20 Mayıs 2010 Perşembe

David Villa & Barcelona




Son 2 senede seyrettiğim Barcelona, benim hayalini kurduğum oyuna en yakın takım; birçokları için de öyledir. Total futbol üzerinden konuşmaya kalksam, vurmaya kalkacak adam çoktur da, zamanında yakıştırdığım modern total futbol kavramı da onların üzerinde eğreti duracaktır. Mutlak top hakimiyetine dayalı, sürekli golü ve hücumu düşünen bir sistem. Sadece bir hücum takımı değil Barcelona, dünyada alan oyununu en iyi oynayan takım ve belki en iyi savunmanın hücum olduğunu bizlere gösteren takım. Ligde attıkları 98 gol ve yedikleri 24 gol istatistiğinin atılan gol karşılığı olsa da, onlardan sonra en az gol yiyen takım ikinci Real Madrid 35 golle. Bu 11 gol mü kazandırdı şampiyonluğu Barcelona'ya? Sanmıyorum ama sistemin getirdiklerinin payı büyük.

Çoğu kişi tarafından Eto'o'nun yerine düşünülen İbrahimovic doğru stilde oyuncu olmasa da, Guardiola'nın aklındakileri açık şekilde önümüze koyuyordu; tamamı ile futbol aklına sahip ve savruk olmayan bir futbol takımı. Oynadıkları pas ve alan oyununun mükemmelleşmesi için gerekli her parçayı bir araya getiriyordu Pep; Puyol'un yerine düşünülen Chygrinski'de bu yönde yapılmış bir transferdir. Yine de İbrahimovic'in sene içinde, özellikle kilit maçlarda, ortaya bir şey koyamaması soru işaretlerini beraberinde getirdi. Inter'e elendikten sonra tercih ettiği Bojan Krkic'in kısa boyuna rağmen bu kadar etkin olmasındaki en büyük sebep, monte edildiği sistemin doğuştan bir parçası olması! Topu havaya kaldırmayan takımın "tehlike anında kırınız" durumu için aldığı İbrahimovic'i kullanamayışındaki en önemli sebep oyun karakteri. İbrahimovic'in ceza sahasını savurma gibi bir özelliği de olmayınca tıkanan Inter maçı gibi maçlar problem oluyordu ki, Pep bunun için de formülü hazırladı: David Villa Sanchez.

Sanırım onun şanssızlığı Valencia'nın Benitez sonrası içine düştüğü durum. Bir türlü toparlanamayan takım ekonomik krize son sürat ilerlerken onu bırakmadı, o da kulübünü bırakmadı. Ancak bir yerde bu kopmanın yaşanması şarttı; dünyanın en iyi forvet oyuncularından birinin cvsinde İspanya Milli Takımı ile Avrupa Şampiyonluğu dışında bir şey yazmaması benim bile içime sinmiyor. Hareketli, göze hoş gelen oyun stilinin yanında teknik ve son vuruş becerisi bu dünyadaki en iyilerden olan bu adamın Barcelona'ya neler vereceği, İbra'nın durumu şimdi konuşulacaklar.

Tixi Beguiristain'ın "Zlatan bir yere gitmeyecek" açıklamasının arkasında yatanları okumaya çalışalım. 6 kupa kazanılan sistemin ilk ve en belirgin değişikliği Lionel Messi'nin standart kenar oyununu bırakıp, ortaya daha yakın, gezgin bir oyuna dönmesi. Sistemin kendi içinde yaşadığı bu tip belirgin değişiklikleri görünce akla ilk gelen Villa-İbrahimovic-Messi üçlüsünün ön alandaki dizilişleri. Oyunu alanlar üzerinden oynayan ve bu yüzden defansif sıkıntı çekmeyen bir takımın defansif zaafiyet çekmesi söz konusu mu? Zannetmiyorum. Torres-Villa ikisinin hemen arkasında sola yakın oynayan Iniesta ile Avrupa şampiyonu olan İspanya'nın hemen hemen benzer bir oyunu oynadığını hatırlatmakta fayda var. Kısacası Villa ve İbrahimovic'in biraz önde Messi'nin biraz arkalarında beklediği deforme bir 4-3-3 seyretmeye hazırlıklı olalım şimdiden.

