6 Haziran 2010 Pazar

Benitez, Dalglish ve Hodgson


Altı yıllık Liverpool döneminde Rafa tüm Liverpoollu'lar için bir umut olmuştur. Sırf bu sebep bile Rafa'nın arkasında durmaya yeter. Yalnız, geçtiğimiz sezon, baş sorumlusu Amerikalılar olsa dahi, Rafa en aciz, en basiretsiz dönemini geçirmiştir. Aslında bu çöküş, mali yanı dışında tesadüfi de olmamıştır. İlk yıllarında 25-26 oyuncuya dayanan geniş kadrosunun bir sonucu olarak, her maçı farklı düşünen ve bir sonraki maç için en yüksek verim alabileceği 11 kişiyi seçebilen bir Liverpool söz konusu idi. Fakat yıllar ilerledikçe, Rafa'nın -nasılsa- bu avantajını yitirdiğini gözlemledik. Gerçek; Liverpool'un, United, Chelsea veya Arsenal kadar transfer bütçesi olmadığıdır. Ancak, bir diğer gerçek ise, mevcut fonun Rafa tarafından 5-6 oyuncuya deyim yerindeyse çar-çur edildiğidir. Dolayısıyla, kısa süre sonra, artık Benitez'in elinde sürekli optimuma ulaşabilecek bir kadro derinliği ve yapısı kalmamıştı. Crouch kendi isteğiyle ayrılmış olabilir, Keane'nin gönderilişi Mascherano'nun bonservisinin alınışına yorulabilir, Aqua'nın hala zamana ihtiyacı olduğu ya da Riera'nın disiplinsiz tavırlarıyla kendi başını yediği de söylenebilir ama en önemlisi bunların her birinde biraz da Rafa'nın suçlu olduğu gerçeğidir. Rafa hakkındaki satırları tamamlarken, kendince bir Liverpool taraftarı olan bana, yaşadığım en mutlu futbol anı'nı bahşettiği için minnettar olduğumu söyleyebilirim, bir anlamda elin Amerikalısı sayılabilecek insanlara karşı onu savunmak da boynumun borcudur fakat iş kriz yönetmek ve uzun soluklu bir maratonu göğüslemekse doğru adres Rafa değildir.

Kırmızılıların efsanevi kalecisi Grobbelaar "şu an bu iş için en uygun kişi Dalglish'dir." diye buyurmuş ve kulübün yeniden stabil hale gelmesinin, eski günlere dönmesinin ancak Dalglish'in ipleri eline almasıyla mümkün olduğunu eklemiş. Grobbelaar'ın bu açıklamalarının kaleciliğinden daha soğukkanlı ve güvenilir olduğunu belirtmeliyim. Bu görüşlere katılıyorum ve sanıyorum Dalglish'in kulübün başına geçmesine itiraz edecek Liverpoollu sayısı çok azdır. Halihazırda kulübün içinde görev alan (sportif direktörden daha çok danışman gibi bir makamda, aynı zamanda Liverpool Youth Academy'nin başında görev alıyor) efsanenin takımın başına geçmesi Gerrard başta olmak üzere çoğu futbolcunun kaybettiği heyecanın yeniden yeşermesine sebep olacaktır. Ancak, Dalglish'in bu süreçteki en büyük handikapı neredeyse 10 senedir kulübenin başına geçmemiş olması olarak göze çarpıyor. Benim hatırladığım, İskoç efsane en son 2000 yılında 3 aylık kısa bir Celtic macerası yaşamıştı. Yine de, Dalglish'in teknik adamlığı da en az oyunculuğu kadar ışıltılıdır; Liverpool'a son lig şampiyonluklarını ve daha da önemlisi Blackburn Rovers'a Premier Lig şampiyonluğu yaşatmıştır.

Benitez'in gidişinin ardından adı kulüple anılan bir çok hoca var fakat bu isimler arasında benim en çok önemsediğim bir diğer isim Roy Hodgson. Fulham'la başardıklarını buraya sıkça not ettik. Dalglish'ten sonra en güçlü adaylardan biri ki Hodgson'un Liverpool'un başına geçmesi, Premier Lig'de henüz "büyük takım" yönetememiş bir Hodgson'un böyle bir şansı yakalamış olması açısından önemli gözüküyor. Hodgson son iki yılda alabileceği en önemli eğitimi aldı, olgunlaştı, hatta bilgeleşti; şimdiki yeri -bence- kesinlikle Liverpool olmalıdır. Hodgson'un Kırmızılılarla buluşma imkanının sandığımızdan daha çok olduğunu, hatta bu konuda Hodgson'un Liverpool'lu eşini bir ikna aracı olarak kullanılmakta olduğunu da belirtelim.

Dileyelim, Dalglish, Hodgson, O'Neill veya sözü geçen kimi Hollandalılar'dan hangisi gelirse gelsin, işler bir süreliğine Liverpool lehine gitsin. Zira bundan sonra, her şeyden çok şansa ihtiyaçları olacak.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Blues Brothers

Jhon (7), Greame(10) ve Wayne (12)...

 

2 Haziran 2010 Çarşamba

1998'de Yazılan Bir Destan || Hırvatistan


Fransa 1998'de H grubunda Arjantin, Japonya ve Jamaika ile mücadele edip 2. olarak yola devam eden; sonrasında Romanya ve Almanya'yı eleyip turnuvanın sürprizi olan Hırvatistan, yarı finalde Thuram'ın gazabına uğrasa da Hollanda'yı yenip üçüncü olmuş ve tarihi bir başarı yakalamıştı.
 
Gezgin hocalar tarihinin en önemli isimlerinden Miroslav Blazevic'in başında olduğu o takım; uzun boylu ve oldukça teknik oyuncuların yer aldığı görkemli bir kadroya sahipti ve turnuva boyunca herkesin sempatisini kazanmışlardı. Taktiksel olarak da Boban'ın oyun kurucu pozisyonunda yer aldığı ofansif bir 4-4-2'yi tercih eden Blazevic'in Hırvatistan'ı, yine de bazı maçlarda Suker'i önde tek bırakmış ve üçüncülük maçında da liberolu üçlü savunmayla sahaya çıkmıştı. Turnuvanın genelinde tercih edilen 11'i şöyle bir hatırlayalım...

Drazen Ladic: Eski Beşiktaş'lı Mrmic'in önünde Blazevic'in tercihi olan Ladic, bu kadronun en yaşlı ismi olarak oldukça başarılı bir turnuva yaşamıştı. O zamanki adıyla Croatia Zagreb'in bayrak adamı olan ve 16 yılını bu kulüpte geçirip 2000'de emekli olan Ladic, şimdilerde 21 Yaş Altı Milli Takımı'nın başında.

Dario Simic: Sonradan Inter ve Milan formaları da giyecek, o tarihlerin genç ve gelecek vaat eden Croatia Zagreb oyuncusu; turnuva boyunca geri dörtlünün sağında oldukça başarılı görünmüştü. Bu kadronun en çok parlattığı isimlerden biri olan Simic, yıllar boyu medyamız tarafından Galatasaray'a yakıştırıldıktan sonra şimdilerde yuvasında, değişen adıyla Dinamo Zagreb'de oynuyor.

Igor Stimac: Savunma göbeğindeki tecrübeli ve Premier Lig patentli 2 oyuncudan biriydi Stimac. 7 maçta yalnızca 5 gol yiyen takımda emeği en çok olan isimlerden biriydi, şimdiyse NK Zagreb'in hocası olarak yola devam ediyor.

Slaven Bilic: O tarihlerde Everton'da oynayan ama forma şansı bulmakta zorlanan bugünün başarılı teknik adamı Bilic, bu kadronun en çılgın ismi olarak sertliği ve konsantrasyonu ile turnuvaya damgasını vurmuştu. Ancak turnuva sonrası yaşadığı sakatlıklar yüzünden 33 yaşındayken 2001 yılında futbola veda etmişti.

Robert Jarni: Bu kadroda benim en sevdiğim isimdi belki de. Ülkesinin altın jenerasyonun en önemli isimlerinden biri olarak sol çizgiyi mükemmel kullanan Jarni, turnuvaya Real Betis oyuncusu olarak katılmıştı ve 7 maçın hepsinde oynayıp dikkat çekmişti. Çeyrek finalde Köpke'ye attığı golle de hatırlamak mümkün.

Zvonimir Soldo: 39'una kadar giydiği Stuttgart formasıyla bayrak adam olan Soldo, turnuva esnasında 31 yaşındaydı ve en iyi zamanını yaşıyordu. 4'lü savunmanın önünde klasik ön libero olarak faydalı ve gösterişsiz oyunuyla dikkat çeken ve bazı maçlarda Stimac'ın yerine savunma göbeğine çekilen Soldo, şimdilerde Köln teknik direktörü olarak Bundesliga macerasına devam ediyor.

Mario Stanic: Kariyerli ve golcü bir kanat oyuncusu olarak bilinen ve turnuva boyunca Suker'e epeyce destek olan Stanic o dönem Parma'da oynuyordu ve 3-1 kazanılan Jamaika maçında ülkesinin ilk Dünya Kupası golünü atarak tarihe geçmişti.

Zvonimir Boban: Kadronun en büyük yıldızı ve kaptanı olarak turnuvada boy gösteren Boban, pek gününde olmadığı yarı final maçını saymazsak oldukça başarılı bir performans göstermişti. Efsane, 10 yıllık Milan döneminden sonra kısa bir Celta Vigo macerası yaşayıp 2002'de futbola nokta koysa da gelmiş geçmiş en yetenekli oyun kuruculardan biri olarak hala en güzel anılarda yer almaya devam ediyor.

Aljosa Asanovic: Ladic'ten sonra ilk 11'in en yaşlı ismi olarak mücadele eden Asanovic, solda oynasa da kulvarı Jarni'ye bırakıp daha çok Soldo'ya yardım ettiği turnuvada zekası ve çalışkanlığıyla oldukça faydalı olmuştu. Yarı finalde Suker'e asisti yapan da oydu. Ülke futbolunun yetiştirdiği en büyük oyunculardan biri olarak çok gezen ve çok gören Asanovic, 2002'de başladığı yerde Hajduk Split'te futbola veda etti.

Davor Suker: İşte hem bu kadronun hem de turnuvanın esas oğlanı! 6 golle gol kralı olan Suker, Fransa 1998'e o dönem Real Madrid'de oynayan ve kendini La Liga'da ispat etmiş biri olarak gelse de herkesin beklediğinden fazlasını vermiş ve 1-0 kaybedilen Arjantin maçı hariç her maçta gol atıp takımı sırtında taşımıştı. 69 milli maçta 45 golle 2003'te sahneden çekilen Suker, ülkesinde gerçek bir kahraman.


Goran Vlaovic: "Euro 96'da Alpay'ın düşürmediği adam" olarak tanıdığımız Vlaovic, o turnuvanın genç yeteneklerinden biri olarak dikkat çekmiş ve sonrasında Valencia'ya transfer olmuştu. Daha kariyerli ve iddialı bir golcü olarak geldiği Fransa 98'de de tüm maçlarda şans bulup çeyrek finaldeki 3-0'lık Almanya zaferinde bir gol atan Vlaovic, 2004 yılında Panathinaikos formasıyla futbolu bırakmıştı.

Robert Prosinecki, Silvio Maric ve Krunoslav Jurcic'i de unutmamak lazım tabii. Bu isimler de en çok şans bulan yedeklerdi. Özellikle hem Real Madrid hem Barcelona forması giymiş biri olarak ülkesinin en gözde oyuncularından biri olan Prosinecki, orta sahayı 5'ledikleri maçlarda önemli rol üstlenmiş ve biri üçüncülük maçında Hollanda'ya biri de grup maçında Jamaika'ya olmak üzere 2 gol atmıştı.











Real Madrid || 2009 - 2010



Real Madrid için kuş bakışı bir sezon değerlendirmesi yapmak istedim. En geniş hali ile ayrıntılara inmeden baktığımızda La Liga'da toplanan 96 puana ve atılan 102 gole rağmen Şampiyonlar Ligi'nde Ol. Lyon'a kaybedilmesi ve El Clasicoların şampiyonu belirlemesi nedeniyle pek iç açıcı bir sezon olduğu söylenemez 2009-2010 için...

Tamamen yeni yapılanmış bir Los Galacticos'du sezon başındaki. Barcelona'nın yıllardır aynı sistemle devam etmesine bir yaz sezonunda kurduğunuz takımla karşı çıkmaya çalışmak gerçekten çok zor bir iş. Fakat 2009-2010 sezonunda yapılan transferlerin önümüzdeki sezonlarda daha da 'takım' olacakları kesin olarak söylenebilir. Yine sezonu bir kenara bırakırsak yapılan bu transferlerin verilen milyon dolarlara rağmen Real Madrid'de çok büyük bir zararının olduğunu söyleyemeyiz. Satılan 1.2 Milyon Ronaldo forması bunun en büyük kanıtıdır zira... Perez yönetiminin ekonomik alandaki bu başarılarının dışında Robben ve Sneijder gibi iki oyuncuyu takımdan yollayıp Van der Vaart'ı takımda tutması ayrı bir tartışma konusu bana göre. Yine bu iki ismin gittikleri takımlarda Şampiyonlar Ligi Finali'nde karşı karşıya gelmesi de ayrı bir ironi niteliğinde. Ancak tabii Perez yönetimi de kesinlikle Robben ve Sneijder ikilisinin Van der Vaart'tan daha iyi olduğunun farkındaydılar. Ancak Los Galacticos II dönemi yaratılırken takıma para kazandırabilecek iki oyuncunun onlar olması mantıklı geliyor olabilir. Yine Ronaldo'nun transfer olduğu bir takımda aynı tarzdan bir Robben'in varlığı belki de takıma ufak çaplı zarar da verebilirdi bilemiyorum. Yine Robben'in bu sezon tek başına Bayern Münih'te gösterdiği performansı Real Madrid'de kalması halinde beyaz forma ile gösterebileceğinin garantisini vermekte gerçekten zor.

Sezon başında Real Madrid'in Manuel Pellegrini ile anlaşmasından sonra duruma fazla olmamakla birlikte tedirgin yaklaşanlardan biriydim. Pellegrini'nin Villarreal'de yaptıklarının harika bir başarı olmasının yanında Real Madrid'in ağırlığını nasıl kaldırabileceği ve bunca yıldız oyuncuya nasıl davranacağı, takımdaki havaya nasıl etkileyeceği sezon başında soru işaretlerinden bazılarıydı. Ancak kaçan kupaları bir kenara koyarsak sezonun genelinde Manuel Pellegrini'nin endişeleri boşa çıkarttığını, çoğu zaman Real Madrid'in göze hoş gelen bir futbol oynadığını ve Ronaldo, Higuain, Xabi Alonso gibi yıldızlar üzerinde de olumlu etkilerinin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Pek tabii az önce söylediğim 'kaçan' kupaları bir kenara koyup bardağın dolu tarafına baktığımızda böyle bir tablo ortaya çıkıyor. Sezon boyunca sadece iki maçı, Santiago Bernabeu'daki ve Camp Nou'daki Barcelona maçlarını işin içinden çıkarttığımızda Pellegrini için güzel bir sezon geçirmiş demek gayet rahat oluyor. Ancak bilinen bir gerçek şu; El Clasicoların galibiyet ile ( en azından Santiago Bernabeu'dakiler için) kapatılıp sezon sonu şampiyonluk kupasını havaya kaldırmak sezonun kilit noktasıydı. Bu durum oluşmadığından sezon sonu topladığınız 96 puana rağmen başarısız görülmeniz kadar doğal bir durum olamaz. Bunun ışığında Pellegrini için kötü bir teknik direktördü demek te çok yanlış. Onun için sanıyorum en doğru kelime 'şanssız' olacaktır. 2010-2011 sezonunda Pellegrini'nin yerine göreve devam edecek olan Jose Mourinho belki oyun zevki ve pozisyon açısından Pellegrini'nin takımından az da olsa geri de kalacaktır ancak yıllardır özlemi çekilen Şampiyonlar Ligi kupası ancak Jose gibi bir teknik direktörle mümkün olacaktır...

Real Madrid için sezon boyu sıkıntı çekilen bölgenin defans hattı olduğunu söylersek sanıyorum yanlış bir cümle kurmuş olmayız. Roberto Carlos'un ardından bir türlü istenilen ivmeyi yakalayamayan sol bek mevkisi acilen çözülmesi gereken bir sorun niteliğinde. Marcelo'nun zaman zaman sol bekten sol açığa çekilmesi aslında o alandaki sorununun bir kısmını özetler nitelikte. Marcelo çok çalışsa da zaman zaman çok fazla top ezmesi, isabetsiz ortalar ve lig boyunca birkaç maç dışında takıma tam anlamda pozitif katkı sağlayamaması başlıklar halinde verebileceğimiz birkaç problem. Defans hattındaki diğer bir sorun ise iyi huylu hırçınlıktan uzak kalınması ve rakiplere zaman zaman olması gerekenden fazla pozisyon verilmesi. Çoğu maçta Pellegrini'nin tercihi olan Garay'a ise kanımın ısındığını söylemek pek mümkün olmuyor. Onda halen eksik olan bir şeylerin olduğunu gören sadece ben değilim çok büyük ihtimal. Pepe'nin sakatlanması Real Madrid defansının dengelerini de bozdu diyebiliriz. Yine aynı bölgede eğer sakatlanmasa ve eski performansını sahaya yansıtabilseydi eğer C. Metzelder'de uygun bir isim olabilirdi. Metzelder'i en beğendiğim zamanlar Euro 2008'e rastlıyor. Hem Almanya takımının en güven veren oyuncularından birisiydi, hem de turnuvanın en göze çarpan defans oyuncularından biriydi. Üstün hava hakimiyeti, zamanında müdahaleleri ve ileri driplingleriyle iyi işler çıkartmıştı. Arbeloa'nın defansın her yerinde oynayabilme özelliği de maalesef Real Madrid defansının sırıtmasına engel olamadı sezon boyunca. Top rakip takımdayken yer tutması ve kademe anlayışı çok üst düzey olmasa da faydalı olabiliyor ancak top Real Madrid'in ayağındayken bekten yapması gereken bindirmeler maalesef gelmiyor, geldiğinde ise çok faydalı olamıyor. Arbeloa'nın oynadığı mevkiye Sergio Ramos geçtiğinde ise işler tamamen değişiyor.

Sezon boyunca Real Madrid orta sahasının ve forvet hattının en sırıtmayan yerler olduğunu söyleyebiliriz. Orta alanın ortasında Xabi Alonso'nun varlığı büyük bir nimetti Real Madrid için. Bunun dışında artık unutulmaya yüz tutmuş Fernando Gago'nun Pellegrini tarafından tercih edilmesi benim zaman zaman eleştirdiğim konulardan bir tanesiydi. Gago maalesef saha içinde oyunun gidişatına göre birçok oyuncunun üzerine alamayacağı mesuliyeti yüklenmeyi çekinen bir oyuncu. Bunu Real Madrid'de transfer olduğu ilk sezon en iyi yapan adam kesinlikle M. Diarra'ydı. Adaşı Lass Diarra'yıda unutmamak lazım. Zira Lass Mahamadou'nun yokluğu sırasında parlamıştı. Ancak onun daha farklı bir oyun anlayışına sahip olduğunu görmek için fazla futbol bilgisine gerek yok. Bana kalsa Gago'nun yerinde sezon boyunca hiçbir problemi olmayan Lass daha fazla tercih edilmeliydi Pellegrini tarafndan. Kaka'nın ise sakatlanması ve tam olarak takımına katkı sağlayamaması büyük bir şanssızlıktı. Şimdilerde zaman zaman takımdan ayrılacağı söylentileri sağda solda yazılsa da kalması ve Dünya Kupası'nda üst düzey bir performans sergilemesi halinde gelecek sezon Real Madrid'in en iyi oyuncularından bir tanesi olacaktır. Sanıyorum Cristiano Ronaldo'dan bahsetmeye pek fazla gerek yok. Elinden geleni yaptığını söyleyebiliriz. Zaman zaman hırsına yenik düşse de ilk sezonunda başarılı olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. Gelelim Higuain'e. Sanıyorum onda Raul'u gören sadece ben değilim. Son vuruşları, sezgileri, doğru zamanda doğru yerde olması bana hep Raul'u hatırlatıyor. Raul'un orta alan ile forveti birbirine bağlayan özelliklerinin yanına bir de daha hız eklediğiniz zaman Gonzalo Higuain'i elde ediyorsunuz. Özellikle El Diablo'yu artık yavaş yavaş izleyemediğimizi düşünürsek Higuain bu açığı fazlası ile dolduruyor. Attığı goller de bunun göstergesi.


Guti ise sezon boyunca Real Madrid orta alanının yaratıcılıktan uzak kalması ve bu bağlamda sadece Ronaldo'nun ayağına baktığı anlarda hakkını vererek sahneye çıkan bir isimdi. Sonradan girdiği maçlarda oyun anlayışının bir anda değişmesi ve komple tüm takımın daha fazla pozisyona girmesi kesinlikle tesadüf olamaz. Zaten İstikrar, onun Real Madrid'de yakaladığı ivmenin bir diğer adı. Geçmişine göz atan herkes bunu rahatlıkla görebilir. Oyun zekası, topa hükmedişi, takımı yönlendirişi, attığı inanılmaz paslar, sahaya hakimiyet sağlaması onun en iyi yeteneklerinden. Guti yıllardır Real Madrid'de sıradan bir ülkenin kralı olmak yerine, krallığın sevilen ama krallığa aday olmayan prensi olmayı tercih etti hep. Sezon bittiğinde tribünleri selamlaması ve ayrılık sinyalleri vermesi bize biraz üzse de şimdilik takımda. Tabii Jose Mourinho'nun Real Madrid'inde kendine yer bulabilir mi orası da ayrı bir tartışma konusu.

Yeni bir sezona doğru Jose Mourinho önderliğinde giriyoruz. Pellegrini'nin Real Madrid'i zaten La Liga'da tüm takımları yenebiliyordu. Takdir edersiniz ki artık tüm beklentimiz Şampiyolar Ligi'ni kazanmak ve Barcelona'yı yenip şampiyonluğa ulaşmak. Yeni Sezon ile ilgili değerlendirmeyi daha ayrıntılı bir şekilde transferler ve takım kadrosu netleştikten sonra yapmak niyetindeyim...

1 Haziran 2010 Salı

ABD 94 || Saeed Al-Owairan ve Suudi Arabistan



ABD'de düzenlenen 1994 Dünya Kupası birçok takımın kendinden beklenmeyecek yerlere geldiği bir turnuva olmuştu. Yarı finalde İtalya'ya boyun eyen Bulgaristan ve Brezilya'ya yenilen İsveç'in yanında Nijerya ve Suudi Arabistan gibi takımlarda oynadıkları futbolla ve gösterdikleri dirençle turnuvanın sempati toplayan takımlarından olmuşlardı.

Suudi Arabistan milli futbol takımı 1994'te Amerika Birleşik Devletleri'nde Dünya Kupası tecrübesini ilk kez yaşamıştı. Kuralar çekildikten sonra Hollanda, Belçika ve Fas'ın olduğu gruba düşen Suudi Arabistan turnuvanın en kolay rakiplerinden biri olarak görülüyordu. Fakat deyim yerinde ise esasında tam bir kapalı kutuydu 1994'teki Suudi takımı...

Tüm Dünya 1994 Dünya Kupası bittikten sonra farkına varsa da takımın kadrosunda Suudi futbolu için hiçte kötü olmayan ve daha sonra Avrupa'da da top koşturacak olan oyuncular yer alıyordu.

2006 Dünya Kupası'ndan sonra milli takımı bırakan efsane kaleci Mohamed Al-Deayea, Suudi futbolunun Hakan Şükür'ü ve 2000-2001'de Wolves formasını 4 kez giyen Sami Al-Jaber ve defansın en istikrarlı ismi Mohamed Al-Jawad 1994 Dünya Kupası bittikten sonra tüm Dünya'nın dikkatini çeken isimlerdi. Tabii takımın turnuvada bu kadar dikkat çekmesini ve sürprizlere imza atmasını sağlayan Arjantinli teknik adam Jorge Solari'nin katkısını da es geçemeyiz. 

Suudi Arabistan ilk maçında başkent Washington'da Hollanda'ya 2-1 kaybetse de daha 18. dakika da Fuad Amin ile öne geçmeleri ve ilk yarıyı da bu skorla kapatmaları daha o andan sonra dahi otoriteler tarafından konuşulmalarına neden olmuştu. Hollanda karşısında hiç te kötü olmayan bir futbol sergileyen Suudi Arabistan milli takımı her turnuvada ortaya çıkan 'mütevazi sürpriz takım' görüntüsü ile popüler bir takım olmayı başarmıştı. İkinci maçında East Rutherford'da Fas milli takımını yenen Suudi Arabistan, katıldığı ilk Dünya Kupası'nda da ilk puanlarını almış oluyordu. Kimse inanmasa da Suudiler son maçında Belçika'yı yenmeleri takdirde son 16'ya kalıp büyük bir başarıya imza atabilirlerdi...

Enzo Scifo'lu Belçika Suudi Arabistan'ın karşısına mutlak favori olarak çıkmıştı. Araplar ise ilk katıldıkları Dünya Kupası'nda gruptan çıkmanın hayalini kuruyorlardı. Maç başladığında Belçika'nın hesabı golü erken bulmak ve Suudi Arabistan'ın fişini erken çekmekti. Bunun nedeni komşusu Hollanda karşısında Suudilerin gösterdiği direniş ve Hollanda'nın galibiyeti ancak dakika 86'daki golle almasıydı. Ancak Belçikalıların hesapladığı erken gol kendilerinden değil Suudi Arabistan'dan geliyordu. Üstelik daha dakikanın 5 olması insanları daha fazla hayrete düşürmüştü. Golün sahibi Saeed Al-Owairan'dı. İnanılmaz bir gol atmıştı ve o golden sonra gazeteler Al Owairan'ın golünü Maradona'nın İngiltere'ye attığı gole dahi benzetmişlerdi. Bu golle 1-0 Suudi Arabistan'ın galibiyeti ile biten maçtan sonra Araplar tüm Dünya'yı şaşırtmayı başarmışlar ve bir üst tura yükselmişlerdi. 

Son 16'da Arapların rakibi olan İsveç'te kupanın güzel oyun oynayan takımlarından bir tanesiydi. Tomas Brolin, H. Larsson, K. Andresson gibi oyuncular çok iyi form tutmuşlardı. Turnuvanın sonunda kupanın bir başka sürprizi Bulgaristan'ı yenip üçüncülüğe oturan İsveç Suudi Arabistan'ın yarattığı sempatiye dur diyen takım olmuştu. Dallas'taki maçta daha dakika 6'da Dahlin ile öne geçen İskandinavlar dakika 85'te Al-Ghesheyan'ın beraberliği getiren golü ile fena sarılmışlardı. Çeyrek final hayalleri ile yanıp tutuşan Arapların hayallerini ise dakika 88'de daha sonra Fenerbahçe'ye gelecek olan K. Andresson yıkmıştı.

Suudi Arabistan trajik bir şekilde İsveç'e elense de bundan 4 yıl önce Kamerun'un yaptığı gibi turnuvanın en ilgi çekici takımlarından bir tanesi olmayı başarmıştı. Belçika karşısında inanılmaz bir gol atan Saeed Al-Owairan ise 1999 yılında 32 yaşında futbolu bırakmıştı... Yurtdışından birçok talibi olmasına rağmen ülkesinde kalmayı tercih etmiş ve tam 12 yıl Al-Shabab forması giymişti. 

Al-Owairan'ın Belçika'ya attığı gol


Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan