28 Şubat 2010 Pazar

Real Madrid Gibi...



Sezon başında La Liga'da dağıtılan roller değişti artık...

***

Sezonun ilk yarısında herhangi bir ligde herhangi bir takım farklı bir galibiyet aldığında söylenen ilk cümlelerden biri 'Barcelona gibi oynadık' oluyordu. Fakat bu cümle pek kullanılmıyor bugünlerde. Şimdi onun yerine 2 haftada 11 gol atıp farklı galibiyetler alan Real Madrid kullanılıyor... 'Real Madrid gibi oynadık...'

***

30 Ocakta 19 yıllık Deportivo lanetinin 3 golle kırılmasının ardından o maçtan beridir süren Real Madrid resitali Espanyol, Xerez, Villarreal ve son olarak Tenerife ile (1-5) devam ediyor şimdilerde... Bahis şirketleri Real Madrid böyle giderse eğer '2 gol ve üstüne' oran dahi vermeyecekler...

***

Higuain'in 2 golünün ardından faulle gelen Tenerife golü Ronaldo'yu, Kaka'yı ve Raul'u biraz kızdırdı... En güzeli de Raul'un gol atması benim için. Rafael çıkarıyor, Raul en iyi yaptığı işi yapıyor ve 5. gol atıyor. Tenerife'nin  ilk golünün sahibi Ayoze'nin elleri başında... 'Aman Tanrım...' Taraftar ise 1992'yi özlüyor. 'Eski günler...' Geçen hafta MLS'ye gitme haberlerinden sonra Raul'un attığı bu gol benim için sevindirici oldu.

***

Real Madrid gerçekten 'oynama' aşkı  çok büyük olan ve gol attıkça 'doymayan' bir takım... (oldu). Son düdük geliyor, Real Madrid'li oyuncular hakeme bakıyorlar;  "Lütfen biraz daha...". Bizim bünyemizin ihtiyacı olan herşeyi 90 dakika boyunca bize veriyorlar... Tek görmek istediğimiz gol, işte karşımızda...

***

Ronaldo Dünya'daki en iştahlı adam... Tenerife maçında bunu artık çok açık görüyoruz. 'Dişinin kovuğu...' deyimindeki kovuk bir türlü dolmaz bilirsiniz. Ronaldo'nunkide bununla eş anlamlı. Higuain ise bizi uyarmıştı aslında. 'Benzema gibi yetenekli bir oyuncuyu takımımıza kattık. Çok çalışmam gerekecek!.' Çok çalışıyor Gonzalo... Bu yılın sinyalini geçen yıl vermişti, 2009-2010 sezonunun flaş transferlerinden biri de kesinlikle odur. '16 gol...'. 

***

La Liga'da dizi devam ediyor. Barcelona Real'in yaptıklarından heberdar. Haftaya rakip Sevilla... Kolay değil pek tabii. Barcelona ise kıyı şeridinden batıya doğru yürüyüp Almeria'ya gidecek... 

Tenerife 1-5 Real Madrid
Goller: Ayoze (46') (Tenerife), Higuain (29'), (42'), Kaka (48'), Ronaldo (80' pen) Raul (90') (Real Madrid)


Tenerife 1-5 Real Madrid


+

Geçtiğimiz hafta; Villarreal Tavşanı

18 yıl önce, Tenerife vs Real Madrid

ve

Raul'e ithafen 'tekrar'...

***

27 Şubat 2010 Cumartesi

Wenger Neden Farklı ?


Arsene Wenger artık Arsenal ile özdeşleşti. Onun önce Highbury, sonra Arsenal ile karşılaşması ilk görüşte bir aşk gibi. Ekim 1949′da Strasbourg’da doğan Arsene Wenger’in mirası, Kuzey Londra’da küçük bir köşede başka bir boyut kazandı. Ve 10 yılı aşkın bir süredir onu farklı kıldı. Peki neden?

***

Öncelikle her teknik direktörden farklı bir düşünce yapısına sahip olması onu farklı kılan. Hatta Wenger‘in bu düşünce yapısı İngiliz futbolunda bir devrim niteliğinde… Bunlar hangi düşünceler?

***

Yetenek keşfetmek ve onu yıldız yapmak bir sanatsa, Wenger bunu en iyi icra edenlerden. Arsenal’in daha önce adı sanı duyulmayan genç yetenekler ile birşeyler yapmaya çalışması, daha sonra da bu isimlerin birer yıldız olması herkesi şaşkına çeviriyor. Wenger oyuncu yetiştirmekten zevk alıyor ve Theo Walcott ve benzeri gençlerin Arsenal’i tercih etme sebeplerinden biri de bu… 

***

Beslenme futolcu performansı üzerinde en büyük etkenlerden bir tanesi. Euro 96‘da İngiltere milli takımına hazırlanan yemek listesini (domates çorbası, makarna ve tost) görünce İngilizlerin bu işten anlamadığı ortaya çıkıyor. Wenger geldikten sonra ise işler sadece Arsenal’de değil, onun getirdiği model ile tüm İngiltere’de değişti. Wenger göreve başladıktan sonra Arsenal’li futbolcular karşılarında idrar tahlillerinin bile gösterildiği çizelgeler buldular. Gelen başarılarda Wenger’in beslenme konusundaki çalışmaları çok etkili oldu.

***

Herşeyin ve her konun uzmanı ile çalışmak… Bu Arsene Wenger’in büyük önem verdiği bir konu. Kondisyoner, Refleksolojist, masör, osteopat ve hatta berber… Bunların hepsi Arsenal’de Wenger sayesinde mevcut. 

***

Umarım her yönüyle fark yaratan Wenger gibi futbol adamları futbolun çoğu zaman monoton giden durumundan hiç eksik olmazlar…
***


26 Şubat 2010 Cuma

Avrupa'da Başarı İçin Kimler Gerekiyordu?

Fenerbahçe ve Galatasaray maalesef dün akşam son dakikalarda yediği gollerle Avrupa Kupaları'na veda ettiler. İki takımın elenmesine de son derece üzüldüm tabiî ki. Özellikle Fenerbahçe'nin neden elendiğine dair de bir beyin fırtınası yaptık maçı beraber izlediğim arkadaşlarla. Bu beyin fırtınası sırasında günümüzde alabileceklerimizden çok elimizde tutamadığımız adamlara değindik. Hemen sizlerle onları paylaşmak istiyorum. Önce Fenerbahçe'den başlayayım:

Dün takımın bir sürü bahanesi vardı elbette. Sakatlar, cezalılar falan. Ama Fenerbahçe'nin oyuncu seçimlerinde bir yanlışı olabilir diye düşünmekten alamadım kendimi. En iyi kadrosuyla sahaya çıksa da daha iyi seçimler yapabileceğini düşünüyorum. Meselâ sol kanatta bir Brian Nielsen olsaydı, o kanadı tek başına bile kapatabilirdi. Kendisi dinamizminin yanı sıra, sıfıra kadar inen ve orta kesmeyi bilen bir adamdı. Çok da mücadeleciydi, gerektiğinde sertti, bir o kadar da profesyonel. Defansta bir Uche olmalıydı. Risksiz oynayan, hava toplarında etkili. Güçlü fiziğine rağmen çok da ağır olmayan bir oyuncu. Bilica yeteneklerine rağmen fazla risk alıp takımını riske atıyor, Bekir ise güvensiz genel anlamda. Dün iyi oynadıklarını es geçemem yine de. Forvette bir Moldovan olsaydı meselâ. Hem rakibi dağıtan bir oyuncu, hem de bunun yanı sıra basit vuruşları yapabilecek bir yetenekte bir oyuncu. Bir Okocha olsaydı keşke. Sürekli durup üç-dört pas atacak değil, sürekli olarak aktif bir şekilde oyunu yönlendirmeye çalışacak bir oyuncu. Kalede bir Schumacher olsaydı. Yıldırım gibi açılıp yumruklasaydı yediğimiz golde topu. Turan Sofuoğlu olsaydı da Baroni veya Selçuk gibi pasif top çalıcılara tahammül etmek zorunda olmasaydık. Bu saydıklarım en azından bunlar olsa fikrinin ürünüydü. Lefter'lere, Can Bartu'lara, Cemil Turan'lara değinmiyorum bile. Bunlar kalitesinde, stilinde, mentalitesinde oyuncularımız olsaydı final hayal değildi. Ve en önemlisi işleyen tekere çomak sokan Daum gibi bir antrenör yerine Löw olsaydı yada Carlos Alberto Parreira. Oyuncular zaten yerlerinin dışında ikinci pozisyonlarda oynuyorlardı, alışmış gibiydiler ki yerleri bir daha değişti ve oyun gitti elimizden. Emre'nin ne gibi bir sol kanat özelliği var ki?

Galatasaray'a geleyim. II. Devrim denmişti Rijkaard'ın yaptıklarına şimdi ise yerden yere vuruyor vicdansızlar. Galatasaray kendi iyiliği için Rijkaard'la devam etsin. Galatasaray'ın zayıf yerlerinden biri bana kalırsa iki tane beki. Yarı sahayı geçmeyerek oynuyorlar. Hücuma destek sıfır. Uğur sakatlıktan önceki halinin yarısına bile ulaşamadı daha. Bir Filipescu hatta bir Sebastian Perez olsaydı olmaz mıydı? Kaleye gelelim; sadece üç santim sıçrayabilen Franco yerine Taffarel yada Mondragon? Köşeyi iyi kapatmalarının yanı sıra gerektiğinde uçan kaleciler bunlar. Sonra sol beki Hakan Balta mı olur Avrupa Ligi'nde oynayan bir takımın? Hamza Hamzaoğlu daha iyiydi valla. Orta sahada bir Tugay olsaydı. Forvetinizde en azından beğenmeyip gönderdiğiniz Serkan Aykut veya Murat Sözkesen kalitesinde bir adam olsaydı? En azından bunlar olsaydı, Galatasaray turu geçerdi. İki takımdan daha az eleştirilecek olanı Galatasaray gerçi ama o da azıcık nasibini almalıydı.

Şimdi hayıflanmanın sırası değil. "Bunlar şimdi ayaklanıp takıma da katılamazlar, hepsini bir arada görmemeyiz, sen ne diye yazdın bunları be adam?" diyebilirsiniz. Bunları yazma sebebim bir takım şablonu görmek isteyişim. Oynatacağınız oyuncuyu da bunlara göre seçmek. Tugay gittiğinde yeni bir Tugay bulmak zor olur elbette ama en azından asgari olarak onun işini yapabilecek bir adam bulmalısınız. Baroni ile Turan Sofuoğlu bir değil, siz de biliyorsunuz. Demek istediğim takımlarda mevkilerin karakteristiği değişti artık. Fenerbahçe orta sahasına alacağınız adam Baroni gibi değil, Sofuoğlu gibi olmaydı, Leo Franco değil, Mondragon veya Taffarel özelliklerinde bir kaleci Galatasaray kalesini korumalıydı. Bunları bulmak zor diyeceksiniz. Evet, bir anda olmaz ama bugünden sonra altyapıda vereceğimiz eğitimlerle işlerin düzelmesini sağlayabiliriz. Ve yahut takımlarımız transfer politikalarımıza bir göz geçirmeliyiz.

Sadece babamızın tuttuğu takım diye Fenerbahçe'yi, Galatasaray'ı, Beşiktaş'ı tutturma bizlere günümüz futbol çarkı. Meselâ Fenerbahçe'yi Hollanda tarzı oynadığı için seveyim ben. Başka biri Galatasaray'ı Arjantin tarzı mücadeleci oyunu için tutsun. Beşiktaş taraftarı takımını İngilizler gibi geniş alana yayıldığı için tutsun. Machester United, Liverpool, Juventus, Inter gibi takımlar yıllardır oyun stillerini değiştirmiyorlar. Taktiği değiştirmek ayrı bir takımın stilini değiştirmek ayrı. Değiştirmeseydik, gerekli yerlere oyuncu seçerken gerekli oyuncuları alabilirdik. Meselâ ezelden beridir Manchester bekleri tüm çizgiyi kullanan nefesli oyunculardır. Liverpool forvetleri hareketli, mücadeleci forvetlerdir. Barcelona Cruijjf'ten beri aynı topu farklı oyuncularla oynuyor. Küçükken en sevdiğim takım olan Milan'ı neden sevmiyorum artık? Attractive Futbol anlayışından, ihityarlara dayalı defansif sisteme geçişi yüzünden. Bu yüzden yazdım tüm yazıyı da işte...

***

Oyun : Dante's Inferno


"İnsan sevdiği için ölümü bile göze alır." diye bir laf vardır. İşte oyunun da ana konusu bu sözün biraz daha abartılmış halinden, "aşkın için cehennemin dibine gider misin?" yola çıkılmış.
Şahsen ben çarşıya gitmeye üşenen bir insan olarak Dante yi izlerken imrendim. (bu arada kahramın ismi Dante). Direk daha oyunun(filmin) başında ölerek başlıyoruz. Normalde azrailin bizim canımızı alması gerekirken biz onun canını alıyoruz, canını almakla kalmayıp garibimin elindeki tırpanıda alıyoruz. Oyunun ismini aldığı ilahi komedyada ki ilahi aşkıda Beatrice adında ki bir kız. Oyunda kullandığımız 2. silahı da Beatrice den alıyoruz; kutsal bir haç Dante nin her daim yan cebinde duruyor. Silahlarımız da tam olduğuna göre cehenneme sazanlama atlıyoruz.

Seven filminden aşina olduğumuz 7 günah bu oyundada karşımıza çıkıyor. Nedir bunlar; intihar, açgözlülük, hainlik, oburluk vs. Hepsini anladım da oburluğu bir türlü anlamış değilim, oburluk iyi birşey olmayabilir ancak cehenneme gitmeyi gerektirecek kadar da kötü birşey olduğunu düşünmüyorum. Bana kalırsa çıkar oburluğu koy kul hakkını onun yerine daha anlamlı olur.
Oyuna dönelim;
Cehenneme daha girer girmez iblis(lucifer) Beatrice ile sarmaş dolaş karşımızda belirip, kızın artık kendine ait olduğunu ve onunla evleneceğini söylüyor. Bütün katlarda iblisin bu kızdırıcı konuşmaları devam ediyor. Oyun boyunca bol bol karşılaşıyoruz iblisimizle. Oyun bildiğiniz kesmeli biçmeli ilerlemeli (hack and slash) türünden bir oyun. Öyle kafa patlatayım, bulmaca çözeyim diyorsanız size göre değil. Stresli bir günün akşamında eve geldiğinizde stresinizi atmak istiyorsanız açın bunu yarım saat kesin biçin kapayın stres falan kalmaz. 

Ne yalan söyleyeyim oyunu oynamadan önce ne ilahi komedyadan nede animasyon filminden haberim vardı. Oyun sağolsun ikisi hakkında da fikir sahibi olmamı sağladı. Zaten animasyon filmide oyun ile eş zamanlı olarak piyasa çıktığı için bulmak ta zor olmadı. Oyun sadece PS3 ve Xbox platformlarına çıktığı için maalesef Pc de göremiyoruz bu oyunu. Pek te birşey kaybetmiyor Pc kullanıcıları onlar içinde babalar gibi bir buçuk saatlik animasyon filmini yapmışlar. Cehennem, Lucifer, günahlar, ilahi komedya gibi kavramlarla ilgiliyseniz oyunu oynamanıza hiç gerek yok. 6 saatlik oyunun konusunu 1 saat 30 dakikada hızlı yoldan kavrayabilirsiniz. Ama oyunu da tavsiye eder miyim ederim, fırsatınız olursa oynayın derim. Son söz olarak her konsol sahibinin arşvinde bulunması gerekeken bir oyun değil fakat animasyon filmine bir şans vermelisiniz.

O n u r   N a f i
***

A.L.H.Ç



A.L.H.Ç

Bir yardım kuruluşunun... Yok yok. Başlıkta kısa yazdım ki değişiklik olsun. 

Açılım pek moda ya...

" Anamızın Liginde Halay Çekelim " buda...

" Bir Avrupa macerasında daha bize ayrılan sürenin..."

Ne güzel dalga geçiyordunuz değil mi sevgili Galatasaray'lılar?

- Güiza varsa tamam, Fener Avrupa'ya veda...

- Yemişim ülke puanını, saldır Gassaray,

Peki Fenerbahçe'li arkadaşlarım ? Pek fark yoktu. Ezeli rakip heryerde ezeli...

-Yine havalandı bunlar, Atletico bi çaksa da... Alın çok güzel çaktılar. 

Hele Güiza meselesi evlere şenlik. Kemal Sunal'ın Şaban karakterindeki gibi bir tokat 'PAT!' sonra, 'Ah canıııım acıdı mı, gel bi öpeyim...'

Bir tek D-Smart yetkilileri taraf tutmadan iki takım geçsin istiyordu turu!...

Şimdi ne oldu?

Avrupa Arenası'nda başlattığınız düelloyu Anadolu topraklarında devam ettirirsiniz artık. Oğlum akıllanın artık be... Sen burada Galatasaray iyi elendi, Fenerbahçe iyi elendi diye seviniyorsun....

Ama;

Elin oğlu Türkleri iyi eledik diyor. Takmıyorlar bile...

Şimdi, nerede kalmıştık... Hah, 28 Martta derbi var. O güne kadar yiyişmeye devam haydi bakalım...

Yolun açık olsun Lille,

Başarılar Madrid'in aslanları...

***

25 Şubat 2010 Perşembe

Şahin Aygüneş Piyangosu


Bu haftanın yıldızı, Şahin Aygüneş değil aslında. Şahin, "Haftanın Genç Oyuncusu"dur benim listemde. Fakat haftanın yıldızı Ozan İpek'i daha önce uzun uzadıya anlattığımız için piyango Şahin'e vurdu. O da performansıyla konuşulmayı hak etti doğrusu.

Kasımpaşa, Bank Asya 1. Lig'den TSL'ye çıktığı bu sezonun başında transfer etti 1990 doğumlu Şahin Aygüneş'i. Almanya-Ansbach doğumlu genç yetenek, bu sezon Bundesliga 2'de oynayan Karlsruher SC'de futbol hayatına başladı. Karlsruher'in genç takımlarında defalarca forma giyen Şahin, birçok genç gurbetçinin yaptığı gibi Türkiye yollarına düştü.

Yılmaz Vural öncesi adı bile anılmayan bir futbolcuydu Şahin. Kadroda bulunuyordu fakat hani antreman futbolcusu derler ya, tamamen o hesaptı. Düşünün ki A-2'de bile oynamıştı. Başlarda dudak büktüğümüz sonraları çokça pişman olduğumuz Yılmaz Vural-Kasımpaşa ilişkisi, puan anlamında verdiği olumlu sonuçların dışında genç futbolcular da kazandırdı Türk futboluna. Önce stoper Barış Başdaş çıktı "meydane", şimdi de sıra Şahin Aygüneş'de.

TSL'ye muhteşem bir giriş yaptı Şahin. Bir sürü santrforun kariyeri boyunca gol dahi atamadığı üç büyüklerden biriyle, Fenerbahçe'yle başladı gollerine. 81. dakikada Fenerbahçe filelerine bıraktığı top, skoru 1-3'e getirmiş, Fenerbahçe'yi "dönülmez akşamın ufku"na yollamış, Kasımpaşa ve Yılmaz Vural'ı ise sevince gark etmişti. Bu golle Almanya'da dahi yankı uyandırmıştı.

Ardından İBB filelerini buldu Şahin ama 0-2 öne geçilen maç 4-2 kaybedildi. Bir sonraki talihlisi Antalyaspor oldu. Kasımpaşa yine 2-0 öne geçmişti fakat 87. dakikadan sonra gelen gollerle 2-2 bitti oyun. Son golünüyse bu hafta Gaziantepspor'a attı. Beşiktaş rehavetiyle kendinden geçen G.Antep, 3 tokattan birini Şahin Aygüneş'den yemişti.

Ulusal takımımızda U-17, U-18 ve U-21 kategorilerinde forma giyen Şahin, muazzam bir potansiyel barındırıyor. Umuyorum ki doğru yetiştirilir ve Hakan Şükür sonrası net bir isim bulamayan ulusal takımımıza güçlü bir santrfor adayı olur. Henüz 20 yaşındayken yazdıklarımız, bir kariyerin çıkış cümleleri olur umudundayım.
***

Inter 2-1 Chelsea


İşin içinde Jose Mourinho olduğunda, maçların büründüğü kimlik çok farklı oluyor. Bir turnuva maçından ziyade ikili mücadelelere dönüşüyor. Saha içi ve saha dışı tüm faktörleri devreye sokuyor Mourinho kazanmak adına. Kimilerine göre antipatik, kimilerine göre karizmatik bu davranışların işe renk kattığı bir gerçek.

San Siro'da yıllarını geçirmiş, ezeli rakip AC Milan'da hem oynarken, hem teknik adamlık yaparken kazanmadık kupa bırakmamış, o atmosferin her şeyini bilen Ancelotti, bu sefer Chelsea teknik direktörü olarak ziyaret etti Giuseppe Mezza'yı. Jose Mourinho ise Inter teknik direktörü apoletiyle karşıladı Chelsea'yi. Chelsea'nin başında yaptıklarından sonra, Chelsea'nin onun bebeği olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Zaten maç öncesi yaptığı açıklamaların, göndermelerin altında yatan sebep de budur tam olarak. “Bu kupayı tekrar kazanacağım” diyerek eline almadığı Şampiyonlar Ligi kupasını Chelsea'de tekrar kazanamamanın burukluğu var Mourinho'nun içinde kim ne derse desin.

Oyuncuları ile ne konuştuğunu bilmiyorum ama, bizim ülkemizde “kendi takımını baskı altına aldı” şeklinde nitelendirilecek basın açıklamalarından sonra, sahadaki olağanüstü konsantrasyon ve isteğe şaşırmamak, hayran kalmamak elde değil. Zaman zaman bundan ciddi zarar görüyorlar, hafta sonu oynanan Sampdoria maçında olduğu gibi. Sadece kendi oyuncularını motive etmekle kalmayıp rakip üzerinde de müthiş bir baskı uyguluyor. Hırstan ziyade bir sinir gösterisi izliyoruz rakiplerde. Son derece gergin oluyorlar. Bugün Carlo Ancelotti'nin yüzündeki ifade, yenilen erken gol sonrası kalkan tek kaş bunun önemli bir örneği bana göre. Rövanşı kazanır ya da kaybeder; bunu şu an bilmiyorum ama, ilk raundu skor olarak yeterli olmasa da, masa başında uzak ara kazandığı kesin.

Ev sahibi Inter 4-3-1-2 dizilişi ile çıktı sahaya. Onların bu sezon başından beri ezberini yaptığı yapı bu. Topu fazla kullanmaktan ziyade, defansı sağlam tutan, kontralarla ve zaman zaman yükselttikleri tempo ve ön alan presi ile golü bulmayı hedefleyen bir yapı. Mourinho her zaman defans güvenliğini ön planda tutan bir hoca olmuştur. Ancak Chelsea'de geçirdiği ilk sezonun ardından değişim söz konusu; öncesinde hem Porto'da, hem de Chelsea'de ilk yılında, top hakimiyeti ön planda olan takımlar yaratmıştı. Şimdiyse gole çabuk giden bir takımı var. Oyun dominasyonundan ziyade, rakibi eksik yakalama üzerine şekillenmiş bir kurgu. Maçın büyük bölümünde, golü de erken bulmanın etkisi ile, defans çizgisini kendi ceza sahalarının üzerine kadar çektiler. Defansif yönden yapabildikleri üzerine hafta sonu yazdığımız Sampdoria maçında konuşmuştuk. Kendi ceza sahalarında iyi sıkışıyorlar ve çoğunlukla rakibi geri itiyorlar. Ancak Chelsea oyunun bir bölümünde içeriyi zorlamaktan ziyade uzaktan kaleyi bombalamayı tercih edince başları ağrıdı. Cesar'ın bu bölümdeki başarısı göz ardı edilemez. Ancak Stamford Bridge'de ikinci toplar konusunda bu kadar şanslı olmayabilirler.


Chelsea ise Ancelotti'nin meşhur çam ağacı ile çıktı sahaya(4-3-2-1). Ashley Cole'un yokluğunda, devşirme olarak Malouda geçmişti o pozisyona. Maçın genelinde defansif anlamda hiç sıkıntı yaşamadılar bu bölgeden. Bu biraz da, Mourinho'nun bahsettiğimiz oyun yapısından kaynaklı. Chelsea'nin oyun yapısındaki en büyük eksik Andrea Pirlo. Rakip yarı alana yerleştikten sonra enine oyunu bir türlü çabuklaştıramadılar. Bu da oyunu istemeden dış şutlara zorladı. Ancelotti gerek 4-3-2-1, gerekse 4-3-1-2 sistemlerini oynarken naturel kenar oyuncuları kullanmayı tercih eden bir hoca değil. Defansın önündeki üçlüden topun olduğu bölgeye yakın olan oyuncuyu, bek oyuncusunu, öndeki ikiliden birini ve zaman zaman ön oyuncusunu bu bölgeye sokarak işletiyor sistemini. Saha içi hareketlerin son derece önemli olduğu bir sistem yani. Bununla ilgili kendi blogumda Ancelotti'nin açıklamaları yardımı ile yazılmış bir inceleme var; merak edenler buradan bakabilir.

Chelsea oyunun genelinde 3.bölgede enine oyunu oynamada başarılı olamadı. Inter savunması kademeli olarak geriye itti onları. Malouda'nın temkinli oyunu, önde deplase olarak oynayan ikiliden Kalou'nun iyice sol kenara gelmesine neden oldu. Sağda ise Ivanovic son derece başarılı bir maç çıkardı. Sağ tarafta Ballack'dan yeterli yardımı alamaması ve Zanetti'nin dinamik savunması çizgiye inmesini engelledi. Yine de özellikle ilk yarıda dışarıdan çok şut şansı buldular ve sıklıkla denediler. İkinci yarı golü de böyle buldular. Hemen ardından Cambiasso'nun golünün gelmesi biraz talihsizlik; zira oyunun kontrolü iyiden iyiye Chelsea'ye geçmişti.

Gol sonrası Mourinho Balotelli'yi oyuna alarak Malouda'nın bölgesini kullanmayı, Milito ve Eto'o'yu oyundan çıkarmayarak, rakibi defanstan yavaş çıkarmayı ve oyun alanını genişletmeyi düşündü. Bunda başarılı olduğunu söylemek yanlış olmaz; maç boyunca Chelsea Inter'i geniş alanda yakalayamadı. Samuel ve Lucio'nun içeride Drogba'ya aman vermemesi de skorun 2-1 de kalmasına neden oldu. Lampard ve Ballack da kötü oynayınca mağlubiyet kaçınılmaz oldu.

İkinci maç için tahmin yapmak o kadar da zor değil bana göre. Stamford Bridge'de ilk 15 dakikalar her takım için çok sıkıntılı oluyor. Inter'ın top tutabilme kabiliyetini de göz önüne aldığımızda Chelsea'nin sonuca kolay gideceği kanaatindeyim. İzlediğim Inter maçlarında çok etkisiz gördüğüm Eto'o nun devreye girmesi şart. Savunmayı evinde bu kadar geride kuran bir takımdan deplasmanda farklı bir anlayış beklemiyorum. Yine alan bırakmamaya, araya sıkıştıracağı bir gole bakacak Mourinho. Cambiasso yine yaradana sığınıp(!) vurabilir mi Londra'da? Ancelotti pabuç bırakır mı Mourinho'ya? Bu sorular, bilinmezler bu işin renkli kısmı. Keyifli bir rövanş bizi bekliyor. Jose'nin krallığa dönüşü, karşılanışı nasıl olacak acaba...
****

24 Şubat 2010 Çarşamba

Futbolun Sadece Futbol Olmadığının Örneği; Estadio Nacional...


yıl 1973
ve 11 eylül persembe
saat 13'de trt'de
sili'de askeri darbe.
yu es ey, si ay ey, ay ti ti sab lorenz...
arandı tarandı bulundu Pinose
Pinose'nin bıyığı daglıs briyantinliydi saçları. çarpısıyordu son resminde Salvatore Allende


Jhon Lennon'un 'well well well' adlı şarkısına uyarlanan 'Şili'ye özgürlük'te böyle diyordu Bulutsuzluk Özlemi.

***

11 Eylül 1973 tarihi diktatör Pinochet'in sosyalist Şili Başkanı Allende'yi 'askeri' darbe ile devirdiği ve tüm hükümeti katlettiği yıl... Allende herşeye rağmen, hükümet binasında 'kahramanca' kalmış ve ölümü beklemişti... İktiadırını ilan eden Diktatör Pinochet'in öldürülmesini sağladığı tek Şili'li Allende değildi...

Pinochet'in hükümeti ele geçirdikten sonra sözde 'mahkum'ları kapattığı yer Estadio Nacional'di... Bu stadtan şimdilerde nefret edilmesinin nedeni bu... Pinochet'e karşı çıkan herkes bu stadda çeşitli işkencelerle yıldırıldı ve katledildi... Belkide tarihin bir cilvesiydi burası. 1936'da Hitler'in ilk olarak gövde gösterisini başlattığı yer olan Berlin Olimpiyat Stadı ile aynı yapıya sahipti. 1973'te bu stadın koridorlari işkence mekanları, soyunma odaları nezarethaneler, havuzları kan havuzu olmuştur. Tutuklanıp işkence edilenlerin arasında bulunan Şili'li müzisyen Victor Jara, stadın bu koridorlarında kırık elleri ile 'Özgürlük' için gitarını çalmış ve elleri kesildikten sonra yine bu koridorlarda katledilmiştir... Şimdilerde soyunma odalarında birçok yetenekli futbolcunun bulunduğu bu stadı bir tutuklu şöyle anlatıyor : ''Estadio Nacional'un veledromunun soyunma odasında üç kez sorgulandım ve işkence gördüm. Gözlerimi bağladılar, bütün vücuduma vurdular ve bana karımla çocuklarımı bir daha görmeyeceğimi, onlara karşı şiddet uyguladıklarını söylediler. En küçük çocuğum 3 yaşındaydı. Ayaktaydım, bana vuruyorlardı...''

21 Kasım 1973 Estadio Nacional için en önemli tarihlerden biri... O kadar insanın katledildiği Estadio Nacional'de Pinochet tekrar bir futbol maçının oynanmasını ister... Fakat Sovyetler Birliği yanlış seçimdir. Sovyetler sahaya çıkmaz...

***

“Şili’de faşist bir ayaklanma sonucunda yasal hükümetin devrilmiş olduğu ve ülkede kanlı bir terör ve baskı rejiminin hüküm sürdüğü herkesçe bilinmektedir. Santiago Stadyumu futbol müsabakası oynanabilecek bir mekan olmaktan çıkartılmış, Şili’li yurtseverlerin işkence gördüğü bir toplama kampına dönüştürülmüştür. Sovyet sporcuları Şili’li yurtseverlerin kanıyla bezenen bir stadyumda spor karşılaşmasına çıkmayı reddeder.”

***

Sovyetlerin sahada olmadığı, sadece Şili'li futbolculardan oluşan takım(lar) sahaya çıkarlar, Şili bir iki pas yapıp topu 'boş' Sovyet ağlarına gönderir ve maç 1-0 'biter'... Şili takımında bir kahraman
 sahaya çıkmayı önce redderer, sonra ikna edilip çıksa da saha da kılını kıpırdatmadan durur. Bu isim Caszely'den başkası değildir... Caszely bu hareketi ile bir kahraman olur, fakat Pinochet o kadar insanı katletmesine rağmen Caszely'ye dokunamaz, dokunamaz...

***
Şimdiler de CF Universidad de Chile'nin maçlarını oynadığı Estadio Nacional futbolun sadece futbol olmadığının yaşayan bir kanıtı olarak hala bizleri Şili'de selamlıyor...

23 Şubat 2010 Salı

Blog Söyleşileri #13, Banu Yelkovan


Söyleşilerde blog dünyasından dışarıya çıktık bu ayakta... Sıradaki konuğumuz sevgili Banu Yelkovan. Kendisine zaman ayırdığı için buradan tekrar teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar...

1- Bunu sormadan olmuyor... Banu Yelkovan kimdir bize anlatır mısınız?

Sainte Pulcherie sonrası Saint Michel mezunu, Istanbul Universitesi Uluslararası Iliskiler Bölümü’nü bitirmiş ama neden bitirdiğini hala anlayamamış, araya Paris’te fotoğrafçılık kursu sıkıştırmış, basın sektöründe pekçok yerde çalışmış, futbola, okumaya, gezmeye ve politika hariç herşeye meraklı, doğuştan iyimser bir insan.
 
2-Sanıyorum üniversite yıllarından beri sporun içindesiniz. Peki spor yazarlığına nasıl başladınız? Bazı engeller ile karşıalştınız mı?

Spor yazmaya başladığımda çok uzun yıllardır basının içindeydim. Muhabirlikten editörlüğe, yazıişleri müdürlüğünden moda çekimlerine “ne iş olsa yaptım abi” durumunu hayata geçirdim. Spor yazarlığına bir gün Cihangir’deki Smyrna kafede otururken Yiğiter Uluğ’un “Radikal Futbol’a yazsana...” teklifiyle başladım. Herhangi bir engelle karşılaşmadım. Gerçi yazdığım yazıların içeriği itibariyle basının ‘içinde’ olmam gerekmiyor. Maç yazısı yazmıyorum netice itibariyle. Tabii bunda yazdığım gazetenin Radikal’in olmasının da etkisi vardır mutlaka. Basının içinde kadın futbol yazarlarını sevmeyen, istemeyen, çekemeyen, beğenmeyen mutlaka vardır ama yüzüme karşı bir şey söyleyen olmadı.

3-Türkiye'de son yıllarda bir artış olsa da bayanların futbola ilgisi halen çok değil. Sizin ilginiz nasıl başladı?

Kendimi bildim bileli sporla ilgiliyim. Keşke burası başka bir ülke olsaydı da sporla ilgilenmek yerine, spor yaparak büyüyebilseydik! Ama spor yapabilmenin “lüks” kategorisinde olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Yüzmek için 5 yıldızlı otellere, yürüyüş bantlarında yürüyebilmek için pahalı spor salonlarına muhtacız. Spor hayatımızın bir parçası değil, “spora başlamak” diye bir deyim var dilimizde, üstelik bir türlü de başlayamıyoruz! Neyse, kadınlar neden futbolla çok ilgilenmiyor? Bence maça gitmemiş oldukları için ilgilenmiyorlar. Ben bir kez maça giden herkesin futbolu seveceğine inanırım. Tabii sevmemelerinde evdeki erkeklerin tutumu da etkilidir. Bir de şu var, erkeklerin futbolu “sevme” biçimi kadınlara çok uygun değil. Kadınların 90 dakika kımıldamadan, gözlerini ayırmadan ekrana bakabilmeleri için evdeki futbolu seven erkeklerin, rakip takımın ataklarında “ofsayt” diye bağırmak ya da ekrana küfretmek dışında birşeyler söylemeleri, maça kadınların ilgisini çekecek açılar getirmeleri şart.

4-Yazılarınızda futbolun arka planda olan yüzünü daha çok ele aldığınızı görüyoruz. Bunun nedeni nedir?

Çünkü futbolcunun formasının içindeki “adamın” karakterinin sahadaki oyun stilini bile belirlediğini düşünüyorum. Bu yüzden o adamı merak ediyorum. Bana göre ülkelerin kültürel kodları, futbolu sevme, hatta oynama şeklimizi belirliyor. Yazılarımda da bu konulara kafa yormaya çalışıyorum. Benim için çok çalışkan ve kendini geliştirmiş bir oyuncu, çok yetenekli ama üzerine hiçbir şey koymamış bir oyuncu kadar, hatta ondan daha değerlidir. “Yetenek kültü” olan bir ülkede yaşıyoruz. Bunu sık sık söylüyorum ama ben yeteneksizlerin bile spor yaptığı, yapabildiği bir ülkenin hayalini kuruyorum. Aynı sebepten, bu ülkeden defans oyuncusu çıkmaması da içime derttir mesela. Çünkü defans oyuncusu olmak için yetenek yetmez, azim, çalışkanlık, öğrenmek, öğrenmeye açık olmak da gereklidir.

5-Futbol hayatın ta kendisidir... Yoksa değil midir?

Futbol hayatın önemli bir parçasıdır ama kendisi değildir. Hayatı sadece futbol olan ve onlarla başka bir şey konuşamadığınız insanlar sıkıcıdır. Bu ülkede futbolu kendi kişisel kariyerleri üzerinden anlatan, anlamlandıran, üstelik bunu –dir, -dır gibi kesinlik içeren ifadelerle yapan yorumcular var. Futbol onlarla başlamış, onlar bıraktığı gün de bitmiş gibi anlatıyorlar. Futbol hayatın kendisiyse eğer, herhalde onların hayatıdır. Benim hayatımın tamamı futboldan ibaret değil. Çok şükür!

6-Futbol yazarları illa ki futboldan mı gelmeli ?

Futbol oynamamış bir kadın olarak bu soruya “evet” dersem tarihe geçerim herhalde! Genelleme yapmış olmayayım ama bu ülkenin okumaktan en hoşlanan meslek grubu futbolcular değil. Okumayı sevmeyen nasıl yazacak ki? Burada bahsettiğim konuşur gibi yazmak ya da o gün oynanan maçı taktik olarak yorumlamak değil. Futbol “yazarlığı” başka bir şey. Yazıları yıllar sonra okunduğunda da aynı tadı verecek futboldan gelen bir yazar tanıyor musunuz? Yazmaya madem bu kadar meraklılar, o zaman oturup kendi otobiyografilerini yazsınlar mesela? O alanda o kadar büyük bir eksiklik var ki? Bu ülkenin futbolseverleri olarak futbolcuların dost meclislerinde anlattıkları hikayelerin yüzde 10’unu bilmiyoruz. Zaten bu yüzden “Bir konuşursam karşıki dağlar yıkılır” diyorlar her yeri geldiğinde. Ben onların maç yorumlarından ziyade, futbol oynarken yaşadıklarını merak ediyorum. Birşeylerin değişmesi için, karşıdaki bazı dağların da yıkılması gerekir yani icap ediyorsa. Ama kimse anılarını yazmaya yanaşmıyor. Sadece etliye sütlüye dokunmayanlar anlatılıyor. Onları da anlatsınlar, çünkü gerçekten çok eğlenceli olanlar var ama sonuçta onlardan “fıkra” kitabı beklemiyoruz, otobiyografi istiyoruz.

7-Galatasaraylısınız... Nasıl başladı bu sevgi?

Florya’da büyüdük. Ya Şenlikköyspor’u tutacaktık, ya Galatasaray’ı. Galatasaray tesisleri evimize daha yakındı, onu tuttuk! J

8-Yazı yazarken bazı kesimleri kızdıracağınızı ya da üzeceğinizi düşündüğünüz oluyor mu?

Kırıyor muyum bilmiyorum ama sonuçta kırmak ya da üzmek için yazmıyorum. Bir şey yaparken niyet önemliyse gerçekten, bilinsin ki niyetim kimseyi kırmak ya da üzmek ya da bilinçli olarak polemik yaratmak, ortalığı kızıştırmak falan değil. Zaten yapı olarak çatışmadan değil, uzlaşmadan yanayım. Ama sonuçta ortada beni kızdıran birşeyler var ve bunun üzerine yazıyorum; neye, neden kızdığımı anlatıyorum. Kızan, kırılan biri varsa ortada, bu, onlardan önce benim yani! Bir futbolsever olarak. O yüzden yazmışım zaten o yazıyı. Okuduklarında birileri kırılıyorsa, kızıyorsa beraberlik golüdür o. Yoksa genelde mağlup-mağdur olan takımın oyuncusuyum bu ülkede. 

9-Peki bir yazıyı yazdıktan sonra 'olmadı bu' diyerek silip attınız mı hiç?

Hiç başıma gelmedi. Aslında yazıları önceden yazdığımda, yazı günü geldiğinde beğenmiyorum. Bu yüzden hep son dakikada yazıyorum ve olmadı deme lüksüm pek olmuyor! Siz Uğur Vardan’ın tersi ne terstir bilmezsiniz tabii. J

10-Kısa olarak Avrupa'daki 5 büyük lig, TSL ve Şampiyonlar Ligi Şampiyonluk adaylarınızı alalım...

Chelsea, Inter, Real Madrid, Bayern Munich, Bordeaux. TSL için tahmin yapmam. Şampiyonlar Ligi’ni Inter alsın istiyorum. Ama onların da Chelsea maçları kritik tabii.

11-Ülke kurtarıcı Hiddink geldi hoş geldi... Hiddink'in Türk milli takımına katkısı ne düzeyde olacaktır? Güzel günler yakın mı?

Hiddink kendini milli takımlarda kanıtlamış bir hoca olarak geldi. Ama ilk kötü sonuçta ona Fenerbahçe’den kovulmuş adam muamelesi yapılacak, o ayrı. Ülke olarak, her konuya yaklaşımımız, “Bunun benden ne fazlası var?” tadında. Ne fazlası var, öğrenmeye çalışmak yerine, sürekli eleştiriyoruz. Bugün bir yere ofisboy giren, iki gün sonra müdürünü gözüne kestiriyor, “Onun aldığı maaşı ben alsam..” diye konuşmaya başlıyor. Kendine güvenin bu kadarı bana fazla. Cesaret ve cüret farklı iki şey. Bizim genelimiz cesur değil, cüretkar.

Hiddink, “kurtarıcı” olarak geldiğini düşünmüyordur ki bizi kurtarsın? Bize katkısı ne olabilir? Rusya’nın, Avustralya’nın oynadığı oyunları hatırlayan biri olarak beklentim yüksek. Ama karşınızdakinin size ne vereceği, ne öğreteceği, sizin ne almak ne öğrenmek istediğinizle çok bağlantılıdır. Şu anda neye hazırlanıyoruz? Öğrenmeye, anlamaya çalışmaya mı, eleştirmeye, beğenmemeye mi?

12-Futbol Bloglarından takip ettikleriniz mutlaka vardır... Ne düşünüyorsunuz futbol blogları ile ilgili?

Yenilsen de Yensen de’de yer alan bütün arkadaşların blogları takibim altında! Bunun yanı sıra tabii ki acetobalsamico, blogidmanyurdu’na göz atınca zaten çoğunu okumış gibi oluyorsunuz.. Coşkun Çelik’in kalearkasi.blogspot.com’unu da seviyorum. Bener Onar yeni bir bloga başladı, o da çok güzel. Bu arada yabancı blogları da takip ediyorum. Google Reader’ım sürekli +1000 tadında!

13-Peki futbol bloglarının bu kadar fazla oluşunu neye bağlıyorsunuz?

Bu ülkede herkesin futbol hakkında konuşacak lafı olmasına. Halihazırda konuşanlardan daha iyi konuşacaklarına inanmasına. Bazı durumlarda da gerçekten konuşabilecek olmalarına. Bunun benim için bir sakıncası yok. Ama o kadar çok şey okuyorum ki neyi nerede okuduğumu şaşırıyorum bazen.. Futbol bloglarının yanı sıra dekorasyon, moda, çocuk blogları, edebiyat, yemek, alışveriş bloglarını da takip ediyorum. Ammaaaaa.. Eğer bir blogda imla hatası görürsem, -de’ler, -da’lar birleşik yazılmışsa, içerik kadar, niteliğe önem verilmemişse hemen takibi kesiyorum. Bu editörlükten kalma bir mesleki deformasyon da olabilir tabii ama benim için üslup da, imla da, içerik kadar önemli. Ne yapayım?

14-Futbol Blogları alternatif bir spor medyası olabilirler mi?

Bence oldular bile!

15-Futbol Blogu olan bir blogger zamanla medya sektöründe kendine yer bulabilir mi sizce?

Bulmuyor mu? Benim aklıma birsürü örnek geliyor. 

16-Sizin bir blogunuz var ancak ayrı olarak bir futbol blogu açmayı düşünüyor musunuz?

Hayır düşünmüyorum. Mevcut blogum (chez-be.blogspot.com) ise gerçekten günlük niyetine tuttuğum bir blog. Beğendiğim ve sonradan bulmak isteyebileceğim herşeyi koyuyorum. Bir nevi scrapbook.

17-NTVspor'daki program nasıl gidiyor? Uzun süre devam edecek mi? Bununla ilgili gelecek planlarınız neler?

NTVSpor’daki programı çok seviyoruz. Oradaki çocuklarla arkadaş grubu gibi olduk! Kendi aramızda mail grubumuz var, twitter’dan haberleşiyoruz. Program inşallah uzun süre devam eder çünkü bu programa başlarken hedefimiz “Başka bir taraftar mümkün”ü kanıtlamaktı. Bunu da kanıtladık sanırım. Ama bu defa da programdaki çocuklar yorumcu gibi oldular eleştirisi geldi. Şimdi her programda 3-4 yeni arkadaşa yer veriyoruz. Sanılanın aksine, her yeni gelen bizim bu iddiamızı pekiştiriyor. İçinde yaşadığımız için farketmiyoruz ya da bu değişim arzu ettiğimiz kadar hızlı olmuyor olabilir ama bu ülkede yine de birşeyler değişiyor. “Yeni nesil” gerçekten çok farklı. Gelecek planlarına gelince, fazla plan yapmayı seven bir tip değilim sanırım.

18-Size göre ve izlediğiniz oyuncular içerisinden bir 'Banu Yelkovan FC' yapmanızı istesek?

Sevdiğim oyuncular çok ama bu söyleşiyi bir an evvel yollayabilmek için kadro yapmıyorum. Ben kendi kadrosunu yapan değil, elindeki kadroyla oynayan türden bir teknik direktör olayım bu seferlik!

19-Ne dinler, neler okursunuz? Nerelerde vakit geçirmekten hoşlanırsınız?

Her elime geçeni okurum desem yalan olmaz. Denizde yüzerken ıslanmış gazete bulsam onu bile okurum. Koşuşturmadan, kalabalıktan, gürültüden hoşlanmam. Tünel civarını, Asmalımescit’i severim ama haftasonu değil, Bodrum’u severim ama yazın değil. Haftasonu kahvaltıya gitmeyi çok severim ama sabah erkenden ki “çılgın kalabalık” sokağa çıktığında eve dönebilmiş olabileyim. Bilmem anlatabildim mi? Kitapçıları, müzeleri çoook severim. Arkadaşlarımla vakit geçirmeyi severim. Yurtdışında, özellikle Fransa’da, olmayı çok severim.

20-Hangi futbolcunun ortasına kafa vurmak istersiniz?

Hagi’nin.

21-Bitirelim sizi daha fazla yormadan. Son olarak varsa Barbarossa ile ilgili düşüncelerinizi alalım...

İzleyeceğim bloglara bir yenisi daha eklendi! Allah sonumu hayretsin!

22-Çok teşekkürler, başarılar...

Ben teşekkür ederim!

****



22 Şubat 2010 Pazartesi

Güiza, La vida no vale la pena Llorar ...*


Sevgili Daniel Gonzalez Güiza,

Ben Neşe Karaböcek'ten dinlemeyi seviyorum, bilmem sen de sever misin... Başlığa anlaman için İspanyolcasını yazdım, idare et translate'ten bu kadar oldu... *"Ağlama değmez hayat, bu göz yaşlarına..."

Dalga geçtiğimi falan sanma lütfen...

Geldiğin günden bu yana sana en çok güvenenlerden biri de bendim... " Bir forvet gol atamıyorsa bile bakmanız gereken en önemli şey nasıl pozisyona girdiğidir " dedim hep, Lille maçına kadar... Sen çok girdin pozisyona, ama hiçbirini atamadın be Güiza... O maçta sana olan güvenimi sarstın, hadi yalan söylemeyeyim, sana küfür bile ettim...

Ama...

İçten içe anlık sinirden sonra hep dedim ki kendi kendime, yahu olacak biliyorum. "Güiza atacak gollerini... Çok koşuyor, çabalıyor, en azından üstüne geçirdiği çubukluyu terletiyor..." Bu inancım, bu beklentim hep içimde güm etti Güiza... 

Ben duygusal adamımdır herşeye rağmen... Empati kurmasını da iyi bilirim... Sen yine kaçırmaya devam edeceksin, ben yine delirmiş olacağım... Ama düştüğün halden de anlarım... Binlerce kişi seni ıslıklarsa, senin yerine kendimi koyarım, görürüm ne kadar zor bir durum olduğunu...

Ben, Biz, o kadar kızmamıza, bağırmamıza rağmen sana olan inancımızı kaybetmedik, bunu bil sevgili Güiza...

Lütfen;

Sende inan... Çok koşmak, her topu almak, şut atmak bazen işe yaramıyor... Bazen tüm bunları yapsanda sonuca ulaşamazsın... Ne kadar çabalasanda... Çünkü içinde biryerlerde, hala, sen farketmesende 'yapamayacağım' hissi vardır birşeyler ters gidiyorsa... Ben bu durumu hayatında tecrübe eden biri olarak hep buna inandım... Sende inan... Tüm çabalarına rağmen neden olmuyor sorusunun cevabı yine sende... Tüm olumsuzlukları lütfen at kafandan sevgili Güiza... Lütfen... Biz Hooijdonk'tan beri sıkıntı yaşar olduk, sen unuttur artık... Hayattın bize verdiği sorumlulukların içinde monotonlaşırken iki gram Fenerbahçe sevinci yaşat bize gollerinle...

ve bu geceyi lütfen unut,

Ben bugün senin gözlerindeki buğuyu görünce utandım... Islıklayan ve tribünlere 'I love you Güiza' pankartını açacak taraftar aynıdır, unutma...

Mektubuma son veriyorum, ucunu yakarak... Bilirsin, mektubun ucunu yakmak hasret çektiğimizi gösterir... Biz de senin ok hareketine hasret çekiyoruz Güiza... 

Sevgiyle kal,

Fenerbahçe Taraftarı...

****

Paris Saint Germain 1993-97



Efsanenin Başlangıcı
Efsane 1993 yılının Haziran ayında başlamıştı. Ginola, Roche ve Kombouare'nin golleriyle Nantes karşısında 3-0 kazanan Paris St. Germain, 10 yıl sonra Fransa Kupası'na uzanıyordu. Takım uzun yıllar bekledikten sonra iyi bir kadroya kavuşmuş, iddialı bir ekip haline gelmişti. Zaman zaman ligi üst sıralarda bitirse de hiçbir zaman favori görülmüyordu. Fakat Fransa Kupası'nı alan takım bir sonraki sezonda gerçekten ciddiye alınmaya başladı. Portekizli Artur Jorge, bir sezon sonra PSG hayranlarını sevindirecekti.

1993-94 sezonu başladığında takım artık favoriler arasında gösteriliyordu. Marsilya, Bordeaux ve Nantes ise diğer favorilerdi. Takım lige çok iyi girdi. Sıkça berabere kalmasına rağmen fazla yenilmediği için ligin üst basamaklarında yer almayı becerdi. Marsilya ile girdiği şampiyonluk mücadelesinden galip ayrılarak kulüp tarihinde ikinci kez Fransa şampiyonluğunu elde ettiler. Ginola ve Liberyalı forvet George Weah'ın müthiş çabalarıyla gelen şampiyonluk takımı çok iyi havaya soktu. Sezon boyunca sadece üç kez yenildiler. Aynı sene Kupa Galipleri Kupası'nda mücadele ettiler. Apoel, Universitatea Craiova gibi sıradan takımları geçtikten sonra çeyrek finalde Real Madrid'i saf dışı bıraktılar. Takımın yarı finaldeki rakibi ise Arsenal'di. İlk maçta 1-1 berabere kaldılar fakat ikinci maçta Arsenal 1-0 kazanınca finale çıktı ve daha sonra kupayı da aldı. Yine de Paris için başarılı bir sezondu. Bir şampiyonluk ve bir Avrupa Kupası'nda yarı final...

1994-95 sezonunda ise Paris SG, Şampiyonlar Ligi'nde oynamaya hak kazanmıştı. Ülkesine Benfica'yı çalıştırmak için dönen Artur Jorge'nin yerine eski milli oyuncu Luis Fernandez getirilmişti. Elemeleri başarıyla geçen Paris temsilcisi gruplarda Bayern Münih, Spartak Moskova ve Dinamo Kiev ile eşleşmişti. Takım bu gruptan lider olarak çıktı ve kalitesini kanıtladı. Çeyrek finalde rakip ise Barcelona'ydı, takım bu engeli de aştı. Yarı finaldeki rakipleri İtalyan devi Milan'a karşı ise tutunamadılar; 1-0 ve 2-0'lık mağlubiyetlerle yine finalden oldular. Ligde ise ancak üçüncü sırayı alabildiler. Yine de hem Fransa Kupası'nı, hem de Fransa Lig Kupası'nı alarak Kupa Galipleri Kupası'na katılma hakkını kazandılar. Bu sezonun öne çıkan isimleri Brezilyalı Rai ve Ginola'ydı.

İki Final, Bir Kupa
1995-96 sezonu başladığında Paris St. Germain yine iyi bir giriş yaptı. Giden Ginola'nın yeri Djorkaeff ile doldurulmuştu. Ayrılan bir diğer isim ise George Weah'tı ki onun yeri de Loko veya Dely Valdes ile doldurulmak isteniyordu. Kaldı ki Loko iyi performans sergiledi ve Fransa Milli takımına kadar yükseldi. Ayrıca müthiş bir genç yetişmek üzereydi adı da Nicolas Anelka'ydı. Sezon sonu geldiğinde takım ligi lider Auxerre'in dört (4) puan gerisinde ikinci olarak buldu. Asıl başarı ise Kupa Galipleri Kupası'nda gelecekti.

İlk turda Norveç temsilcisi Molde kolay geçilmişti. İkinci turda rakip daha dişli görünüyordu ama onlar da Fransız fırtınasına dayanamadılar. Paris, İskoç temsilcisi Celtic'i de 1-0 ve 3-0'lık skorla kolay geçti. Çeyrek finalde Parma, Paris'i biraz zorladı. İlk maçta 1-0 kazanan Parma ikinci maçı 3-1 kaybedince Paris yarı finale uzandı. Deportivo'yu 1-0'lık skorlarla toplamda 2-0 geçen Paris finalde Avusturya temsilcisi Rapid Viyana'nın rakibi olmuş oldu.

Final maçı 8 Mayıs 1996'da Belçika'nın Brüksel kentindeki Kral Baudoin stadında oynandı. Paris Saint Germain maça 4-4-1-1 düzeniyle çıktı. Teknik Direktör Luis Ferdandez takımından temkinli bir oyun bekliyordu. Bol gollü maç bekleyen yok gibiydi. İki takım da önce yememeyi düşünüyordu ki 28. dakikada bir defans oyuncusu olan Bruno N'Gotty frikikten Paris Saint Germain'i 1-0 öne geçiren golü kaydetti. Triffon Ivanov, Carsten Jancker, Heraf ve Kühbauer gibi yıldızlara sahip olan Rapid Viyana da gol atmakta fazla ısrarcı olmayınca Paris kupayı müzesine götürdü. Bu Paris Saint Germain'in kazandığı tek Avrupa Kupası olarak kaldı.

1996-97 sezonunda ise Paris, Fransa Ligi şampiyonluğunda gene iddialıydı. Bilbao'yu çalıştırmaya giden Fernandez'in yerine eski oyuncuları Ricardo Gomes'i getirmişlerdi. Geçen sene kazandıkları Avrupa Kupası'nın morali ile lige başladılar. Fakat Monaco sezonu açık ara önde şampiyon bitirirken Paris SG de ikinci sırada yer alıyor ve yeni yürürlüğe giren uygulama ile Şampiyonlar Ligi'ne kalıyordu. Sezon başındaki Süper Kupa macerası ise başarısızdan çok acıydı; Juventus, PSG'yi tam 6-1 yenmişti. Ama Kupa Galipleri Kupası'ndaki başarı sürüyordu. Geçen senenin şampiyonu, ilk turda Moldova'nın zayıf ekibi Vaduz'u 3-0 ve 4-0'lık sonuçlarla eliyor, ikinci turda ise temsilcimiz Galatasaray ile eşleşiyordu. Net nafızalarda olan bu eşleşme oldukça çekişmeli geçmişti aslında. Galatasaray ilk maçta 4-2 kazanmasına rağmen ikinci maçta 4-0 yenilerek kupaya veda etti. Dely Valdes'in golleri hala Türk futbolseverlerin hatırındadır. Çeyrek finalde AEK, yarı finalde ise Liverpool; Paris karşısında tutunamayan takımlar oldular. Saint Germain yine finaldeydi. Bu sefer ise rakip Rapid Viyana kadar zayıf değildi. Rakip İspanyol devi Barcelona'ydı.

Ricardo Gomes yönetimindeki Paris St. Germain Cauet ve Leonardo ile kuvvetlendirilmiş kadrosuyla Bobby Robson'ın Romario, Ronaldo, Figo ve De la Pena'lı Barcelona'sına karşı iyi bir mücadele verdi. Feyenoord'ta oynanan maçı Barça, Ronaldo'nun penaltıdan attığı gol ile 1-0 aldı ve kupayı evine götürdü. Paris St. Germain geçen sene aldığı kupayı bu sene alamamıştı ama Avrupa Kupaları'ndaki ününü sürdürüyor ve büyük kulüp olma yolunda emin adımlarla ilerliyor gibiydi ama beklenenin aksine düşüş başladı.

1997-98 sezonunda ise Şampiyonlar Ligi'nden elenen Paris, Fransa'da da düşüşe geçti. Fransa kupası'nı kazandı ama ligde ancak sekizinci sırada yer alabildi ve günümüze kadar uzanan başarısızlık dönemleri başladı.


Taktik:
Paris Saint Germain'in yükseliş dönemindeki ilk hoca Portekizli Artur Jorge, Paris'i yıllar sonra büyüklerin ligine tekrar sokmuştu ve Kral Arthur olarak anılıyordu artık. Kalede atletik yetenekleri üst düzeyde olan Bernard Lama'yı tercih ediyordu. Lama Fransa milli takımına kadar yükselmiş ve yıllarca kaleyi korumuştu Arthur'dan sonra. Defansı dörtlü kuruyordu elbette; liberoda Brezilyalı tecrübeli isim Ricardo Gomes hem oyun kuruyor hem de atakları kesiyordu. Kambouare ise fiziken kuvvetli ve hava toplarında üstün bir oyuncuydu. Solbekte Colleter, sağ bekte ise Sassus vardı. Orta sahada ise Paul Le Guen ve Guerin göbeği tutarken, Ginola ve Valdo ise sol ve sağ kanatları kullanıyorlardı. Forvetin hemen arkasında Rai, onun önünde de George Weah vardı. Gravelaine, Daniel Bravo, Nouma, Fournier gibi kaliteli isimler vardı. Jorge daha önce pekçok takım çalıştırmış başarılı bir antrenördü. Disiplinli ve sıkı bir futbolla Paris Saint Germain'i şampiyonluğa ulaştırmıştı ama yönetim oynattığı futbolu fazlasıyla defansif olarak görüyor ve bunu beğenmiyordu.

1993-94 İdeal 11: Lama / Sassus, Kambouare, Ricardo Gomes (Roche), Colleter / Valdo, Le Guen, Guerin, Ginola / Rai / Weah


Arthur Jorge sert oynattığı için gönderilirken, yerine Luis Fernandez getirildi. Luis daha atak bir futbolu tercih etse de şablonu fazla değiştirmedi. Lama yine kaledeydi. Lu Guen defansa çekilip, Ricardo'nun yerini almıştı. Roche da özellikle Fernandez'in ilk sezonunda sakatlığı sebebiyle sadece 14 maçta oynamıştı ve yerini N'Gotty'ye kaptırmıştı. Buna karşın iyileşince N'gotty sağ beke çekildi. Sol bek ise Colleter olmuştu. Orta sahada da bir dizi değişiklik vardı. Bravo as takıma terfi etmiş, Guerin ile beraber göbeğe yakın pozisyon alıyorlardı. Sağ kanatta Fournier oynarken, ilk sezonda Ginola daha sonra ise Djorkaeff defansif katkısı olmadan, biraz da sol kanada yakın olarak forvetin arkasında Rai ile beraber duruyordular. Forvette ise 1994-95'te George Weah varken, 1995-96'da yerini Loko'ya bırakmıştı. Dely Valdes ise yedek kulübesindeki kozdu. Takım daha ataktı ve Avrupa'da başarılı da oldu. Ferdandez'in durduğu iki sezon boyunca ligde şampiyon olamasalar da bu kadro seçimiyle bir Kupa Galipleri Kupası aldılar, aynı kupada bir kere de final oynadılar.

1994-95 İdeal ilk 11: Lama / N'Gotty, Le Guen, Roche (Ricardo Gomes), Colleter / Fournier, Daniel Bravo, Guerin, Ginola / Rai / Weah
1995-96 İdeal ilk 11: Lama / N'Gotty, Lu Guen, Roche, Colleter / Fournier, Daniel Bravo, Guerin, Djorkaeff / Rai / Loko



Ricardo Gomes ise geçmiş iki teknik adamın yaptıklarını tekrarladı ve sistemle oynamadı. Sadece gidenlerin yerine yenilerini aldırdı. Lama'nın kaledeki, Lu Guen de bankoydu ama Roche'un yerine N'Gotty defansın göbeğine çekilmişti. Fournier ise orta sahadan sağ beke geldi, sol bek ise genç Domi'nin olmuştu. Orta saha ise tamamen değişmişti. Sağ kanatta Leroy, solda Leonardo takımın güçlü isimleriydi. Cauet ve Guerin ise orta sahanın ortasındaydılar. Rai forvet arkası, Loko ise santrafordu.

Üç teknik adam da 4-4-1-1'den vazgeçmediler.
Fakat sürekli daha atak oynayan PSG'ler izledik.

1996-97 İdeal ilk 11: Lama / Fournier, Lu Guen, N'Gotty, Domi / Leroy, Cauet, Guerin, Leonardo / Rai / Loko



Takımın En İyi Oyuncusu:

4 senelik zarf içinde Paris SG kadrosuna çok iyi oyuncular gelip gitti. Özellikle bu sürecin ilk iki senesinde forma giyen George Weah çok iyi performanslar ortaya koydu. Zaten 1995'te daha Milan'a yeni transfer olduğunda PSG'de sergilediği futbolla Avrupa'da yılın oyuncusu da seçildi. Fakat o zamanlarda takımda olmasının yanı sıra, Kupa Galipleri Kupası'nı kazanan ve ardındaki sezon final oynayan takımın maestrosu Rai takımın en iyi oyuncusuydu bence. 1982 Dünya Kupası'nın yıldızlarından Socrates'in kardeşi olan Rai, aynı onun gibi müthiş bir oyun zekasına sahipti. Buna karşın kuvvetli ve hareketli bir oyuncuydu. Güçlü fiziği, oyun kurmasında yardımcı oluyordu. Pasları adrese teslimdi, şutları da hiç fena değildi. 145 maçlık Paris Saint Germain kariyerinde 45 gol kaydetmeyi bildi. Loko ve daha öncesinde Weah'a yaptığı asistler de dikkat çekiciydi. Kulüp takımlarındaki başarısını milli takımda da yakaladı. 51 maçta kaydettiği 17 gol az bir rakam değil.

Kaleciler:

Bernard Lama, Luc Borelli,
Richard Dutruel, Vincent Fernandez,
Miriel Bruno


Defans:

Alain Roche, Antoine Kambouare,
Didier Domi, Omar Dieng,
Patrick Colleter, Jean-Claude Fernandez
Françis Llacer, Gregory Paisley,
Eric Rabesantradana, Jimmy Algerino,
Ricardo Gomes, Romeo Calenda,
Jean-Luc Sassus, Paul Lu Guen,
Stephan Mahe, Jose Cobos,
Fabrice Kelban, Bruno N'Gotty,
Daniel Kennedy,


Orta Saha:

Pierre Reynoud, Vincent Guerin,
Daniel Bravo, Candido Valdo,
Bernard Allou, Laurent Fournier,
Rai Souza de Vieria, Djamel Belmadi,
Cedric Pardeilhan, David Ginola,
Youri Djorkaeff, Leonardo Araujo Nascimento,
Jerome Leroy, Benoit Cauet,
Jean-Philippe Sechet


Forvet:

George Weah, Xavier Gravelaine
Pascal Nouma, François Calderardo
Patrice Loko, Dely Valdes
Patrick Mboma, Cyille Pouget,
Nicolas Anelka


Başarılar

  • 1 kez Avrupa Kupa Galipleri Kupası (1995-96)
  • 1 kez Avrupa Kupa Galipleri Kupası Finali (1996-97)
  • 1 kez Şampiyonlar Ligi Yarı Finali (1994-95)
  • 1 kez Avrupa Kupa Galipleri Kupası Yarı Finali (1993-94)
  • 1 kez Fransa Şampiyonluğu (1993-94)
  • 2 kez Fransa Kupası (1992-93, 1994-95)
  • 1 kez Fransa Lig Kupası (1994-95)

----


Tavşan...


Dün gece gözümüzün pasını silen bir maçtı Santiago Barnebau'daki...

Öğlen Lig Tv'de Kasımpaşa - Gaziantepspor maçında 4. hakemin maçı nasıl yönetebileceğini ve rezaleti izliyorsun, Soğuyorsun... Sonra Real Madrid'e, Kaka'ya, Cristiano Ronaldo'ya dün geceyi berbat bir şekilde tamamlamamıza izin vermedikleri için teşekkürü borç biliyorsun...

"Teşekkürler, Gracias... "

İşin türkçesi; Villarreal dayanamadı Real'e... Gecenin Villarreal için tek güzel yanı benim Euro 2008'den sonra eskisi gibi olmadığını düşündüğüm Senna'nın golü...

Kalede Dünya'nın en iyilerinden biri, sağ bekte akciğeri olmayan bir adam, orta alanda dinamik ve kıpır kıpır Lass adında bir kara elmas, ona eşlik eden ve orta alanı yöneten, Xabi diye seslenilen bir maestro, Benzema'yı bile gölgede bırakabilecek bir Gonzalo Higuain, ve üstüne biraz leblebi; Cristiano-Kaka... 

6-2'lik bu Real Madrid - Villarreal maçı Real Madrid'in gerçekten gösterebileceği performansa ışık tutan cinsten... Ya da bu kadronun hakkını veren bir skor...

Barca'nın Santander karşısında aldığı 4-0'lık sonuçtan sonra ufak ve zararsız bir mesaj belki bilmiyorum... "Ensenizdeyiz !..."

Esasında bir gözdağıydı bu; Madrid'den Barcelona'ya, oradan  Fransa'nın güneydoğusuna kadar... "Doğru ya, bu işin bir de S. Barnebau'su var değil mi ?". Unutmuş olabilirlerdi 1-0'lık galibiyetten sonra, hatırlamışlardır nihayet...

Artık iyiden iyiye alevlenen 'Messi mi Cristiano mu?' tartışmasında Ronaldo kendi hanesine çok büyük bir puan yazdırdı dün geceki maçta benim gözümde... Mesajın bir yönü Cristiano'dan Messi'ye, diğer yönü tüm takımdan Barca'ya... 

Son olarak; Sevgili El Diablo'nun benim için önemini bilirsiniz... Yukarıda onun resmi durur bu yüzden... Fakar, maalesef artık Raul Real Madrid'de arka planda kalmış gibi... Belki vereceği herşeyi daha önce verdiğinden, belki de kadronun bu kadar yıldızlı olmasından, bilmiyorum...Ancak tek istediğim herşeye rağmen Raul'un futbolu Madrid'de bırakması... Onu sırf futboldan anlamayan Johnny' leri stadyumlara çekmek için MLS'de düşünmesi bile kötü...

Sırada Barca - Malaga, Tenerife-Real var çekişmenin yeni haftasında... Malaga'dan sürpriz beklemek olur mu bilmiyorum fakat geçmişte Tenerife'nin Redondo ve Valdano işbirliği ile Real Madrid'in şampiyonluğa giden yolda çelme takmışlığı var... 

La Liga dizisinde yeni bölümü bekleyelim...

Real Madrid 6-2 Villarreal

Goller: Ronaldo (18'), Kaka (21' pen., 79'), Higuain (54', 71'), Xabi Alonso (87')(Real Madrid)

Senna (31'), Nilmar (66')(Villarreal)

***


21 Şubat 2010 Pazar

P. Van Hooijdonk'u herkes severdi...



Hooijdonk‘un akıllarda yer etmesini sağlayan en önemli faktör frikikleriydi. Fakat onun unutulmamasının nedeni sadece bu değildi…

***

Van Hooijdonk, tıpkı şuan Galatasaray’ın ‘cool’ yıldızı Kewell gibi hangi taraftara sorarsanız sorun ‘çok severim’ cümlesini dedirten bir isimdi… Zaman zaman Fenerbahçe taraftarının özlediği Hooijdonk, Türkiye’de iki yıl kalmıştı ve iki şampiyonluk yaşamıştı. Peki üç büyük takımın taraftarları tarafından aynı anda sempati duyulan Hooijdonk’un sırrı neydi?

***

Öncelikle Hooijdonk çok hırslı ama kimseye zarar vermeyen bir futbolcuydu. Takımı için mücadele ettiğinde herşeyini ortaya koyardı ve sakindi… Belki sakin olmasının nedeni diğer oyunculara oranla yaşça daha büyük, dolayısıyla daha tecrübeli olmasından veya itiraz etmeyi tercih etmeyip, karşı tarafın o an aklında ne geçirdiğini anlaması ile alakalıydı.

***

Hooijdonk Fenerbahçe’ye geldiği ilk sezon bir İstanbulspor maçında taraftarın yerde yatan Alex Yordanov‘a pet şişe atmasına çok kızmış ve Yordanov’un üstüne kapanmıştı. Van Hooijdonk herhangi bir cezanın saha kapatmaya gideceğinin farkındaydı ve aynı zamanda yerde yatan bir futbolcuya yabancı madde atmanın da yanlış olduğunu da düşünerek Yordanov‘u korumuş ve büyük alkış almıştı...

***

Fenerbahçe bir Ankara deplasmanında Gençlerbirlği ile karlı havada oynarken Van Hooijdonk attığı gol sonrasında aynı dakika içinde defansta çizgiden bir de top çıkartarak ne kadar hırslı olduğunu ve kazanmayı ne kadar istediğini herkese göstermişti.

***

Hooijdonk çok sevildi, yukarıda yazdıklarımız sadece neden sevildiğini gösteren iki küçük hatıra. Bu ülkeden geçip gittiğinde sadece Fenerbahçe taraftarının aklında yer etmemesinin nedeni de açık ve net… Hele ki şimdilerde forvette 'oynamaya çalışan' kişi Hooijdonk'a duyulan özlemi daha da arttırıyor...
Şimdilerde teknik direktör olma çabası içinde olan Hooijdonk’un yolu belki de tekrar yakınlarımıza düşer, kimbilir?
****
****


Derbi Öncesi Nostalji, 14 Nisan 2000...


1999-2000, 29. hafta, Beşiktaş 1-1 Galatasaray

O maç belki de Beşiktaş'lı taraftarlık 13 sayısının uğursuzluğuna gerçekten inandıkları bir karşılaşma olmuştu... İnönü'de 14 Nisan 2000 tarihinde Galatasaray tarihinin efsane kadrosu karşısına 12 maçlık bir yenilmezlik apoleti ile çıkan Beşiktaş, 13. maçında Fevzi'nin büyük şanssızlık içeren golü ile maçı 1-1 tamamlamıştı...

Esasında o maç için ek olarak 'kalecilerin maçı' da demek mümkün... Fevzi'nin ayağının altından zeminin bozukluğu nedeni ile geçip giden top o pozisyona kadar harika bir performans sergileyen Fevzi'yi bir anda çökertmişti... 79. dakikaya kadar 'Coca Cola maçın yıldızı' adayı olan Fevzi Halilagiç'in geri pasından sonra bir anda dibe vurmuştu... Yine aynı şekilde Taffarel'de Şifo'nun golünde boşa çıkarak ufak bir hataya imza atmıştı... 

14 Nisan 2000'deki bu derbi şampiyonluk yarışını etkileyebilecek son kapışmaydı. Galatasaray'ın kaybetmediği takdirde şampiyonluğu da bırakması gerçekten çok zordu. Fakat buna rağmen tüm maç Galatasaray'lı oyuncuların bedenlerinin İnönü'de, düşüncelerinin ise Leeds United maçında olduğunu göstermişti bize... Bu durum maçın başından sonuna kadar kendini bir şekilde belli etmişti...

Bu maçtan sonra Galatasaray ertesi hafta berabere kalmış, Beşiktaş umutlanmış ancak Antlaya'dan gelen bir beraberlik daha umutları iyiden iyiye azaltmıştı... Sezon sonu ise şampiyon Fatih Terim'in Galatasaray'ıydı...

Maç için son bir not ise ilginç... Maç boyu Beşiktaş taraftarının bir kısmı Leeds United lehine ufak ufak tezahüratlarda bulunmuş, fakat Leeds United bu tezahüratların karşılığını Beşiktaş'a vermemiş ve o maçtan 5 ay sonra (26 eylül 2000) olacakları kimse Leeds lehine tezahürat yaparken bilememişti...

Karikatür: Mesut Yavuz; Mavi bikinili kızımız UEFA, Kırmızı bikinili kızımız ise LİG'i temsil ediyor...

Son olarak bu akşam oynanacak maç : 

2009-2010

Beşiktaş-Galatasaray
Yer:
İstanbul İnönü Stadı
Zaman:
21 Şubat Pazar, 19.00
Hakem:
Fırat Aydınus

*****



Inter 0-0 Sampdoria


Bugün futbol günü değil anlaşılan. Everton-Manu maçını saymazsak seyrettiğimiz maçların hiçbirinde iyi futbol seyredemeyişimizin başka açıklaması olamaz.

Bir takımın şampiyonluğa oynamasındaki en kısa yol iç saha maçlarını kazanmasıdır. Jose Mourinho bunun çok farkında bir teknik adam. Bugüne kadar kendi sahasında hiçbir maçı kaybetmeyişi de bunun açık göstergesi. Şampiyonlar Ligi peşinde koşan Sampdoria ile kıran kırana bir maç oynayacaklarını düşünmüştüm ama Walter Samuel'in 31.dakikada gördüğü kırmızı kart maçın seyrini değiştirdi.

Üzerine konuşmanın çok zor olduğu bir maç. Öncelikle iki takımın sahaya nasıl çıktıklarına bakalım; Inter yılın başından beri süre gelen 4-3-1-2'sini bozmadı. Cambiasso ve Muntari'nin sertleştirdiği orta alanda Stankovic'in Sneijder ile birlikte hücumları yönetmesi bekleniyordu. Sampdoria ise klasik 4-4-2 ile çıktı. İlk 5 dakikada baskılı ve heyecanlı bir görüntüsü vardı Sampdoria'nın. Sonrasında Inter dengeyi kurdu ve kırmızı kartın geldiği 31.dakikaya kadar Inter'in domine ettiği, Sampdoria'nın kenarları ve ortayı kapatarak Inter'i beklediği bir oyun izledik.

Ne olduysa 31.dakikada oldu. Walter Samuel bana göre son derece anlamsız bir hareket yaparak, kontrolündeki topu uzaklaştırıp pozisyonu geçiştirmek yerine, topu kovalayan Pozzi'ye dirsek attı ve ikinci sarıdan atıldı(tam emin değilim direk kırmızı da olabilir). Zaten maç genelinde sert geçecek gibi gözüküyordu ama bu olaydan sonra iyice gerildi. Mourinho'nun takımı da kendisi gibi; ateşleri oldukça yüksek ve kırmızı kart sonrası gereksiz reaksiyonlar gösterdiler. Zaten 10 dakika sonra Cordoba ikinci sarıdan atıldı. Maç tam anlamıyla çığırından çıktı bu noktada. Sampdoria teknik direktörü Delneri'nin oyuna hiçbir şekilde müdahale etmeyişi çok enteresan. Çünkü kırmızı kartlardan etkilenen sadece Inter'li oyuncular değildi.

9 kişi kalan bir rakibe karşı ne yaparsınız? Mümkün olduğunca tempoyu yükseltip, rakibi kenarlardan boğar ve hataya zorlarsınız. Maalesef bunların hiçbirini göremedik Sampdoria tarafında. Soyunma odasından bu maçı kaybetmemeyi kafasına koymuş bir Inter geldi. Sampdoria ise aynı ruh haliyle döndü sahaya. Buradaki duruma biraz dikkat etmek gerek. Bundan 2 sene önce kupa çeyrek finalinde Galatasaray ve Fenerbahçe karşı karşıya gelmiş, Lugano'nun atılmasından sonra 10 kişi kalan rakibine bir türlü baskı kuramayan Galatasaray, Gökhan Gönül'ün uzaktan attığı golle iyice şoka girmişti. Son dakikada Ümit'in attığı gol ile turu kurtarmıştı hatırlarsanız. O maç, yaşanan hakem travmasıyla bu maça çok benziyor; bir farkla. Bana göre hakem çok iyi bir maç yönetti. Kartların hepsi doğru. Seyirci baskısı sonrası ikinci yarıda birkaç yanlış karar verdi ama sonuca etki etmedi. Tam olarak bahsettiğimiz maçta da enteresan kararlar çıkmıştı ama hemen hepsi tartışmalıydı. O maçta Galatasaray şoka girmişti, bugün Sampdoria'nın girdiği gibi. Bu durumdan takımlarını kurtarması gereken kişiler teknik adamlardır. Bunu konuşarak, oyun formatını, oyuncuları değiştirerek sağlayabilirler. Delneri bunların hiçbirini yapmadı. Rakibe karşı 2 kişi üstün oynadığı yaklaşık 40 dakikada bir tek pozisyon dahi bulamadı Sampdoria. Rakibi hiçbir şekilde boğamadı. Sadece Eto'o ve Milito ile gelen Inter karşısında 8 Sampdoria'lı oyuncuyu buldu. Delneri hakikaten iyi geri koşan bir takım yaratmış!

Inter'i ise alkışlamak şart. Maçın bu hale gelmesiyle hakemin kesinlikle alakası yok. Daha sakin olsalar bu maçı rahat rahat kazanabilirlerdi. Gariptir 9 kişi kaldıktan sonra oyun anlamında daha olgun hareket etmeye başladılar. En ufak bir hatanın maça mal olacağını düşünürsek bu normal gözükebilir. Sampdoria'nın kötü hücumlarına rağmen Inter'in savunmasının hakkını vermek gerek. Defans ve hemen önlerinde oynayan oyuncular için çok klasik bir antrenman vardır; 8-9 kişiye karşı 5 kişi ile savunma yaparsınız. Burada amaç doğru pozisyon almayı, alan savunması yapmayı ve içeri vurulan toplarda sıkışmayı uygulatmaktır. Jose Mourinho'nun bu çalışmayı çok sevdiğini ve Chelsea günlerinde çok yaptırdığını okumuştum daha önce. Hem Milan maçı, hem de bu akşam oynanan maç, bunu kanıtlar nitelikte; dahası Mourinho'nun defansif yapıya ne kadar önem verdiğinin önemli bir kanıtı.

Jose Mourinho'nun benimsediği taktik yapıyı asla sevemedim. Sonuç odaklı futbolun keyifli olmasına imkan yok. Ancak hakkını teslim etmek gerekli; “kazanan” takımlar yaratmakta bir usta kendisi. Sonuca giden kısa yolları biliyor. 74'de Pazzini atıldıktan sonra gol atmalarını çok istedim. Olmasa da gösterdikleri mücadele ayakta alkışlanacak cinsten. Mourinho'nun 9 kişi kaldığında dahi Eto'o-Milito ikilisini oyunda tutması da bana göre insan yönetimi konusunda ders niteliğindedir. 9 kişi kalan, iki stoperi de atılan bir takımın iki forvetinin de oyunda kalması teknik-taktik detaylardan çok daha fazlasıdır. Delneri dua etsin, Hıncal Uluç İtalyan değil...

P.S: Maç öncesinde kadroları yazmıştım güzel bir maç izleme umudu ile. Ancak maç kontrolden çıkınca tadı tuzu, analiz edecek bir şeyi kalmadı. Yinede koyayım istedim 11'leri. Bu arada İtalya'da beyaz mendil taşımayanı dövüyorlar mı?


9999
Blog Widget by LinkWithin
 
Copyright 2009 Barbarossa. Powered by Blogger Blogger Templates create by Deluxe Templates. WP by Masterplan