40 milyon € Villa gibi bir oyuncu için standart bir fiyat. Villa İbra'nın eksik kaldığı hemen tüm özelliklere sahip. Barcelona'nın şimdiki hedefi kendi çocukları Fabregas. Arsenal kaptanını bırakmak istemiyor ama Fabregas'da altın jenerasyonu, bu "uzay takımı" olarak adlandırılan takımla kazanabileceklerini kaçırmama derdinde. Fabregas'ın gelmesi durumunda oluşabilecek Xavi-Iniesta-Fabregas orta sahası ise, rakiplerin kendi toplarını evden getirmelerine sebep olacaktır; hali hazırda her maç %70 top hakimiyeti ile oynayan Barcelona'nın yapacaklarını düşünmek bile istemiyorum.


Fotoğraflar @flickr

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Haftasonundaki final öncesi, geçmiş finallerin en anlamlılarından birine dönüp B. Dortmund'u hatırlayalım...


Roy Hodgson ve anıları derken 1997 Uefa Kupası Finali'ne gitmiş, Schalke 04'ün tarihindeki en önemli başarıyı anımsamıştık geçen hafta. Hazır 1997'ye dönmüşken Borussia Dortmund'u atlamak da olmazdı tabii!

28 Mayıs'taki Şampiyonlar Ligi Finali'nde Juventus'u 3-1 devirip, Almanların uluslararası alanda duble yapmasını sağlayan Ottmar Hitzfeld'ın oyuncularının çoğu çoktan unutulmuştur; bana düşen haftasonundaki final öncesi, geçmiş finallerin en anlamlılarından birine dönüp fosforlu formayla sempati kazanan o Dortmund'luları şöyle bir hatırlatmak...

Stefan Klos: 17 yılının 8'ini Dortmund'a, 9'unu da Rangers'a veren bu bayrak adam; Köpke, Kahn, Lehmann gibi isimlerin arasında hep geride kaldı ve milli forma yüzü göremeden emekli oldu. Pek çok lig şampiyonluğu yaşamış biri olarak İsviçre'de dinleniyor...


Matthias Sammer: Kadrodaki en unutulmaz isim belki de. Şimdilerde Alman Federasyonu'nda görev yapan ve birkaç yıl önce Galatasaray'ın başına geçmekten son anda vazgeçen bu efsane, pek çok başarılı sezon geçirse de en unutulmaz anısını sonlara saklamış ve Avrupa'da yılın futbolcusu seçildiği sezonun ertesinde -ki bu da futbola vedasının 1 yıl öncesi demek oluyor- Dortmund savunmasını muhteşem bir şekilde yöneterek bu Şampiyonlar Ligi zaferinin mimarı olmuştu. Oyunu zekasıyka oynayan büyük bir liderdi.

Jürgen Kohler: Futbolcudan çok matematik öğretmenine benzetsem de hayranlıkla izlediğim fazlasıyla sağlam bir stoperdi Kohler. 105 kez giydiği milli takım formasıyla özdeşleşip, Avrupa'nın sayılı savunmacıları arasına girmişti ancak 2002'de bıraktığı futbola geçen sezon Kreisliga C'de mücadele eden Alemannia Adendorf forması ile dönerek karizmayı biraz çizdirdi. Zira 44 yaşında hala şansını zorlaması ve aradaki 7 sezonda teknik adam olarak dikiş tutturamamış olması, efsane yılların mirasına pek yakışmıyor.

Martin Kree: Şampiyon kadronun en zayıf halkasında sıra. Bochum ve Leverkusen'de iz bırakmış olsa da ne milli formaya ne de Dortmund formasına ısınamadan ve kulübe kokusu üstüne sinmiş bir şekilde futbolu bırakan Kree, unutulası kariyerine unutulmaz bir anı eklediği Juventus zaferinde o sezonki 8. resmi maçını oynamıştı.

Stefan Reuter: Dönemin "Turbo" lakaplı kanat oyuncusu, şimdilerin Dani Alves'i misali ileri geri çalışırdı. Milli formayla 90'da Dünya Kupası, 96'da da Avrupa Kupası kaldıran Reuter, 2004'e kadar devam ettiği Dortmund kariyeriyle de unutulması imkansız oyunculardan biri olarak hafızalarda yerini koruyor olsa gerek.

Jörg Heinrich: Amatör olanları da sayarsak 12 kulüp gezen solak oyuncu, finalin etkili isimlerinden biri olup kariyerinin en istikrarlı günlerini geçirdiği Dortmund'la görebileceği en güzel günü yaşamıştı. 2 Dortmund dönemi arasında oynadığı Fiorentina'da fena işler yapmamış olsa da pek unutulmaz biri olamadan 2008'de veda etti futbola.

Paul Lambert: İskoçya'da kazanabileceği her şeyi kazanarak futbola veda eden bu adam, yurt dışına çıktığı tek sezonda; Motherwell'den Dortmund'a gelip haarika işler yapmış ve finalde genç ama her zamanki gibi muhteşem olan Zidane'ı durdurarak tarihi başarının gizli mimarı olmuştu. Şimdilerde ise istikrarlı yapısını teknik adamlığına yansıtmakla meşgul ve tekrar Championship'e yükselen Norwich City'nin başındaki isim olarak sessiz ve derinden ilerlemekte.

Paulo Sousa: Futbol tarihine oyunu okuma meziyetleri ve kesiciliği ile de geçebilecek kadar kaliteli bir orta saha oyuncusuydu ama o bunu, 96'da Juventus'la Kupa 1'i kaldırdıktan sonra kupanın kokusunu iyi alıp Dortmund'a transfer olarak ve 2 yıl üst üste aynı sevinci yaşayarak başardı. 90'lı yılların ortasında başarıyla eş anlamlı olan Portekizli, teknik adamlıkta da ışık verdiği birkaç sezonun ardından şimdilerde West Ham'la görüşüyor.

Andreas Möller: Anlatırken en az efor sarfedeceğimiz isimde sıra. 10 numara kavramının içini dolduran, üstün tekniği ve karizmatik tavırlarıyla her daim unutulmaz kalan Möller, aynı Reuter gibi hem Dünya Kupası hem de Avrupa Kupası şampiyonlığu yaşadığı kariyerinde hep yıldızlaşan isim oldu ve 97 finalinde de eski takımı Juventus'u yıkanların başında geliyordu. Şimdilerde Kickers Offenbach'ta futbol beyni olarak görev yapmakta.

Karl-Heinz Riedle: 90'ların başına damga vuran Riedle, isminden gelen karizmasını gol vuruşlarındaki zerafetiyle süsleyen fazlasıyla bitirici bir hücum oyuncusuydu. Bu kadroda Dünya Kupası zaferi yaşayan bir diğer isim olarak finale damgasını vurmuş ve attığı 2 golle Juventus'un gardını düşürmüştü. Sonrasında berbat geçen Ada macerasıyla önce gözden sonra da gönülden ırak düştü ama Stuttgart altyapısındaki oğlu Alessandro sayesinde tekrar Riedle ismini duymaya başlayabiliriz.

Stéphane Chapuisat: İsviçre futbolunun yetiştirdiği en büyük isim, 8 muhteşem sezon geçirdiği Dortmund'da bu kupayı en çok hak eden isimlerin başında geliyordu. Zira kendisi hem Bundesliga'nın çekiciliğine hem de İsviçre futbolunun gelişimine öyle katkılar yapmıştı ki bugün bile 80'lerde doğan futbolseverlerin göz bebeği olarak yerini korumaktadır. Finalde sahneyi Riedle'ye bırakmış olmasınıysa alçak gönüllülüğüne bağlamak lazım.

Lars Ricken: Finalde oyuna sonradan giren ve girer girmez 16 saniye içinde 3.golü atıp Juventus'a son darbeyi indiren Ricken, en hızlı golcü olarak Şampiyonlar Ligi tarihine geçmişti. Yine en genç forma giyen olarak Dortmund tarihine de geçmişti ki bu ünvanı Nuri Şahin'e bırakmak zorunda kaldı. Kariyeri içinse fazla söyleyecek bir şey yok, Dortmund'un Bülent Korkmaz'ı olarak 15 sezonu geride bırakıp 2008'de kariyerini noktaladı Alman oyuncu.

Michael Zorc: Finalde takımın en yaşlısı olarak kısa da olsa süre alan Zorc da bir önceki neslin Ricken'iydi. 17 yılda 500'e yakın maç oynayıp Dortmund'un bayrak adamı olduktan sonra 98'de futbolu bıraktı ve yine kulübüne hizmet etmek üzere Genel Menajerlik görevine başladı. Zorc'a dair daha fazlasını anlatmaya benim yaşım yetmiyor ne yazık ki.

Heiko Herrlich: Finalde sonradan şans bulan diğer isim Herrlich'i futbolculuğundan çok beyninde çıkan tümörle hatırlıyorum. 1 sene mücadele ettiği bu beladan kurtulup Dortmund kariyerine devam etmişti Alman forvet ama 2000'ler öncesindeki performansını tekrarlayamadan veda etmek zorunda kalmıştı futbola. Bu sezon Bochum'dan kovularak teknik adamlık kariyerinde irtifa kaybettiğini eklemiş olayım.



18 Mayıs 2010 Salı

Tek Maçın Getirdiği Şans...


Tek bir maç sayesinde tanınan ya da çehresi değişen oyuncular vardır. Bu oyuncular o maçlara kadar pek bilinmezler, ya da gündemde pek olmazlar. Fakat o maçta bir şeyler olur. Hayatlarının maçına çıkarlar, çok önemli bir son dakika golü atarlar ya da asist yaparlar... Ya da as oyunculardan biri sakatlanır, yerine geçerler... Böyle bir durumda içlerinden bu şansını iyi değerlendirenler adından sıkça söz ettirmeye devam eder, o maç dışında birşey başaramayanlar ise ya o maçın veya golün ekmeğini uzun süre yer ya kısa süre de unutulup gider ya da 'gerçek' anlamda vurulur... 

Bunun en güzel örneklerinden biri şüphe yok ki P. Kluivert'tır. 1994-1995 sezonunda  Ajax-Milan Şampiyonlar Ligi finalinde genç bir yetenek sıfatı ile sonradan oyuna girip Ajax adına 86. dakika da attığı gol hem kupayı, hem de harika bir kariyeri beraberinde getirmişti onun için. Patrick o maçın şansını iyi değerlendirmişti.

Karel Pobosrky... Onun şansı kesinlikle Euro 96'daki Çek Cumhuriyeti - Portekiz maçıydı. Almanya'nın lider olduğu grupta İtalya'yı saf dışı bırakan Çek Cumhuriyeti'nin çeyrek finaldeki rakibi Portekiz olmuştu. Maçta Poborsky dakika 56'da aşırtma bir gol ile hem Portekiz'in kilidini, hem de gelecek için Manchester United'ın kapısını açmıştı, gerisi malum...

Arda Turan'ı unutmamak gerek. Onun için 'şans' kesinlikle 2006'daki Mleda Boleslav maçıydı. Arda Turan'daki cevherin herkes farkındaydı fakat kimse bu kadar erken bir patlama beklemiyordu. Arda o maçta kendisini kullanan E. Gerets'in yüzünü kara çıkartmadı ve 2 gol 2 asist ile maça damga vurdu, bir maçın şansını çok iyi kullandı.

Gökhan Gönül. Euro 2008 elemelerinde Türkiye Oslo'da Norveç ile karşılaşıyordu. O sezon başında Fenerbahçe'ye transfer olan Gökhan Gönül çoktan Zico'nun prenslerinden biri olmuştu ancak halen Fatih Terim onu ilk onbir de tercih etmemişti. O maçta sağ bekte görev alan İbrahim Kaş sakatlanmıştı ve Gökhan Gönül oyuna girmek için kenarda görünmüştü. Oyuna sonradan giren Gökhan Gönül kalan dakikalarda Fenerbahçe'den sonra milli takıma da kendini kanıtlamış ve 'tek maçın şansını' değerlendirmişti.

Şans hep olumlu yönde değil elbet. Güney Kore 2002'de kendi evinde tarih yazarken  Ahn J. Hwan İtalya'ya attığı altın gol ile takımını çeyrek finale taşımıştı. Aslında o bir maçın şansını iyi değerlendirmişti ama dış güçler bu şansı onun için kabusa dönüştürmüşlerdi. Attığı bu gol onun kulübü Perugia'dan kovulmasına neden olmuştu... 'Böyle bir oyuncuyu takımda tutamayız...' 

Son olarak Kolombiyalı Andres Escobar... O da bir maç ile akıllarda kalanlardan. 1994 Dünya Kupası'nda ABD karşılaşmasında kendi kalesine attığı gol ile Kolombiya 2-1 mağlup olmuş ve turnuvadan elenmişti. Sonrasında Escobar bir Bar çıkışında Kolombiya mafyası tarafından vurularak öldürülmüştü... Bir maç onun için çok kötü sonlanmıştı...


Peki yakın gelecekte bu tip bir yazıda bugünlerden kimlerden bashetme ihtimalimiz olabilir? 

Fotoğraf @uefa.com

Euro 96 - Çek Cumhuriyeti-Portekiz


15 Mayıs 2010 Cumartesi

1978 || "El Tarık" Efsanesi



Bir Tunuslu'ya gelmiş geçmiş en iyi futbolcunuz kim diye sorsanız, büyük ihtimalle Tarık Diab (Avrupalı kaynaklara göre Tarek Dhiab) diyecektir. 1977'de "Afrika'da yılın futbolcusu" ödülünü almış olan bu adam, Dünya'nın diğer kıtalarında hak ettiği üne kavuşamasa da, Afrika için önemlidir.

1978 Dünya Kupası'nda Tunus'un da içinde olduğu grupta Rummenigge'li, Hansi Müller'li Batı Almanya, o yılların müthiş oyuncuları Lato'lu, Tomaschewski'li, Szarmach'lı Polonya ve Hugo Sanchez'li Meksika vardı. Tunus'ta ise kimseyi sayamıyordu Avrupalı ve Amerikalı futbol severler. Ama Afrikalı izleyeciler biliyordu; 23 yaşındaki oyun kurucu Tarık Diab vardı. Bu adam Tunus'un 10 eleme maçında 7 gol atmıştı.

Hem sağ hem sol ayağını kullanan bir "10 numara" Tarık için Tunuslu otoriteler "120 dakikalık nefesi var" diyordu, "dünyayı sallayacak" diyordu. Tarık ise ilk maçında Meksika karşısında harikalar yaratıyordu. Yatıra kaldıra attığı çalımlar ve müthiş paslar sayesinde Meksika 3-1 yenilmiş, Tarık da takımının son golünü atmıştı. Bu galibiyet bir Afrika takımının Dünya Kupası'nda elde ettiği ilk galibiyet olmuştu. Maçı anlatan Arjantinli spikerin iki lafından biri "El Tarık" olmuştu. Tribünler inliyordu: "El Tarık! El Tarık!" Tarık Diab'ı tanımayan Avrupalı taraftar ise şaşkındı, kimdi bu adam?

İkinci maçta El Tarık ve arkadaşları Polonya'ya 1-0 ile teslim oldular. Üçüncü maç ise Tarık'ın iyi oynadığı maçlardan biriydi fakat ne yazık ki, 0-0 berabere kalınmıştı dünya devi Batı Almanya ile. Tunus beklenmeyeni yaptı, 3 puanla (Bir galibiyet, bir beraberlik, bir yenilgi: 2+1+0) üçüncü oldu grupta ve bir üst tura yükselemedi ama herkesin beğenisini kazandı.

El Tarık bundan sonra, Avrupa hayalini gerçekleştiremedi ve ülkesinde futbol oynamaya devam etti. Tunus milli takımı ise 1998'e kadar Dünya Kupası yüzü görmedi, Afrika Uluslar Kupası'nda başarılı olamadı. El Tarık; Tunus'ta "İmparator", Avrupa'da ise "Tunus'un Netzer"i lâkabını aldı . Bir dönem Suudi liginde de oynadı. 1990 yılındaki İngiltere maçıyla kariyerine son verdi. 2006 yılında BBC tarafından Tunus'un Dünya Kupası efsanesi seçildi. Tunus'un gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu ve en iyi oyun kurucusu olduğu görüşü hâlâ hakimdir, şu an Tunus'ta yorumculuk yapıyor.


2 Haziran 1978 Tunus 3 - 1 Meksika




1986'nın Sürprizi || " El - Magrebia "


Meksika'daki 1986 Dünya Kupası Grupları için kuralar çekilmeye başlandığında birkaç mütevazi futbol takımı gözlerden kaçmıyordu. Irak, Kanada, Cezayir ve bir başka Kuzey Afrika'lı Fas bu ülkelerdi. Hiçbir eleştirmen ya da futbolsever Meksika,Praguay ve Belçika ile aynı gruba düşen Irak'a, Sovyetler Birliği, Fransa ve Macaristan ile aynı gruba düşen Kanada'ya, Brezilya, İspanya ve Kuzey İrlanda ile aynı gruba düşen Cezayir'e galibiyet şansı dahi vermiyordu... Nitekim Öyle de oldu. Irak puansız olarak grupta bir gol atabilmişti sadece. O gol de Belçika karşısında Radhi'nin ayağından gelmişti. Kanada'nın durumu ise içler acısıydı. Gol dahi atamadan grubunda sonuncu olmuştu. Cezayir ise bir nebze oynadığı sempatik ve dirençli futbol ile Kanada ve Irak'tan ayrılıyordu. Onlarda Kuzey İrlanda'dan en azından aldıkları 1 puan ile kupayı tamamlıyorlardı...

Otoriteler Kanada, Cezayir ve Irak ile ilgili düşüncelerinde haklı çıkmışlardı. Ancak onları yanıltan bir ülke vardı. Bu ülke turnuva öncesinde yine sonucu olması beklenen  Kuzey Afrika'lı Fas'tı... Hele ki Portekiz, İngiltere ve Polonya'nın bulunduğu gruptan kurtulmaları 'imkansız' gibi görülüyordu...Ancak tüm Dünya yanılacaktı...

Fas mütevazi ancak mücadeleci bir kadroya sahipti. Kaleyi koruyan ve ülkesinde 'Casablanca' da oynayan Zaki grup maçlarında kalesini gole kapatmıştı. Yine günümüzde Fransa'da oyanan Fas'lı oyuncuların atası olan forvet oyuncusu Abdelkrim Merry harika maçlar çıkartmıştı. Abdelkerim Fransa'da harika bir kariyere sahipti. 1974'ten 1986'ya kadar sırasıyla Bastia, Lille, Toulouse, Metz, Strasbourg ve Le Havre'da oynamıştı. 1986 Dünya Kupası son bulduğunda ise AS Saint-Etienne takımına transfer olmuştu. Tabii takımın antrenörü Brezilyalı José Faria'yıda unutmamak gerek. Brezilya'da Fluminense'de futbol oynayan bu adam 1986 Dünya Kupası'ndan önce Katar milli takımı Al-Saad'ı çalıştırması sayesinde Arap ve müslüman Dünyasında aranan bir isimdi zaten ve 1986'da Fas milli takımı ile çok iyi işler başarmıştı...

Fas milli takımının ilk sürprizi Monterrey'de, Estadio Universitario'da Polonya karşısındaydı. 0-0'lık beraberlik büyük bir başarı olarak lanse edilmişti. Ancak asıl sürpriz yine Monterrey'in ikinci stadı  Estadio Tecnológico'da oynanan İngiltere maçıydı. Bu maçta 0-0 bitmişti. İngilizlerin nasıl bir psikoloji içinde olduklarını o anlarda orada maçı anlatmakta olan Halit Kıvanç şöyle anlatıyor:

" Maçı BBC televizyonu da naklen veriyordu ve efsane isim B. Charlton'da yorumculuk yapıyordu. Bu maçın 0-0 bitmesi onu hem çılgına çevirmiş hem de çok üzmüştü. Yayın esansında ağlayarak 'utanıyorum' demesi bunun kanıtıydı. Ona göre İngiltere'den getirilecek herhangi amatör bir takım daha başraılı sonuçlar alabilirdi. ' Tanrım, bu günleri de mi görecektim' diyerek feryat ediyordu..." Charlton Arjantin ve Maradona karşısında daha büyük bir felaket görecekti ancak o anda Fas'ı yenmeyi başaramayan İngiltere büyük bir şok içindeydi... İngiliz gazeteleri Daily Mail ve The Sun 'Kabus' başlığını atarak şokun ne denli büyük olduğunu gösteriyordu. Portekiz'e 1-0 kaybeden İngiltere liderliği de Fas'a bırakmış olyuordu böylece...

Kuzey Afrikalıların sürprizleri bununla sınırlı değildi. Lider olarak gruptan çıkıp tüm Dünyaya tekrar sürpriz yapmak niyetindeydiler ve bunun için tek engel Portekiz milli takımıydı.  Guadalajara'da, Estadio Tres de Marzo'da Portekiz ağlarına tam üç gol birden bırakan Fas gruptan lider olarak çıkmayı garantilemişti. Portekiz karşısında galibiyetin mimarı olan oynadıkları oyun bir harikaydı. Brezilya hocaları tüm takıma adeta 'samba' yaptırmıştı o maçta. Maçın yıldızı seçilen Abderrazak Khairi'nin golleri birer harikaydı. Fas bu galibiyet ile lider olduktan sonra şüphe yok ki turnuvanın en sempatik takımlarından biri haline gelmişti...

Kuzey Afrikalıların son 16'daki rakibi Batı Almaya olmuştu. Fas yine çok güzel bir futbol oynamış, tam 87 dakika dayanmış ancak Batı Almanya adına dakika 87'de gelen Matthäus'ün  harika frikik golü bir rüyayı bitirmişti... Geriye sadece mütevazi yapısı ile gönüllerde yer eden Faslıların mücadelesi ve B. Charlton'un mikrofon başında ağlaması kalmıştı...

1986 Fas Milli Takımı, Batı Almanya Maçı Kadrosu :

Badou ZAKI (GK) - Labid KHALIFA - Abdelmajid LAMRISS - Noureddine BOUYAHYAOUI - Abdelmajid DOLMY - Mustapha EL HADAOUI - Aziz BOUDERBALA - Abdelkarim KRIMAU - Mohamed TIMOUMI - Lahcen OUDANI - Abdelrazzak KHAIRI

Fas - Portekiz


Batı Almanya - Fas


+

28 Haziran 1998 || Fransa - Paraguay

1974 || Haiti'li Sanon...

1982 İspanya || Fransa - Kuveyt

" Futbol Şampiyonasıydı ama futboldan başka her şey vardı... "  1962 Şili

1982 || Macaristan - El Salvador

1994 Öncesi Birleşik Devletler

Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan