarında hiç olmadıkları kadar başarılı ve mutlu hissederler kendilerini takımlarının bir galibiyetinden sonra...

Koca Arjantin’in futbol kalbi Buenos Aires’te atmaktadır, nitekim ülkenin en büyük ve nüfusun çoğunluğunu kendine aşık eden iki kulübü burada yaşar. La Boca ve Nunez semtlerinin ev sahipliği yaptığı kulüpler Arjantin sınırlarını aşan bir rekabeti filizlendirirler. Boca Juniors ve River Plate, ölümle yaşam arasındaki ince çizgi. Futbolun yarattığı duygu harikası. Birbirlerini yendikleri takdirde, taraftarlarını bir sonraki randevuya kadar, Amerikalı petrol milyonerinden daha güçlü hissetmesini, daha ukala olabilmesini sağlayacak kadar manevi gücü olan bir olgu...

1901 yılının Mayıs ayında La Boca semtinde, beklenin aksine gözlerini dünyaya açan ilk kulüp River Plate olmuş. İsmi Uruguay Arjantin sınırını oluşturan Rio De la Plata’nın İngilizce’ye çevrilmesinden oluşuyordu. 1923 yılında La Boca semtini terk ederek şehrin kuzeyine Nunez’e taşındılar, bu yıllarda yaptıkları bazı transferlerde altınla ödeme yapmaları onlara “Los millonairos” (milyonerler) lakabının takılmasını sağladı. Forma rengi ilk kurulduklarında düz beyazdı ancak maç yaptıkları diğer beyaz takımlardan ayrılmak adına formalarının önüne çapraz kırmızı çizgi çekerek günümüzde halen kullandıkları formaya kavuştular.

Gelelim ezeli rakip Boca’ya, 1905 yılında kurulan ekibin kurucuları İngiliz İtalyan ve Arjantin’li gençlerin bulunduğu çok uluslu bir grup. Özellikle gruptaki İtalyan’ların Cenova kökenli olması sebebiyle Boca, “Xeneize” yani Cenovalı’lar lakabını almış. Takımın renklerini belirlemek de zorluk çeken bu grup limana gelecek ilk geminin bayrağındaki renkleri takımın renkleri yapmaya karar vermişler. Limana gelen ilk gemi bir İsveç gemisiymiş ve Kulübün renkleri de Mavi-Sarı olmuş böylelikle...

Ezeli rekabetin ilk tohumlarını atan olay River’ın Nunez semtine taşınmasıdır. La Boca’nın kenar bir semt olması dolayısıyla, milyonerler lakabını haketmek için semt değiştirir Riverlı’lar. Bu zaten sosyal patlamanın çok yakın olduğu ülkede, zengin fakir ayrımı yapıldığı iddasıyla ayağa kaldırır fakir Boca’yı, bir düşman gibi bilenirler River’a. Buna karşılık River artık zengin takımıdır küçümser Boca’yı bulundukları fakir mahalleden dolayı... Pis koktuklarını ima ederek “Bosteros” ya da Les Puercos(Domuzlar) lakabını takarlar Boca’ya. Savaş başlamıştır. River taraftarı uzunca bir süre La Boca civarına uğrayamaz bu da River’ın “Gallinas” yani tavuk ismini almasına sebep olur... 
Zenginle fakirin mücadelesi derler bu derbi için. Ama milyonlarca taraftarı olan iki kulüp için zengin fakir ayrımı yapmak sadece popülistlik olur. Bunu söyleyenlere, fakir Boca’nın milyoner başkanını ve ya Zengin River’ın Los Borrachos del tablon grubuna ait taraftarlarını göstermek gereken cevabı verecektir...

Koca bir şehiri ikiye bölünmüştür. İki mabet; La Bombonera ve El Monumental müritleriyle dolar taşar her hafta. Yılda iki defa da bu mabetlerden birinde buluşur sevdalılar. Rakip stada gitmiş olmak, orada takımını desteklemek, kutsal bir olaydır.

Maçtan günler önce maçla ilgili haberler çıkmaya başlar medyada, her dakika her saniye olabilecek herşey mercek altına alınır. Ülkenin çok az bir bölümü o hafta maç olduğunu bilmez. Dünya’nın en güzel oyunun, en sıcak saatleri mavi sarı ve kırmızı beyaz renklerle El Monumental’de ya da Çikolata kutusu La Bombonera’da yaşanır. Maça haftalar kala başlar taraftar hazırlıklara, amaç takımı deplasmanda en iyi şekilde temsil edebilmek rakibinin sahasında boy gösterebilmektir...

Boca ve River taraftarları bunu sıkça yaparlar. Ancak hepsinin bir bedeli vardır. Örneğin La Bombonera’ya giden yol dikenlidir, kolay olmaz hiçbir zaman. Bocalı’lar Gallina yani tavuk avına çıkarlar, ama bir domuz olarak tavuk avlamak kolay değildir. La Boca semtine girdikleri anda elleriyle burunlarını tutup pis koktuğunu ifade eden River taraftarı ünlü “Sos Cagon”, tezahüratını söylerken kendilerini karşılayan La 12’ye de(Boca’nın taraftar grubu) çok hoş görülü davranmayacaktır. Borrachos del tablon River’in tribün liderlerini barındıran grup, Boca kıyılarında çok can yakmıştır, fakat son dönemlerde tribün içi kargaşalar grubun isminin önüne geçmiştir, Adrian Rousseau liderliğindeki grup yine Rousseau’nun 1 numaralı adamı Gonzalo Acro’nun öldürülmesiyle adını duyurmuş ve halihazırda fırtına öncesi sessizlik formatında devam etmektedir icraatlarına.

Fakat Boca tarafının da sicili çok bozuktur. 1960’lı yıllarda bir maçta ellerindeki kağıtları tutuşturup River tribünlerine atmaları sonucu tribünlerde oluşan izdiham 70 River taraftarının hayatına mal olur. Yine 1994 yılında River’in 2-0 kazandığı bir maç sonrası Barra’lar 2 River taraftarını öldürürler. Bunu, stadyum duvarına “Şimdi eşitiz Boca:2 River:2” yazarak ölümsüzleştirmek isterken, Derbiler tarihine damgayı vurmuş olurlar. Boca’nın övünç kaynağı olan bu olaylar, bu kadar şiddetli olmasa da karşılıksız kalmaz. River’in sahası Monumental’de oynanan bir maç sonrası adeta bir savaş stratejisiyle hareket eden Los Borrachos del tablon, Mar Del Plata bölgesinde sıkıştırır Boca’ıl’arı, verilen zaiyat çok fazladır, polisin desteği olmasa bir çok can kaybı yaşayacaktır mavi-sarılar, işte o ünlü sos cagon bestesinin sözlerine konu olan olaydır bu.Tribün, derbinin alfabesidir. Tribün insanının şovları çoğu zaman sahadakileri sollar. Dünya’da, tribünleri turist çeken tek derbidir bu. The Observer “Ölmeden önce görülmesi gereken 50 spor olayı” listesinin en başına River-Boca derbisi izlenmesini koyar .Bir Turist için tehlikeli bir seyahattir bu gerçekleştirdiği. Maçtan önce, belki ülkeye girerken havaalanında bile görmediği muameleyi stad girişinde görür ayrı ayrı 3 güvenlik noktasından geçerek.

Tribünler saatler öncesinden dolar. Bu ülkede 1978’den beri görmeye alıştığımız muhteşem konfeti yağmuru her maçta ziyafet çeker gözlerimize. Yapmak istenilen yegane şey rakipten fazla gürültü yapmaktır. Hele rakip sahadaysanız ve deplasmanda ev sahibinden fazla ses çıkardıysanız bu bir maç galibiyeti kadar önemlidir El Superclassico’da. Diğer latin ve latin kökenli ülkelerde olduğu gibi burada da Classico diye geçer derbinin adı. Ama diğerleri ne kadar uğraşsalar da sadece isimleri benzer bu derbiye, aynı ateşi yakalamak zordur. Çokca zaman bizim medyamız da benzetmiştir iki büyük kulübümüzün rekabetini bu derbiye... Fakat yakından bakınca anlarız öyle olmadığını. Reaksiyon olarak olmasa da, mental olarak üçüncü büyüğümüze yakındırlar...

Boca ile River elmanın iki yarısıdır, biri ekşiyse diğeri tatlı ama hiç bir zaman aynı olmayan. Sadece stadyumlarda değil sosyal yaşamın her anında karşı karşıya gelir ikilinin sevenleri. Yolda karşılaşıldığında ters ters bakılır. Otobüste yakın oturulmaz, çocuğunu Boca’lı öğretmen ve öğrencinin en az olduğu okulda okutmak tercih sebebidir River’lı baba için. Hayatlarının her alanına girer rekabet, giydikleri kıyafetlerinden, içtikleri içeceklere kadar. Boca taraftarı Adidas ürünü giymez Coca Cola içmez. Bir River’lının Pepsi içmeyip Nike giymeyeceği gibi. Çünkü onlar rakiplerinin ürünleridir. Kullanmak futbol dininde günahdır. Aynı dini aynı mezhebi paylaşmalarına rağmen farklı kiliselerde ibadet ederler. Kent merkezindeki bir kilisenin papazının açıklamaları ilginçtir. Maçtan önce River ve Boca taraftarı ayrı ayrı kiliseyi ziyaret ederek takımlarının kazanması için dua ederler. Papaza göre, ikisinin birlikte kazanması mümkün olmadığı için, tanrı hangisini tutuyorsa ona kazandıracaktır. Herkes gidince papaz da tanrının Boca’yı tutuyor olması için dua etmeye başlar... Boca taraftarları öldüğünde kendi taraftar mezarlığına gömülür. Dünya’da sigarası, şarabı, kalemi, iççamaşırı olan kulüpler vardır ama mezarlığı olan tek kulüp Boca Juniors’tur. Kulüp yönetiminin bunu, öldükten sonra küllerinin La Bombonera’ya serpilmesini isteyen taraftarlardan kurtulmak için yaptığı söylenmektedir.Bu kadar büyük kulüp olmak, en azından olduğunu iddia etmek ispata zorlar tarafları, neden büyüklerdir? Bu soruya yanıt vermek çok basittir. Dünya futboluna hediye edilmiş en büyük yıldızlar bu iki kulübün rahle-i tedrisinden geçmiştir. Boca; Maradona ile herzaman öndedir, Dünya’nın en iyi futbolcusunu bünyesinden çıkarmak kolay kolay başedilecek bir durum değildir. Hele ki o en fanatik taraftarlarınızdan biriyse. Diego Maradona her maç La Bombonera’da alır yerini. Bitmek tükenmek bilmeyen Boca sevgisini bütün tezahüratlara eşlik ederek gösterir. Buna karşılık River’ın Di Stefano’su vardır, oynadığı yıllarda Dünya’nın en iyi oyuncuları arasındadır. Ama yetenek fabrikasında üretim hiç durmaz. Veron, Martin Palermo, Riquelme ve Tevez Boca’da yetişen onlarca yıldız’dan sadece bir kaçıdır. Buna karşılık River; Saviola, Aimar, Salas, Crespo gibi süperstarları sunmuştur futbol sahnesine. İki kulübün tek ortak noktası vardır, ve bir türlü paylaşılamaz. Arjantin’in “Comandante”si Ernesto Che Guevara, iki düşmanın ortak düşünmesini sağlayan tek unsurdur Dünya üzerinde. River “Maradona olabilirsiniz ama Che asla” pankartını çok sever. Boca ise her pankartını onun resimleriyle süsler. 

Sahanın içine indiğimizde durumun tribündekinden çok da farklı olmadığını görürüz. Zaten bu kadar büyük oyuncuların bir arada sahada bulunduğu maçlardan sadece ziyafet çıkar. Dünya gözüyle izleyebildiğimiz efsane maçlardan biri El Monumental’de oynanmıştır 2004 yılında. Platform, Copa Libertadores, yani Amerika kıtasının şampiyonlar ligidir. Yarı finalde eşleşen iki kulüp La Bombonera’da 1-0 Boca galibiyetiyle biten ilk maçtan sonra rövanş için buluşurlar Nunez’de. 60 bin River taraftarı final için yanlız bırakmaz takımını. 5 bin mavi-sarı bayrak da sallanmaktadır kale arkasının en üst tribününde. İlk yarısı golsüz biten karşılaşmada, futbol adına herşeyin olduğu ikinci yarı başlar. Hemen 46. Dakikada Vargas, Boca’yı 10 kişi bırakır gördüğü kırmızı kartla. Bu durumdan faydalanan River seyircisiyle coşup 51. Dakikada golü bulur. Daha da hızlanmaları gerekirken karşılarında sağlam Boca savunmasını bulunca sinirleri gerilir ve 84. Dakikada 10 kişi kalırlar rakipleri gibi. Dakikalar 89 olduğunda bütün herkes maçın uzatmaya gideceğini beklerken sahneye çıkan Carlos Tevez takımının beraberlik golünü atar, koskoca stad 5 bin kişinin gol sesiyle çınlar. Sevinç gösterileri sırasında olayı abartan Tevez maç boyunca yedikleri küfürlerin hırsından olsa gerek formasını çıkartıp kollarıyla tavuk gibi kanat çırpar ve lakaplarını hatırlatır River’lılara. Bu Boca’nın 9 kişi kalması demektir. Boca finali düşünmeye başlamışken, santranın hemen sonrasında River galibiyet golünü filelere gönderir. Dakika 90’dır. El Monumental’den yükselen ses gök gürültüsü değil River’ın gol sevincidir. Son düdük çalınır Aynı şehrin iki takımı arasında gol averajı olmadığından maç uzar. Burdan da sonuç çıkmayınca penaltılara geçilir, seri penaltılarda karşılıklı atılan gollerden sonra, tek kaçıran River’ın ünlü golcüsü Maxi Lopez olmuştur. Boca finalist olarak ayrılır sahadan ve 5 bin taraftarıyla paylaşır sevincini. Bu maç da kolay kolay unutulmaz, özellikle Tevez ve o hareketi...

Tribünde ve sahada rekabetin en uç örneklerini verir bu ikili. Her zaman birbirlerinin yok olmasını dilerler tanrıdan. Ama tango, salt bir Arjantin dansı değildir. Tango bir rekabettir. partnerlerin, ayakların ve figürlerin rekabeti. Tango tek başına olmaz, mutlaka bir eşiniz olmalıdır. Bu yüzden River ve Boca her ne kadar birbirlerini hiç sevmeseler de bu en tutkulu tangoyu yalnız başlarına asla yapamazlar...

Yazı: Fuat Tuğlu

---> Man Utd - Man City

Yakında;

.Barcelona - Espanyol,
.Lyon - St. Etienne,
.Ajax - Feyenoord,
.Hajduk Split - Dinamo Zagreb,
.Genoa - Sampdoria,
.Torino - Juventus.

12 Kasım 2010 Cuma

Oyuna girdiğinde gol beklenen 'adam', Adem Sarı.


Eskişehirspor Adem Sarı'yı SC Pfullendorf'dan 40 bin avro bonservis ücretiyle aldığında onu bilenler pek azdı. Ancak aradan geçen zaman içerisinde önce Eskişehirspor taraftarına kendisini çok sevdirdi, sonra da izleyenlere. Artık Eskişehirspor tribünlerinde Adem Sarı 'oyuna Adem giriyor, gol geliyor' olarak anılmaya başlandı. Adına 'Adem'i satanı biz de satarız' isimli gruplar dahi kuruldu. 

Es Es taraftarının kendisini sevdiği esas olay aslında ne güzel bir gol, ne de üst üste atılmış çalımlar... 5 Aralık 2009'da oynanan Eskişehirspor-Fenerbahçe maçının ardından verdiği demeçte 'Büyük takımlardan hangisi senin hedefin?' sorusuna 'ben zaten büyük bir takımdayım' demiş, Almanya'da da Eskişehirspor'u tuttuğunu söyleyince çok sevilmişti...

Adem Sarı'nın farklı yönlerini ortaya koyan bir röportajı var Eskişehirspor Dergisi'nin Ekim sayısında. Aslında röportajı okuduğunuzda onun neden sevildiğini tekrar anlıyorsunuz. Dergi editörü sevgili Erkan Altıntaş'ın yaptığı röportajda göze çarpan en önemli ayrıntı Rıza Çalımbay ve Bülent Uygun dönemleri ile ilgili. Adem, "Eskiden antrenmanlara işe ya da okula gider gibi gidiyordum. Yani mecburmuş gibi. Ama şimdi zevkle gidiyorum" diyerek değişime parmak basıyor ve bize önemli bir sorunun yanıtını veriyor...

Eskişehirspor'un sezon başında yaşadığı sıkıntılar ise çok Adem Sarı'ya göre çok doğru bir tespit olarak kendilerine aşırı güvenden kaynaklanıyor. "Bana göre en büyük problem geçen sezon 7. olmamızdı. Bu sezon başında takım arkadaşlarıma ve bana herşey kendi kendine olacakmış gibi bir rahatlık geldi" diyen Adem, açık sözlü olarak suçu kendilerine veriyor. Taraftarlardan da özür diliyor. Bireysel olarak aslında çok güçlü olan Es Es kadrosu, Adem Sarı gibi düşünen diğer oyuncular sayesinde tekrar geçen sezon olduğu gibi ligi üst sıralarda bitirme başarısına ulaşabilir...

Rıza Çalımbay ile ilgili yaşadığı forma problemi ise farklı bir boyutta Adem Sarı'nın. Gol atan forvet her daim oynar felsefesi ile hareket eden Adem, oynamak istediğini Rıza Çalımbay'a söyledi ancak gelen cevap 'sen sonradan oyuna girdiğinde daha etkilisin' şeklinde oldu. Bir nevii Semih Şentür vakası. Ancak geçen sezonki istatistiklere bakıldığında Adem Sarı'nın attığı 8 golün 4'ü ilk onbirde başladığı Fenerbahçe ve Diyarbakırspor maçlarında. Yani sonradan girip attıkları ile yarı yarıya... Yine bu sezon başında Adem Sarı, takımın en golcü oyuncusu ünvanı ile lige başladı. Ancak 0-0 devam eden maçlarda Rıza Çalımbay'ın oyuna buna rağmen Adem Sarı'yı almaması oyuncunun motivasyon olarak çökmesine neden oldu. 

Eskişehirspor taraftarının Adem Sarı'dan her daim gol beklemesinin oyuncu üzerine büyük bir baskı yarattığını da söylemek mümkün. Adem Sarı bu durumu 'bende insanım' diyerek özetliyor ve ekliyor, 'İnsanların beklentilerini boşa çıkarmamak benim görevim'...

Adem Sarı'nın inancı Eskişehirspor'un ligi 5. dahi bitirebileceği yönünde. Bu konuyla ilgili olarak Bayern Münih örneğini veriyor, Panzerlerin 10 puan geriden gelerek şampiyon olduğu dönemleri hatırlatıyor. Geçen sezon düşüşü sonradan yaşayan Eskişehirspor, bu sezon düşüşü ilk haftalarda yaşadı ve Adem Sarı'ya göre bu durum bardağın dolu tarafı.

Son olarak Adem taraftarları yine kalplerinden vuruyor;

"Eskişehirspor küme düşecekmiş... Bu mümkün değil. Bu takım düşmez. Taraftarlarımıza sesleniyorum, böyle şeyleri kafalarına takmasınlar. Burada Adem Sarı var, Adem varsa sorun yok"

Real Madrid'de Atılmış En Güzel 10 'Vole' Golü




Real Madrid TV'nin Top 10 listelerinden biri. Öncelikle fonda kullanılan müziğin ne olduğunu bilmemekle beraber iyi bir seçim olmadığını belirtmek isterim. Ben birkaç saniye sonra sesini kısıp, David Vandetta - unidos para la musica ile dinledim daha bir hoş oldu. Plase olarak Audioslave - Be yourself denenebilir...

10 - Gonzalo Higuain 2007-2008 - Mallorca

9 - Roberto Carlos 2003-2004 - Marsilya

8 - Steve McManaman 2000-2001 - Real Oviedo

7 - Stielike 1983-1984 - Ath. Bilbao

6 - Zinedine Zidane 2003-2004 - Racing Santander

5 - Santillana 1985-1986 - Borussia de M.

4 - Roberto Carlos 2005-2006 - Mallorca

3 - Van Nistelrooy 2006-2007 - Valencia 

2 - Guti 2000-2001 - Villarreal

1 - Zinedine Zidane 2001-2002 B. Leverkussen

10 Kasım 2010 Çarşamba

Sami Khedira; Ne Cömert Ne Cimri.


İspanyol AS Gazetesi, kendilerine röportaj veren Sami Khedira için başlıktaki cümleleri kullanmış. 'Ne cömert, ne cimri, ayarında..."

Real Madrid'de ilk imzayı attığında Jose Mourinho'nun birşeyleri değiştirdiğinin hepimiz farkına varmış. Öncelikle O, fazla maliyeti olmayan ve Alman Milli Takımı'nın çok önemli bir parçasıydı. Khedira şimdi Real Madrid'e fazlasıyla odaklanmış durumda ve Jose Mourinho ona orta alanda Xabi Alonso ile beraber fazlasyıla güveniyor.

Real Madrid'in Günter Netzer ile başlayan ve Metzelder ile devam eden Alman oyuncularında yedinci sırayı alan  Khedira, (Kendisi Mesut Özil kadar Almandır)  AS'a konuşmuş. Farklı yönlerini merak edenler okuduklarında zevk alacaklardır...

- Başlarda Madrid'de uyum sorunu yaşadın mı?

Sami Khedira (SK): "Evet ama bu geçici bir durumdu. Aslında en büyük problem dil. Hergün İspanyolca dersleri alıyorum ve şimdi bile derdimi anlatabilecek kadar öğrendim. "

- Real Madrid'in seninle ilgilendiğini nasıl öğrendin?

SK: "Tatilimi yaptığım sırada menajerim bana söyledi. Jose Mourinho'nun beni istemesi beni biraz şaşırttı doğrusu..."

- İlk gün ne hissettin? Takım ile ilgili ilk gözlemin ne oldu?

SK: "Doğal olarak Stuttgart'tan daha büyük bir takıma geldiğimi farkettim. Harika bir atmosfer... Zamanla büyük bir ailede olduğumu da kavradım."

- Çocukluk idolün Real Madrid'de mi oynuyordu?

SK: "Evet, Zidane..."

- Zidane'ı ilk ne zaman izledin ve etkilendin?

SK: "1998 Dünya Kupası sırasında. O dönem sadece 11 yaşındaydım ve beni büyülemişti... 2002 Şampiyonlar Ligi Finali'nde attığı golü de unutmam mümkün değil."

- Siyaset ile ilgileniyor musun?

SK: "Hayır, siyaset ile tek ilgilendiğim zaman Merkel'in elimi sıktığı zamandı..."

- Müslüman mısın?

SK: "Hayır."

- Annen Alman ve Bana Tunuslu. Nasıl tanışmışlar?

SK: "Babamın arkadaşı bir Almanla evliymiş ve bu sayede arkadaş ortamında tanışmışlar."

- Baban da futbol oynuyor muydu?

SK: "Evet kalecilik yapıyordu ancak profosyonel değildi..."

- Babanın sana verdiği en önemli tavsiye neydi?

SK: "Hayat değerleri ve ailenin bütünlüğü... Buraya gelmemde onun öğütlerinin etkisi çok büyük..."

- Ballon d'Or için adayın kim?

SK: "Zor bir soru... Xavi olabilir. Sneijder'de... "

9 Kasım 2010 Salı

El Pipita: "Jose'nin bazen konuşmadan dahi isteklerini anlıyorsunuz..."


Gonzalo Higuain'in zaman zaman bariz şansları kaçırması beni deliye döndürse de severim aslında. Ramon Calderon'un yatırımı olan Higuain, aslında daha dikkatli olsa ceza sahası içindeki gol vuruşlarının en usta ismi olabilir... Daha önce de sık sık yazılarımda bundan bahsetmiştim. El Pipita ABC'ye konuşmuş... Güzel de olmuş. Yine İspanyolca, İngilizce, Türkçe arasında devam eden çeviri halkasından sonra sizlerle paylaşalım istedim. 

- Gonzalo, Real Madrid kariyerindeki ilk golünü Atletico Madrid karşısında atman senin için özel olmalı değil mi?

Gonzalo Higuain (GH): Evet, bu durum gerçekten çok özel oldu. Son zamanlarda Atletico'ya başka gollerimde var. Son maçımızı da kazandık. Umarım böyle devam eder!

- Senin için La Liga mı daha zor yoksa Şampiyonlar Ligi mi?

GH: Her iki platformda gerçekten çok farklı. Milan ile oynadığımız maçta Atletico Madrid karşısında oynadığımızdan daha çok zorlandığımızı herkes rahatlıkla fark edebilir... 

- Di Maria ve Mesut Özil gibi takım arkadaşlarının olması senin için iyi bir şans değil mi?

GH: Evet... Müthiş boşluklar yakalıyorlar ve bende rahatlıkla gol pozisyonlarına girebiliyorum. İkisi de harika oyuncular. 

- Jose Mourinho'nun arkadaşça yaklaştığını söylüyorlar. Aranız nasıl?

GH: Çok iyi... Bana çok güveniyor ve bu harika. Her zaman gerçeği söyler. Abarttığımı düşünebilirsiniz ancak bazen hiç konuşmadan baktığında bile ne istedini anlayabiliyorsunuz.

- Peki, yakaladığın başarının sırrı nedir?

GH: Kesinlikle kendime güvenmem. Ve tabii asla pes etmemek. Antrenörlerim ve bababmın bu günlere gelmemde payları çok büyük. Ben de her zaman elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. 

- Benzema genelde senin arkanda bekliyor. Onunla yan yana oynayabilir misiniz?

GH: Elbette... Ancak bu Jose Mourinho'nun tercihi. Sanırım bu oyun stilimiz o seçtiğine göre daha doğru. Benzema için de benim içinde önemli olan sadece takımın başarısı...

---> Mesut Özil: "Müslümanım, ancak arada bir şarap içmek sağlığa kesinlikle iyi gelir..."

---> Xabi Alonso: "Kendimi Emektar Hissetmiyorum"

---> Sergio Ramos: "Barcelona'da oynamak mı?" (I.Bölüm)

---> Sergio Ramos: "Tanımadığım insanlarla yemek dahi yiyorum..." (II.Bölüm)

---> Sergio Ramos: "Taviz Vermem, En İyisi Ronaldo" (III.Bölüm)

Tek Şehir, İki Takım, MU vs MC; Manchester Derbisi.


 

Manchester şehrinde iki renk vardır; Mavi ve kırmızı. Şehrin iki takımı olan City ve United'ı temsil eden bu renkler, gerçekten de iki takım taraftarlarını birbirlerinden ayıran tek neden. Tüm Manchester aynı partiye oy verir, tüm şehir Liverpool'a karşıdır ancak iş City, United rekabetine geldiğinde işler bir anda değişiverir... 

Çoğu Manchester United taraftarının Malcolm Glazer'in kulübün sahibi olmasına verdiği tepkinin tam tersine, City taraftarları Şeyh Mansour'dan oldukça memnun görünüyorlar. Bu gelişimden geçmişteki kötü sonuçlar nedeniyle memnuniyetle bahsediyorlar. Onlara göre eğer kaliteli oyuncularla birlikte güzel bir futbol sergilenecekse hiçbir problem yok. Böyle bir durumda City'liler kulübü kimin finanse ettiği ile ilgili haberlerle ilgilenmiyorlar bile.

Manchester büyük bir futbol şehri. Britanya adasının en büyük ikinci yerleşim yerinde milyonlarca kişi futbol topunun peşinden koşuyor. Man Utd ve Man City'nin maça gelen taraftarların saysının ortalamaları alındığında Avrupa'nın başka herhangi bir kentindeki en büyük iki takımı izleyenlerin sayısından daha fazla olduğu hemen ortaya çıkıyor. Ancak bu iki takım arasında taraftar sayıları dışında bir dengenin olduğunu söylemek çok zor. ManU son yıllarda birçok başarıya imza attı ve atıyor ancak City için son kupa 1976 yılındaki Lig Kupası...

Man City taraftarı övünecek bir kupa ya da şampiyonluk bulamadığı için, kendilerinin farklı olduklarını söylüyorlar. Örneğin City tarfatarları, Man Utd taraftarlarının çoğunun Old Trafford'u 1999'daki Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu ve geçen müthiş bir sezondan sonra desteklemeye başladıklarını söylerler. Man Utd taraftarlarının buna cevabı ise City taraftarlarının Stockport'tan, yani uydu şehirlerden geldikleri yönünde. 

Manchester City'nin 1976'da son kupasını kazandığı kadroda yer alan ve aynı zamanda Manchester United formasını da giyen Peter Barnes, "İki takım oyuncuları benim zamanında dışarıda da görüşürlerdi. Taraftarlar arasındaki nefret o zamanlar yoktu" sözleri ile rekabetin bugün hangi boyuta geldiğini gösteriyor. 

City'nin flamalarında ve pankartlarında yazan 'bu şehir bizim' ve Manchester usülü' yazıları Ciy kulübünün şehre fazlasıyla bağlılığını temsil ediyor. Aynı yazıların ve sözlerin Manchester şehrindeki bilboardlarda kullanılmasından sonra ise yazıların üstünde '35 yıl' ibarelerini görmek mümkün oluyor. Bunu yapanlar tabii ki United'lılar ve amaç 76'dan bu yana kupa kazanamayan rakiplerine gönderme yapmaktan başka birşey değil. 

İki kulübün şehir içindeki coğrafki konumları ve sahiplendikleri kavramlar oldukça karışık aslında. ManU, şehrin kuzey kısmında daha çok destek bulurken, City doğu ve güney bölgelerinde daha çok taraftar kitlesine sahip. City taraftarlarını kızdıran durum ise II. Dünya Savaşı'ndan önce City'nin şehrin büyük takımı olması ancak bunun daha sonradan değişmesi.

II. Dünya Savaşı'na kadar United'ın bir Federasyon kupası'na karşılık aynı kupadan City'de iki adet vardı. City Federasyon Kupası'nı 1904 ve 1934'te, lig şampiyonluğunu da 1937'de kazanırken United 1936'da küme düşmekten son anda kurtulmuştu. Rüzgarın tersine dönmesi ise ancak II. Dünya Savaşı'ndan sonra olabildi. United Matt Busby'yi menajerliğe getirdikten sonra kırmızı şeytanlar tam dört kez lig şampiyonu olmayı başardılar. 1960'lara gelindiğinde ise artık Man Utd'ın üstünlüğü fazlasıyla hissediliyordu...

City, 1968 yılında şampiyonluğu kapmıştı belki ama birkaç hafta sonra United Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazanarak City'nin şampiyonluğunu gölgede bıraktı. Bu arada derbilerde halen ateşli geçmeye devam ediyordu. 1971 yılında City, United'ı Old Trafford'da 4-1 yenmişti ancak bu maç daha çok G. Best'in rakip oyuncu Pardoe'nun ayağını kırması ile akıllarda kalmıştı. 1974'te oynanan derbi ise şiddet açısından kesinlikle en kötüsüydü. O maçta hakem Clive Thomas, City'li Doyle ve United'lı Macari'ye kırmızı kart göstermişti ancak sahada yaşanan kavgalar sebebiyle tüm oyuncular aynı anda oyundan ihraç edilmişlerdi. Yine 1976'da City, Lig Kupası'na giden yolda Manu'yu 4-0 ile geçmişti. İşte bundan sonrasında City'nin başarıları minimuma inerken, Manu kupaları kazanmaya devam etti...

Kırmızıların, Mavilerin elde ettiği tüm başarıları gölgede bıraktıkları yıl kesinlikle 1999'du. Manchester United'ın sezon Şampiyonlar Ligi, Lig Şampiyonluğu ve Lig Kupası ile beraber üç kupa ile kapatması ile beraber manşetlerin rengi kırmızıydı. Bu andan sonra City taraftarları belli başlı derbi maçlarına dikkatleri çekerek işten sıyrılmaya çalıştılar. En çokta 1989'da 5-1 yendikleri maçı anlattılar ancak Manu'nun buna cevabı Kasım 1994'te City'yi 5-0 yenmesi oldu... 


Çarşamba günü oynanacak olan Manchester derbisine az bir zaman kala atmosfer giderek ısınıyor ve taraftarlar arasında çatışmalar şimdiden başlamış durumda.

City, "Susun ve bizi dinleyin. Tezahürata başlıyoruz" derken, United'lılar, "Bütün biletlerini satsanıza, ama satamazlar ki" diyor...

Bakalım Manchester City Manchester United'ı yenip ligde daha iddialı bir konuma gelecek mi, yoksa Roberto Mancini'nin koltuğu sallanmaya devam mı edecek göreceğiz.




----> Manchester City şehrin kazanan takımı olabilecek mi?

----> Futbolun İlk 'Playboy' Antrenörü; "Big Mal"

----> Denis Law; City ile United Arasında Bir İskoç...

----> Manchester, alay şehri...

----> Yeşil - Sarı Man Utd


+

---> Old Firm; Celtic - Rangers
---> Ruhr; Schalke - Dortmund
---> Kızılyıldız - Partizan
---> Merseyside; Liverpool - Everton

Yakında;

.Barcelona - Espanyol,
.Lyon - St. Etienne,
.Ajax - Feyenoord,
.Hajduk Split - Dinamo Zagreb,
.Genoa - Sampdoria,
.Torino - Juventus.

---> @wikipedia, Manchester derby

Edit: ManU taraftarları derbiye hazır...


-Oğuz Öztürk, goal.com-

Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan